7 Ekim 2010 Perşembe

Kış gelmiş neyleyim!..


 
Ne güzel... Güney yarımkürenin yaz aylarına girmesine az kaldı, onlar şimdilerde ilkbaharın son demlerini yaşıyorlar... Ardından oralara yaz gelecek...



Ancak, Kuzey yarımkürede yaşayan bizleri, soğuk havanın beklediği ise kesin...

Bunları ben demiyorum elbette... Önce Polonyalı bilim adamları "Avrupa 1000 yılın en soğuk kışını yaşayacak" demişler... Ardından NASA'dan gelen veriler böyle bir önermeyi doğrular nitelikteymiş...

Polonya ve Rusya bu durum için daha şimdiden önlem almış durumdaymış... 

Bir iki sene önce National Geographic Channel'da Gulf Stream sıcak su akıntısını konu alan bir belgesel seyretmiştim... Orada da aynı konu işleniyordu. Gulf Stream sıcak su akıntısının akış debisi yıllar içinde gittikçe azalıyordu. Buna da sebep küresel ısınmaydı...

Umarım tüm Türkiye olarak bu soğuk havaya hazırlıklıyızdır... En başta büyük metropol İstanbul'da yaşayan bizlerin yetkilileri, bu haberlere kulak kabartıyorlardır... Gerekli tedbirleri almak için kolları sıvamışlardır... Yoksa halimiz harap... Bastıran ani kar yağışı sebebiyle tedbir almadan yola çıkan arabaları, trafik keşmekeşini vs.. vs..'yi düşününce kanım şimdiden donuveriyor...

 Hiç unutmam 1987 senesiydi... Şubat ayı mevsim normallerinin üstünde gitmişti... Ancak Mart ayı geldiğinde öyle bir kar yağışı olmuştu ki, kar 15 gün yerde kaldı. İstanbul kara tam teslim oldu... O senelerde Cağaloğlu'nda Milliyet'te çalışıyordum... Gece çalışan bizler eve dahi gidemiyorduk. Yakınlardaki bir otelde kalmak zorunda kalmıştık... Birkaç gün gündüz çalışan arkadaşlar işe dahi gelememişler, onların yerine de biz çalışmak zorunda kalmıştık... 

Şimdilerde ise en ufak bir kar yağışı alarmı aldıklarında her yeri tatil ediyorlar... Bilhassa da okulları...

Neyse ne yapalım... Kış ayı bu... Geç de gelse erken de gelse bereket aylarıdır kış ayları...

Çiftçiler kar yağışını beklerler ürünleri bol ve bereketli olsun diye...

Bu yüzden de boşuna dememiş atalarımız; "Kar yağar, bereket artar" diye...

Kışın yağan kar toprağı zararlı etkenlerden korunmasını ve dinlenmesini sağlarken bir yandan da toprağı nemli tuttuğundan verimini de artırırmış...

Bu yüzden cümbür cemaat bekliyoruz kış aylarını...

Yine atalarımızın deyimiyle "Soğuk kış günleri aygır gibi gelir, kısrak gibi çıkarmış"... Bu yüzden "kış geldi, başımıza iş geldi" demeden, "Kış güneşine fazla güvenmeyelim"... Kendimizi soğuktan ve aşırı yağışlardan koruyalım...

Ertan Yurderi

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Kemal Öncü'ye sesleniş ...


Sevgili Kemal ağabeyciğim,
Bugün senin doğum günün,
Dünyasal yaşamdan sesleniyorum sana...

21 + 21 + 21= ??
İster altalta yaz, ister yanyana topla
Değişmez sonuç her daim karşında
Yaş denilen şey rakamlar toplamı ...
Yaşamı hep matematiksel gördün mü kafana takarsın,
Matematikle işin olmazsa:
"YAŞ karar"larına takılmazsın derdin
Bizlere ironi yaparak bilirim...

İyi yaşayın,
Mutlu yaşayın,
Huzurlu yaşayın,
Gerisi ise "Nema Problema" diye de öğütlerdin...

Bugün YAŞ'ın;
Ne 1 eksik, ne 1 fazla.
Ama BİZ'lerin sana olan ÖZLEMİ çok fazla...

Huzur içinde yat ağabeyim,
Mekânın Cennet'tir eminim...

Zaten duydum ki;
Halikarnas Balıkçısı Cavit Baba,
Can Yücel Baba ve sen
Üçlüyü kurmuşsunuz oralarda,
Siz Nuri'ler, karşınızda da huriler
DEM'leniyormuşsunuz dünyaya gülümsemeyle bakarak..


Ağabeyciğim,
BİZLER de dünyadan gökyüzüne bakarak DEM'leniyoruz
Yanınıza gelmek için gün sayıp sıra bekliyoruz,
İyi sohbetler ve iyi DEM'lenmeler sizlere ...
Seneye bugüne sağ çıkarsam yine gelirim yanına
Elbette dünyasal doğum gününü kutlamaya..
Şimdilik kal huzurla ...

Onpuntocu kardeşin
Ertan Yurderi

11 Haziran 2010 Cuma

Suya giden eşek, sudan geriye döner mi dönmez mi?..






70’li yılların başlarında daha ben ortaokul çağlarındayken İbrahim adlı dayakçı bir Türkçe öğretmenimiz vardı…

Tesadüf budur ki bu Türkçeci öğretmenimiz haftanın altı günü bizim sınıfla da yakından ilgilenirdi.

Çünkü sınıf öğretmenimizdi…

Öğretmenimizin “Dayakçı” lakâbını okulda bilmeyenimiz yoktu…

Okulun diğer sınıflarındaki tüm öğrenciler bu yüzden bizlere acıyarak bakardı…

Öğretmenimizden gerek Türkçe dersinde, gerekse de Türkçe dersi dışında dayak yemeyenimiz kalmamıştı…

Sınıfımızın camlarının açık olduğu zamanlarda ellerimize vurulan cetvel sesini, caddeden geçenler bile duyardı…

Öğretmenimizin ilginç bir dövme stili vardı…

      -          Ödevini yapmayanlar ayrı,
      -          Konuşanlar ayrı
      -          Yaramazlar ayrı
      -          Sıra başkanları ayrı
      -          Sınıf başkanı ve yardımcısı ayrı

Kısaca herkes ayrı sınıflandırılmayla sıra dayağına çekilirdi…

Aslında bu sıra dayağının ilginç olan diğer tarafı da, dayak yemeden önce öğretmenimizin bizi psikolojik olarak çökerten sorusuydu… Bu soruyu sormaya başladığında hepimiz korkudan tir tir titrerdik… Çünkü sonunda gayet okkalı dayak vardı…

Bizlere sorduğu soru şuydu:

- Suya giden eşek, sudan geriye döner mi dönmez mi?

“Gelir” diyen de dayak yerdi, “Gelmez” diyen de… Yani o gün kısmetinizde dayak varsa o dayak mutlaka yenilirdi…

O zamanlar içimden hep…

“- Ulan eşek, eşşoğlueşek seni elime bir geçirirsem.. Seni suya götürüp susuz getirecem” derdim…

Tabii ki bu kadar kibar bir cümleyle değil…Onu da siz anlayın artık…

Ha bu arada bu eşek milletinin söz dinlemeyen bir hayvan olduğunu daha o zamanlar anlamıştım…

Başına buyruk hareket etmeyi sevdiklerinden serbest bırakıldıklarında olması gereken yerlerden uzaklaşıp kendilerini aratmalarıyla meşhur olduklarını da …

İyi de kardeşim, eşek susuyor, suya gidiyor, geriye dönmüyor… Bu yüzden kendini aratıyorsa, dayağı niye biz yiyoruz bunu hiç anlayamamıştım o zamanlar…

Yine Türkçe öğretmenimizin dersinin olduğu bir gün, önceden verilen ödevimi yapmayı unutmuş ve öyle okula gidivermiştim… Okula geldiğimde arkadaşlarım “Hocanın verdiği dersi yaptın mı?” diye sorduklarında aklım başıma gelmişti… Tırsmıştım… O gün dayak yemem kesindi…

Neyse, elimiz mahkûm tahtaya kalktık, dayak faslına başlamıştı öğretmenimiz…

Kategorize edilmiş sırayla dayak yiyen yiyene… Sıra bana geliyordu…

Tabii ki o kaçınılmaz soru bana da soruldu:

- Söyle bakalım Ertan. Suya giden eşek, sudan geriye döner mi dönmez mi?

“Gelir” desem de dayağı yiyecektim, “Gelmez” desemde…

Aklıma bir anda güzel bir fikir geldi ve başladım şiirimsi dizeleri ard arda okumaya…

“Bir eğerdir eksikliğin eşekten
Bir de başında değnekle efendinden
Değnek sana azdır, sopa sana gerektir.
Eşeği dürtersin gider, çüş dersen durur
Eşek Ertan sen ne çüşten ne de durdan anlarsın
Ders yapmadan okula gelirsin…
Artık şu eşekliğini bırak bakalım…
Unutma, sonunda cenaze namazını sen de bekleyeceksin…”

İbrahim öğretmenimizin kolu tam havaya kalkmış ve cetveli indirmek üzereyken bu şiiri duyunca;

“- Bu şiiri sen mi yazdın evlat, bir yerde mi okudun…”

“- Ben yazdım öğretmenim…”

"- Tamam geç yerine otur eşek herif, bir daha ödevini yapmadan derse gelme…” demez mi…

Koşa koşa gittim yerime oturdum ve sıra dayağı yiyenleri izlemeye başladım…

Bu kafamdan uydurduğum eşek şiiri epey bir popüler oldu okulda… Önüne gelen gelip bana şiirin mısralarını yazdırttı… Ezberlemeye çalıştı, tabii ki dayak yemekten kurtulmak için…

Bizim öğretmenimiz işi çakmıştı artık… Başka sınıflara girince orada dayak faslına başlamadan önce “Eşek Ertan Şiiri”ni okuyanlar bu yana, okumayanlar bu yana diye sormaya başlamıştı…

Şiiri ezbere okuyanlar artık dayak yemiyor, okuyamayanlar ise sırayla dayak yiyorlardı…

Sonrasında ne mi oldu merak ettiniz değil mi?

“Eşek sudan gelinceye kadar” lafı okuduğum okulda tarih oldu…

İbrahim öğretmenimiz emekli olduktan sonra okuldan ayrılmasıyla dayak faslımız bitiverdi…

Ama şiirim okulun duvarlarını ve yıllığını süslemeye yıllarca devam etti…

İşte aşağıdaki fotoğraftaki eşek de, suya gidip, sudan hâlâ bir türlü dönememiş ama röntgene yatmış bir eşek oğlu eşeğe ait… Şimdi kimbilir kaç kişi bu eşek oğlu eşek yüzünden okullarında dayak yiyordur…


Siz siz olun, böyle eşekleri, hatta eşek oğlu eşek’leri görünce dürtün…
Belki söz dinler geriye yuvasına dönerler…
Bu yüzden de bir yerlerde birileri fena halde dayak yemekten kurtulmuş olurlar…

Ertan Yurderi

18 Mayıs 2010 Salı

Bir Piyer Loti rüyasında ...


Fallar tutmuştun
Fallar tutmuştum
Fallar tutmuştuk
"O yar 
Ya gelir,
Ya gelmez" diye
Bir Piyer Loti rüyasında...

17 Mayıs gününün ilerleyen saatlerinin dejavusunda,
Çağırıyordu beni Piyer Loti...


Düşünceler sarmıştı dört bir yanımı...
Göremeden gitmek ve dönmek de vardı...
 

Çizgiler,
Uzayıp giden çizgiler,
Ufuk çizgileri,
Zaman çizgileri
Düş çizgileri
Bir teleferik izlencesinin
Tellerindeydi...
 

VAR'dım YOK'luğuna...
Binlerce VAR'lığın arasında
Bomboştu ortam...
 


Ağaçlar ve ağaçlar
Ve bomboş masalar karşıladı beni
 

Koskoca şehir bile susmuştu
Onca elalem neredeydi?
 

Oturdum, dinledim, dinlendim...
Kuş cıvıltıları,
Renk cümbüşüyle uyumlanırken...
Nerden geldiği bilinmez muamma,
Bir çay bardağı beliriverdi masamda...

İçip DEM'lenirken,
Aradım Sevgili'nin dudak izlerini bardakta...

Sordum: "Nerdesin?"

Bir ses yankılandı kulaklarımda:

"Burdayım...
Bir soluk alışverişi kadar yakınındayım...
Ara bul beni!.."...

"- Peki" dedim "- Ya, sonra;"

"- Sonra .." dedi...

"- Gülüm... Alla beni pulla beni al koynuna yar
Gözüm senden başkasını görmez oldu yar
Gönlüm senden bir şey ister nasıl desem yar
Alla beni pulla beni al koynuna yar ..."
 

Bakındım durdum dört bir yöreme...
Koştum dörtnala Piyer Loti'nin dört bir köşesine...
 

Sordum önüme gelen her sarı çiçeğe ...
"- Gül sizin neyiniz olur? Nerededir o?"

Hep bir ağızdan yanıt verdiler bana:

"Solmayan tek gülü görmez mi ki gönlün,
Beden aramaktan hiç yorulmaz ki...
Şöyle dön bir bak bakalım çevrene..."

"Gül Aşk'ı nerede arasam ve bulsam" derken
Bir nefes yakınlığında karşılaştım onunla aniden...
 

Yüzyüze geldik...
Gözgöze...
Dizdize...

Mırıldandık BİR'likte
Her bir kelimesini AŞK'ın ve SEVGİ'nin...

"SEN'inle BİR'likte
Çok yollar katedip,
Çok uzaklara gittik.
Çok tepeler aşarak,
Çok vadiler atladık.
TEN'i aştık
Mey doldurduk kadehlere
Kana kana içtik
Meyden geçtik
Yedik, içtik.
Tüm zevkleri aralayıp
Zevklerden geçtik.
Türlü düşüncelerle
Türlü hayaller kurduk.
Ah Can,
Bilemedik,
Bir çaresini bulup da,
Kendimizden geçemedik"...
 

Bu sözler üzerine çıkardım
Gözlerimdeki karasevdayı anlatan gözlüklerimi
O yarin güzelliğine hayran kaldım...

Fallar tutmuştum
Bir Piyer Loti rüyasında
Geleceği ve
Göreceğimi
Gördüm
En önemlisi
Ben, gözdemi buldum...
Darısı O'nu bulamayanların da başına...

Ertan Yurderi, 18.05.2010, 20.40

9 Mayıs 2010 Pazar

Gittiğin Günden Beri, Sana ÖZLEM'liyim ANNEM...


Gidişinle hüzünlenen bulutlar,
Yağmur oldu saçlarıma yağıyor annem..
Gözlerine hasret kalan gözlerim,
Beni bıraktığın günden beri ağlıyor..

Hasretimi gecelere gizledim
Gün ağardı yollarını gözledim,
Bilemezsin seni nasıl özledim,
Gözyaşlarım seller gibi çağlıyor annem..

Hiç dinmedi gözlerimdeki fırtına
Umutlarım hep karalar bağlıyor,
Gün geçtikçe alevlenen hasretin,
Yüreğimi için için dağlıyor annem...

Her gece hasretin giriyor koynuma
Gözlerime isyan ediyor uykularım,
Hasret ilmeğini sararken boynuma
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sesin yankılanır kulaklarımda,
Yaşlar halkalanır yanaklarımda,
Bir fırtına başlar dudaklarımda,
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sensizliğin içimde bir volkan gibi
Alevleniyor ruhum tenim kavruluyor,
Yanan yüreğimden küller savruluyor
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Yirmi sekiz yılım,
Seninle birlikte geçti gitti,
İlk AŞK'ı,
DENİZ gözlerindeki MAVİ'likte
Bulmuştum annem...
Hayatım seninle anlam kazanmış,
İçimde yeşerttiğin SEVGİ'nle
Kendime ÖZGÜR bir dünya kurmuştum ben...

Ancak;
Bugün bile
SEVGİ'ne
ÖZLEM'liyim annem,
Çünki;
ÖZLÜYORUM SEN'i...

Yattığın yerde rahat uyu annem,
Mekânın Cennet olsun..
Bugün Anneler Günü,
"Anneler Günün kutlu olsun"...

Oğluşun Ertan ...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Paşa Çayı ...

Geçenlerde bir alışveriş merkezine gittim, dolaştım, epeyce yorulmuşum...

Alışveriş merkezinin üst katlarında bir kafede oturup hem dinleneyim hem de bir çay içeyim de kendime geleyim dedim...

Çayımı söyledim...

Beklerken sağa sola bakınıyor, yorgunluk çıkartıyordum...

Neyse sonunda garson ufuktan göründü.... Çayda çay hani... Uzaktan tavşan kanı gibi görünüyor... Garson yanıma kadar geldi, masama çayı bıraktı...

Çaydan bir fırt çektim o da ne?

Çay, tıpkı imamın abdest suyu ...

Birden sinir katsayım arttı. Şunun şurasında bir bardak çayla yorgunluk atayım, keyif yapayım dedim, keyfimin de içine ettiler...

Tam kalkıp garsonun yanına gidecekken duraksadım...

İçimden o yüce ses: "Otur zıkkımlan"  dedi...

Evet talimat yüce yerden gelince, el mahkum, oturdum paşa paşa içmeye başladım paşa çayımı...

Bir yandan içiyor, bir yandan da garsonu kolluyorum... O yüce ses'ten fırça yedim ya "zıkkımlan" diye... Acısını garsondan çıkartacağım... Ama garson bir türlü bizim taraflara doğru gelmiyor...

Gözlerim garsonu ararken, daldım, geçmişe doğru yollandım...

Yer: Bir ev... 
Mekan: Annemle birlikte ev gezmesindeyiz. Gittiğimiz evin hanımının kabul günü... İçerde bir sürü teyzeler, ablalar var... 

Biz tabii yer cücesi gibi minik minicik bir çocuğuz... Gözlerim eve geldiğinden beri köşede duran masanın üzerindeki kek, çörek, böreklerde...

Karnım ise guruldamakta...

Eeee hadi artık çay faslına geçin karnımızı doyuralım diye kendi kendime hayıflanmaktayım...


Bir ara mızmızlık yapıp annemin yanına gidip kulağına fısıldayıp yüzüne bakıyorum:

"- Anne karnım acıktı ne zaman yiyeceğiz o keklerden, kurabiyelerden?" diyecek oluyorum...

Annem hiç ses çıkarmadan iri maviş gözlerini gözlerimin içine dikerek, bir eliyle de popomun en etli yerine okkalı bir çimdiği konduruyor...

"Hımmm anladım, daha zaman varmış" diyorum içimden...


Heh işte, evin sahibesi elinde çay tepsisiyle içeriye giriyor...

Ben, ne güzel servis başlıyor diye sevinirken... O da ne? Bana gelene kadar çay bitti...

Neyse canım çay bittiyse kek, çörek, börek tabağım var ya... O garanti... 

Hemen tabağa yumulmaya başlayacakken, etrafın sessizliğinden istifade ederek ince tiz bir kedi miyavlaması gibi sesimle:

- Teyzecim ben de bir çay alabilir miyim? diyorum...

Eee eskiden terbiye vardı. Çimdikli terbiye... Şimdiki azgın çocuklar gibi, "Teyze be, bana da çay koysana" diyemezdik öyle annemizin arkadaşlarının yanında...

- Aaa evladım, sana çay koymamışmıyım. Özür dilerim. Hemen getiriyorum diyen naif sesli teyzem az sonra elinde bir bardak çayı getirip önüme koyuyor...

Çaydan bir fırt alacağım. O da ne? Çay, tavşanın suyunun suyu... İmamın abdest suyu gibi...

Anneme dönüp "Anne bu çay çok soğuk" diyeceğim ama diyemiyorum çimdik korkusundan...

Tüm cesaretimi toplayıp, "Teyzecim bu çay soğumuş, sıcak bir çay alabilir miyim" diyorum...

- A evladım, çaya su ilave ettim. Sana da Paşa çayı yaptım. Çocuklar Paşa çayı içerler bilmiyor musun?

Paşa çocuk kocayürek ama paşa çayı içmek istemiyor
(İzmit, 1964) 

- Ama ben paşa değilim ki...

- Olsun sen yine de paşa çayı iç bak o zaman büyür, paşalar gibi olursun...

- İyi de ben paşa olmak istemiyorum ki...

Oradan annem lafa giriyor...

- Oğlum sussana sen...

- Anne ben paşa olmak istemiyorum. Ben sıcak çay istiyorum. Ben büyüdüm, kocamanım bak.

Elimle bileğimi kavrayıp:

- Bak artık kocaman adam oldum, seneye de sünnet olacağım...

- Oğlum sussana, sus diyorum sana...

- Susmayacağım... Susmayacağım işte... Ben paşa çayı içmemmmm!... diye avazlanıyorum...

Ardından önce koca bir şaplak yüzümde patlıyor ve popomda da irice bir çimdik...

Tam ben böyle hayal denizinde yüzerken, biri beni dürtüyor...

- Heyyy Ertan Karadeniz'de gemilerin mi battı arkadaş, nererelere dalmışın gitmişsin böyle? diyor...

Ben hayal alemindeyken mahalleden arkadaşım yanıma kadar gelmiş benim haberim yok... Ben o an nerede miyim? Bir bilse, bilebilse nerdeyim?..
    
Neyse hem biraz dinlendim, hem de arkadaşımla biraz sohbet ettim... Sonra garsonu yanıma çağırdım içtiğimiz çayların parasını verdim. 

Dilimin ucuna kadar geldi, "Bana bir daha doğru dürüst çay getir. Paşa çayı getirme" diyecektim ki; Vazgeçiverdim...

Neyse işte onun sayesinde  çok eskilere gittim, çocukluğuma... Acısıyla, tatlısıyla güzel bir nostalji yaptım kendi kendime... 

Eh işte, çektiğim bir bardak çay fotoğrafından da ancak bu kadar yazı çıkabilirdi... Çıktı işte... Sizinle de paylaştım...

Okuduğunuz için teşekkürler...

Siz siz olun, gün olur da bir gün bir araya gelip görüştüğümüzde sakın bana "Paşa Çayı" ısmarlamayın ya da demlemeye kalkmayın olur mu?

Çünki içmem, kendimden de böyle geçmem... 

Ertan Yurderi

7 Mayıs 2010 Cuma

2010 Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'ndeydim ...


Duymuştum önceleri...
Her sene gitmekti niyetim Ahırkapı'ya, şenlikte olmak isterdi koca gönlüm..
Ama ne hikmetse bir türlü kısmet olmuyordu...
Karşılamak istiyordum Hıdrellez'i şen ve şakrak insanların arasında ben de...
İzlerdim hep TV'den, imrenip dururdum...

Bu seneymiş kısmet...
Daha günler öncesi facebook'tan etkinlik haberi gelmişti...
Hemen "Katılacağım" dedim kendi kendime bu sene muhakkak...


Hıdrellez, her sene 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece kutlanır... "İlkyaz Bayramı"nın başlangıcıdır. İnanışa göre Hızır ve İlyas peygamberler o gün sıkıntıda bulunanların yardımına koşmak için buluşurlar ve dilekleri yerine getirirlermiş...

Hıdrellez sözcüğü de: "Hızır ve İlyas" sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiş. Bu inanış zaman içinde çeşitli kutlama biçimleriyle "Hıdrellez" denen şenliklere dönüşmüş... Hıdrellez kutlamalarında gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su motifleri kullanılır, ateşler yakılıp üzerinden atlanır, sağlık ve şifa, mal-mülk, bereket ve bolluk, kısmet ve şans dileklerinde bulunulurmuş...



İşte ben de Hıdrellez'i hem kent yaşamında bir geleneğin canlı tutulması için, hem de kıştan burum burum bunalan benliğimi rahatlatıp eğlendirmek için fırsat bu fırsattır deyip yola koyuldum...

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Sultanahmet'teydim...
Sultanahmet'in bir çok yerine levhalar koymuşlar Ahırkapı Parkı'nı gösteren...
Git git yol bitmek bilmiyor...
Labirent gibiydi yollar...
Neyse ben Sultanahmet Camii'nin kıvrımından kıvrılıp, Dede Efendi Sokağı'ndan çıktım Cankurtaran'a, oradan sahilden yürüyüp geçtim karşıya...


Saat 16.00 gibi oradaydım...
Ben Şenlik alanına girdiğimde akşam için hazırlıklar ise devam ediyordu...

Gezdim özgürce ve rahatça alanda...
Neler yapmadım ki oralarda, eğlendirdim durdum kendimi...

"Dilek sarkar dalımdan, bir dilek tut aklından" deyip dileğimi tuttum...


Ardından "Yaz sevdiğini buraya, geçir bir ömür onunla" diyen panoya yazdım yazacağımı? O kendini biliyor, belki de okuyor şu an...


Sonra "Yaz dileğini koy cebime, koy başını kerametli elime, öp elimi olsun isteğin hemencecik" diyen dedenin cebine koydum dileğimi... Tutacak, tutacak biliyorum ...


Ardından baktım bu böyle olmayacak... "Dilek dile, doldur heybeyi" diyen bizim Karakaçan'ı gördüm... Atladım arabaya, Sütçü Ramiz dayı gibi "Hadi Edirne'ye uRumeli'ne Odime Odime" deyip heybemi doldurmaya başladım...


Yolda yoruldum, güzel bir roman gacının çadır arabasında konakladım... Hop hemen öyle asılmayın bakayım gacıya... Sıpalilerim peşindi, öpücükleri kesindi...


O gacı senin bu gacı benim sipalileri dağıtmaktan sipalisiz kaldım mı... Eeee ne yapacağım... Ayıcılık yapayım dedim... Hadi Kocaoğlan, "A bakalım kelle, kelle... Altını üstünü yelle yelle..." "Boş geçmeyin, atın şu ayvancığıza bi ekmek parası abelerim, ablalarım..." deyip epey sipali topladım ha.


Aman elemterefiş kemgözlere şiş... Güzel güzel gacıların nazarı değmesin diye, kendime süpürge büyüsü aldım be ya... Em de en afilisinden anam.. Bak süpürgeme sen de var mıdır? Aynalı hemi de... Çatlayın, patlayın...


Bir ara dilek ağacına gittim, çaputu bağladım ... Ana o da ne? Hızır geliyordu uzaklardan... "Huuuuu Huuuuuuu" diye diye, beni çağırıyordu ... "Dileğin olacak, Edirne'ye bir yolun olacak, öpeceksin bir kadının elini, o kadın anan olacak?" demez mi? Şaştım, şaşa kaldım, bu da neydi acep? dedim kendi kendime...

Aha geldim valla Sarayiçi'nden Edirne'ye... Adnan Usta'dan köfte üzerine de ciğer yememek olur mu be ya... Yidik yidik tıka basa, doya doya...


Doygunluktan mıdır nedir? Sonra "Dileklerinizi abartın, tüylerimi kabartın!" demek için bir baktım ki tavus kuşu olmuşum... Yemek fazla mı geldi ne? Kabus mu bu? Gerçek mi bilemedim...


Sonra dedim ki kendime... Gideyim şu dilek kutusundan dilek tutayım bakalım ne yapacağım gelecek seneye kadar diye... Ohhooo... Tonla para kazanacakmışım, müthiş bir AŞK yaşayacakmışım, benim düldül Vosvos dönüşecekmiş Mercedes Jeep'e, bir villam olacakmış, içinde de müthiş AŞK'ım ve BEN... Amennn, Aminnn mi denir böyle dileğe, tutar mı tutar inşallah ve de maşallah... (Elemterefiş, kem gözlere şiş)


Tabii gittim AŞK'ımın adını gelinin topuğuna ne yazması, kazıdım kazıdım... Hani derler ya, gelinin topuğunun altına adını yazarsan olur diye... Bakalım olacak mı? Göreceğiz...


Tam ben bunları yaparken oralardan bir yerlerden Amanda Maranda büyücüsü geçiyordu, saklandım hemen...


Bu arada aman yazdıklarımız aramızda kalsın, yerin kulağı, tele-kulağı, tele-kepçekulağı var, eve haber uçurmasınlar, akşama beni papazlık yapmasınlar...


Sonra ne mi yaptım? A be def çaldım gacılara, oynattım onları doya doya... Eğlendirdim gönlümü, mest oldum yana yana... Bahar da ne bahardı ama... 9/8'lik gübeciğiyle attı bana gübecik...



Şenlik alanına bir büyük, bir küçük ve üç de küçük platform koymuşlar, çalgı çalan profesyoneller için...


İyi duyuru yapmışlar anlaşılan... Gündüz bitip karanlığa bürünürken her yer, karınca sürüsü gibi sel olup geldiler insanlar...


Bir kalabalık, bir kalabalık... İğne atsan yere düşmeyecek cinsten...


Biralar, yemekler gırla gidiyor... Roman gacıların yanında, yurt dışından gelen Roman çalgıcılar da coşturuyordu herkesi....

Özel TV kameraları, haber kanallarının hepsi gelmişler, çekiyorlardı hoyratça videolarını ve fotoğraflarını...



Cümbür cemaat kim kime dum duma herkes BİR oldu eğlendi durdu... Ne kadar güzeldi... Tıpkı bundan birkaç yıl öncesinde Hazerfan'da Rock'n Coke'da eğlendiğim gibi de gönlümce eğlenip durdum...

Seneye yeniden gitmek kısmet olur inşallah...
Gelecek seneye kadar herkese gönlünce bir yaşam dileğimle.

Ertan Yurderi