30 Nisan 2010 Cuma

Tasavvuf'ta Evrensel Barış


“Öldüğümde beni hoşça anacaksın,
Niçin ölü severiz de diriye düşmanız.
Mademki ölümden sonra barış yapacaksın,
Niçin ömür boyu senin üzüntünle sıkıntı içindeyiz.
Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş.
Çünkü biz barışta ölüler gibiyiz.”
(Mevlânâ)

---

“Biz bizi koyalım,
Onlar biz olalım

...

Bir isen birliğe gel,
ikiyi elden bırak...”
(Yunus Emre)

Bir memeli türü olarak insan, dünyada var olmaya başladığından bu yana konuşmaya ve düşünmeye yetenekli olan varlıktır. Sanskritçe’de düşünen (insan) anlamında manyete deyimiyle karşılanır. Latince’de de düşünme ve tin anlamına mens ya da mentis sözcükleri var. Eski Gotlar da mennise diyordu düşünen tinli varlık anlamında. Latince’de topraklı, yersel eşdeyişiyle insan homo’yla hominis deyimleri ortaya çıkmıştır. Demek insan, bir yandan yerselliği, öbür yandan düşünselliği içeren bir varlıktır. İnsanı oluşturan doğa, toplumları yaratan da insan olduğuna göre tarih, doğayla insanın sonucudur. Doğa varolmasaydı tarih olmayacaktı. Demek tarihsel olayların tek nedeni, insan ve insanların oluşturduğu toplumdur. İlk neden ise Varlığın ta kendisidir. İnsan, her şeyden önce düşünen bir yaratık olması sebebiyle yaşadığı toplumun duygu, düşünce ve davranışlarının da ürününü sergiler. İnsanlar olmasaydı, toplumlar da varolmayacaktı bu nedenle...

İlkçağ insanlığı eğitimseldi. İnsan o dönemlerde bedensel, ansal yeteneklerini geliştirmeye çabalıyordu. İlkçağın aydınlığı ortaçağın karanlığına gömülmek üzereyken İtalya’da yeni bir insan anlayışı daha doğmuştu. Bu yeni insan iç ve dış etkilerden kurtulmuş, kişiliğine kavuşmuş yepyeni bir varlıktı. Bu, bir yeri değil, bütün insanlığı kapsıyordu. Onun vatanı bütün dünyaydı. Kişileşmeyi, kendini yeniden yaratmayı güdüyordu. Her şeye nesnel, özgür ve barışçı bir bakış bilincini uyandırıyordu. Artık bu yeni insan uomu singulare düşünen insandı... O dönemlerde de Anadolu’nun ortasında gerçeği öğrenmek ve bilmek olan, özgür ve barışçı bir akım yani Tasavvuf düşüncesi de gelişmeye başlıyordu...

Bu bağlamda “Anadolu İnsanı”, kökü Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde yaşamış olan tüm kavim ve uygarlıklara uzanan, sevgi, barış, dayanışma ve bilgi odaklı felsefe sistemi (dünya görüşünün) tarafından şekillendirilmiş olan bireydi.

Anadolu hümanizmasındaki bu felsefe sisteminin temeli insandır, insan sevgisidir, barıştır, özgürlüktür, dayanışmadır. Bu dünya görüşünde, insanlığın, kardeşliğin, hoşgörünün yaşamsal önemi işlenmiştir. İnsan yaşamının erdemleri ortaya konulmuştur. Bu çerçevede özgürlük kavramı ön plana çıkarılmıştır. Buna göre; “özgürlük yoksa, hiç bir şeyin de anlamı yoktur. Hiç bir güzelliğin de farkına varılamaz. Oysa her bir güzelliğe değer verilmelidir. Güzellikler önemsenmelidir, sevilmelidir. Çünkü tüm güzellikler özünde, Tanrı’nın yansımasını içermektedir.”

Tanrı’ya sarılmaktan başka umut kapısının olmadığı bu dönemlerde Yunus Emre ve Mevlânâ başkaldırmaya kadar varan tasavvufi düşünsel şiirlerini söylemekten çekinmiyorlardı. Moğolların kıyımı, Selçukluların parçalanması, günden güne artan vergiler, tedirginlikler, düzensizlikler, karışıklıklar, yarın umudunun yitişi ve bunun gibi sebepler o günkü güncel sorunlardı. Acılara batmış Anadolu insanının içli türkülerini, üzgülerini dile getiriyorlardı. XII. ve XIII. Yüzyıldan çağımıza ulaşmış seslenişleriyle, seviyi, sevgiyi, barışı, yaşam ve ölüm kavramlarını üzerine bastığı toprağı bu denli içten içe kim anlatabilir Yunus ve Mevlânâ’dan başka... Onların insan, doğa, barış içinde yaşam sevgileri bütün görkemiyle yüreğimizde yankılanır.

Öte yandan bu felsefe sistemi, yalnızca insan, sevgi, özgürlük, barış gibi öğeleri içermemektedir. Bunların yanında, bilginin, toprağın, üretimin, paylaşımın, dayanışmanın anlamı ve değeri bir arada, bir bütün olarak savunulmuştur. Bir diğer anlatımla bireysellik aşılmak istenmiştir. Toplumsallığa açılımın ciddi denemeleri yapılmıştır. Böylece insanı çıkış noktası yaparak insan, sevgi, dayanışma, ve bilgi odaklı bir felsefe sistemi şekillendirilmeye çalışılmıştır.

Bu felsefi düşüncenin doğduğu, savunulduğu 1200’lü ve 1300’lü yıllar dünyası dikkate alındığında, o zamanın Anadolu’sunda düşünce alanında çok ileri bir evrimin yaşanmakta olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu evrim sürecinde Tanrı’yı gaipte (görünmez alemde) arayan dinsel doğmalara karşı akıl (us) ön plana çıkarılmıştır.

Ne yazık ki bu evrim süreci, hem felsefe tarihi, hem de insan hakları tarihi açısından yeterince algılanamamış, dolayısıyla evrensel boyutları ile değeri gözden kaçırılmıştır. Bu evrim sürecinde farklı etnik yapılardan gelseler de, değişik dini inanç ve mezheplere sahip olsalar da, insanların yaradılışta eşit oldukları ve bu nedenle, sevgi, barış ve dayanışma içinde, eşit ve özgür yaşamaları gerektiği bilinci Anadolu’da kök salmaya başlamıştır.

Bu bilinç, yaşadığımız zaman kesitinde çağdaş sosyal demokrasinin de özünü, esasını yansıtmaktadır. Tabii bu gerçeği öncelikle bizim, yani bu coğrafyada binlerce yıl kardeşçe bir arada yaşamış, ortak bir tarih ve kültür oluşturmuş, güçlü bir kardeşlik, birlik ve dayanışma bilinci yaratmış olan Türkiye İnsanı’nın yeterince algılaması ve anlaması gerekmektedir.

Söz konusu Felsefe Sistemi’nin Anadolu’da temel taşlarından olan Mevlânâ’nın bilgiye ve getirisine ne kadar önem verdiğini şu sözü ile daha iyi anlıyoruz:

“Bilgiyle uyumak,
bilgisiz ibadet etmekten hayırlıdır...”


Mevlânâ’nın özgürlük anlayışı ise şöyledir:

“Ayran kasem önümde durdukça
Vallahi kimsenin balını düşünmem
Azıksızlık ölümle kulağım bursa bile
Hürriyeti kulluğa satmam ben...”


Anılan Felsefe Sistemi’nin Anadolu’daki eşit düzeydeki diğer bir temel taşını Hacı Bektaşi Veli oluşturmaktadır. O’nun söylediği sözlerden bazıları yine yorumsuz olarak aşağıda verilmektedir.

“Nefsine ağır geleni,
başkasına tatbik etme.

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayız.

Benim kâbem insandır.
Ara bul.

Nefsine, hiddetine, eline, diline, beline sahip ol.
İncinirsen de incitme.”


Anadolu İnsanı’nı şekillendiren felsefi boyutun daha iyi anlaşılabilmesi için farklı tarihlerde yaşamış, ancak söz konusu insan, sevgi, dayanışma ve bilgi odaklı toplumsal felsefeyi savunmuş ve geliştirmiş bir düşünür olan ve halk ozanı olan Yunus Emre de düşünce kaynağını genel olarak tasavvufta, özel olarak ta Anadolu Felsefe Sistemi’nin iki temel taşı olan, Hacı Bektaşi Veli ile Mevlânâ’da bulmuştur.

Bu nedenle Yunus, tasavvufun mistik anlayışının ötesinde düşünceler ortaya atmıştır. Sonuçta, insan sevgisi ile, gerçeği arama ve bulma açısından çok farklı bir noktaya varmıştır. O Tanrı’yı, insan bütünlüğünün dışına taşımamış, insanla bir arada, onun içinde bulmaya çalışmıştır.

Öte yandan Yunus’un yaşadığı dönemde Avrupa, din ve düşünce özgürlüğü açısından ortaçağın en karanlık yıllarını yaşıyordu. İnsanlar, kilise ile diğer egemen çevrelerin baskısı altında, engizisyon mahkemelerinde din adına akıl almaz işkence ve ölüm cezalarına çarptırılıyorlardı.

Yunus Emre, işte böyle bir zaman kesitinde savunduğu ve yaymaya çalıştığı felsefe sistemini şiirlerinde dile getirmiştir. O dinsel yasaklamalar başta olmak üzere, insanın gelişmesini önleyen diğer tüm yasaklamalara karşı çıkmıştır. Yasaklamaların insanın daha iyi yaşama ve daha mutlu olma olanaklarını kısıtlamakta olduğunu ileri sürmüştür. Yunus, bireyin önemi ile insanın olanaklarına verdiği değeri şu dizelerinde net bir şekilde ortaya koymuştur:

“Çok aradım özledim
Yeri göğü aradım
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde

Bu tılsımı bağlayan
Türlü dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan
Sığmış bir can içinde...”


İnsanların bir arada gönenç ve mutlulukla yaşaması yolunun birlik, kardeşlik, dayanışma ve dürüstlükten geçtiğini öne sürmüştür. Ezilen ve yoksul insanlara sahip çıkılması ve onların savunulması gerektiğini söylemiştir.

Yunus Emre, gerçeğin gerçek dünyada olduğunu, her türlü düşüncenin ve davranış biçiminin gerçek dünyada, insanlar arası ilişkiler sonucu oluştuğunu ve bu ilişkiler sonucu değiştiğini anlatmak istemiştir. Yani gerçeği; insanın dışında, dünya yaşamının dışında, hiçbir zaman aramaya kalkışmamıştır. Akılcı olmayan kuru, boş öğütlere, soyut ahlak öğütlerine karşı çıkmıştır:

“Bu dünya bir gelindir
Yeşil kızıl donanmış
İnsan böyle geline
Bakar bakar doyamaz.”


Yine başka bir şiirinde:

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni.”


Yunus’un şiirlerinde dile getirdiği ve özlediği, kavuşmak istediği varlık kimdir? Bu varlık dost’tur, insan sevgisidir, insan sevincidir, dayanışmadır ve barıştır. Buna da kavuşmuştur Yunus:

“Bir ben var bende, benden içeru...”

Görebildiğimiz, Yunus tasavvufta ve tasavvuf eğitiminde sevgiye ağırlık veren bir yol geliştirmiş, gerçeğe ulaşmada ana metot olarak sevgiyi kullanmış, bütün gerçeklerin temeli olarak da sevgiyi almıştır.

Eğitim, insanlara bu sevginin öğretilmesidir. Evrendeki her şeyin, sevgi gücü ile nasıl oluştuğu, nasıl aktığı erenler vasıtasıyla öğretilecektir. Erenlerin yapacağı bu eğitim işi, kolay değildir. Çünkü insan beden ve ruhtan meydana gelen bir varlık olarak kendi dışında ve kendi içinde cereyan eden şeyleri anlayacaktır. Aslında insan bunu anlayacak şekilde teçhiz edilmiştir, ama varlık evreni üzerindeki perdeler, kendi ruhunun derinliklerine giderken karşılaştığı engeller eğitim işini zorlaştırmaktadır.

Eğitimin amacı ârif insan yetiştirmektir. Bu amaca ulaşmak da birçok meşakkatli kademeden geçilerek mümkündür. Bu yolculuk sırasında yol rehberleri, yol arkadaşları gerekir. Buna rağmen, eğitilecek olan ferttir. Eğitim yoluna giren kişi, metin bir şekilde kademeleri tek tek geçecek, sevginin egemen olduğu, herşeyin perdesiz gözüktüğü hakikat denizine ulaşacaktır. Allah'ın o gerçeklik dünyasında herşeyin ne kadar mükemmel oluştuğunu görecek, kendisi de bu mükemmel oluşa doğru yolda ve isteyerek katılacaktır.

Bu sevgi ve hürriyet denizinde artık bütün farklar kalkmış, bütün olaylar aydınlanmış; insanın içini sonsuz bir huzur ve mutluluk kaplamıştır. İnsan artık bu dünyada da, öte dünyada da yabancı bir varlık olmaktan kurtulmuş, zaman ve mekân içinde herşeyi kaplayan büyük birliğe, bilinçli bir varlık olarak o da katılmıştır. Tasavvuf eğitiminin ve Yunus'un amacı da budur.

Şiirlerini, rübailerini ve Mesnevi’sini severek okuduğumuz bu halk ve Hakk aşıklarının yazılarında her şeyi insanda buluruz.. İnsana yaklaşıp evrenin, içinde yaşadığı dünyanın gizemlerini araştıran özgünlükleri vardır her ikisinin de. Bu özellikleriyle her ikisi de yazınımızın ve hatta dünyanın en büyük ozanlarından ve düşünürlerinden olmuşlardır... İnsanları doğruluğa, birliğe, kardeşliğe çağırırlar duru Türkçeleriyle...

Mevlânâ ve Yunus Emre’nin şiirlerindeki sevgi ve eşitlik kavramının temelinde insanlara bir gözle bakma düşüncesi vardır. Onların gözünde bütün insanlar eşit ve kardeştir. Tasavvuf düşüncesinin temelinde de dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin insanlara bir gözle bakma ve insanı sevme görüşü yatmaktadır. Onlardaki sevgi ve hoşgörü kavramını, Mevlânâ’nın, tüm insanları kucaklayan;

“Gel, yine gel, kim olursan ol, gel!
Kafir, Mecusi, putperest olsan da gel!
Yüz kere tövbeni bozsan da gel!
Ne olursan ol, gel! Bizimki ümit dergahıdır!”
çağrısındadır.

Bu çağrısı ile Mevlânâ; Bir’lik ve barış içindeki yaşam tarzını anlatıyordu... Yılmayan bir sevgi savaşçısıydı. Söyledikleri bugün bile çağdaş ve evrenseldir. Bütün insanlara sevgi ve barış içinde olmayı öğütler. Bütün insanları kardeş bilip, Bir’lik çatısı altında olmaya çağırır. O tüm insanlara gönderilmiş mutluluk reçetesi gibidir hala....

Yunus Emre’nin ise;

“Can odur kim Hakk’a ire ayak odur yola gire
Er oldur alçakta dura yüksekte bakan göz değil”


beyti ve benzer beyitlerinde dile getirilen hoşgörüyle bağdaştırabiliriz. Günlük yaşam içinde insanları yargılayanları, ayıplayanları kınayan Yunus, empatik tutumuyla, içtenliğiyle, insanı yüce bir değer olarak görmesiyle, insancı psikolojinin yüzyıllar öncesindeki temsilcisi gibidir.

Günümüzde son zamanlarda Mevlânâ ve Mesnevi çalışmalarında toplumun tüm kesimlerinde göreceli bir artış gözükmektedir. Batı’da da bu yönde uyanmış bir merak da gözlerden kaçmamaktadır. Mevlânâ’nın hoşgörü ve barış üzerine söyledikleri, günümüzdeki savaşlardan ve kaostan muzdarip günümüz toplumuna ilaç gibi gelmektedir hala. Bu yönüyle Mevlânâ da, sadece Mevlevi ve Tasavvuf düşünürlerinin değil, tüm insanlığın ortak değeri olmaya başlamıştır.

İnsanları doğruluğa, birliğe, iyiliğe, barışa ve kardeşliğe çağıran Yunus Emre ve Mevlânâ gibi bizler de acaba bugün sanata, şiire, ulusal değerlerimize gereken ilgiyi gösterebiliyor muyuz? Birbirimize insanca davranabiliyor muyuz? Uzay çağında olmamıza rağmen, kıskançlıklar, çekememezlikler, ilgisizlikler, çamur atmalar ve toplumlar arası, kültürler arası ve dinler arası savaşlar hep sürüp gitmiyor mu? İnsan olarak düşünceye, özgürlüğe ve barışa zincir vurmak da niye? Montaigne’in sözlerini biraz da ben değiştirip yineleyeyim... “Bizler, birbirimizi kötülemede gösterdiğimiz başarıyı hiçbir yerde gösteremiyoruz...”

O halde birer Yunus ve Mevlana olalım... Ve diyelim ki;

“Biz bizi koyalım,
Onlar biz olalım

...

Bir isen birliğe gel,
ikiyi elden bırak...”
(Yunus Emre)

Yararlanılan kaynaklar:

Yunus Emre – Abdullah Rıza Güven
Yunus Emre ve Hümanizm – Hüseyin Bal
Yunus Emre’de Tasavvuf ve Eğitim – Prof. Dr. Mustafa Ergün
Mevlânâ Celâleddin-i Rumî – Prof. B. Füruzanfer

Ertan Yurderi

29 Nisan 2010 Perşembe

"Gideniz hep biz, gideniz hep kendi YOL'umuzda..."


"Gideniz hep biz, gideniz hep kendi YOL'umuzda..."

Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... 

Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran bu boşluk denizinde, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Hiçbir şey göründüğü gibi değil... "Varlık ötemizde bir fısıltıdır bizim..." demiştim ya çok önce yazdığım yazılarımda... Fısıltılaşmaları da yaşamak, sözler ardındaki sessizlikte bu olsa gerek... 

Demiş ki eski yaşamış Üstad'lardan biri;

"Yol bitmek bilmezdi giderdik biz... Giderdi gök, nerde kervan kimse bilmezdi... Derinlerden bakan bir gözdü sonsuzlukta her zerre...

Görülmez çıngıraklar belki yıldızlardı çepçevre, sınırsız çölde sesler, seslenişler hiç kesilmezdi..."

Evet; Sesler ve seslenişlerimiz boşlukta gibi gelse de bir an, o seslenişlerimiz hiç kesilmez... 'Yol' bitmek bilmez.. çünki, "gideniz hep biz, gideniz hep kendi yolumuzda"...

Benim de zaman zaman kendime sorduğum sorulara yanıtlar bulduğum zamanlar olur ve hemen de bir anda silinir gider dimağımdan... Tıpkı dilim gibi, kekemedir sorularım ve yanıtlarım birbirine.... Ses vermez bana zaman zaman fısıltılarım; içeriksiz, kof, eğreti, çıplak ve anlamsızlıklar içinde bırakır beni...

Varlık yaşıyor elbet kendince AN'lık zamanlarını... Şayet varlığın yokluktan yaratılması gerçek olmasaydı birden delikanlı ve genç kız olurdu çocuklar taaa ki geçmeden ergenlik çağları... Veya büyümüş ağaçlar çıkardı yerden birden... Oysa bellidir her şey; durum, ardarda ve ardısıra olur, nesnelerden oluşan... Belli bir ÖZ'den doğar tüm nesneler... Böyle sürer türlerin özelliği de bilinen... Evet işte bu yüzdendir ki nesnelerin geliştiğini ve sürdüğünü bilmemiz; kendi ÖZ'leri gereğincedir, tüm bunlar BAĞIMSIZ...

Başkaca tanım bulmak gerekmiyor elbet; çünki BAĞIMSIZ'dır insan ve değişik giysiler giymeye uygundur bedeni, bedenindeki düşünceleri... Bin yüzlü bir mücevherin ardında gizlenen bin yüzlü tanrılar gibiyiz her birimiz... Her perdeden inmiş parıltılarımız yeryüzüne... Ancak; HİÇ'leriz biz şimdi ve bu sonrasızlıkta... Yitip yok olmuşlarız... Ne ten, ne can, ne duyu, ne giysi... Bu HİÇ'likte bunlarsız VAR'ız...

Karşındaki en doğal haliyle hiçbir şey olmamış gibi davranır kendince; sen de onu tüm varlığınla önemsemiş gibi davranırsın yine kendince... Düşünce dizgemize göre; hangi nedenle olursa olsun varlığın başka varlıklara karşı ya etkileyen ya da etkilenen özellikleridir bu... Oysa her şey bu kadar mı? Çıkarımlar kurar her iki varlık tüm bu yaşanmışlıklarla... Yaşanmışlıklarla anlar ki varlık, varlık denizinde diğer varlıklarla birlikte sadece bir toz zerresi olduğunu...

Bu dünyada neden varolduğumuzu anlayabilmenin farkındalığına ulaşabilmenin tadı da hiçbir şeyde olmasa gerek... Şayet bunu bulabilmiş ve kendi içimizde yakalayabilmişsek...

Ancak; Hayyam der ki bir rübaisinde;

"Gönlüm dedim, bilgiden mahrum kalmadı. Gizli şeylerden anlamadığım, bilmediğim pek az şey kaldı. Ama bugün, aklımı başıma alıyor da bakıyorum. Anlıyorum ki ömrüm geçip gitmiş, hiçbir şey anlamamışım, bilmemişim..."

Tüm öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, yolumuz, yolumuzdaki yoldaşlarımız, yardımlarımız, yazılarımız vesairemiz, vesairemiz, vesairemiz... BİZ'ler için hala yeterli mi? Değil elbet... Yeterli değil... Bilmek ve anlamak adına, AN'laklar geliştiriyoruz sürekli yaşam alanlarımızda...

Ancak bildiğimiz kadar VAR'ız... Ve yine ancak; bu VAR'lığımız iki YOK'luk arasında da gidip gelmekte yaşadığımız tüm AN'larımızın içinde... Dünya bile esip giden yel üstüne kurulmuş bir HİÇ ise, çevremizdekiler de HİÇ'tir, BİZ de... Onun için yetinmeye yerinmek de niye olsun ki? O (egolarımız) Ne'yi bizden iyi bilmekte???

Paylaşım... Evet paylaşım ve paylaşmak güzeldir ve de özeldir... Ancak bunu endişeden uzak tutmak gerekir ve de gerektir... Neden hep başkalarının düşünceleri için kendimizi endişe denizine atarız ki?

Fuzuli'nin dediği gibi;

"Ger ben ben isem nesün sen ey yar,
Ger sen sen isen neyem ben-i zar" demezler mi ki adama?

Kendimizdeki sırlar perdesinin ardına geçmeye veya gitmeye başkaca yol yok kendi kendimizden başka... Bu düzenden kimsenin ruhu bile haberdar değil ki.. yine kendi kendimizden başka...

Yorum zincirlerimizi kırmak adına paylaşıma ve paylaşılmaya devam etmek lazım tüm düşüncelerimizi... Nasıl onlar biri tarafından okunuyorsa şu an (tıpkı sizlerin okuduğu gibi), belki de ileride okunacak başka birileri tarafından da...

Evet evet... Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran boşlukta, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Ertan Yurderi

28 Nisan 2010 Çarşamba

Çelişme - Çelişmezlik - Çatışma (Birbiriyle çelişenler, çatışır mı?)

Kendi yaşamınızla ilgili bir günün güncesini yazmaya kalktığınızda, sabah güne uyandığınız andan itibaren gece yatağa girene dek yaşadığınız her olayı betimleyerek kaleme alırsınız...

Size özgü cümlecikler kurar, yanına parantezler içinde küçük küçük notlar alırsınız... Bu küçük notlar daha ileriki yaşamınızda o anki düşüncelerinizin açılımı olurken, yaşadığınız ana da katkısı olur... Sonuçta bu sizin güncenizdir, size aittir ve size özeldir...

Peki bir günün toplumsal ve siyasal güncesini yazmak nasıl bir şeydir?.. İşte bunu takip etmek büyük bir zaman, sabır ve inceleme ister...

Çünki toplumsal ve siyasal olaylar o kadar hızlı gelişir, o kadar çeşitlilik gösterir ki, her an her yerde olamayacağınız için çoğu şeyi gözden kaçırmış, atlamış ve atlatılmış olabilme yanında sadece şahit olduklarınızla günü kapatmak zorunda kalabilme şansınız yüksek olacağından, o zaman, sizi besleyecek görsel ve yazılı medya araçlarını kullanarak eksiklerinizi tamamlama yoluna gidersiniz... Peki o zaman ne olur? O zaman da o günce, size ait ve size özel olmaktan çıkar, beslendiğiniz kaynakların güncesine haline dönüşür ve siz de tuttuğunuz günlük notlarla, o günceye hizmet etmiş olursunuz...

Konuya günceyle girdim ama buradan "çelişme ve çelişmezlik" geçiş yapmak istiyorum...

Bunu da biraz şunun için yapmak istiyorum... (Gerçi yazımın ilerleyen bölümlerinde Çelişmezlik İlkesi'ne değineceğim ama);

"Varlığın sürekli bir devinim halinde olduğunu, çünki bunun öz'nde var olduğunu, bunun da sürekli kendisiyle ve başkalarıyla çelişme yaratabileceğini, kendi gelişimi sırasında kendisi aynı olarak kalan varlığın, hem kendisini ve düşüncelerini geliştirdiğini, hem de toplumla bir anlamda çatıştığını, çelişenlerin de aynı zamanda birbirleriyle çatışanlar olduğunu" anlatmak istediğimdendir...

Şimdi konuya giriyorum...

Çelişme, kelime anlamı olarak “Varlığı gerçekleştiren karşıtlığın geliştirici devinimi”dir… Mantık dilinde çelişme terimi ise, birbirlerini olumsuzlayan iki kavram, önerme, yargı ya da kuramın aralarındaki bağlantılı durumu dile getirir. Bunlar hem birbirleriyle çelişme durumundadırlar, hem de aynı zamanda ikisi birden yanlış ve ikisi birden doğru olamazlar…

Bu konuya örnek vermem gerekirse;

Bir kişinin akıllı veya akılsız olduğu çelişkisi üzerine şöyle bir mantık yürütebiliriz…

Deneğimizin ismi Ahmet olsun… “Ahmet akıllıdır – Ahmet akılsızdır” önermeleri çelişiktir. Ahmet’in akıllı olduğu doğruysa, akılsız olduğu da mutlaka yanlıştır ya da akılsız olduğu yanlışsa akıllı olduğu mutlaka doğrudur.

Ne var ki bu, Ahmet’i somut yaşamından soyutlayıp, eşdeyişle onu her türlü devim ve değişmelerinden ayırıp kavram, önerme, yargı ya da kuramlaştırdığımız hallerde böyledir.

Yoksa Ahmet somut yaşamında bir olayda akıllı ve bir başka olayda akılsız olabileceği gibi, akıllılığı aynı zamanda akılsızlığını da içerir. Eytişimsel anlamda Ahmet’in aklı, akılsızlıkla çelişerek gelişir.

Soyut düşünme alanımıza özgü bulunan mantıksal çelişme’yle, somut yaşam alanımıza özgü bulunan eytişimsel çelişme birbirine karıştırılmamalıdır.

Somut yaşam alanına özgü bulunan eytişimsel çelişme, soyut düşünme alanına özgü bulunan mantıksal çelişmenin tam tersine, her şeyin aynı zamanda karşıtını da içerdiğini dile getirir ki, bu da hem düşünce hem de varlığın evrensel gelişme yasasıdır.

Bu arada eytişim’in ne olduğuna kısaca bir değinelim. Eytişim; Doğayı, toplumu ve düşünceyi, karşıtlıklarının çatışması ve aşılmasıyla durmaksızın devindiren ve geliştiren süreçtir. Bu bağlamda eytişim, hem evrensel bütünlüğün gelişme yasası, hem de bu gelişmenin inceleme yöntemidir.

Mantıksal anlamdaki çelişmelerimiz, tutarsız düşünüşlerimizin ölçütüdür. Peki tutarlı düşünebilmek için ne yapmalıyız?

Tutarlı düşünebilmek için, düşünceyi mantıksal çelişmelerden arıtmamız gerekir. Farklı bir anlatımla bunu şöyle açıklayabilirim.

Kavramlarımız, önermelerimiz, yargılarımız ya da kuramlarımız çelişmez olmalıdır ki, düşüncemiz doğru ve tutarlı olabilsin. Çelişik kavramlar, önermeler, yargılar ya da kuramlarla işleyen düşünce tarzlarımız yanlış ve tutarsızdır.

ÇELİŞME İLKESİ

Çelişme ilkesi; Doğa, toplum ve bilinç bütünlüğünün çelişmeyle birlikte geliştiğini ileri süren eytişimsel ilkedir. Bu ilkeye çelişme yasası da diyebiliriz… Varlık sürekli bir devinim halindedir, çünki bu öz’ünde vardır. Bu da sürekli kendisiyle ve başkalarıyla çelişme yaratır. Kendi gelişimi sırasında kendisi aynı olarak kalan varlık, hem kendisini ve düşüncelerini geliştirir, hem de toplumla bir anlamda çatışır…

Çelişenler, aynı zamanda birbirleriyle çatışanlardır.

Bu bilgiler ışığında şunu da diyebiliriz ki; En küçük bir özdek parçasından insanı, toplumu ve bilinci de kapsamak üzere en büyük evrensel yapıya kadar evrendeki bütün nesne ve olguları oluşturan geliştirici güç çelişme’dir. Bütün nesne, olgu ve olaylar çelişmelerle gelişir. Çelişme; bütün nesne, olgu ve olayların kendileriyle birlikte karşıtlarını da içermelerinin dile getirilişidir.

Her nesne, olgu ve olayda  kendi-karşıtı karşılığı vardır. Zaten varlık, bizzat bir karşıtlıktır. Karşıtlıksa, karşıtların çelişmesini gerektirir.

Karşıtlar sürekli olarak çelişirler, çeliştikleri için çatışırlar, çatıştıkları için aşılırlar, aşıldıkları için de gelişirler.

Demek ki, nerede yaşam (eşdeyişle devim ya da devinim) varsa, orada mutlaka bir çelişme vardır.

O halde yazımın en başındaki şiirdeki düşünce tarzına geriye dönecek olursa, Ölüm bir devimsizlik, gelişmesizlik, eşdeyişle çelişmesizliktir.

Evrende her nesne, olgu ve olay birçok karşıtlıklar, birçok çelişmeler taşır. Bu çelişmeler iç çelişmeler’dir. Bir nesne, olgu ve olayı kendisi kılan, eşdeyişle neyse o eden bunlardır. Ama bunların içinde gelişmeyi kendi yönüne çeken güçlü bir çelişme vardır, buna ana çelişme denir. Her çelişmede olduğu gibi bu ana çelişmenin iki ucundan biri tutucu, öbürü geliştiricidir.

Geliştirici uç, ana uç’tur. Çünkü varlığın geleceğini ana çelişmenin bu ana ucu belirler.

Tutucu uç, çelişmenin ve dolayısıyla varlığın kendi kendisiyle aynı kalmasına çalışır. Ana uçsa, onu kendisinden koparır ve geliştirir. Her nesnede, olguda ve olayda geriye dönüşlere rağmen son çözümlemede mutlaka ileriye doğru bir gelişme gerçekleşir. Bu gelişme daima alt olandan üst olana, aşağı olandan yukarı olana, geri olandan ileri olana ve basit olandan karmaşık olana doğru gelişir.

Ne var ki bu gelişmeler için sadece iç çelişmeler yetmez, dış çelişmelerin de bize yardımı gerekir.

Örnekleyecek olursak;

Bir yumurtayı geliştirip civcivleştiren onun kimyasal ve yaşambilimsel iç çelişmeleri’dir. Ama civcivleşmenin gerçekleşebilmesi için ısı gibi bir dış çelişme de gereklidir. Yumurta ısısız civcivleşmez, ama ısı da bir taşı civcivleştiremez.

Demek ki ve dış çelişmeler, arasında temel olan iç çelişmelerdir, çünkü civciv ısının değil, yumurtanın ürünüdür…

Tüm bunlardan çıkarımımız; Çelişme, eytişimsel bilginin temel yasasıdır. Eytişimi bilmek, devimin ve gelişmenin kaynağı olan çelişmeyi bilmek demektir…

ÇELİŞMELERİN GENELLİĞİ

Çelişmelerin sürekliliği ve evrendeki tüm olgularda bulunuşu çelişmelerin genelliğini ortaya koyar. Çünki evrendeki bütün oluşmalar, çelişmeyle gerçekleşir. Çelişmenin her gelişme sürecinde sürekliliği vardır.

Çelişme; doğasal, toplumsal ve bilinçsel bütün oluşmaların geliştirici gücüdür. Nerede ve ne türlü bir yaşam varsa, orada mutlaka çelişmeler vardır. Bu evrensel kapsam çelişmelerin genelliğini dile getirir.

Bundan başka her gelişme sürecinde birlik gelip geçici, çelişme ise sürekli ve temeldir. En durgun ve birlik halinde görülen oluşumlarda bile sayısız çelişmeler kaynaşır.

ÇELİŞMELERİN ÖZELLİĞİ

Çelişmeler her yaşam biçiminde başka başkadır… Bunu anlamlandırmamız gerekirse şöyle bir düşünceyle bunu anlamlandırabilmemiz mümkündür.

1) Çelişmenin her hareket biçiminde başka oluşu,

2) Her hareket biçiminde başka olan çelişmenin o hareket biçiminin her aşamasında da başka oluşu,

3) Her hareket biçimi içindeki çelişmenin o hareket biçimi içindeki çeşitli hareket biçimlerinde de başka oluşu,

4) Bir hareket biçimi içindeki çeşitli hareket biçimlerindeki çelişmelerin çeşitli aşamalarında da başka oluşu,

5) Bütün bunlardaki çelişmelerin her yönünün de başka oluşu…

İşte bu her hareketin biçimindeki çelişmenin başka oluşu çelişmelerin özelliği’ni dile getirir.

Her hareket biçimi, kendi içinde özel çelişmesini taşır. Bu özel çelişme, o şeyi bütün başka şeylerden ayırır.

Bundan ötürüdür ki bir tohum çiçek, bir tohum elma ve bir tohum insan olur ve yine bundan ötürüdür ki iki çiçek, iki elma, iki insan birbirinin aynı değildir.

Bundan ötürüdür ki Türk toplumculuğu, Japon toplumculuğunun, Japon toplumculuğu da Çin toplumculuğunun aynısı olamaz. Her hareket biçiminde başka olan çelişmenin o hareket biçiminin her aşamasında da başka oluşu çelişmelerin özelliği’ni dile getirir.

Bundan ötürüdür ki anamalcılığı toplumculuğa dönüştüren çelişme toplumculuğa geçiş döneminde başkadır, toplumculuğun kuruluş döneminde başkadır, toplumculuğun yerleşme döneminde başkadır. Her hareket biçimi içindeki çelişmenin o hareket biçimi içindeki çeşitli hareket biç imlerinde de başka oluşu çelişmelerin özelliğini dile getirir.

Bundan ötürüdür ki anamalcılığı geliştiren çelişme emekçilerle burjuvazi arasında başka, köylülerle ağalar arasında başka, sömürgelerle emperyalistler arasında başkadır. Bir hareket biçimi içinde oluşan çeşitli hareket biçimlerindeki çelişmelerin çeşitli aşamalarında da başka oluşu çelişmelerin özelliğini dile getirir.

Bundan ötürüdür ki, emekçilerle burjuvazi arasındaki çelişme, anamalcılığın kuruluş aşamasında başka, büyük sanayi aşamasında başka, emperyalizm aşamasında başkadır. Bütün bu başka çelişmelerin her yönünün de başka oluşu çelişmelerin özelliğini dile getirir.

Çelişmelerimizin genelliğini bilmezsek, incelediğimiz hareketin genel nedenini bulamayız, ama çelişmenin özelliğini de bilmezsek incelediğimiz hareketi bütün öteki hareketlerden ayıran özel niteliği de bulamayız.

Bütün bunlardan ötürü çelişmenin her özelliğinin çözümü başka bir yöntem gerektirir. Bu yöntemi bulup uygulamak için de bütün bu özelliklerin bilinmesi gerekir. Somut koşulların somut çözüm ilkesi de budur zaten…

ÇELİŞMEZLİK İLKESİ

Biçimsel mantığın düşünmede tutarlığı sağlayan temel ilkelerinden de sayılan çelişmezlik ilkesine, Çelişmezlik Yasası da diyebiliriz…

Bu ilke ya da bu yasa günümüze kadar çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Örneğin;

- Bir şey, aynı zamanda hem kendisi, hem de kendisinden başkası olamaz,

- A aynı zamanda B olamaz,

- Bir şey, aynı zamanda hem var, hem yok olamaz,

- Bir şey, aynı zamanda hem olumlanıp, hem de yadsınamaz,

- İki çelişik önermenin ikisi birden hem doğru, hem de yanlış olamaz… (Bu deyiş de kendi arasında ikiye ayrılır. İki çelişik önermenin ikisi birden doğru olamaz bu birincisi. Bir diğeri ise, iki çelişik önermenin ikisi birden yanlış olmaz, bu da ikincisi.)

Gerçekte çelişmezlik ilkesi ya da yasası, biçimsel özdeşlik ilkesi’nin olumsuz biçimde dile getirilmesinden başka bir şey değildir.

Özdeşlik ilkesi’ne göre Ahmet Ahmet’tir, çelişmezlik ilkesi’ne göre de Ahmet, Hasan olamaz, ancak Ahmet olabilir.

Bu kuramın geçerliliği soyut düşünme alanındadır, her türlü değişme ve gelişmeden soyutlanmış kavram ve önermelerdedir. Yoksa, kavram ve önermeler de gelişmeye başladıkları an çelişmeye başlarlar. Kavram ve önermeler de, çelişmezlik’le değil, ancak çelişmeyle gelişebilirler.

Ancak çelişmelerimiz, çekişmeye dönüşmesin…
Gönüllerimiz ise birbirine küsmesin…

Yararlandığım kaynaklar:
- Diyalektik Üzerine – Lenin (Ana Çelişki, Ana Uç, Çelişmelerin Genelliği, Çelişmelerin Özelliği, Çelişme İlkesi)
- Anti-Dühring – Engels
- Felsefe Sözlüğü – Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitapevi, 1979

Ertan Yurderi 

27 Nisan 2010 Salı

Tarihi Sultanahmet Köftecisi

İstanbul'da canınız köfte yemek isteyince aklınıza neresi gelir? Tabii ki Sultanahmet...

Gerçi Sultanahmet'te birçok "Sultanahmet Köftesi" satan yer vardır ama, Sultanahmet'in en eski köftecisi "Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta"nın yeridir... Üç kuşaktır yaklaşık 1920 yılından bu yana Sultanahmet'te hizmet vermektedir...

Sultanahmet köftesini bir kere tadıp o damak zevkini aldınız mı, yediğiniz başka yerlerdeki köftede o tadı asla bulamazsınız...
 
Sultanahmet köftesinin tadının nasıl oluştuğunun, nasıl malzemelerle hazırlandığının sırrını bugüne kadar bilen yok... Çünki bu köfteyi imal eden ustalar, ser verip sır vermiyorlar bu konuda...

Bir akşam vakti canım Sultanahmet Köftesi yemek isteyince Sultanahmet'e doğru tramvay ile yola çıktım...

Sultanahmet'e gelip tramvaydan indikten sonra köftecinin bacasından çıkan duman, yoldan gelip geçeni baştan çıkartır şekilde dağılıyor, "Hadisenize, gelin beni yesenize" der gibi salım salım salınıyordu...
Elbette bu davete icabet etmek lazım diyerek biraz da karnımın acıkmasına parelel olarak koşar adımlarla "Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta"nın kapısından içeriye dalıverdim...

Gittiğim saatte pek fazla kalabalık yoktu... Gündüzleri bu dükkânda yer bulabilmek çok zor oluyor, kapının önünde içersinin boşalmasını beklemek için sıraya giriyorsunuz.

İçersinin kalabalık olmayışı, benim de işime geldi tabi. Rahat rahat içersini ve ızgaranın başında çalışan köfte ustalarının fotoğraflarını çektim... Hatta kızarmamış köftelerin yanında poz bile verebildiler bana...

Biraz internetten biraz da kasada duran kasiyerden edindiğim bilgilere göre köftecinin tarihçesi;

1911 yılında Dede Mehmet Seracettin Efendi'nin, Doğu Türkistan'dan İstanbul'a göçüyle başlıyor...

Dede, 1920'ye kadar Devlet Matbaası'nda çalışıyor. Sonra Sultanahmet'te kendine bir dükkan bulup köfte yapıp satmaya başlıyor. Adını önce Turan Köftecisi koyuyor; ancak bu dönemde başlayan Turancılık olayları yüzünden pek tedirgin oluyor dükkanın adından ve Halk Köftecisi olarak değiştiriyor.

Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta ise, 1966 yılında bugünkü yerinde işe başlıyor.

Dedenin çocukları Mustafa, Selim ve İsmail... 1952 yılında baba vefat edince oğullardan İsmail Bey ve Selim Bey işin başına geçiyor. İsmail Bey üç sene süren askerliği esnasında Usta Albay Emre Atak'tan öğreniyor aşçılığı. İşin başında üçüncü kuşak, yani Mehmet Seracettin Efendi'nin torunları var: Cihat Tezçakın ve Mehmet Tezçakın.

Dükkân üç katlı ve aynı anda 200 kişiye hizmet verecek büyüklükte... Bu dükkânda 45 kişi çalışıyormuş... Burada bir işe giren, emekli olana kadar aynı dükkânda çalışmaya devam ediyormuş...
Bunu öğrenince gerçekten de çok sevindim. Çünkü bugünkü şartlarda bir işyerinde emekli olana dek çalışabilmek çok zor..

Ben bunları öğrenirken, her zaman gittiğimde yediğim mönü de önüme geldi... Köfte ve piyaz... İrmik helvamı da sipariş verdim. O da köfte bitiminde gelecekti...

Köfte tabağının yanında bir tek turşu vardı, piyazın fasulyesi ise yumuşacık, soğanı kıvamlı, az kıvırcıklı, yağlı ve dilim dilim domatesi vardı...

Güzel olan şey ne yazık ki çabuk bitiyor... İnsanın yedikçe yiyesi geliyor... Neyse 1.5 porsiyon beni kesmedi yarım porsiyon daha söyleyip porsiyonlarımı, iki porsiyona tamamlamış oldum...

Köfteler mideme inip, midemdeki mevzilerine yerleşirken, hemen dört gözle beklediğim enfes görünümlü irmik helvası da masaya gelmişti...

Onu da birkaç kaşık darbesiyle mideme indirip üzerine de "Taşdelen" suyunu içince, üzerime tam rehavet çökecekken, "Kalkayım biraz dolaşayım, yoksa uyuyup kalacağım burada" deyivermiştim kendi kendime...

Yediklerimin parasını ödeyip, dışarıya çıktım, kendimi Sultanahmet Parkı'na doğru yollandırdım...

Ben dışarıya çıktığımda ise duman kokusunun cazibesine kapılanlar, kapıdan teker teker köfte ziyafetine doğru içeriye girmekteydiler...

Şayet bir gün yolunuz Sultanahmet'e düşerse saat 10.30-23.00 arası, Sultanahmet köftecilerinin en eskisi olan "Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta"nın köftelerinden tadmayı unutmayın...

Yerken de beni anarsınız artık!.. Hepinize şimdiden afiyetler olsun...

Ertan Yurderi

26 Nisan 2010 Pazartesi

Bu kedi şaşırtıyor...

Bu yandaki kedi var ya bu yandaki kedi... 
Sabahın en erken saatlerinde gerinerek uykusundan uyandı… 
“Yine sabah oldu, yine bir iş günü, biraz daha kestireyim” diye düşündü… 
Az biraz daha şekerleme yaptı. Sonra mecburen uyandı. 
Önce tuvaletini yapmak için tuvalet kabının yanına gitti… Kumuna baktı. Kumu yine pisti. Sahibi kumunu dün akşam temizlemeyi unutmuştu. Kum kabının en temiz yerine kakasını ve çişini yaptı… Üzerini ustaca örttü. Sonra yalanıp temizlenmeye başladı…

Acele etmesi gerekiyordu. Vaktinde gelen otobüsünü kaçırmak hiç istemiyordu… Koşturur adımlarla sabah kahvaltısı için mama kabının yanına gitti. İçinde dün akşamdan kalan birkaç kuru mama vardı. Onunla idare etmek zorundaydı. “Nasılsa yolda bir şeyler bulurum, birkaç simit parçası, birkaç artık balık kılçığı” diye düşünüp evden koşturarak çıktı.

Dünya umurunda değildi. Caddeleri koşarak geçip, durakta otobüsün gelmesini bekledi… Az sonra otobüs geldi. Tüm insanlarla birlikte içeriye sıkış tıkış bindi. Bir koltuğun altında yolculuk etti… İneceği yer zaten bir adım öteydi. Ancak bu şekilde her sabah otobüsle gitmek onun en sevdiği şeydi…

Otobüs bir durak sonra durdu. Kedi otobüsten indi. Ve gözden kayboldu… Kimdi bu kedi, ne yapmak istiyordu, hiç kimse bilmiyordu…

Evet bu haber tamamen gerçek… Bana inanmıyorsunuz değil mi, bu her gün yaşanan bir olaydı... İsterseniz Milliyet gazetesinin İnternet sitesindeki bu haberi okuyabilirsiniz... http://www.milliyet.com.tr/2007/04/10/son/sonyas13.asp

Milliyet gazetesinin internet servisi bu haberi “Bu kedi görenleri şok ediyor!” başlığıyla vermişti... Haber şöyle devam ediyordu...

İngiltere’de sabahları otobüsle işe gidenlerin arasına karışan bir kedi her seferinde aynı durakta iniyor… İngiltere’de Walsall-Wolverhampton hattı otobüsünün sıra dışı yolcusu görenleri hayrete düşürüyor. Her sabah aynı duraktan otobüse atlayan beyaz renkteki bu gizemli kedi bir durak sonra, bir balıkçı dükkanının önünde otobüsten atlıyor.

Sıra dışı yolcusunun farkına varan otobüs şoförü Bill Khunkun Macavity adı verilen kedi için şunları söylüyor:

“Gerçekten çok garip bir durum. Onu ilk kez ocak ayında yolcularla birlikte otobüsten atlarken gördüm. Ertesi gün durakta durduğumda aynı kedinin yolcuların arasından koşarak otobüse bindiğini ve bir koltuğun altına saklandığını gördüm. Macavity haftada 2-3 kez aynı duraktan otobüse binip aynı durakta iniyor” diyor…

Bilmem bu kedi bizlere hangi tür canlıları hatırlatıyor.

“Biz insanoğlunun bir kedide reankarnasyonu mu bu acaba?” diye insanın sorası geliyor…

Kediden bir gün şöyle ilginç bir yanıt gelirse hiç şaşmayalım:

“Bu dünyada insan olmaktan çok sıkılmıştım. Bir kedi bedeninde yeniden dünyaya geldim. Ne var bunda şaşılacak… Bırakın da rahat rahat işimize gücümüze bakalım... Fazla üzerime de gelmeyin, tırmıklarım hepinizi valla…”

Ertan Yurderi

25 Nisan 2010 Pazar

"Yazıyooor!.. Yazıyoor!.."


Geçenlerde internette gezinirken, yukarıdaki gördüğünüz fotoğrafla karşılaştım...

Hemen arşivime aldım tabii ki...

Çocukluğumda sinemalarda seyrettiğim Siyah-Beyaz Türk filmlerine götürdü beni bu fotoğraf karesi...

Filmin Jön oyuncusu filmin bir sahnesinde elini kana bular, ya da büyük bir hırsızlık yapar... Ya da o günlerde hangi sosyal konu, sinemalarda görsel yolla işlenecekse, o konuyla ilgili kötü bir sahne gösterilir seyirciye...

Ardından da film karesi kararıp, değişir...

Filmde küçük yaşta bir çocuk görürsünüz beyazperdede...

Koltuğunun altında birkaç adet gazete... Elinde tuttuğu gazeteyi sallayarak ve de bağırarak, Sirkeci, Eminönü, Taksim gibi yerlerde koşmakta ve gazetesini satmaktadır...

Fiyatı da bellidir o gazetenin... 25 kuruş...

O kareleri seyrederken hiç düşünmezsiniz ama... O günkü acar gazeteciler işlenen bu olayı ne zaman ve ne şekilde haber aldı, ne zaman o gazeteyi hazırladı, ne zaman baskıya verdi... O gazetenin adı ne? Bilmezsiniz...

Filmdeki jön oyuncunun yaptığı kötü olay, gazetede sadece manşet olmuştur ve kamuoyuyla paylaşılmak istenmiştir...

Halk o olayı çok merak etmektedir... Gazeteyi alarak da merakını gidermektedir...

O küçük gazete satıcısı koşarken de bağırmaktadır...

"Yazıyorrrrrr, yazıyooorrrr!... Karısını sevgilisiyle basan adam her ikisini de öldürdü, yazıyorrrrrr!..."

Ya da;

"Çalıştığı işyerini soyan hırsız yakalandı, yazıyooorrr, yazıyoorrrr!.."

Evet, benim çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında, şimdilerdeki gibi gazete bayileri yok denecek kadar azdı...

Gazetenizi sokaktan geçen gazete satıcılarından ya da bakkallardan gidip satın alırdınız...

Büyük gazete satıcıları ise belli başlı semtlerde olurdu... O da tenekeden ya da tahtadan yapılma kulübe gibi bir şeydi...

Gerçi ben "Yazıyoooorrr, yazıyoooorrrr!.." diye bağırarak koşan satıcıya rastladığımı hatırlamıyorum sokaklarda...

Ancak oturduğum semtin sokağından her sabah geçen bir gazete satıcısının "Gazataaaaa, gazataaaa!.." diye gazete sattığını hatırlıyorum...

Evimizin karşısında oturan emekli bir öğretmen hanım vardı... O gazete satıcısı bizim evin önüne geldiği zaman cama çıkar ve satıcıyı her zaman azarlar gibi ikaz ederdi...

"- Oğlum, gazata diye değil, gazete diye bağıracaksın..."

"Peki teyze" der, sokağın ilerisine doğru giderken yine "Gazataaa" diye bağırırdı...

Öğretmen teyze de camını kapatıp içeriye girerken "Hay çenesi tutulacası!" derdi...

Bir ertesi gün sokağın aşağısından gelen gazete satıcısı, sanki aşağılarda "Gazeteee" diye bağırırken, tam öğretmen hanımın evinin önüne gelince ne hikmetse hep "Gazataaaaaa, gazataaaa!.." diye bağırırdı...

Bu her gün böyle tekrarlanırdı işte...

Onun öyle "Gazataaa" diye avazlanması, bana "Galeta" satıcısı Arnavut amcamızı hatırlatırdı ne hikmetse...

O zaman sokak galetacıları da vardı... Kollarına taktıkları sepetlerle satarlardı fırından yeni çıkmış galetalarını... Mis gibi kokardı sokaktan geçerken... İmrenmemek imkansızdı...

Bizim galetacı da tam bir Arnavut göçmeniydi.. Yaşı epey vardı... Ben diyeyim 70, siz diyin 80... O da galetalarını satarken, "Kaletaaaaacıııı" diye bağırarak satardı...

Galetacı amcamızın sattığı galeteların fiyatını bildiğimiz halde bize Arnavut şivesiyle cevap versin diye fiyatını mahsustan sorardık hep...

"- Kaletacı Amca kaletaların kaç para?"

O da bize;

"Süle anacıına, versin sana üjjj-bejjj kuruş (15 kuruş), alacaksin iki kaletacık, yiycen, büycen, koce adam olcen..."

Biz de sokaktan annemize bağırırdık tabii ki...

"- Anne, verecakmışın üjjj-bejjj kuruş, alcez kaletacık, yicaz adam olcaz be ya..."

Hadi eskilerden açtık konuyu madem...

Eski sokak satıcılarından yoğurtçuları, arnavut ciğeri satıcılarını, dondurmam gaymakçılarını,  atla süt dağıtan sütçüleri, pazarcılara ve suyu olmayan bazı eski evlere su dağıtan su saka'larını, macuncuları, mısır satıcılarını, patlamış mısır satanları, kestanecileri, kağıt helvacıları, pamuk helvacıları, soyulmuş hıyar (salatalık) satanları, at arabasıyla kavun-karpuz satanları, kendi yaptığı atlı karınca salıncakçılarını, ellerinde topaç satan topaççıları, başka mahallelerden gelen misket satan büyük abileri, sokakta üç tekerlekli bisiklet ve iki tekerlek bisiklet kiralayanları, Teksas-Tommiks-Zagor-Gordon değiş-tokuşçularını ve şu anda unutmuş olabileceğim hepsini anımsayarak yad edelim...

İşte yukarıdaki o fotoğraf var ya o fotoğraf... Beni aldı, götürdü böyle, 40 küsur sene öncesine...

Elbette bu satırları okuyunlar arasında tevellütü bizden daha da eski olanlar vardır... Onlar benden de fazla çok şeyi daha iyi hatırlayabilirler...

O günleri bugün mutlu bir şekilde anımsayarak, yad ediyor ve şu an önümdeki beyaz renkli cam bu satırları yazıyorum...

Az sonra yazdıklarım, GÜNCE'mi tutan siteye yüklenecek...

Yazım bir "tık" sesiyle de yayında olacak...

Ama elinde tuttuğu gazeteyi sallayarak koşan ne bir çocuk olacak yarın sokaklarda, ne de onun "Yazıyorrrrrr, yazıyorrrrr" sesi kulaklarımızda yankılanacak...

Ancak yukarıdaki fotoğraf karesinin ruhunda o ses ve duygular, sonsuza dek yaşayacak...

Ertan Yurderi

24 Nisan 2010 Cumartesi

Felsefe öğrenciliği ...


Prof. Dr. Ahmet İnam hocayı tanımayanınız var mı bilmiyorum…

Kendisi Ortadoğu Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerindendir…

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir… İnam Hoca’nın amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmaktır.

Bu konuda çok eserleri vardır… Ben en çok onun CBT'deki “Gönülden Bilime” adlı yazılarını severim… Ve büyük beğeniyle de okur, feyz kapmaya çalışırım…

Geçenlerde bir gazetede okuduğum yazıda “Laik eğitim özgürleştirir” diye yazıyordu... Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim görevlisi Mehmet Yapıcı imzalı “İnsanları özgürleştiren ve değerli kılan laik eğitimdir” başlıklı yazının felsefeye gönderme yapan spotunu buraya da taşıyayım müsaadenizle...
“Felsefe, doğmalara karşı, tarihsel bir varlık alanı olarak, insanın gerçeklerle donatılmasını sağlayarak, laik eğitimi yücelten, onu anlamlı ve değerli kılan vazgeçilmez ortak “insanlık değeri”dir. Felsefe’den korkan, laik eğitimden de korkar.”

Ahmet İnam hocamız da CBT’nin “Gönülden Bilime” adlı köşesinde “Felsefeyle uğraşmak ‘öğrenci’ olmayı bilmek demektir” demiş… Ve devam etmiş: “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” ...

Hocanın yazısını gelin hep birlikte bir gözden geçirelim… Hocanın güzel saptamalarını bir kez de biz irdeleyip, bir de ondan öğrenelim “Felsefe Öğrenciliği”nin zorluğunu…

“İçten bir şekilde felsefeyle ilişkiye girmek ise öğrenci olmayı bilmekle olanaklı; çünkü, sonsuz bir öğrenme çabası var öğrencilikte, bu çaba da biter gibi de görünmüyor. Daha önce yaşamış olanlardan, düşünülmüş olanlardan bir şeyler öğreniriz. Aynı zamanda kendimizin onlarla olan ilişkisinden de bir şeyler öğreniriz. Bir üçüncü öğrenme daha var ki, bu kendi yaşamımızdan, başımızdan geçmiş olanlardan öğrendiklerimizdir. Çünkü felsefe kendi kişiliğimizi katmadan ilişkiye geçebileceğimiz, tarafsız bir tutumla veya soğukkanlı, yansız bir bakışla ilişkiye girebileceğimiz bir alan değildir.

Görüşlerine kişilik katmak, bizde genellikle öznellik olarak görülür; öznellik de olumsuz bir kavram olarak yorumlanır. Öznelliği bir tür laubalilik, karşındaki nesneyle ilgilenmek yerine kendi özel çağrışım dünyana girip bir sürü laf söylemek olarak anlıyorlar. Benim burada sözünü ettiğim sorun, kendini düşüncene katma sorunudur. Dışımızdaki problemlere, herkes için ortak olan problemlere, herkesin, görebileceği, ele alabileceği problemlere, kendi bakış açımızdan, kendi duruşumuzdan, kendi deneyimlerimizden yola çıkarak, öznelliğimizden ziyade kendi özgüllüğümüzden, bize özgü olandan yola çıkarak bakabilme işidir ki, bu, sanıyorum, zaten bütün bilimcilerin, bütün düşünen insanların da yapageldiği bir şeydir… Dolayısıyla, kendi özgüllüğünü yakalayabilmiş bir öğrenciliğin felsefe için çok gerekli olduğunu, ama bunun aynı zamanda çok zor başarılacağını düşünüyorum.

Bunun çok büyük tehlikeleri de var. Bunun patolojik hali, kötü bir megalomani ve gaflettir; kendini bir matah sanmaktır ve her söylediğinin de özgün bir şeyler olduğunu düşünmektir. Bu, akademik hayatta gençken çok izin verilmeyen bir şeydir; çünkü gençken kendinize özgü lâflar zaten ettirmiyorlar. Ama bir biçimde denetim mekanizmalarından kurtulup, deyim yerindeyse palazlandığınızda ve bir takım rütbeler alıp ağzınıza gelen her şeyi söylediğinizde, sizi denetleyecek bir güç olmadığı için kendinizi çok büyük bir insan sanmaya başlıyorsunuz. Şakşakçılar da olduğu sürece “Bastır hoca”, “Helal olsun hoca”, “Ne güzel söyledin hoca” dedikçe, üfürüğün bir fırtınaya düşündüğünü görebilirsiniz.

Bu durum çok tehlikeli. Çünkü felsefede öğrenci olabilmek, kesinlikle bir özeleştiriyle yürüyen bir şeydir. Bu, öylesine zalimane bir özeleştiri olmalıdır ki, kendini yerin dibine sokup o soktuğun yerin üzerinde tepinmen gerekebilir. Ama bunun hastalıklı hali de “ben akılsızım”, “ben aptalım”, “dur bakalım” falan deyip hiçbir şey söylemeden, sonunda söylediklerini totolojik hale getirip sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Felsefede çok güvenceli bir yol ararsan, söylediklerini öyle teknik ve analitik bir biçimde söyleyeceksin ki, söylediklerinde herkes bir şeyler var sanacak. Tabii, örtük totolojiler olur bunlar da. Birçok akademik makalenin de böyle olduğunu düşünüyorum. Akademik rütbelerin koşullandırmaları da eklendiğinde insanlar, o bir takım dergilerde makaleler yazmak için böylesine hiçbir anlamı olmayan bir sürü lâf söyleyebiliyorlar ve yazdıklarını galiba bir kendileri, bir de hakemler okuyor.

Onun dışında, bu yazılara, arada bir göndermeler, anlaşmalı ya da şaşkınlıkla yapılan göndermeler de olabilir. Çağımızdaki felsefe öğrenciliğinin zorluğu, felsefenin günümüzde geldiği yerle ilgili. Felsefe bir meslek haline geldiği için, akademik bir birimin içinde çalışan ve sırf maaş aldığı için onunla uğraşan insanlar var; içinden geldiği için, başka bir şey yapamayacağı için değil. Hasbelkader bir felsefe bölümüne kapağı atmış ve oradan da ekmek parası kazanabilmek için terfi etmek zorunda olan insanlar var. Bu insanların da belli bir üretimde bulunmaları gerekiyor. Bu üretimin de ortalama, sıradan ve çok saçma laflar etmeyen bir üretim olması lazım. İyi bir felsefe öğrencisi olmak demek, felsefe yolculuğunun doğuracağı sıkıntılara katlanabilmek, o cesareti bulmak, hatta dalga geçilmeye, eğlenilmeye, dışlanılmaya katlanabilmek demektir. Felsefeciler çevresinden sürülebilirsin de, alay edilebilirsin, dalga geçebilirler, insan yerine konmayabilirsin; ama benim olduğum gibi popüler de olabilirsin. Bunlar çok tehlikeli şeyler ve hakiki bir öğrenmenin ve iyi bir öğrenci olmanın göstergeleri değiller. İyi bir öğrenci olmanın göstergesi, kendi yaşamıyla felsefe problemlerinin iç içe oluşundan bir şeyler öğrenebilmektir.

Öğrenci, bu öğrenme sürecinde kendi sorunlarıyla felsefe problemlerini elbette karıştırmayacak. Ama onun yaşam sorunlarıyla felsefe problemlerinin koşut olduklarını görebilen biri olması gerekir.”


Uf ki, uf, uf!..

Ahmet Hocam yazısında “Felsefe öğrenciliğinin zorluğunu” bizlere anlatırken bu camianın içindeki olayları da hasbelkader öğrendim ve felsefeye olan merakımın sadece amatörce kalmasına üzüleyim mi, sevineyim mi bir türlü karar veremedim…

Felsefenin içinde olmakla, severek amatörce uğraşmak gerçekten çok farklı kavramlarmış… Baksanıza hocam “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” diyor…

İnsan felsefenin içine daldıkça engin bir derya denizle karşılaşıyormuş gerçekten… Tamam insan beyni öğrendikçe farkındalığını arttırıyor artırmasına da, o engin denizin içinde boğulmak da varmış şayet iyi yüzmesini bilemezsen…

En iyisi sığ sularda yüzüp, daha fazla ileriye açılmamak… Haa, bu camia içinde bir öğrenci veyahut hocam gibi bir hoca olsaydım şayet, o zaman hocamın dediği gibi “söz sarhoşu” olur muydum işte onu bilemem… Ama “söz sarhoşları”nın arasında olmak bana büyük keyif verirdi bundan ise adım gibi eminim…

Bu satırlara kadar sıkılmadan okuyabildiyseniz şayet, sizi güzel bir karikatür ile uğurlamak isterim...

Ben bu karikatüre ne zaman baksam, hem feyz kapıyor, hem de çok gülüyorum ...


Aradaki mantığı ve bağlantıyı da artık siz çözün ...

Ertan Yurderi