2 Kasım 2005 Çarşamba

Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...



Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...

Yüzü akşamla örtüktü... Başucunda beklerdi ruhu, kanatsız bir karga şaşkınlığı içinde...

Yüzü; durmadan yaprak döken rüzgarlı bir yüzdü kuytuda... Nerden kopup geldiği belli olmayan kimin küskün yüzüydü bu acaba? Durmadan yaprak döküp yer yer karartırdı gündüzünü... Varlığından yansıyan bir gölge yoktu durgun suyunda...

Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...

İncecik, rüzgarlı bir yüzdü bu tükenmez kargaşada, durmadan "yağmakla" yenmişti belki kör bir korkuyu... Durmadan, hiç durmadan "yağdıkça" ürpertiyordu suyu; kimsesiz bir kente yaprak yağdırandı o baştan başa...

Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...

Terkedilmiş bir sarayda, kimler bırakmıştı onu, yok ki bir bilen... Gizli bir yüz belki... Bir yığın yaprakla örtülüydü VAR'lığı... Anlaşılmaz seslerin dört bir yanından sardığı... Bir yığın ki, yaprak döküp güçlükle ancak eksilendi...

Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...

Karşıdan gelen çılgın çığlıklar neydi çığlık çığlığı üstüne... Bir sönen bir parlayan gözler kuşatmıştı çevresini... Yüzü; durmadan yaprak döken rüzgarlı bir yüzken kuytuda.. Bir AN, gölgesinden tek satır yansıtmayıp durgun suya bırakmıştı kendini...

Derken sıyrılıp düştü "yağmakla" yeniden suya... Ses verdi, kendi çığlığına... Hep yağan bir yüz olmaya ve yağdıkça örten her şeyi olmaya yeniden karar verdi...

Çünki; Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...

Ertan Yurderi

15 Ekim 2005 Cumartesi

Tepkisizliğimize tepkiselliğim...



Ne güzeldir değil mi? Dalgalanan denizde, fırtınanın veya kasırganın allak bullak ettiği sularda, karadan birinin didinmesine bakarak, sessiz kalmak...

Bir kıvanç değil bu, başkasının acısına duyulan üzüntüden uzaklığın verdiği duygudur, elbet...

Ne güzeldir değil mi? Ölüm ve öldürülmek korkusundan uzak, azgın savaşların kudurmuşluğunu görmek ve keyiflenmek bir TV'nin beyazcamı ardında, içerken sıcak çaylarımızı, kedimizi de kucağımıza katarak...

Ne güzeldir değil mi? Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere çıkaran bir tapınağa sığınmak...

Oradan da bakabilirsin sessizce; çabalarına ve yanılgılarına başkalarının...

Yaşamın dar yolunu aramalarına...
Yorgun, boş dolaşmalarına, gülümsersin...

Kendini beğenmişliğe, çekişmeye, yükselmeye, yönetmeye, didinmeye ve vesaire vesaire vesaire'sine erinir ve yerinirsin...

Ne güzeldir değil mi? Gövdemizin yapısına uygun, tüm acılardan uzak kalmak... Pek az bir duruş gerekmekte ayakta kalmak için yaşam süremizde.

Yine de tatlı günler geçirmek istenebilir. Ancak doğanın büyük konakları bile, bir eğilim duyabilir yeryüzü katmanlarına...

Kırılıp yok olmak ister bir deprem sarsıntısıyla binlerce kilometre uzaklardan sokulurken yakınlarına...

Sadece beş sütuna atılan bir manşet haber olarak kalır, çıkar gider hafızalarımızdan daha sonra...

Hiç izledik mi bir boy aynasında kendimizi?..

Ne korkunç, ne karanlık gece ve gündüzler içinde geçip gitmekte şu kısa yaşam yüzümüz ve yüzümüzdeki kırışıklıklar...

Bilinmez mi hiç, doğanın gövdesel acılarından uzaklığı gibi, ruhumuzun korkularından, kuşkularından, endişelerinden ve öfkelerinden sıyrılmış bir şekilde, sevinçle; mutlu, huzurlu ve sevgi içinde yaşamak isteğimiz...

Ne oldu, neler oluyor bizlere?..

İşte bu nedenledir ki; düşüncelerimin karmaşıklığında, tepkisizliğimize tepkiselliğim depreşiyor ve bu satırlarla bir kez daha paylaşıyorum sizlerle...

Bu yaşama suskunluğunuz ve tepkisizliğiniz niye?

Susmayın ve susturmayın hiçbir zaman gönüllerinizi, konuşun, konuşturun klavyeler ardından kalem tutan yüreklerinizi...

Güneş doğum sancısı çekerken gebeliğinin, sabahın en er saatini belirliyor duvar saatimin tiktakları...

Yeni bir günle birlikte, yine kendimle birlikteyim...

Ertan Yurderi

14 Ekim 2005 Cuma

İtlaf Edilenlere İthaftır ...



Dün son kez yine gördüm onu, bir camın ardında...
Dönüyordu kaderine raks ederek yavaş yavaş...

Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...

Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...
Sesi yakınlardan da gelmiyordu uzun süredir...

Kendini betonlaşmış şehrin sokaklarından uzaklaştırmıştı çok önceleri... Ara sıra bulsa da kendine sığınacak ufak bir sığınma evi, camlar ardındaki donuk ten rengiyle bu raksı hiç mi hiç değişmeyecekti...

Yine kaderine dönecekti, yine ısıtarak ve yakarak içini...
Direnirken son kez yaşama diğerleri gibi, değince bedenine ölümün soğuk rengi, gözünün önünde oluşan sis perdesinin ardında, çocukluğunu ve büyüdüğü yerleri hatırladı...

Yemyeşil bahçede neşe içinde koşuşturuyordu çığlık çığlığa, etrafında da sevdikleri... Esen her meltemin kokusunda kollarını açıp solukluyordu yaşamını biteviye, yetişkinliğe ulaştırıyordu kendini doyasıya...

Taa ki o gün, o kara büyük araba gelince evlerinin önüne, anlamıştı o, başına gelecekleri... Küçüklüğünden bu yana onu gözeten, büyüten ve genç bir yetişkin yapan eller, şimdi onu bambaşka yabancı ellere hediye gibi sunuyordu adeta...



Sönerken gözündeki yaşamın son feri, onu aydınlatan ışığa son kez bakarak gülümsedi... Konarken buz gibi bir odaya bedenleri parçalara ayrılanlarla birlikte, ayrılmadığına da seviniyordu tümünden...

Onu bekleyen koskoca şehrin bir caddesinde neon ışıklarıyla süslü bir dükkanın içindeki sıcak bir odaya koydular soğuk bir demirden şişi içinden geçirerek...

Dönmeye başladı kaderiyle raks ederek... 
Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...
Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...

Ham’dı, pişti ve zaman doldu işte... İnce bir jelatin kağıdına sarmalladılar ısınmış bedenini, bir ev sıcaklığına yolcu ettiler... Bir tabağın içinden üleşildi, bütünleşti onlarla da... Evin minik kedisinin midesi bile nasiplendi bu üleşilmeden...



Ardında kalan üç beş kemik parçası ve birkaç deri parçası bir poşete kondu, şehrin uzaklarındaki çöp yığınlarının içinde kaybolmaya gönderildi, diğer yitip gidenlerle birlikte... Orada da nasiplendirildi mi birilerine bilinmez burası ise bir muamma...

Bugünlerde ise, garip isimli bir virüs uğruna, çuvallar içine konarak itlaf makinesinin içinde yaşamları sona erdiriliyor çoğunun...

Bu yazgısal son ne tuhaftır, bu yazı da itlaf edilen binlercesine bir ithaftır...

Ertan YURDERİ

27 Haziran 2005 Pazartesi

Zugaşi Berepe (Denizin Çocukları) ve Çernobil




"Sultan Makamı" TV dizisinin müziğiyle ilk kez tanıdım Kazım Koyuncu ismini... Balat-Fener semti arasına sıkışıp kalan hayatları anlatan güzel bir diziydi seyrettiğim... Her "Sultan Makamı" müziği çaldığında içimden bir şeyler kopup gidiyordu sanki...

Senaryo yazarının hayalinin içine
"Sultan Makamı"nın müziğiyle dalıveriyor, yaşıyordum o hayatları... Kazım Koyuncu, müziğinin ezgileriyle, yaşanan o hayatları çok güzel hissettiriyordu bana...

Evet Kazım Koyuncu'nun aramızdan ayrılmasına hepimiz çok üzülüyoruz onu her düşündüğümüzde... Yaptığı "Laz Rock" müziği o kadar etkiliyordu ki dinlerken beni... Onu dinlerken Karadeniz'in kokusunu, Karadeniz insanının yüreğini hissediyordum gitarından çıkan her ezginin tel nağmesinde...

Bundan böyle ulus olarak, oralarda, o bölgelerde ve diğerlerinde yitip giden, genciyle, yaşlısıyla tüm insanlari hatırlayıp duracağız, gözyaşlarımızı yanaklarımızda kurutarak...

Sebebi ise belli... Çernobil denilen felaket yüzünden elbet...


Yıl 1986, Nisan ayının 26'sıydı... Çernobil santralinin dördüncü ünitesinde yapılan bir deney sırasında meydana gelen kaza, yüzyılın en büyük nükleer faciası olarak tarihe geçmişti.

O gün o faciada 31 kişi hayatını kaybetti, ancak radyoaktif maddeler uzun yıllar içinde etkisini gösterdiği için kazadan tam olarak kaç kişinin etkilendiği net olarak bilinmiyor hala günümüzde de.

Çernobil'i lanetliyorum, bir kez daha yeniden ve yine yine her hatırladıkça...

Bir o kadar da o günlerdeki siyasileri de...






Hatta o günlerde devlet TV'sinde "Çay içmek faydalıdır" deyip höpürdete höpürdete çay içen o günlerin popüler bakanı Cahit Aral'ı da iyi duygularla hatirlayacağımı kimse söyleyemez...

Çernobil gerçekten de o günlerde hem patladığı o ülke topraklarını ve insanlarını, hem de ülkemiz topraklarını ve insanlarını çok kötü vurdu...

Kazanın ardından Doğu Karadeniz'de kanser vakaları artış gösterdi. Uzmanlar ise, kanser vakalarının kazayla ilgili olup olmadığının bilinmediğini söylemekle yetiniyorlar... Ancak bölgede hala kaybolmamış radyasyon nedeniyle kadınlarda en çok meme, erkeklerde ise akciğer kanserine rastlanıyor.

Ülkemizde o zamanlarda hiçbir önlem alınmadığı için ve halkımız da radyasyon konusunda hiç bilinçlendirilmediği için normal yaşantısına devam etti "Bize bir şey olmaz" edasıyla... Suyunu içti, sütünü içti, sebzesini ve meyvesini yedi... Tonlarca çayını topladı, onları içti veya onları ülkemizin birçok yerine dağıttı... Hatta belki de şu anda içtiğimiz çoğu çaylarda bile o günlerden izler vardır...

Çernobil'in radyasyon etkisi bilmem kaç yüz sene bu topraklar üzerinden hiç geçmeyecek... Ancak o zamanlar çok tartışılan bu konu şimdilerde ise unutulup gitti... Yaşam sanki normalmiş gibi o bölgedeki tüm insanlar gibi bizler de yaşamlarımızı sürdürüyoruz maalesef... Evet bir vurdumduymazlik misaliyle hayat yaşanıyor, yaşanmaya devam ediyor ve edecek de çaresiz...

Oysa ülkemizdeki tüm hastaneler, hastanelerin tüm bölümleri Çernobil kazazedeleri ile dolup taşıyor her gün... Dertlerine derman arayan onlarca, yüzlerce, binlerce hasta ve hasta yakınları çare bulabilir miyiz umuduyla o ilden bu ile hastane hastane, doktor doktor koşup duruyor hala umutla...

Genç-yaşlı demeden çoluğuyla çocuğuyla o bölgede her gün bu sebepten yitip giden çokça da beden var bu ülkede... Artık bu tür ölümlere normal sıradan ölümmüş gibi bakıverir olmuşuz, hiç kimsede tek bir tık yok, tepki vs. yok... Acılarımızı da içimize gömük bir vaziyette yaşar olmuşuz... İçimiz yanmakta ama sesimiz soluğumuz çıkmaz vaziyetteyiz hepimiz...

Konuşmuyoruz, konuşamıyoruz bile... Konuşsak bile dönüp gelecekler mi yitip gidenler...

Ancak, arada bir o bölge insanından ünlü bir işadamı veya ne bileyim bir sanatçı vs. ölümüyle hatırlıyoruz o bölge insanlarının çektiklerini, üzüntülerini... Oysa diğer yitip gidenler gibi şu an hastalıklarıyla ölümüne boğuşanlar, onlar da bizim canımız, ciğerimiz... Bu ulusun evlatları herkes...

Aradan birkaç gün daha geçecek ve biz nicelerini unuttugumuz gibi Kazım Koyuncu'ları da unutacağız, Ayşeleri de, Fatmaları da, oralarda daha yeni dogmus Çernobil hastalıklı bebelerin isimlerini de...

Ya arkadaşlar, içim çok yanıyor... Gözyaşlarım bile ıslanmıyor artık pınarlarında... Boğazım ise düğüm düğüm oluyor...

 
Kulaklarımda ise; Karadeniz'in o yemyeşil çay kokulu yüksek yaylalarında, elele tutuşup kemençe sesinin nagmeleriyle yaşamlarını yitirip giderken bile halay çeke çeke gökyüzüne yükselen Zugaşi Berepelerin (Denizin Çocuklarının) seslerini duyar gibi oluyorum... Hepsi bizlere yüzlerindeki gülümsemeyle o gittikleri yerden sesleniveriyorlar:

"İşte geldik gidiyoruz... Hoşça kalın, ey halkımız... Unutmayın bizi..."

Ertan Yurderi

2 Haziran 2005 Perşembe

Yerim böyle İngilazca'yı ...



Dün akşam Kadriye'nin "Kumkapı Balıkçısı"nda fenerimizi söndürürken, bir İngiliz benimle kafa bulma zahmetinde bulundu... 

Bana dedi ki; "Söyle bakalım İrrrtınnnn.. (Adama adımın Ertannnnn olduğunu anlatamadım...) Üç cadı üç swatch saate bakıyorlar. Hangi cadı hangi saate bakıyor?"

İçimden adama dedim ki;

"Oğlum kafam rakılı... Başlarım üç cadına da, saatına da sana da"... Tabii ki Ser'de Türklük var, İngilizca'yı da az buçuk çakma durumumuz var, rahmetli Peder'den yadigâr... Azbuçuk da İngilazca'yı Lise'de yaladık yuttuk kopyaylan... Çevirdim çevirmesine de, bu çıktı be... "Yerim ulan ben böyle İngilazca'yı..."

"Three witches watch three swatch watches. Which witch watch which swatch watch?" Hay ebeninki... 

"Okey Okey" dedi Johnny yan masadan sırıtarak... "Temam Temam..." da... Yanındaki hatun da ekledi: "Bunu da bil, içkiler bizden.."

Eh hadi söyleyin dedim...

"Üç travesti cadı üç Swatch saatin butonuna bakıyorlar. Hangi cadi hangi Swatch saatin butonuna bakıyor?"

Şöyle diyaframimi genişleterek; "Ohaaaa çüşşşşşş, basacam buuu tonuna" diyesim geldi, tuttum kendimi. Kibarca sadece "Çojjjkkk iiiiiziiii" dedim muzır halimle...

"Three switched witches watch three Swacth watch switches. Which switched witch watch which Swatch watch switch?"

Johnny bu sefer bana "imposible hay anani irrrrtınnnnn" diyecekken, ben de şef garsona içkileri söylemiştim bile... 

Var mı ulan biz Türklerle İngilazca konusunda alay etmek? Biz İngilizca'nın HAS'ını biliriz HAS'ını... 

Sevgiyle paylaşayım dedim...

İiirtınnnnn pardon ya Ertan

Ertan Yurderi

Not: Bu yazı, bir fıkranın gönlümdeki izdüşümüdür...

11 Nisan 2005 Pazartesi

Kitaro yorumuyla "küçük kurbağam..."



Soğuk ve hafif çisentili bir pazar günüydü dün... Baharın müjdesi yerine biraz daha serin ve soğuk bir hava gelmişti sanki yaşama... Halbuki doğa hiç gelmeyen kış uykusundan daha yeni yeni uyanıyor... Tüm cemreler ise düştü, bitti ve gitti... Sabırsız erik ağaçları Mart ayı başlarında az biraz sıcak görünce çiçeklerini açtı ama, ondan daha akıllı olanları tamamen Nisan ayının ortalarını bekliyor çiçeklerini açmak için... Hatta bazıları da kabuklarından kurtulmaya ve soyunmaya başladı bile...

Ben de ruhumu yeşillikler arasında İzmit'te bırakıp, taş binalar arasında can çekişen Istanbul'a ve evime geriye döndüm...

Dört bir tarafı duvarla çevrili tek yeşili bilgisayarının yanındaki üç beş çiçek olan bilgisayar odama yönelip makinemin karşısına geçip oturdum...

Evde sessizlik hakim şu an... Eşim içerde TV seyrediyor, kızım sınavlarına hazırlanıyor masa başında. Kedim Şanslı da benim eve dönmemin keyifliliği ile etrafımda dolanıp mırıldanıyor... Beni özlemiş olsa gerek, ayaklarıma sürtünüp duruyor çünki...

Kulaklarımda ise tüm gün boyunca keyifle dinlediğim Kitaro'nun "Heaven & Earth" yorumu ve o yoruma eşlik eden kurbağalar korosunun sesleri hala yankılanıyor duruyor...

"Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk"...


Kitaro "Astral Voyage"ye geçerken, ben de bu vraklamalarla medite ediyorum kendimi... 

"Nerdeyim ben acaba?" oluyorum bir an... Cennetin hangi bölümü burası? Yeryüzünde "Cennet"i bulmak bu kadar kolay mı?

Ancak bulunduğum yerin "Kurbağalar Cenneti" olduğu muhakkak... Oysa ben İzmit KentSA tesislerindeyim... Dostlarımla güzel bir günü geçirmek için toplanmışız... Sohbet de en koyu kıvamında ama benim gönlüm dışarıdaki minik havuzlardaki kurbağalarda...

Sabah tesis içindeki oturma yerlerimize doğru yürürken, küçük bir kurbağanın bir havuzdan diğer havuza gitme mücadelesine şahit olduk dostlarımla birlikte...

Küçük kurbağa önce bulunduğu havuzdan büyük bir sıçrayış ile etrafı güvenlik nedeniyle tel örgülerle çevrilmiş havuzdan çimenlerin üzerine atıverdi kendini, büyük bir ustalıkla... Sonra diğer havuzun başına kadar zıp zıp zıplayarak geldi... Sonra öbür havuzun etrafındaki güvenlik tellerini gördü... Havuzun çevresini şöyle bir kolaçan etti... Nereden içeri sızabilirim diye düşündü herhalde...

Sonra da baktı ki içeriye diğer havuzun içine girmek o kadar da kolay olmayacak, bu sefer usta bir askerin yaptığı gibi istihkam stratejilerini geliştirmek için düşüncelere daldı...

İşte küçük kurbağa bu düşüncelerdeyken biz de ona stratejik destek vermeyi düşündük bir an... Ne yapabilirdik? Ona yol gösterebilirdik, şurdan içeriye gir diye... Ama en iyisi elimize alıp, onu havuzun içine bırakmaktı... Ancak daha sonra topluca doğanın planına müdahale etmeme kararı alıp, küçük kurbağayı kendi haline bırakarak, izlemeye koyulduk...

Küçük kurbağa da bizler tarafından izlenmenin dayanılmaz keyifliliği ile birinci etap olarak bir demir bariyerin üzerine zıpladı, sonra büyük bir konsantrasyonla yaklaşık 70 cm'lik telin üzerinden balıklama atlayıverdi, su dolu havuzun içine... Bizlere nispet yapar gibiydi hali ya, neyse bizdeki sevinci görmeliydiniz... Sanki bir spor karşılaşmasını izler gibiydik, gülüşmelerimiz ve alkışlarımız birbirine karıştı...

Biz de gün boyu oturacağımız alana doğru yürümeye başlarken geride bıraktığımız küçük kurbağamız da keyifle yeni geldiği havuzdaki dişi kurbağalara diğer erkek kurbağalarla birlikte kur yapmaya başlamıştı bile...

Kitaro da "Dream" çalarken kulaklarımızda da "Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk" sesleri hiç eksik olmuyordu...

Binalarla taşlaştırdığımız, kendimizden uzaklaştırdığımız doğa ve yaşam, en içtenliğiyle sunuyordu kendini bizlere, bir küçük kurbağanın bedeninde... Onu hissedebilenlere!...

Küçük kurbağam seni ve o büyük mücadeleni hiç mi hiç unutmayacağım...

Senin senfonine de ben de eşlik ediyorum bak şu an bilgisayarım karşısında...

Kitaro'yu koydum CD Rom'uma ve sanallaştığım dünyamdan sana sesleniyorum Kitaro'nun yorumuyla "Thinking of You" küçük kurbağam, "Thinking of You"...

Ertan Yurderi


5 Nisan 2005 Salı

"Errrtann pabucuu yarııımmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaalımmm"...

 
Uslu çocuk kocayurek, 1964, İzmit...

Tekerlemeleri sever misiniz bilmem ama, ben çok severim...  

Çocukluğumuzda pek çok söylediğimiz tekerlemeler vardı... Genelde oyun amaçlıydı bunlar...

Az önce bilgisayarımda eski yazdığım yazıları düzenlerken, bundan 4 sene önce yazdığım ancak sizlerle bugüne dek paylaşmadığım bir yazım elime geçti...

Okurken yine gülümsedim çocuk günlerimin muzırlığıyla...

Ve bu yazıyı da sizlerle paylaşmak istedim yeniden...

Hadi beni yaşam oyununa çağırın... Bugün yeniden "çocuk"  olmak istiyorum, doyasıya oyun oynamak istiyorum...

"Errrr-taaannn, paaa-buu-çuuu-yaaaa-rımmmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lıııımmmm"...

TV'lerimizde birkaç gün önce başlayan Turkcell'in yeni bir Cell tanıtım reklam filminde; çocukluk günlerimizde çok sıklıkla arkadaşlarımızı oyuna davet amacıyla kullandığımız tekerlemeli cümleye hepiniz rastlamışsınızdır muhakkak...

Ben genelde reklam filmlerini pek seyretmem ama, bu kısa film ne zaman TV kanallarının birinde çıksa, hemen TV'nin başına koşarak geliyorum. TV'nin sesini de sonuna kadar açıyorum... Hem keyifle seyrediyorum, hem de bu tekerlemeyi söylüyorum, bir yandan da çocukluk günlerime bir kez daha geri dönmenin mutluluğunu yeniden yaşıyorum... Bu halimde beni dışardan bir gören olsa,  "Yazık valla adama, tüü tüü tühhh, tırlattı"  diyecekler ya, varsın desinler, ne çıkar?..

Geçen akşam yine aynı şeyler oldu, anlatayım...

TV'yi seyrettiğim odada yalnız başıma oturuyordum... Ciddi ciddi TV'deki haberleri seyrediyordum. Neyse TV'de haberler bittikten sonra reklamlar başladı...

Tam kanallar arasında zap turuna başlayacakken, bu reklam filmi çıkmaz mı?.. Hemen TV'nin sesini açtım tabii ki. Hem oynamaya başladım, hem de müzikle kıvırtarak bu tekerlemeyi avaz avaz bağırarak söylemeye başladım...

Yan odada üniversiteye hazırlanan kızım içeriye koşa koşa geldi.

Gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde: "N'oldu babişko, neyin var, bir şey mi oldu?" derken, bir yandan da ağzı açık şekilde yüzüme tuhaf tuhaf bakakaldı...

Sonra TV'deki reklam filmini görüp, benim de onlara eşlik ettiğimin farkına da varınca, kıkır kıkır gülmeye başladı...

"Ayyy baba, çok hoşsun... Hiç yakıştıramadan valla sana"  derken, ben de bir yandan, "Bak koskoca ablalar, abiler, sanatçılar bile oynuyor, ben niye oynamayacakmışım... Hem bu bizim zamanımızın tekerlemesi, siz gençler de bizim şeylerimizi hiç beğenmiyorsunuz" deyiverdim... Katıla katıla gülüştük sonra ailecek...

Ne güzel günlerdi onlar ya...

Bazen evde veya sokakta yaptığımız yaramazlıktan dolayı annemizden evde oturma cezası aldığımız günlerde, camdan dışarı bakıp arkadaşlarımızın oyun oynamalarına imrenerek şahit olurduk... Onlar da bizi sokağa davet için hep bir ağızdan bağırırlardı... "Errrrtaannn pabucu yarıımmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lım!.."

Bu sesleri çıkaran arkadaşlarıma camdan; "Sokağa geleceğim ama, annem izin vermiyor, siz daha çok bağırın ki annem duysun belki izin verir" dediniz mi, hepsi avazı çıktığı kadar bu tekerlemeyi koro halinde söylerlerdi...

Bu seslerin artması üzerine o sırada mutfakta yemek yapmakta olan annemize yalvaran bir ses tonuyla: "Nooolur anne ya, bak arkadaşlarım beni sokağa çağırıyorlar, nooolur bir daha yapmıcam söz veriyorum, senin sözünü dinlicem. Nooooolur!.. Nooolur anne sokağa çıkayım"  yalvarmalarımıza annemiz sonunda olumlu yanıt verir, cezamızı affeder, biz de hemen sokağa atardık kendimizi...

İşte bir tekerlemenin bir anda beni geçmişe götürüp hissettirdikleri anlar, şu satırları yazdığım anlar...

Gözlerimin nemliliğinde, o geri gelmeyecek günleri özlemeler, o eski oyun arkadaşlarımızı anımsamalar... Şimdi o arkadaşlarımından çoğu ya koskocaman birer adam oldular, ya torun torba sahibi sevimli birer anne. Ya da ebedi istirahatgahlarına uğurladığımız arkadaşlar olarak anılarımızda hep birer tatlı hatıra olarak kalacaklar...

İçinizdeki çocuğun hiç ölmemesi ve her anınızın o çocukluk masumluluğuyla geçmesi dileğimle... Son söz olarak:

Haydi sevgili dostlar, hep birlikte koro halinde beni bir kez daha şu yaşadığımız hayat oyununa çağırın...

Size yanıt vereceğimden emin olabilirsiniz: 

"Errrrrtannnnn pabucuuuuu yarııımmmmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaaayalımmmmm!...."

Ertan Yurderi 

19 Şubat 2005 Cumartesi

Biz yazarları seçerken ...



Biz yazarları seç-erkene;

Karpuz seçer gibi elimize alıp, alttan alttan şaplatarak... (Kesmece yemece bunlar, karpuza gel, gel, gellllll!... diyerekten)

Kavunun iyisini (hani kelek olmasın diye) seçerken altını koklayarak... (Böğğğ, ohşşşş)

Salatalığın (hıyarın) iyisini seçer gibi (Çengelköy hıyarı olması tercih sebebi) ne iri, ne pörsük, diri mi diri ince mi ince, uzun mu kısa mı olduguna bakarak...

Patlıcan seçer gibi mosmor renkli olmasına dikkat ederek...

Pırasa seçer gibi, ince uzun ve beyaz olmasına dikkat ederek...

Lahana seçer gibi (dolmalık ve kapuskalık ayrı dikkat ha) beyaz olmasına ve bol yapraklı olmasına dikkat ederek...

Karnıbahar seçer gibi beyaz olmasına ve bol çiçekli olmasına dikkat ederek...

Kereviz seçer gibi (kokusunu sevmem ya... Iyyyy) beyaz ve dolmalıksa ufak minik, sulu yemeklikse orta hallice, zeytinyağlılık ise genişçe ve yayvanca olmasına dikkat ederek...

Portakal seçer gibi (portakalı soydum, başucuma koydum... koydum... koydum...) kıçının pardon alt tarafının ince delikli olmasına dikkat ederek...

Mandalina seçer gibi çekirdeksiz Kıbrıs mandalinası olmasına dikkat ederek, soyarken ve dilimleri yerken ağızda güzel tat bırakmasına ve bitince de kabuklarını başparmak ile işaret parmağı arasına konan lastikle karşınızdakinin ensesine nişan alarak atılmasına dikkat ederek...

Elma soyar gibi kabuklarını soyarken kopmamasına dikkat ederek... (Kopunca sınıfta kalcem, Hatçe beni sevmiyo, Mehmet bana aşık mı? sorularına dikkat ederek.. Vs... Vs... Vs... şeyleri de siz üretin)

Soğan soyarken ağlamaklı olmak gibi ağlayarak soyulmasına dikkat ederek... Zarlar'ına dikkat edin, delmeyin...

Patatesi soyar gibi soyduktan sonra kararmaması için suya koyup, sonra Solo peçete ve rulo ile iyice kurulanmasına dikkat ederek...

Daha atladığım bilumum zerzevat-ın eşkaliyesine dikkat ettiğimiz gibi...
Şeylere dikkat ederek alırız biz AL'dıklarımızı da derKi'ye de;

Umduğumuzu bulamadığımızda da;
HAM'dı hesabı...

Meyve dalında güzeldir ... Olgunlaşsın, pişsin, ağzımıza düşsün hesabı...
Bir ısırıktan bir şey olmaz, BİZ ısırırsak dişleriz... SAP'larını da gümüşleriz hesabı...
Bir dalda iki kiraz, hadi bu gece bize gel oyna biraz hesabı...

Vs... Vs... Vs... deriz de; bitmez bu sevda... Ve devam ederiz...

Sıkıldım... Ben oynamıyorum gidiyorum... Gİ - diyorum ha... Gi-di-YORUM'a da...

Hey baba TORİK!... Heyyyyy Allahhhhhh!... Arabaya BİN'di... Heyyyyy Alllahhhh!!!...

Yallahhhh, Yallahhhhh, Yallahhhhh!.... hı da çekeriz... (Zılgıt sesleri, çeri başı göbek atmakta!...)

Aslında böyle zamanlarda şu formül de hep etkilidir...

1000 üzeri M (+) Kök L (+) Kök L d (+) Kök L (Nazar etme N'olursun, bir de SEN çalış, ha babam çalış senin de olsun)

Yazı Bitti... Alkışlar... Ve perde...

İmza: Bu ne ya Ertan Baba...

Ertan Yurderi

15 Şubat 2005 Salı

10 YTL bana, 10 YTL otele...


Malum emekliyiz ya... Artık İstanbul kazan, ben kepçe doya doya İstanbul sokaklarını arşınlıyorum her gün birkaç saat yürüyerek...

Hem temiz hava alıyorum, hem de yıllardır uzakta kaldığım semtlerdeki nostaljiyi yaşıyorum...

Bugün yine aynı saatte evden çıktım, Aksaray'a doğru salıverdim yokuşaşağı kendimi... Bir çırpıda Aksaray'a vardım tabii ki... Tam Laleli'ye doğru çıkacakken, Aksaray köprüaltında birden bire kendimi mektepe ilk giden gençler gibi hissettim...

Mektep deyince öyle hemen aklınıza ilkokul, ortaokul, lise falan gelmesin... Hani "erkek"liğe ilk adım atılan yer, "ilk milli olunan" yerlerden bahsediyorum... Aksaray köprüaltı böyle bir yer olmuş maalesef ben görmeyeli...

Yanıma ortayaşlarda iyi giyimli, makyajlı, eh eline yüzüne bakılır bir kadın yaklaştı, yarı Türkçe yarı Rusça'ya benzer bir şiveyle, "10 lira bana, 10 lira otele" deyince "Anaaa, ula ben nereye düştüm" dedim kendi kendime.. Hem donakaldım, hem de olduğum yerde kalakaldım... Sesim bile çıkmadı... Bir şey söyleyemedim...

Kadına "olmaz" dercesine iki tarafa doğru kafamı salladım... Bu arada sağıma baktım, soluma baktım, arkama baktım, benden başka bir beniadem yok... Kadın alenen bana aşk teklif ediyor yolun ortasında... İki adım ilerliyorum, bu sefer genç bir sarışın hatun yaklaşıyor, "10 lira bana, 10 lira otele" , birkaç adım daha atıyorum bu sefer bir esmerşın hatun yaklaşıyor "10 lira bana, 10 lira otele"... Neyse tüm saç renklerini bir bir tamamlayıp Laleli'ye doğru 2. vitese taktım yürüyüşümü, söylene söylene...

Ulan hani mahalleden, semtten birileri görse, diyecekler ki, "Herife bak, saçı, başı, kıçı ağarmış, Aksaray köprüaltında, Lalelilerde cirit atıyor..."

Cık, cık cık... Olur mu ya, yakışır mı böyle b..k atılması benim gibi adama...

Tabii Laleli yokuşu Allah'tan eşek anırtan cinsten değil... Ancak, hemen oradan uzaklaşmak için 2. vites'ten sonra 3. vitese taktım yürüyüşümü Beyazıt'a doğru... Aklımdan da bana yapılan teklifler
geçiyor geçmesine de ben de hemen bana yapılan bu tekliflerin şiirsel yanını bulup, dörtlüklere döküveriyorum...

"10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE...
Biri sarışındı, bir diğeri esmerşındı,
Laleli onlarsız olmaz, olamazdı...

10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE..."


diye diye Beyazıt'a vardım çok şükür... Ama ortalık acayip bir şekilde Rus ve Polanyalı kadınlar kaynıyor... Kendimi Moskova'da Kremlin meydanında yürüyor gibi hissediyorum, ne bileyim Polanya'da Warşova'da yürür gibi hissediyorum... Biz Türkler hemen kendimizi belli ediyoruz...

Aslında ben onların Türk olduklarından da şüphe duyuyorum... Esmer esmer bir sürü erkek kalabalığı... Yüzlerinde iki karış sakal, üstleri hırpani giyimli... Acayip anlamadığım birkaç
lisanı birden konuşuyorlar... Nerden öğrenmişlerse öğrenmişler birkaç Rusça kelime, akılları sıra kadınlara laf da atıyorlar... Hepsi aylak takımı belli... Ve hepsi de Beyazıt'a üşüşmüş sanki...

Rus hatunların, Polonyalı hatunların peşinde bir sürü ağızlarından salya sümük akan herifler... Neyse onlara bakmaktansa o kadınlara bakmayı insan yeğliyor... Hepsi de sanki sözleşmişcesine bu kış ayında bahar ayında ve yaz ayında giyindikleri gibi giyinmişler... Boy, pos, endam, şekil şemal her şey alenen ortada maaşallah...

Bu sırada önümde yaşlıca bir amca yürüyor... Yanına yaklaşıyorum... Adımlarımı onun adımlarına uyumluyorum... Hani askerde yaparsın ya... Bir sekersin, hoppp yanındaki kişinin adımlarına adımlarını uydurursun... Ben de öyle yapıyorum... Amcayla yüz yüze geliyoruz...

Belli ki öğlen namazına Beyazıt Camii'ne gidiyor koştura koştura bu sakallı muhterem amcamız... Elindeki 90'lık tespihle de "Ya sabır Allah, fesüphanallah!... Ya sabır Allah, fesüphanallah!.." sabır kelamları getiriyor bir yandan... Yanına geldiğim için bana bakarak hafif bir tebessümle "Selamünaleyküm muhterem" diyor bana...

Allah'ın selamı verdi ya, almaz mıyım ben de, "Aleykümselam muhterem" diyorum... Ama bu amcamız bana selamını verir vermez gözlerini hemen önünde yürüyen hatunun etli butlarına doğru kaydırıyor...

Hatun da ne hatun ama... Sağa sola şaftını kaydıra kaydıra yürümesi bir yana üzerinde de daracık beyaz bir streç pantolon var... Kadının kıçında donu da yok besbelli... Mucizevi bir şekilde inşaa edilmiş abideyi, bir mabedi izliyoruz sanki amcayla birlikte...

Amcamız, benimle selamlaştıktan yola yeniden konsantre oluyor, sonra tespihine kaldığı
yerden devam ediyor... "Ya sabır Allah, fesüphanallah!.. Ya sabır Allah, fesüphanallah!.."


Amcayı orada hayalleriyle ve ibadetiyle başbaşa bırakıp Çarşıkapı'ya doğru yönelecekken, vazgeçip Çemberlitaş istikametine doğru yürüyorum...

Daha Çemberlitaş'a gelmeden önce sol taraftaki baharatçılardan etrafa yayılan mis gibi baharat kokuları burnumun direğini sızlatmaya başlıyor... Eh hava da biraz lodoslu, havalanan az buçuk karabiber tozları ardı ardına beni aksırtıyor yolun ortasında. "Hapşu, hapşu, hapşu... Hay içim çıkası... Hay eşşeğin şeyi" diye diye baharatçı önüne kadar geliyorum...


Biz Türk milletinde "Her derde deva" reçeteler çoktur hani... Türlü reçete türleri buradaki baharatçı dükkanlarının camlarını süslemiş...

Hani duymuştum da, böylesini hiç duymamıştım doğrusu diyeceğiniz yazılar ise camlarda... İksirler, kuvvet macunları, Padişah macunları... Tüm bu duyurular da erkeklere hitap eden bir hava var sanki... Değil değil, alenen var yahu...

Bir baharatçı önünde durdum, tezgahları seyrediyorum, içerde genç bir tezgahtar, yaşlı bir amcaya bir tarif veriyor... Ben de çaktırmadan konuşmalarına şahit oluyorum...

"Bak beyamca, bir bal kavanozunun içine 2 çay kaşığı karabiber, 3 çay kaşığı nane, 1 tutam kekik, 1 paket vanilya, 3 gr zencefil, 1 kaç diş karanfil, göz kararı kişniş, 1 çay kaşığı tarçın, bir bıçaklık hardal, birkaç gram hindistancevizi , bir çay kaşığı safran, biraz da mercanköşk attın mı... Aha şu karşındaki düz duvar var ya, düzduvar, oraya tırmandırır seni Allah seni inandırsın... Dedeme bu karışımdan yapıp verdim, 6 karı eskiten dedem, yedincisini isterim hem de 20'lik kızoglankız isterim diye tutturmaz mı... Valla yenge var ya yenge... Neyse beyamca hem sen, hem yenge memnun kalmazsan gel bana, paranı iade edeceğim" dedi resmen adamcağıza ya... Ben de içimden kıs kıs güldüm tabii ki...

"Erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer" diye bir söz vardır bunu bilirdim ama, alternatif bir yol da cinsellikten mi geçiyor ne? Neyse ne ya, bunu bütün bir dünya çözemedi ben mi çözeceğim, şunun şurasında ne güzel hava alıyorum... Geziniyorum, bir çok olaya şahit oluyorum bak ne güzel...

Tamam bazı gıdaların cinsel istek ve gücü arttırdığı bir gerçek. Afrodizyak kelimesi de mitolojide aşk tanrıçası olarak bilinen Afrodit'in adından geliyor bu da bir gerçek. Beslenme uzmanlarına
göre; dolaşımı arttıran, E vitamini içeren, sinir sistemini pozitif etkileyen, yorgunluğu giderip enerji verici besinsel değerler içeren tüm gıdalar cinselliği uyarıcı yani doğal afrodizyaktır bu da gerçek.

Türk mutfağı doğal afrodizyakların en yaygın kullanım alanı bulduğu mutfaklardan olduğu bu da bir gerçek... Eh bizim mutfaklarımızda baharatlar ön sırada olmak üzere, soğan, sarımsak, balık, çikolata, hindi eti, kereviz, patates, pırasa, çilek, sahlep ve domates bolca tüketilir bu da bir gerçek... Eee gerçek olmayan ne... Kuş'un havalanmaması, kuş'u bir türlü uykudan uyandıramama sorunu da ne ola ki? Eh bu da belli bir yaştan sonra en büyük gerçek oluyor bizler
için galiba... Bu arada da amcaya tavsiye edilen bu baharatların ne işe yaradıklarını da baharatçıda elime tutuşturan bir kağıttan öğreniveriyorum...

Karabiber: Temel afrodizyak malzemedir, cinsel uyarıcı olarak çok etkilidir.

Nane: Rahatlatıcı özelliği vardır.

Kekik: Vücudu toksinlerden (zehirli atıklar) arındırır, erkeklerde uyarıcı etki yapar.

Vanilya: Özel tadı ve aromasıyla sinir sistemini uyarır, cinsel hormaonların işlevini arttırır.

Zencefil: Vücut ısısını arttırır, kadın ve erkekte uyarıcı etki yapar.

Karanfil: Doğadaki en güçlü afrodizyaktır, beyinsel yorgunluk ve hafıza kaybına karşı etkilidir.

Kişniş: Kurutulmuş tohumları kadınlarda uyarıcı etki yapar.

Tarçın: Tadı ve aroması ile etkili bir cinsel uyarıcıdır.

Hardal: Cinsel bezlerin işlevini arttırır.

Hindistancevizi: Erkeklere çok faydalıdır.

Safran: Dünyanın en pahalı afrodizyaklarındandır.

Mercanköşk: Et yemekleri ve köfteler konur, her iki cinse de faydalıdır.

Bunları okuyunca ben de durur muyum tabii ki, içerdeki başka müşterilerle ilgilenen genç tezgahtara seslenerek; "Yap arkadaşım, bana da bir kavanoz şundan" deyiveriyorum...

Eee birden bire, yolculuğum Çemberlitaş önündeki tramvay durağında sona eriyor... Sirkeci istikametinden gelen tramvaya hemen atlayıveriyorum... Bir elimde kavanoz, bir elimde reçete, hayalimde ise Rus ve Polonyalı hatunlar... Laleli'de önüme çıkan sarışınlar, esmerşınlar...

Eve bir an önce varabilmek için yeniden bir türkü tutturuyorum içimden, buselik makamından...

"On lira bana, 10 lira otele,
Eder 20 YE-TE-LE...

Dayan Ertan az kaldı dayan,
Birazdan ulaşacaksın Fındıkzade'deki eve..."

Ertan Yurderi