18 Mayıs 2010 Salı

Bir Piyer Loti rüyasında ...


Fallar tutmuştun
Fallar tutmuştum
Fallar tutmuştuk
"O yar 
Ya gelir,
Ya gelmez" diye
Bir Piyer Loti rüyasında...

17 Mayıs gününün ilerleyen saatlerinin dejavusunda,
Çağırıyordu beni Piyer Loti...


Düşünceler sarmıştı dört bir yanımı...
Göremeden gitmek ve dönmek de vardı...
 

Çizgiler,
Uzayıp giden çizgiler,
Ufuk çizgileri,
Zaman çizgileri
Düş çizgileri
Bir teleferik izlencesinin
Tellerindeydi...
 

VAR'dım YOK'luğuna...
Binlerce VAR'lığın arasında
Bomboştu ortam...
 


Ağaçlar ve ağaçlar
Ve bomboş masalar karşıladı beni
 

Koskoca şehir bile susmuştu
Onca elalem neredeydi?
 

Oturdum, dinledim, dinlendim...
Kuş cıvıltıları,
Renk cümbüşüyle uyumlanırken...
Nerden geldiği bilinmez muamma,
Bir çay bardağı beliriverdi masamda...

İçip DEM'lenirken,
Aradım Sevgili'nin dudak izlerini bardakta...

Sordum: "Nerdesin?"

Bir ses yankılandı kulaklarımda:

"Burdayım...
Bir soluk alışverişi kadar yakınındayım...
Ara bul beni!.."...

"- Peki" dedim "- Ya, sonra;"

"- Sonra .." dedi...

"- Gülüm... Alla beni pulla beni al koynuna yar
Gözüm senden başkasını görmez oldu yar
Gönlüm senden bir şey ister nasıl desem yar
Alla beni pulla beni al koynuna yar ..."
 

Bakındım durdum dört bir yöreme...
Koştum dörtnala Piyer Loti'nin dört bir köşesine...
 

Sordum önüme gelen her sarı çiçeğe ...
"- Gül sizin neyiniz olur? Nerededir o?"

Hep bir ağızdan yanıt verdiler bana:

"Solmayan tek gülü görmez mi ki gönlün,
Beden aramaktan hiç yorulmaz ki...
Şöyle dön bir bak bakalım çevrene..."

"Gül Aşk'ı nerede arasam ve bulsam" derken
Bir nefes yakınlığında karşılaştım onunla aniden...
 

Yüzyüze geldik...
Gözgöze...
Dizdize...

Mırıldandık BİR'likte
Her bir kelimesini AŞK'ın ve SEVGİ'nin...

"SEN'inle BİR'likte
Çok yollar katedip,
Çok uzaklara gittik.
Çok tepeler aşarak,
Çok vadiler atladık.
TEN'i aştık
Mey doldurduk kadehlere
Kana kana içtik
Meyden geçtik
Yedik, içtik.
Tüm zevkleri aralayıp
Zevklerden geçtik.
Türlü düşüncelerle
Türlü hayaller kurduk.
Ah Can,
Bilemedik,
Bir çaresini bulup da,
Kendimizden geçemedik"...
 

Bu sözler üzerine çıkardım
Gözlerimdeki karasevdayı anlatan gözlüklerimi
O yarin güzelliğine hayran kaldım...

Fallar tutmuştum
Bir Piyer Loti rüyasında
Geleceği ve
Göreceğimi
Gördüm
En önemlisi
Ben, gözdemi buldum...
Darısı O'nu bulamayanların da başına...

Ertan Yurderi, 18.05.2010, 20.40

9 Mayıs 2010 Pazar

Gittiğin Günden Beri, Sana ÖZLEM'liyim ANNEM...


Gidişinle hüzünlenen bulutlar,
Yağmur oldu saçlarıma yağıyor annem..
Gözlerine hasret kalan gözlerim,
Beni bıraktığın günden beri ağlıyor..

Hasretimi gecelere gizledim
Gün ağardı yollarını gözledim,
Bilemezsin seni nasıl özledim,
Gözyaşlarım seller gibi çağlıyor annem..

Hiç dinmedi gözlerimdeki fırtına
Umutlarım hep karalar bağlıyor,
Gün geçtikçe alevlenen hasretin,
Yüreğimi için için dağlıyor annem...

Her gece hasretin giriyor koynuma
Gözlerime isyan ediyor uykularım,
Hasret ilmeğini sararken boynuma
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sesin yankılanır kulaklarımda,
Yaşlar halkalanır yanaklarımda,
Bir fırtına başlar dudaklarımda,
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sensizliğin içimde bir volkan gibi
Alevleniyor ruhum tenim kavruluyor,
Yanan yüreğimden küller savruluyor
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Yirmi sekiz yılım,
Seninle birlikte geçti gitti,
İlk AŞK'ı,
DENİZ gözlerindeki MAVİ'likte
Bulmuştum annem...
Hayatım seninle anlam kazanmış,
İçimde yeşerttiğin SEVGİ'nle
Kendime ÖZGÜR bir dünya kurmuştum ben...

Ancak;
Bugün bile
SEVGİ'ne
ÖZLEM'liyim annem,
Çünki;
ÖZLÜYORUM SEN'i...

Yattığın yerde rahat uyu annem,
Mekânın Cennet olsun..
Bugün Anneler Günü,
"Anneler Günün kutlu olsun"...

Oğluşun Ertan ...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Paşa Çayı ...

Geçenlerde bir alışveriş merkezine gittim, dolaştım, epeyce yorulmuşum...

Alışveriş merkezinin üst katlarında bir kafede oturup hem dinleneyim hem de bir çay içeyim de kendime geleyim dedim...

Çayımı söyledim...

Beklerken sağa sola bakınıyor, yorgunluk çıkartıyordum...

Neyse sonunda garson ufuktan göründü.... Çayda çay hani... Uzaktan tavşan kanı gibi görünüyor... Garson yanıma kadar geldi, masama çayı bıraktı...

Çaydan bir fırt çektim o da ne?

Çay, tıpkı imamın abdest suyu ...

Birden sinir katsayım arttı. Şunun şurasında bir bardak çayla yorgunluk atayım, keyif yapayım dedim, keyfimin de içine ettiler...

Tam kalkıp garsonun yanına gidecekken duraksadım...

İçimden o yüce ses: "Otur zıkkımlan"  dedi...

Evet talimat yüce yerden gelince, el mahkum, oturdum paşa paşa içmeye başladım paşa çayımı...

Bir yandan içiyor, bir yandan da garsonu kolluyorum... O yüce ses'ten fırça yedim ya "zıkkımlan" diye... Acısını garsondan çıkartacağım... Ama garson bir türlü bizim taraflara doğru gelmiyor...

Gözlerim garsonu ararken, daldım, geçmişe doğru yollandım...

Yer: Bir ev... 
Mekan: Annemle birlikte ev gezmesindeyiz. Gittiğimiz evin hanımının kabul günü... İçerde bir sürü teyzeler, ablalar var... 

Biz tabii yer cücesi gibi minik minicik bir çocuğuz... Gözlerim eve geldiğinden beri köşede duran masanın üzerindeki kek, çörek, böreklerde...

Karnım ise guruldamakta...

Eeee hadi artık çay faslına geçin karnımızı doyuralım diye kendi kendime hayıflanmaktayım...


Bir ara mızmızlık yapıp annemin yanına gidip kulağına fısıldayıp yüzüne bakıyorum:

"- Anne karnım acıktı ne zaman yiyeceğiz o keklerden, kurabiyelerden?" diyecek oluyorum...

Annem hiç ses çıkarmadan iri maviş gözlerini gözlerimin içine dikerek, bir eliyle de popomun en etli yerine okkalı bir çimdiği konduruyor...

"Hımmm anladım, daha zaman varmış" diyorum içimden...


Heh işte, evin sahibesi elinde çay tepsisiyle içeriye giriyor...

Ben, ne güzel servis başlıyor diye sevinirken... O da ne? Bana gelene kadar çay bitti...

Neyse canım çay bittiyse kek, çörek, börek tabağım var ya... O garanti... 

Hemen tabağa yumulmaya başlayacakken, etrafın sessizliğinden istifade ederek ince tiz bir kedi miyavlaması gibi sesimle:

- Teyzecim ben de bir çay alabilir miyim? diyorum...

Eee eskiden terbiye vardı. Çimdikli terbiye... Şimdiki azgın çocuklar gibi, "Teyze be, bana da çay koysana" diyemezdik öyle annemizin arkadaşlarının yanında...

- Aaa evladım, sana çay koymamışmıyım. Özür dilerim. Hemen getiriyorum diyen naif sesli teyzem az sonra elinde bir bardak çayı getirip önüme koyuyor...

Çaydan bir fırt alacağım. O da ne? Çay, tavşanın suyunun suyu... İmamın abdest suyu gibi...

Anneme dönüp "Anne bu çay çok soğuk" diyeceğim ama diyemiyorum çimdik korkusundan...

Tüm cesaretimi toplayıp, "Teyzecim bu çay soğumuş, sıcak bir çay alabilir miyim" diyorum...

- A evladım, çaya su ilave ettim. Sana da Paşa çayı yaptım. Çocuklar Paşa çayı içerler bilmiyor musun?

Paşa çocuk kocayürek ama paşa çayı içmek istemiyor
(İzmit, 1964) 

- Ama ben paşa değilim ki...

- Olsun sen yine de paşa çayı iç bak o zaman büyür, paşalar gibi olursun...

- İyi de ben paşa olmak istemiyorum ki...

Oradan annem lafa giriyor...

- Oğlum sussana sen...

- Anne ben paşa olmak istemiyorum. Ben sıcak çay istiyorum. Ben büyüdüm, kocamanım bak.

Elimle bileğimi kavrayıp:

- Bak artık kocaman adam oldum, seneye de sünnet olacağım...

- Oğlum sussana, sus diyorum sana...

- Susmayacağım... Susmayacağım işte... Ben paşa çayı içmemmmm!... diye avazlanıyorum...

Ardından önce koca bir şaplak yüzümde patlıyor ve popomda da irice bir çimdik...

Tam ben böyle hayal denizinde yüzerken, biri beni dürtüyor...

- Heyyy Ertan Karadeniz'de gemilerin mi battı arkadaş, nererelere dalmışın gitmişsin böyle? diyor...

Ben hayal alemindeyken mahalleden arkadaşım yanıma kadar gelmiş benim haberim yok... Ben o an nerede miyim? Bir bilse, bilebilse nerdeyim?..
    
Neyse hem biraz dinlendim, hem de arkadaşımla biraz sohbet ettim... Sonra garsonu yanıma çağırdım içtiğimiz çayların parasını verdim. 

Dilimin ucuna kadar geldi, "Bana bir daha doğru dürüst çay getir. Paşa çayı getirme" diyecektim ki; Vazgeçiverdim...

Neyse işte onun sayesinde  çok eskilere gittim, çocukluğuma... Acısıyla, tatlısıyla güzel bir nostalji yaptım kendi kendime... 

Eh işte, çektiğim bir bardak çay fotoğrafından da ancak bu kadar yazı çıkabilirdi... Çıktı işte... Sizinle de paylaştım...

Okuduğunuz için teşekkürler...

Siz siz olun, gün olur da bir gün bir araya gelip görüştüğümüzde sakın bana "Paşa Çayı" ısmarlamayın ya da demlemeye kalkmayın olur mu?

Çünki içmem, kendimden de böyle geçmem... 

Ertan Yurderi

7 Mayıs 2010 Cuma

2010 Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'ndeydim ...


Duymuştum önceleri...
Her sene gitmekti niyetim Ahırkapı'ya, şenlikte olmak isterdi koca gönlüm..
Ama ne hikmetse bir türlü kısmet olmuyordu...
Karşılamak istiyordum Hıdrellez'i şen ve şakrak insanların arasında ben de...
İzlerdim hep TV'den, imrenip dururdum...

Bu seneymiş kısmet...
Daha günler öncesi facebook'tan etkinlik haberi gelmişti...
Hemen "Katılacağım" dedim kendi kendime bu sene muhakkak...


Hıdrellez, her sene 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece kutlanır... "İlkyaz Bayramı"nın başlangıcıdır. İnanışa göre Hızır ve İlyas peygamberler o gün sıkıntıda bulunanların yardımına koşmak için buluşurlar ve dilekleri yerine getirirlermiş...

Hıdrellez sözcüğü de: "Hızır ve İlyas" sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiş. Bu inanış zaman içinde çeşitli kutlama biçimleriyle "Hıdrellez" denen şenliklere dönüşmüş... Hıdrellez kutlamalarında gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su motifleri kullanılır, ateşler yakılıp üzerinden atlanır, sağlık ve şifa, mal-mülk, bereket ve bolluk, kısmet ve şans dileklerinde bulunulurmuş...



İşte ben de Hıdrellez'i hem kent yaşamında bir geleneğin canlı tutulması için, hem de kıştan burum burum bunalan benliğimi rahatlatıp eğlendirmek için fırsat bu fırsattır deyip yola koyuldum...

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Sultanahmet'teydim...
Sultanahmet'in bir çok yerine levhalar koymuşlar Ahırkapı Parkı'nı gösteren...
Git git yol bitmek bilmiyor...
Labirent gibiydi yollar...
Neyse ben Sultanahmet Camii'nin kıvrımından kıvrılıp, Dede Efendi Sokağı'ndan çıktım Cankurtaran'a, oradan sahilden yürüyüp geçtim karşıya...


Saat 16.00 gibi oradaydım...
Ben Şenlik alanına girdiğimde akşam için hazırlıklar ise devam ediyordu...

Gezdim özgürce ve rahatça alanda...
Neler yapmadım ki oralarda, eğlendirdim durdum kendimi...

"Dilek sarkar dalımdan, bir dilek tut aklından" deyip dileğimi tuttum...


Ardından "Yaz sevdiğini buraya, geçir bir ömür onunla" diyen panoya yazdım yazacağımı? O kendini biliyor, belki de okuyor şu an...


Sonra "Yaz dileğini koy cebime, koy başını kerametli elime, öp elimi olsun isteğin hemencecik" diyen dedenin cebine koydum dileğimi... Tutacak, tutacak biliyorum ...


Ardından baktım bu böyle olmayacak... "Dilek dile, doldur heybeyi" diyen bizim Karakaçan'ı gördüm... Atladım arabaya, Sütçü Ramiz dayı gibi "Hadi Edirne'ye uRumeli'ne Odime Odime" deyip heybemi doldurmaya başladım...


Yolda yoruldum, güzel bir roman gacının çadır arabasında konakladım... Hop hemen öyle asılmayın bakayım gacıya... Sıpalilerim peşindi, öpücükleri kesindi...


O gacı senin bu gacı benim sipalileri dağıtmaktan sipalisiz kaldım mı... Eeee ne yapacağım... Ayıcılık yapayım dedim... Hadi Kocaoğlan, "A bakalım kelle, kelle... Altını üstünü yelle yelle..." "Boş geçmeyin, atın şu ayvancığıza bi ekmek parası abelerim, ablalarım..." deyip epey sipali topladım ha.


Aman elemterefiş kemgözlere şiş... Güzel güzel gacıların nazarı değmesin diye, kendime süpürge büyüsü aldım be ya... Em de en afilisinden anam.. Bak süpürgeme sen de var mıdır? Aynalı hemi de... Çatlayın, patlayın...


Bir ara dilek ağacına gittim, çaputu bağladım ... Ana o da ne? Hızır geliyordu uzaklardan... "Huuuuu Huuuuuuu" diye diye, beni çağırıyordu ... "Dileğin olacak, Edirne'ye bir yolun olacak, öpeceksin bir kadının elini, o kadın anan olacak?" demez mi? Şaştım, şaşa kaldım, bu da neydi acep? dedim kendi kendime...

Aha geldim valla Sarayiçi'nden Edirne'ye... Adnan Usta'dan köfte üzerine de ciğer yememek olur mu be ya... Yidik yidik tıka basa, doya doya...


Doygunluktan mıdır nedir? Sonra "Dileklerinizi abartın, tüylerimi kabartın!" demek için bir baktım ki tavus kuşu olmuşum... Yemek fazla mı geldi ne? Kabus mu bu? Gerçek mi bilemedim...


Sonra dedim ki kendime... Gideyim şu dilek kutusundan dilek tutayım bakalım ne yapacağım gelecek seneye kadar diye... Ohhooo... Tonla para kazanacakmışım, müthiş bir AŞK yaşayacakmışım, benim düldül Vosvos dönüşecekmiş Mercedes Jeep'e, bir villam olacakmış, içinde de müthiş AŞK'ım ve BEN... Amennn, Aminnn mi denir böyle dileğe, tutar mı tutar inşallah ve de maşallah... (Elemterefiş, kem gözlere şiş)


Tabii gittim AŞK'ımın adını gelinin topuğuna ne yazması, kazıdım kazıdım... Hani derler ya, gelinin topuğunun altına adını yazarsan olur diye... Bakalım olacak mı? Göreceğiz...


Tam ben bunları yaparken oralardan bir yerlerden Amanda Maranda büyücüsü geçiyordu, saklandım hemen...


Bu arada aman yazdıklarımız aramızda kalsın, yerin kulağı, tele-kulağı, tele-kepçekulağı var, eve haber uçurmasınlar, akşama beni papazlık yapmasınlar...


Sonra ne mi yaptım? A be def çaldım gacılara, oynattım onları doya doya... Eğlendirdim gönlümü, mest oldum yana yana... Bahar da ne bahardı ama... 9/8'lik gübeciğiyle attı bana gübecik...



Şenlik alanına bir büyük, bir küçük ve üç de küçük platform koymuşlar, çalgı çalan profesyoneller için...


İyi duyuru yapmışlar anlaşılan... Gündüz bitip karanlığa bürünürken her yer, karınca sürüsü gibi sel olup geldiler insanlar...


Bir kalabalık, bir kalabalık... İğne atsan yere düşmeyecek cinsten...


Biralar, yemekler gırla gidiyor... Roman gacıların yanında, yurt dışından gelen Roman çalgıcılar da coşturuyordu herkesi....

Özel TV kameraları, haber kanallarının hepsi gelmişler, çekiyorlardı hoyratça videolarını ve fotoğraflarını...



Cümbür cemaat kim kime dum duma herkes BİR oldu eğlendi durdu... Ne kadar güzeldi... Tıpkı bundan birkaç yıl öncesinde Hazerfan'da Rock'n Coke'da eğlendiğim gibi de gönlümce eğlenip durdum...

Seneye yeniden gitmek kısmet olur inşallah...
Gelecek seneye kadar herkese gönlünce bir yaşam dileğimle.

Ertan Yurderi

6 Mayıs 2010 Perşembe

Deniz'lerin Anısı'na ...


Arabamı Yedikule-Samatya arasındaki sahil bölümündeki bir cep'e çektim...

Özel olarak doldurduğum "Rodrigo'nun Gitar Konçertosu"nu taktım arabanın teybine ve dinliyorum farklı versiyonlarla bir kez daha kulaklarım parçalanırcasına...

Amalia Rodrigues, Arielle Dombasle, Cacho Tirao, Dalida, Fabrizio de Andre, Frank Pourcel, Herb Albert, James ast, Jim Hall, Jose Carreras, Jose Luis Encinas, Zamfir, Andrea Bocelli, B-Tribe, Chet Baker-Paul Desmond, Demis Roussos, Francis Goya, Gina Maria Hidalgo, Isao Tomita, Jarcha, John Williams, Julian Bream, Jose Feliciano...

Hepsi aynı parçayı kendi yorumlarıyla yorumluyorlar...

Deniz'in son isteği olan parçayı kulaklarım parçalanırcasına dinliyorum, kocayüreğimdeki bitmez tükenmez acıyla...

Gözlerim ise Marmara'nın enginliklerindeki Deniz'in, Deniz'lerin çırpıntısında...

Deniz'leri deniz gibi gözyaşlarımla anıyorum, kendi sessizliğimde...

Boğazım ise dayanılmaz acıyla, düğüm düğüm...

Onlar; Mustafa Kemal'in emrettiği gibi "... devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçiliğine"  soyundular... Hatta "...bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanıp" canlarını ortaya koydular...

Onlar; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ifade ettiği gibi "İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!... " söylemine harfiyen uydular...

Ulus olarak o günlerde de Türk halkının çoğu "tehlikenin farkında değildi", ne yazık ki bu günlerde de yine Türk halkının çoğunluğu "tehlikenin farkında değil..."

Onlar gibi artık "Go Home Yankee" diyecek yürek kimsede de kalmadı...

Sevgili Deniz,
Sevgili Yusuf,
Sevgili Hüseyin,
Türk gençliği olarak yaktığınız meşale altında toplanamadık.
Affedin bizleri...
Ancak, günümüzde " ... dip dalganız tüm hızı ile gönüllerimizde büyüyor... "

Ancak, halen yaşayan ve hayatta olan 68 ve 78 kuşağı bizler, Mustafa Kemal'in "Sözde değil özde neferleri" olarak sizleri saygı ile anarken, şüpheniz olmasın ki; sizlerin yolundayız.

İşte ben her 6 Mayıs günü aynı yerde, kendi sessizliğimle ve Deniz'in sevdiği müzikle üç solmuş fidanımızı böyle anıyorum...

Ruhları şad olsun, ışıklar içinde yatsınlar!..

Ertan Yurderi

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"İçini gören göz nerede?"

Dışa bakan gözü biliyoruz da, kendi içini gören göz nerede?

Anamızdan doğduğumuz günden beri hep dışımıza baktık, bir kere de içimize bakabilmeyi denedik mi hiç?

"Kalp ve ciğer benim" diyoruz, ama ne haldeler hiçbirimizin haberi yok...

"İçimizde kalp denen bir odacık var ve tüm kainatı içine alıyor.."

kocaman bir gözdür iç evren,
ki, kendisini göremez.
kocaman bir kulak,
kendini işitemez.
koklayamaz, tadamaz,
dokusuna dokunamaz.
duyumların tümüdür ya,
kendini duyumsamaz.
’farkındalık’ deriz bu yüzden,
tüm duyumlar-ötesi.
öyle bir hal ki, olası,
gizin kalkar perdesi.

Evet, nasıl ki bir lambanın ışık verebilmesi için artı ve eksi ucuyla elektriksel bir devrenin tamamlanması gerekirse; Her yeni başlangıç da bir önceki hal'in farkındalığıdır ve o lambanın ışık verme olasılığı da sonsuzdur...

Yine yaşama açılan sonsuz kapıların anahtarları içinde öyle bir anahtar olsun ki onu tüm yaşam boyunca bulabilme olasılığımız da o lambanın ışık verme olasılığı gibi sonsuzluk olsun...

Bu denklemlendirilen yaşamsal sinüsün, farkındalık cosinisüne bölündüğünde elde ettiğimiz tanjantın giz değeri o anki perdesel hal değerimizi verir...

Giz odur ki, sonsuz sonluyu kapsarken, sonlu da sonsuzu içerir. Bir nokta bile sonsuz noktaya gebeyken, evet, olasılıklar sonsuzlanır...

Perdesel hal değerimiz, yaşadığımız inişli ve çıkışlı yaşamımızın bize kattığı farkındalığın gizemli halidir aslında...

Ancak hangi perde'nin perdesiyiz, hangi perde'nin perdesindeyiz onu bilemiyoruz...

Şu da bir gerçek ki; şu an bu sanal perde'nin giz'iyle sesleniyoruz sadece ve sevgiyle tüm evrene...

Unutmamalıyız ki;

"HİÇ'likten Öte SİZ, yine SİZ'siniz"...

Ertan Yurderi

4 Mayıs 2010 Salı

Hamsi, tatlı, miting, aganigi..


Mitingimiz bitmişti nasılsa. Bugün de, yüzbinlerin ve kendi mutluluk sarhoşluğumun bedenime kattığı güç ile çarşı-pazar bir dolaşayım dedim...

Evden çıkıp yolda yürümeye başladım... Etraf kalabalık. Millet de ses seda yok. Herkes koşuşturmaca içinde. Bankalar kalabalık. Haftabaşı olması sebebiyle herkes birkaç gündür aksattığı işleri halletmek telaşında...


 

Ağır ağır etrafa bakınarak yürüyorum... Yol beni Samatya'ya doğru getiriverdi... "İkinci Bahar" dizisinin çekildiği mekanın başındaki merdivenlerden aşağıya doğru inip Samatya Balık Pazarı'nda soluklandırdım kendimi...



Bizim Hamsi Bey, epey bir gözde yapmış kendini görmeyeli... Daha birkaç hafta öncesine kadar 3 TL'ye satılan Karadeniz hamsisi, şimdi 6 TL'ye satılmakta... Canım istavritin kilosu 4 TL'ye satılırken şimdi 8 YTL olmuş... Balıkçı avaz avaz bağırıyor "Balığa gel vatandaş. Miting bitti, balık fiyatı indi"...
Balıkçı esnafa yanaşıp soruyorum...

"- Yahu mitingle ne alakası var fiyatların"...

"- Ağabeyciğim, cuma-cumartesi balık fiyatları iki katıydı, bugün fiyatları indirdik... Cuma sis var diye balığa çıkılmadı, Cumartesi günü de miting var diye hiç kimse balığa çıkmadı... Fiyatlar bizde günlük ağabeyciğim. Dün balığa çıkanlar bu yeni ürünü getirdiler, fiyatlar bugün düştü. Yarın daha da düşer.."

"- Hımmmm" dedim kendi kendime, "- Miting ve sis balık fiyatlarını artırmış"...

Neyse baktım fiyatlar el yakıyor. Zaten Çupra'nın, Mezgit'in, Somon'un yanına uğrayamıyoruz, sadece tezgahta seyrediyoruz, baksana hepsine, nasıl da ölü ölü gözlerle bize oradan "nanik" yapıyorlar...


 

Ben de en iyisi mi, şurdan yarım ekmek arası  1.5 TL'lik Norveç balığı attırayım ızgaraya, nefsimizi köreltelim buraya kadar gelmişken diyerek ızgara-tava satan dükkanın önündeki sandalyeye yerleştiriverdim, mabadımı...

Benim gibi düşünen birçok kişi de aynı yöntemi izleyerek yarım ekmek balıkla veya midye tava ile nefsini köreltiyordu... Balık ekmeğimi yiyene kadar, balıkçı tezgahına ne uğrayan vardı, ne fiyat soran, ne de alan...

Neyse balık ekmek beni iyice susatmıştı. Bol bol su içtim ancak yine de balık üstü ağzımı tatlandıracak bir şeyler istiyordu canım... Az öteden gelirken gözüme takılan şu meşhur kerhane tatlısı satan yer kafama takıldı... Yeniden geriye döndüm ve tatlıların enfesliğinde iki tane tatlıyı ardı ardına götürüverdim mideme...



Nasıl da severim bu tatlıyı oysa, askerde en çok bu tatlı satılırdı... Bu tatlıyı ne zaman görsem, aklıma hep 1980 senesindeki askerliğim gelir... Ankara Etimesgut'taki Tank Birliği'ndeki günlerim... Acemiliğim ve usta birliğim ... Askeri Mahkeme'deki tutanak katipliğim hep aklıma gelir... 1980 darbesi... Darbe günü 3-5 nöbetim ve o müthiş tank seslerinin sabahın o sessizliğini bozup, Ankara'ya doğru yol alışı gelir... Ardından elimde silahım yerine daktilo makinam ile birlikte Ankara Yenimahalle'deki bir karakolda yüzlerce, binlerce kişinin ifadesini aldığım günler aklıma gelir... Tam bunları düşünürken, bugünkü huzurum aklıma geldi birden... Nerden nereye gelmişti ülkem, ben bir tatlı yerken...

Neyse hamsiyi ve darbe günlerini anımsadığım tatlıyı geride bırakıp, yoluma devam ettim... Etrafta insanlar koşuşturmaca içinde... Ben ise yediğim balığı ve tatlıyı sindirmekle meşgulüm...
O da ne bir seyyar aganigici yolun üzerinde, bağırıyor: "Koş vatandaş koş. 1 TL'ye aganigi. Tabii ki yersen..."

 

Neyse satıcının yanına doğru yanaşıveriyorum, sattığı ürünü fotoğraflamak için...

"- Amca, al iyi gelir, sen de mutlu kalırsın, yenge de... Tabii yersen..."

Etrafı kalabalık, yaşlısı genci güya bu ucuz aganigiye geliyor... 50 gramı 1 TL. Kilosu eder 20 YTL... İçimden koca bir "Çüşşş" geçiriyorum... Neyse imrendim, "Ver şurdan bir paket" diyorum... Ve yiye yiye yoluma devam ediyorum...

 

Yoluma "Tek yön" levhası çıkıyor... "Tek Yol"  buymuş gibi... Ben "Tek yön"ün de, "Tek Yol"un da ne olduğunun oysa çok iyi bilincindeyim...

Benim tek yolum; "evim evim güzel evim ve kedim"in yolu...


Bugün de birkaç saat içinde hem karnım doydu, hem de gözüm doydu... Hem hamsiyi, hem tatlıyı, hem mitingi, hem darbeyi hem de aganigiyi midemde ve düşüncelerimde bir şekilde deneyimledim...

Gerisi ise Allahkerim...

Ertan Yurderi