28 Şubat 2010 Pazar

"Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri"


Siz farkediyormusunuz bilmiyorum da, son zamanlarda ülkemizde siyasi alanda yaşananlar, bizi doğru düşünce kalıplarından uzaklaştırıp, bambaşka düşünce kalıpları içine sokuyor...

Toplum olarak sürekli gergin, mutsuz, huzursuz ve öfkeli olup çıktık... Hiçbir şeye tahammül gösteremeyen bireyler haline geldik... Artık hiç kimse ne birbiriyle empati kuruyor, ne de birbirlerine sempati ile bakıyor... 

Ayrışma ve ayrıştırılma, ötekileştirilme, "siz"den "biz"den oluşturulması var... 

Sürekli düşünce kalıplarımızla oynanmasına, değiştirilmesi için çaba sarfedilmesine anlam veremez hale geldik... Doğru düşünce kalıplarından uzaklaşıp, yerine bambaşka şeyler koyduğumuzda da ne akıl sağlığımız yerinde kalabiliyor, ne de bedensel sağlığımız...

İşte bu yüzden uzun zamandır sahip olduğum bir başucu kitabından bahsetmek istiyordum size.

Bugüneymiş kısmet...

Bu kitapta "Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri" ile birlikte hem iyileşmemizi sağlayacak hem de olumlu düşünce modellerini nasıl yaşama geçirebileceğimizin yolları anlatılıyor.

Her şeyin düşüncede başlayıp ve bittiğini, bizi sağlıksızlığa götüren sebeplerin başında doğru düşünmemenin yattığına işaret ediyor bu kitap... Ve doğru düşünce kalıplarının yaratılmasına da yardımcı oluyor...

Yazımın bundan sonrasını başucu kitabımdan yaptığım alıntılarla birleştireceğim...

Okuyun karar verin... Çünkü olumlu veya olumsuz tüm düşünceler sizin... 

Hayatımızdaki olumlu ve olumsuz şeyler, deneyimlerimizi biçimlendiren düşünce kalıplarının sonuçlarıdır.

Hepimiz güzel, olumlu deneyimler üreten birçok düşünce kalıbına sahibiz ve bunlardan da hoşnutuzdur. Ancak bizi ilgilendiren, rahatsız edici, tatsız, ödüllendirmeyen deneyimler üreten negatif düşünce kalıplarımız da vardır.

Şayet farkındaysak, hayatımızdaki düşünce kalıplarından doğan rahatsızlığımızı kusursuz bir sağlığa da dönüştürmek isteriz, bu konuda da mücadele veririz.

Evet işte bu anda, gücümüz şimdi ve burada, kendi zihnimizde yatmaktadır...

Ne kadar zamandır negatif düşünce kalıplarına ya da bir hastalığa, berbat bir ilişkiye veya para sıkıntısına sahip olduğumuz ya da ne kadar zamandır kendimizden nefret ettiğimiz hiç önemli değildir, bu durumu hemen bugün değiştirmeye başlayabiliriz.

Taşıdığımız düşünceler ve tekrar tekrar kullandığımız sözcükler şimdiye kadarki hayatımızı ve deneyimlerimizi yarattılar kuşkusuz.


Ama bunlar artık eski düşünme biçimleri ve onları geride bırakmalıyız.

Bugün, bu anda düşünmeyi ve söylemeyi seçtiğimiz şey yarınımızı, gelecek haftamızı, gelecek ayımızı ve gelecek yılımızı yaratacaktır.

Gücümüz daima yaşanan AN'dadır, şimdi ve buradadır.

Değişiklikleri yapmaya başladığımız yer burasıdır.

Ne kadar özgürleştirici bir düşünce! Eski saçmalıkları, önemsiz şeyleri bırakmaya, terk etmeye başlayabiliriz. Şimdi, bu anda. Küçücük bir başlangıç bile bir fark yaratacaktır.

Küçücük bir bebekken saf neşe ve sevgiydiniz. Ne kadar önemli olduğunuzu biliyor, kendinizi evrenin merkezi gibi hissediyordunuz. Arzu ettiğiniz şeyi isteyecek ve tüm duygularınızı açıkça ifade edecek kadar yürekliydiniz. Kendinizi tamamen severdiniz, dışkınız da dahil olmak üzere bedeninizin her parçasını severdiniz. Kusursuz olduğunuzu bilirdiniz. Ve varlığınızın gerçeği de budur. Geriye kalan her şey sonradan öğrenilmiş saçmalıklardır ve yeniden unutulabilirler.

"Ben böyleyim işte" ya da "Bu iş böyledir" gibi sözleri ne denli sık kullanmışızdır. Gerçekte bu sözlerle, "Bizim için doğru olanın bu olduğuna inandığımızı" söylemekteyizdir. İnandığımız şey, çoğunlukla, sadece bir başkasının fikridir; biz bu fikri kabullenip kendi inanç sistemimize katmışızdır. Bu fikir, inandığımız diğer şeylere uymaktadır.

Eğer çocukken bize dünyanın tehlikeli bir yer olduğu öğretilmişse, o zaman işittiğimiz ve bu inanca uyan her şeyi doğru olarak kabul ederiz. "Yabancılara güvenme", "Geceleri dışarı çıkma", "İnsanlar seni kandırırlar" vb.

Öte yandan, eğer bize hayatımızın ilk yıllarında dünyanın güvenli ve keyifli bir yer olduğu öğretilmişse, o zaman çok farklı şeylere inanırız: "Sevgi her yerdedir", "İnsanlar benim dostlarımdır", "Para bana kolayca akar" vb. Hayat deneyimleri inançlarımızı ayna gibi yansıtırlar.

İnançlarımızı nadiren sorgularız. Örneğin, ben kendime şu soruları sorabilirdim: "Neden öğrenmenin zor olduğuna inanıyorum? Bu gerçekten doğru mu? Bu inanç benim için şimdi de geçerli mi? Bu inanç nereden kaynaklanıyor? İlkokul öğretmenim geçmişte bana sürekli böyle söyleyip durduğu için mi buna hala inanıyorum? Bu inancı terk edersem benim için daha mı iyi olur?"

Şimdi bir an için durup kafanızdan geçen düşünceyi yakalayın. Şu anda ne düşünüyorsunuz?

Eğer düşünceler hayatınızı ve deneyimlerinizi biçimlendiriyorlarsa, şu anda zihninizden geçen düşüncenin gerçekleşmesini ister miydiniz?

Eğer bu bir endişe ya da öfke, kırgınlık veya intikam düşüncesiyse, bu düşüncenin size nasıl geri döneceğini sanıyorsunuz?

Mutlu ve huzur dolu bir hayat istiyorsak, o zaman neşeli, keyifli şeyler düşünmeliyiz. Zihinsel ya da sözlü olarak yaydığımız her şey, aynı biçimde bize geri dönecektir.

Kendinizi konuşurken dinleyin. Eğer bir şeyi üç kez söylediğinizi duyarsanız, o şeyi bir yere yazın. Bu sizin için bir düşünce kalıbı, bir düşünme modeli haline gelmiş demektir. Bir haftanın sonunda listenizi gözden geçirin, sözlerinizin deneyimlerinize ne kadar uyduğunu göreceksiniz.

Kısaca; başkalarının sizin düşünce kalıplarınızı değiştirip, kendi düşünce kalıplarını oturtmasına izin vermeyin... Sözlerinizi ve düşüncelerinizi kendiniz değiştirmeye başlayın ve hayatınızın nasıl değiştiğini izleyin. Hayatınızı en iyi şekilde yönetmenin yolu, sözcükler ve düşüncelerle ilgili seçiminizi kontrol etmenizden geçiyor, bunu hiç unutmayın...

Başucu kitabı: "Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri" - Louise L. Hay - Akaşa Yayınları

Ertan Yurderi

27 Şubat 2010 Cumartesi

Sabır üzerine ...


"Sabır Nedir?" diye hiç sordunuz mu kendinize?

"Sabır nedir?" diye sorunca kendime, aklıma; acı, yoksulluk, haksızlık gibi üzücü durumlar karşısında, ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi geliyor ilk an. Veya olacak ya da gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme veyahut öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumunu anlatıyor.

Bunlar SABIR kelimesinin gerçek anlamını açıklamada kullanılan ifadeler elbet...

Kelime anlamıyla birlikte yine yazdıklarımı yorumlamam gerekirse; sabır; bir şeyi uzun süre sükunetle bekleyebilme yeteneğidir.

Genelde halk arasında sabır; Yoksulluk, haksızlık ve bunun gibi üzücü hallerde ses çıkarmadan onların geçmesini beklemek olarak algılanır, çünkü bu büyük bir erdemdir onlar için. Sabır zordur ama, sonunda ferahlık vardır diye düşünülür. Böyle bir şeye inanılması bir çok kimseye o anda güç gelebilir ancak sonuca götüren en kestirme yol olarak da algılanır... Sabır; aynı zamanda mutluluk kapısını açan bir anahtardır da. Sabır içinde tahammüllü olmak, hünerli kişinin yapacağı bir iştir. Sabretmesini bilen kimselerin Yaradan'ın sevdiği kulları arasında olduğu kabul edilir genelde... Elbette bunlar Sabır'ı başkalarına açıklamak için söylenmiş şeylerdir.

Sabırla ilgili o kadar çok kullanılan halk deyimleri vardır ki... Hepsinin anlatmak istediği şey, insanları mutluluğa götürecek şey için illaki ve illaki sabırlı olmaları gerektiğini anlatmak için söylenmiş "şeyler bütünü"dür...


Bunlar "şeyler bütünü" içinde şöyle biz de gezinelim isterseniz;

- "Sabreden/bekleyen derviş, muradına ermiş: Sabretmesini bilen insan amacına mutlaka erişir."

- "Sabır sabır, sonu kabir: Gereksiz yere sabredenler hayatlarında hiçbir işi sonuçlandıramadan ölümle buluşurlar."

- "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer: Bir iş yerinde uzun yıllar sabırla hizmet edenler sonunda emeklerinin karşılığını alırlar..."

- "Sabır cennetin anahtarıdır: Kişiler nefislerine hakim olup sabır gösterirlerse günahtan korunurlar ve Yaradan'ın sevgili kulu olurlar..."

- "Sabır acıdır. Acı ise de, meyvesi tatlıdır: Sabırlı olmak kolay bir iş değildir, fakat sabretmek her zaman insana kazanç getirir."

- "Sabır hayırlıdır, tahammülü güç olmasa: Sabırlı olmak çok yararlı bir şeydir, ama sabrederken de oldukça sıkıntı çekilir."

- "Sabreyle gönül, elden ne gelir?: Bir şeye ulaşmak için uzun süre beklemek gerekiyorsa sabırlı olmaktan başka yapacak şey yoktur."

- "Sabreyle işine, hayır gelsin başına: Yaptığın işte soğukkanlı ve sabırlı olursan daha başarılı olursun."

- "Sabrın sonu selamettir: Sabırlı olmak insanı her zaman kazançlı kılar."

- "Anasının karnında dokuz ay on gün nasıl durmuş?: Bazı insanlar o kadar aceleci olurlar ki onu tanıyanlar 'mutlaka doğarken de acele etmiştir' derler..."

- "Eyüp sabrı her kula müyesser değil: Sabır göstermek zor bir olaydır ve herkeste aynı sabır görülmez..."


Sabır, AN'ın dışına düşmenin yarattığı en temel huzursuzluk bence... Zamana endeksli her çaba 'şimdi' ve 'sonra'yı yaratır ve bir bekleyiş süreci başlar. Beklenene duyulan istek ölçüsünde de zamanın ağına düşer kişi ve rahatsız hisseder kendisini... Oysa OLAN'ın mükemmel zamanlamasına güven duyulduğunda, akışkanlaşır kişi... Kesin ve keskin çabanın yerini, sakin, dingin bir akış alır. Burada sabırlı olma çabası da yoktur artık, ÇABA yoktur...

Beklemek hep var olan bir gerçek. Bu süreci verimli kılmak adına belli bir içsel disiplin gerekli. Aslolan an be an beklentilerden arınmak olmalı... Beklentiler azaldıkça bizi zamana bağlayan bağlar da gevşer...

Bu konuda son söyleyecek sözüm şudur ki; "Yaşamı her haliyle, her sunduğuyla seviyorsak, sevgiyle katılıyorsak her olguya, 'özel' ve 'belli nitelikte' bir hal veya deneyim için sabırsızlığımız kalmaz..."

Ertan Yurderi

25 Şubat 2010 Perşembe

"Kopi Luwak" kahvesi...


Şöyle bol köpüklü Türk kahvesi üzerine başka kahve tanımam arkadaş... Tek geçerim... Belki yarım asırlık damak alışkanlığımdandır bu...

Ancak şu an piyasadaki kafelerde o kadar çok kahve çeşidi var ki... İçine bir daldığınızda dünyanın her yöresine ait değişik tatlarda kahve çeşitlerinin var olduğunu gözlemlersiniz... Adlarını sıralamakla bitiremezsiniz... Her birinden birer kere içip damak zevkinizi belirlersiniz...

Bunlar; Espresso, Espresso Decaf, Espresso Lungo, Espresso Ristretto, Espresso Machiato,  Cappucino, Caffe Latte, Caffe Mocha, Caffe Americano, Filter Coffee (Filtre Kahve), Caffe au LaitIrish Cream, French Vanilla, Hazelnut, Belgian Chocolate Nut, English Toffee Cream, Macademia Cream, Creme Brulee, Chocolate Mint, Chocolate Raspberry, Maple Pecan, Chocolate Cream, Vanilla Nut, Brazil Nut Crunch, Chocolate Orange Seville, Swiss Chocolate Almond, Colombian Supremo, Guatemala Antigua Pastores, Ethiopia Sidamo Lavato, Kenya AA Limited, Brazilian Dulce NY, Indian Plantation Mysore, Costa Rica SHB Tarrazu S. Rafael, Colombian Dark Roast, Costa Rica Dark Roast ve vs.. vs.. vs'dir...

Neyse bugün benim bahsetmek istediğim yukarıdaki saydığım çeşitlerden biraz daha farklı türde bir kahve...

Bu yazıyı okuduktan sonra artık bilmediğiniz adlarla size servis yapılan kahveyi tatmak ister misiniz bilemem de ben yine de yazayım... İçip içmeme, tadıp tatmama, damak zevkinizi belirleme konusunu da sizin paşa keyfinize bırakayım...

Efendim, Londra'nın Sloane Square semtindeki bir kahvede satılan "Kopi Luwak" adlı kahve, fincanı 50 sterlin (125 YTL) den satılıyor ve büyük ilgi görüyormuş.

Neymiş bu dünyanın en pahalı kahvenin özelliği biliyor musunuz?.. (Hiç bilmeyin diyeceğim ama...)


Sumatra ve çevre adalarda yaşayan kahve üreticileri tarafından beslenen bir tür misk kedisi olan Paradoxurus adlı memeli, kahve ağaçlarındaki en kaliteli çekirdekleri yiyormuş. Bu çekirdekler hayvanın midesindeki enzimlerin etkisiyle bir tür fermantasyona uğruyor, ancak hiçbir şekilde erimiyormuş. Bu kahve çekirdekleri, daha sonra dışkı yoluyla dışarı atılıyor, kahve üreticileri de bu dışkıdaki çekirdekleri toplayarak dünyanın en pahalı kahvesini bu şekilde üretiyormuş.


Yani kısacası, 50 sterlin (125 YTL) vererek içtiğiniz kahve, bir kedinin dışkısındaki kahve çekirdeklerinden başka bir şey değilmiş...

Ben bu yazıyı yazarken, yan sandalyede meditatif bir şekilde gözlerini süzüp bana bakan evin kedi oğlu kedisi Şanslı'yla gözgöze geldim...


Aramızda ilginç anekdotlar geçti, paylaşayım istedim... 

"- Ulan Şanslı... Bak oğlum... Tüm gün yan gelip yatıp göt göbek büyütüp ekmek elden su gölden yaşıyorsun. Bana sevgini vermekten başka bir işe yaradığın yok... Bak elalemin kedisine... Her sıçışta 125 YTL'lik sıçıp, bir işe yarıyor... Biz ise her gün senin boklarını temizlemekten anamız ağlıyor..."

O da bana en vurdumduymaz haliyle:

"- İşin ne be baba?... Elbette ben yiyip sıçıcam, yan gelip de yatacağım... Senin de elin mahkûm, temizleyeceksin boklarımı... Gülü seven dikenine katlanırmış koçum... İstersen sen de bana her gün çiğ kahve yedir. Ben de sana öğütülmüş kahve sıçayım, dilersen onları biriktir, sonra kahve değirmeninde çek, bir güzel kaynatıp iç... 'Kopi Luwak'a benzemezse namerdim... Şayet beğenirsen, girişimci ruhunla git, İstanbul'un en kaliteli yerinde bir Kahvehane aç... Kopi Luwak kahvesi diye sen de milleti kopilersin" demez mi...

İyi fikir verdi bana evin kuyruklusu... Ancak "yerin kulağı vardır" derler ya... Ben bunları gerçekleştirene kadar, bu haber bazı girişimcilerin kulağına çoktaaaan gitmiştir bile... 

Yakında bu kahveyi İstanbul'un en nezih yerlerindeki büyük kahve salonlarında saygın hanım ve beyefendilerin önünde görürseniz hiç şaşmayın...

Ha bu arada içmek isteyenlere kısa bir bilgi daha vereyim... Londra'da yaşayan Kopi Luwak'ın da tiryakisi olan bir arkadaşımın dediğine göre; "Biraz topraksı ve çok yumuşak" tadı varmış bu kahvenin... Ayrıca bu kahvenin telvesinden çok güzel fala bakılıyormuş... Ve yüzde yüz fincanda görülenler çıkıyormuş her ne hikmetse...  

Bilhassa evlenecek kız veya erkekler kısmetlerini, siyasiler de geleceklerini görüyorlarmış bu kahve falında...  

Eh ne diyeyim artık... Helal olsun valla... Kedi bokundan bile kahve üretebildiklerine ve bunu dünyaya pazarlayabildiklerine göre, Sumatralıların bu girişimciliğine bayıldım doğrusu... 

Eh hadi dostlar artık ne duruyorsunuz, doğru Londra'nın Sloane Square semtine, "Kopi Luwak" kahvesi içmeye ve fal baktırmaya... 

Seyahat şirketlerine de tavsiyem, her hafta sonu Londra'ya seferler düzenlesinler, köşeyi dönsünler. Bize de elalemin kedisinin bokundan, böyle boktan konularda yazı yazmak kalsın...

Ertan Yurderi

"Fish"leme and "Deşifre"leme


Efendim, sometimes hem bulunduğum ortamdan biraz kaçmak, hem ülke gündeminden biraz uzaklaşmak ve hem de bu vesile ile temiz bir Bosphorus havası almak için Bosphorus'un sonlarına doğru Vosvosumla travel'a çıkarım...

O travel'ım sırasında önünden geçtiğim "Fish" restoranlarından havaya yayılan misler gibi barbecue grill kokuları içimi sarmalar, "hadi artık gelmeyecek misin, beni yiyip bitirmeyecek misin?" diyen fish'ler de gözümün önünden birer birer süzülerek go, went, gone misali gelip geçip giderler...

Bu düşünceler ağzımın suyunu akıtır, bir an önce Rumelikavağı'na varayım da, Fish'leme yapmaya başlayayım diye gaz pedalıma hafifçe dokunurum...

And then Rumelikavağı'ndayımdır artık. Kavağın en beautiful manzaralı restoranında başlarım o az önce yolda hayalini kurduğum "Fish"leri stomach'ımla bütünleştirmeye...

Haa bu arada "Fish"imin yanında da one couple Turkish rakım, cold ice gibi bir bardak suyum ve bir baş onion'um da mutlaka olmalı ama...

O "Fish"lerin midemle bütünleşmesi sırasında o kadar çok zevk alırım ki, I don't tell... İnsanın masasında "Fish", önünde "Turkish Raki" ve bir baş da "Onion" olursa, manzaranda da koskoca lebiderya bir "Sea" olursa böyle bir "Fish"lemeden kim zevk almaz ki?

İşte gerçek "Fish"leme böyle olur benim bildiğim...

Denizi olmayan bir şehirde yaşayan ve böyle bir "Fish"lemenin tadına vakıf olmayan A-Ka-Pe'li Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan'ın maksadını aşarak, Ergenekon'a mensup kişilerin 40 sene boyunca halkın belirli kesimlerini fişlediğini öne sürmesi ise hiç olmaz... "Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde artık" demesi, sonra aldığı tepkilerle 360 derece çark ederek "40 yıldır fişleme yapanları deşifre ediyoruz" demesi de hiç ama hiç olmaz... Yanlış, çok yanlış, ayıpladım valla...

"Deşifre" deyince birden aklıma geldi... Geçen günkü kavak ziyaretim sırasında tanıdığım en hakiki, en içten Anadolulu Hasan Amca; "Oğulcağız ben taaa Anadolu'nun bağrından geldim buraya... Fish'leme yapıp, keyif çatıyorum gördüğün gibi... Yaz beni, hadi deşifre et beni" deyince de onun bu ısrarını kıramayıp bu yazıma ekleyeyim, sizlerle tanıştırayım dedim...

Gördüğünüz gibi bu vatanın canım evlatları, böyle "Fish"lenip böyle "deşifre" olmayı her zaman hak ediyorlar... Çünkü bu millet, evde huzuru, vatanda huzuru çok ama çok istiyorlar...

Hadi bu yazıdan sonra hepinize good "Fish"lenmeler bol sıhhat ve afiyetler...

Cheers, prost, cin cin, na zdrovje, salud, a la sante...

Ertan Yurderi

(Not: İngi-Laz'ca'dan anlayanlar, anlamayanlara bazı kelimeleri tercüme etsinler, beni boşuna uğraştırmasınlar... Ya da anlamayanlar gitsinler Britanya'dan ya da USA'dan gelen abilerine sorsunlar, öğrensinler, öyle gelsinler... Saz, davul, zurna ve kaz ayağına yatmasınlar...)

24 Şubat 2010 Çarşamba

Kendini Maliye Sanan TRT


Sizi bilmem ama ben, eve gelen elektrik, su, doğalgaz, telefon ve adsl faturalarını sürekli incelerim... Hem de en ince ayrıntısına kadar...

Kafama takılan, her ay gelen bu faturalardaki ufak tefek değişikliklerdir. Bu kadar da olmaz dedirten o kadar çok birim fiyat oynamaları, paylar, bedeller, şunlar bunlar vardır ki bu faturalarda. Kafanız karışır, işin içinden çıkamazsınız...

Sizin için büyük görünmese de, her ayki bu ufak değişikliklerden cebinizden ufak ufak paralarınız tırıklanır, ruhunuz bile duymaz...

Bu tırıklanan göze çarpmayan ufak paralar, bir bakmışsınız başkaları için güzel bir kâr elde etme aracı haline gelmiş... Bu paralar uğruna hizmetinizi aldığınız kurumlarda ne savaşlar veriliyor haberiniz bile yoktur...

Elektrik faturalarındaki bu tür ufak tefek değişikliğe denk geldiğim zamanlarda, "Heh tamam şimdi yeni bir vergi, pay, bedel" konmuş diye söylenip dururum...

Sonunda baktım bu böyle olmayacak, elektrik faturalarımı sıkı takibe aldım. Bedaş'tan internet üzerinden mail yoluyla e-fatura talebinde bulundum... Böylelikle eve gelen faturayla da karşılaştırma olanağım olacaktı...

Ancak bu sefer de internet üzerinden gelen e-fatura ile, gerçek fatura üzerinde okuduğum açıklama bölümleri tamamen birbirinden farklıydı. Gerçi gelen gerçek faturanın en sonundaki rakam beni ilgilendiriyordu, bir aylık harcamanın tutarı orada yazıyordu ve belliydi, onu ödeyecektim ama ... Olsun, internet üzerinden gelen e-fatura ile gerçek fatura arasındaki bu açıklama bölümleri sonuçta birbirinden neden farklı olsundu...

Bu konuda Bedaş yetkililerine e-mail attım, ancak bugüne kadar geriye dönen olmadı...

Gözüme çarpan diğer bir konu da elektrik faturamdan TRT payı olarak alınan rakam. Bu rakam her ay elektrik harcama miktarıma göre farklı oluyor. Eskiden bu pay oranı yüzde 3.5'tu. Şimdi yüzde 2'ye düştü ancak benim harcama miktarıma göre yine her ay bu oran değişiyor. Bir de üstelik tüm bu fiyatlar üzerinden KDV de alınınca TRT payının oranı yine artıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denilecek bir konu yani...

Geçtiğimiz sene Kasım ayında Meclis'te enerji fiyatlarının pahalı oluşu ve bu pahalılığın nedenlerinden biri olduğu iddia edilen TRT'nin elektrik faturalarından aldığı payın kaldırılmasıyla ilgili tartışmalar olmuştu hatırlarmısınız bilmem... Bu konuda bugüne kadar herhangi bir sonuç alınamadığı gibi bir de TRT'nin her türlü alıcı cihazdan yeniden bandrol alacağı da duyurulmuştu... Bu da o zamanlar büyük tepki almıştı...

Şimdilik TRT bandrol tepkisinin önüne bir süre set çekilmiş olsa da işin aslı ise bambaşka... TRT’nin bandrol vergisinden vazgeçememesinin sırrı rakamlarda saklı çünki... 

TRT’nin elektrik faturalarından katkı payı olarak elde ettiği gelir; 373 milyon TL. Reklam gelirlerine bakıldığında ise TRT 40 milyon TL gelir elde ediyor… 

Bandrollerden elde edilen gelir ise 287 milyon TL. Yani, TRT elektrik faturalarındaki katkı payı dahil toplam 660 milyon TL gelir elde ediyor… 

İyi para gerçekten...

TRT şimdi de 2010 bütçesinden yeni uygulamayla yalnız bandrollerden 400 milyon TL gelir elde edeceğini hesaplıyormuş... Bu da mevcut bandrol gelirinde yüzde 41 artış anlamına geliyor tabiki de…

Bu kurumun nasıl keyfi yerinde olmasın... İşler ve gelirler keka çünki...

Ancak benim zevkime hiç hitap etmeyen programlar ve yanlı haberler yayınlayan TRT'nin yayın yaptığı kanalları uzun yıllardır seyretmiyorum... Gerek Kablolu TV'deki, gerekse uydudaki tüm yayın kanallarını da sildim...

Bugünlerde gazetelerden ve internet sitelerinden duyduğuma göre TRT, tamamen AKP hükümetinin özel TV kanalı gibi çalışıyormuş... Bir bakıma T(a)R(af)T(v) !!!! olmuş... Ramazan-Borazan misali...

İyi ki de seyretmiyorum ... İyi ki de kablolu yayından ve uydudan çıkartmışım... Hiç olmazsa yıllardır bizlerden toplanan paralarla yapılan TV yayınının nasıl bozulduğunu görmüyor, sinir de olmuyorum...

Bu yüzden seyretmediğim ve benim isteğim dışında elektrik faturalarımdan kesilen TRT Katkı Payı'mı da geri istiyorum TRT Kurumu'ndan...

Paramı geri verirler mi vermezler mi orasını bilemem... 

Bu akşam seyrettiğim bir TV kanalındaki haberde, "Balyoz Harekat Planı" soruşturması kapsamında emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın evine arama yapılacağı haberini henüz arama başlamadan iki saat önce duyuran TRT haberini görünce, TRT konusundaki düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım... Böyle bir konuyu da sizlerle paylaşmak istedim... 

Neyse konu dağılmasın... Bundan böyle sizler de benim gibi her ay gelen elektrik faturalarınızı inceleyin, elektrik saatlerinizle karşılaştırın ve alınan bilumum vergiler gibi TRT Katkı paylarını da kontrol edin, bakalım sizler neler bulacaksınız o faturalarınızın içinde...

Haa bir de bundan böyle satın alacağınız cep telefonu, ışıldak, saat, kulaklık, fotoğraf makinesi, adımsayar, kalem, banyo sistemleri, navigasyon cihazları, koşu bandı, buzdolabı, internet radyo cihazı, DVD-VCD player, set-up box cihazı, FM ya da TV tunner kartı, MP3/MP4 çalar, uydu alıcısı, ev sinema sistemleri ile evinizde duşta dinlediğiniz radyoya kadar TRT’ye bandrol parası da ödemeniz gerekiyor, bilesiniz.

TRT'nin meraklıları ve müdavimleri için söylüyorum... Hadi iyisiniz, iyi... 

Bu paralar size T(a)R(af)T(v) olarak kaliteli programlarla geriye dönecek. Artık TV'nin başında çakılır kalır, hiç kalkamaz, bol bol seyredip, kabız fikirli olursunuz inşallah...

Ertan Yurderi

23 Şubat 2010 Salı

"Kendimle Sohbet" ...


Gece epey bir ilerlemiş... Evin içinde gezinip duruyorum hâlâ.Türkiye'nin gündemine öyle bir kaptırmışım ki günlerdir kendimi. Bundan fazlasıyla yorulmuşum...

Gün boyu gazetelerimi okudum, TV'deki "Son Dakika" anonsuyla verilen haberlere baktım yine kocayüreğimi daraltarak...

Kendimi oyalayıcı şeyler bulmaya çalışıp durdum... Bir ara terasıma çıktım, ufak bir dal iken ektiğim şimdi bir ağaç haline gelen Japon gülümle oyalamaya çalıştım kendimi ama, nafile...

İçimdeki esinti, fırtınaya dönüşüp dönüşmemekteki ısrarını koruyor...

Çöktüm bilgisayarımın karşısına, öylesine o bana ben ona bakıp duruyorum... Parmaklarım klavye üzerinde gezinmek dahi istemiyor, içimdeki fırtına ise dinmek bilmiyor...

SÖZ'ler, SÖZCÜK'ler dökülmeye başlıyor gönlümden dilime, mırıldanıyorum yine kendi kendime...

İşte, mırıldanmalarıma yavaş yavaş eşlik etmeye başladı klavyemin tıkırtıları...

Yazmaya başladım, yazıyorum, yazılıyorum belki de yeniden hayata...

Günlerdir ülkemde şahit olduğum olaylar sonrası, yüreğimin acısı ani bir kramp gibi girince bedenime, acısını hiç dindiremiyorum...

Unutuyorum bir AN'da her şeyimi evet her şeyimi...

Unutuyorum;
Saat denen uydurmayı...
Mekan ve AN denen uydurmayı...
Ömrümün yerçekimini...
Yalnızlığımın senfonisini betimleyen koskoca çalgısını...
Basamaklarını, yaşamımın...
Parmaklarımın hacmini... Hacmindeki süratimi...
Bitmek ve uslanmak bilmez günlerimi...
Umudumun geçmezliğini...

Yaşamıma giren sığ dişileri, sağır et yığınlarını...
Küt yüreklileri, gönülsüzlerini...
Yaşamayı üstlerine palto gibi giyinenleri...

Duvarları...
Öfkeli zor bekleyişleri...

Sevdiğimi, sevmiş olduğumu ve seveceğimi...
Aklımın en derin köklerini...

Unutuyorum;
Bir AN'da her şeyimi, evet her şeyimi...

BEN kimdim? SEN neydin? Nerdeyim?.. Nerdeyiz?.. Ne oluyor? Nereye gidiyoruz?

Birden kucağıma kedim geliyor, kendimi unuttuğum yerden beni yaşama döndürüyor ancak yine sohbet eder halde buluyorum kendimle kendimi...

- Doğanın en güzel görünümü olan BEN, hep olduğun gibi kal...
- Sevgimi besleyen büyülü sesim, kulaklarımdan eksik olma...
- Kalbimi yumuşatan erdemli bakışım, üzerimden hiç gitme...
- Ağrımı dindiren ıssız gülüşüm, bana tatlı ilacımı içir...
- Işıklar saçan kutsal yüzüm, kötümserliğimi ortadan kaldır...
- Coşkumu büyüten dingin davranışım, kafamın dağınıklığını topla...
- Katılıklar içindeki inceliğim, taşan öfkemi yatıştır...
- Sabrımı sonsuza uzatan içtenliğim, yaşamla olan bağımı tutan büyük şiirini sürdür...
- İçime koza ören suskunluğum, beni yenileyen şarkını bitirme...
- Yalnızlığımı ısıtan derin ilişkim, kanımın bütün fitillerini ateşle...
- Algımın ince öznesi, duygularımı yalınlıkla süsle...
- Günümü dolduran tatlı düşüncelerim, aklımı süresiz kuşat...
- Güzelin ötesinde içime yayılan sıcaklığım, sürüp giden çalkantımı geçir...
- Anılarımın bodrumunda çalınan yumuşak müziğim, sıkıntılarımın taşlarını erit...
- Gerginliğimi yok eden ılık aydınlığım, bilinçaltımdaki karışık görüntüleri düzelt...
- İyiliğin yedi renkli gökkuşağı, bıkkınlığımın sağanağını durdur...
- Onurla biriken serin ve saydam su, bunaltan kabuğumdan içeri sız...
- Göğsüme sıçrayan çocuksu titreşim, sevincimi eski günlerden al ve getir...
- Sevgiyi sözlerden soyan gerçeği elim, beni her gün yaratan ateşimi körükle...
- Beni bencillikle suçlayan ama başkasının mutlu olmasına tahammül edemeyen sen... Bencil... Beni sevincimde ve huzurumda bırak...
- "Olumlu" olmanın gücü içimde ve dış evrenimde galebe çalmakta. Buna inan yüreğim...
- Çünkü BEN; ... İnanıyorum...
- O inanıyor...
- Onlar... Bu satırlarımı okuyanlar, belki onlar da inanıyorlardır, bilmiyorum, bilemiyorum...

Ertan Yurderi

22 Şubat 2010 Pazartesi

"Lütfen beni soy..."


Yazımın başlığına bakıp da hemen öyle önyargıyla "Bu adam kafayı mı sıyırdı, yoksa uçtu mu acaba?" demeyin...

Bunu ben söylemiyorum... Bunu "Please Rob Me" adlı site söylüyor... http://pleaserobme.com/ (Haber)

“Lütfen Beni Soy - Please Rob Me)" adlı sitede tüm dünyaya dakika dakika kimlerin evlerinden çıktığı bildiriliyor.

Nasıl mı? Twitter, Foursquare gibi sosyal bloglara bırakılan notlar sayesinde...

- Şekerim biraz sonra .... buluşacağım, akşama görüşürüz, öptüm muckkk...

- Annemlerle birlikte teyzeme gidiyoruz, byee ...

- Bu akşam evde değiliz... Artık yarın görüşürüz...

- Falan, filan, feşmekan...

Eh herkes böyle notlar yazıp, twitter'dan ya da birçok sosyal ağlardan göndermeye kalkarsa, hırsızlara da gün doğar elbet...

Tabii ki bu site, "hırsızlara yardımcı oluyor" gerekçesiyle büyük tepki çekmiş... Site yetkilileri de “Niyetimiz asla hırsızlığa neden olmak değil, asla olmadı” diyorlarmış...

Türkiye'de de http://www.lutfenbenisoy.com diye bir site oluşturulur  mu, oluşturulmaz mı, bu site çok tıklanıp hit alır mı, almaz mı bilemem ama Türkiye'deki hırsızların böyle bir kamuya yararlı (!!!) sitenin mudavimlerinden olacağına inanırım işte... Hatta ücreti mukabil üyelik sistemi bile kurarlar...

Hatırlar mısınız, geçen yıl Anadolu Sigorta'nın reklam kuşaklarında dönen iki reklam filmi vardı...



Bu reklamlarda Köstebek Tahir ve Sincap Necmi adlı hırsızlar iki saatte 20 evi soyabileceklerini ballandıra ballandıra anlatıp, hem bizleri sinir ediyorlar, hem de durup durduk yerde bizi "Ya bizim ev de soyulursa" diye evhamlandırıyorlardı...

Eh durumlar böyle olunca, bu tür siteler hırsızlar için biçilmiş kaftan olur hani... Onlar da diledikleri twitterci ve diğer sosyal blogcuların evlerini rahatlıkla bu şekilde soyabilirler...


Bu arada aklıma gelmişken, ülkeyi ve milleti her türlü şekilde soyup soğana çevirenler de ne twitter'dan ne de diğer sosyal ağlardan takip etme gereğini duyuyorlar... Onların kocaman kocaman tele-kepçe kulak sistemleri zaten var... Dinliyorlar, gidiyorlar, alıyorlar babalar gibi... Kimseden "tık" ses yok... Herkes yusuf yusuf... Kime şikâyet edeceksin ki onları, Fizan'daki kadıya mı?.. Ha, Silivri'de tek katlı ve tek odalı villada bir ömür geçirmeyi göze alıyorsan, göz(t)ün de yiyorsa, git şikâyet et istersen...

İşte böyle sayın internet kullanıcıları...

Siz siz olun, bence bir an önce önleminizi alın, ne twitter'da ne de diğer sosyal ağlarda bülbül gibi şakıyarak evde olmadığınızı, evinizin boş olduğunu ve diğer gizli bilgilerinizi ne çaktırın, ne de paylaşın... 

Hem bu tür sitelere malzeme olmamış, hem de sosyalleşiyorum diye bilumum hırsız şürekasının kuklası olmamış olursunuz...

Ertan Yurderi

21 Şubat 2010 Pazar

Ülkemizde SEVGİ'yi yitirdik (mi?)


Bir dostumuz, Google Buzz'dan, "takkeyi önümüze koyup" bizleri kara kara düşündürtecek satırlar göndermiş...


Yazmış olduğu samimi düşünceleri ve satırları, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan ve günlük yaşamlarımızda artık kişilerin nasıl bunaldığının birer ifadesi gibi...

Dostumuz diyor ki satırlarında ve satır aralarında;

"Bugünlerde oldukça gergin anlar yaşıyorum, herkes ve her olay kolayca sinirlendirebiliyor beni... Nasıl bu hale geldim sorusu beynimi yoruyor... İnsanlara eskisi kadar güvenmediğimin farkına varmak daha da katladı bu gerginliğimi...

Yıllardır kendi gücüm doğrultusunda ulaşmaya çalışıyorum insanlara, amacım sadece onlara yardım etmek değil, yurdum insanını daha yakından tanımak ve ihtiyaçlarına bilinçli, doğru yanıtlar vermekti...

Severek yer aldım yanlarında... Hiç gocunmadım, şikayet etmedim, gün geldi anlamadılar azarlarını işittim, gün geldi beğenmediler kovuldum... Yine de vazgeçmedim.

Tüm bunları neden yazdığımı bilmiyorum, şu anda bütün bir ömrümü yazamam buraya, yine de sayfam bugün günlüğüm oldu benim... İçimi dökmek istedim.

Belki de rastlantısal olarak yaşadığım olaylar bu satırları yazmamı tetikledi...

Biri söyleyebilir mi bana, nasıl yaşarız birbirimize güvenmeden? Ya da sırtını vererek bir duvara nasıl yaşar normal bir insan...

Biz insanlar hangi zaman dilimi içinde bu kadar acımasız olduk, nasıl eziyoruz topuklarımızın altında kendi vicdanlarımızı...

Yüreğimizin yerinde ne taşıyoruz sevmek için birbirimizi... Ve gerçekten sevmeyi biliyormuyuz?..."


Fazla SÖZ'e gerek var mı, bence hiç gerek yok.

Toplumumuz arasında günden güne artmakta olan birbirine tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük ve vesair duygular bir sevgisizlik abidesini günden güne büyütmekte sanki.

Eğer yaşarken; susuz olana bir lokma su, aç olana bir lokma ekmek, ümitsize ümit, kederliye güleryüzü yitirmeye başlamışsak SEVGİ'lerimizin içinde, durum vahim, hatta vahimden de öte...

Artık sokaklarda insanlar biribirlerine; bilmedikleri, tanımadıkları halde düşman gibidirler… Şimdi sokaklarda güleryüzlü insanlar görmeniz imkansız hale gelmiş gibidir… Şöyle etrafınıza bir bakın, kaç tane yüzü gülen insana rastlayabileceksiniz acaba?

Kime dokunuverseniz, kiminle konuşmaya kalksanız sanki bin ah işitecekmişsiniz gibiyiz...

Ne oldu? Neler oluyor bizlere...

Yaşamsal diyalektiğimizden kaynaklanan hoşgörülerimiz de nereye gitti?

Bu yaşamsal diyalektiğimizin içinde HİÇ'e varıp oradaki SEVGİ'ye ulaşabilmemiz için öncelikle bu diyalektiği olduğu gibi onaylamamız gerektiğini ne kadar çabuk unuttu insanoğlu...

Unuttuğumuz değerleri şöyle yeniden bir hatırlayalım isterseniz...

Yaşamsal diyalektiğin kendinde, etik arayışa girişmenin hiçbir anlamı yoktur. 'Önsel ilke'nin bize verili olduğunu içimize sindirmeliyiz.

Sindirmeliyiz ki; İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, namusluyla namussuzu, büyüklenenle küçükleneni, vicdanlıyla acımasızı, hoşgörülüyle hoşgörüsüzü, açgözlüyle alçakgönüllüyü, yardımseverle bencili, insan-severle vahşet işçisini, kısaca manevi tüm edim ve değerleri kendi zıtlarıyla birlikte kabul edebilelim.

HİÇ'e varabilmemizin ve SEVGİ'ye ulaşabilmemizin ön koşullarıdır bunlar...

Bütün hüner, evet bütün hüner, "Sevgiyi hak etmeyeni dahi sevebilmektir."

Bu aynı zamanda bizi kendimize yabancılaştıran kimliklerimizden kurtulabilmenin de biricik yoludur.

HİÇ'e giden yolda zorunlu bir durak sayılan "doğal hoşgörünü"nün kaynağını da bu gerçekte aramamız gerekmektedir.

'Düşmanını dahi seveceksin' sözü, yaşamı özünden kavrayışın bir ürünüdür...

İşte bu yüzden hepimize; bilgisizlikten ve hoşgörüsüzlükten donmuş kafalarımızı önce bilgi ile yavaş yavaş eritmeyi, sonra da sertlikten, zorluktan kapanmış olan gönüllerimizi yeniden SEVGİ ile açmayı diliyorum...

Sevgi; Barış'ı ve Hoşgörü'yü getirecek, tüm bunların toplamı da güzel bir yaşamı...

Umarım ki nice Taptuk Emre'ler, Yunus Emre'ler ve Mevlana'lar yetiştirmiş bu topraklar, bunu en kısa zamanda yeniden yaşar ve görür...

Ertan Yurderi

20 Şubat 2010 Cumartesi

Bilinmeyen Servis 118, kafamı karıştırdı


Son günlerde TV'lerde bir reklam dönüyor, belki siz de izlemişsinizdir...

Reklamdaki adam kadına soruyor: “118’in yeni numarası neydi Birsen?”

Birsen de yanıt veriyor adama... Hem de sözcüklerin üstüne basa basa...
“Seksen, yüz on sekiz seksen”...

Siz ne anladınız? Allahaşkına söyleyin, siz ne anladınız bu reklamdan?

Vallahi ben ve evde benim gibi düşünen aile bireylerim, "Heee, demek ki Telekom'un Bilinmeyen Servis numarası 11811'di ya... O değişmiş, artık 11880 olmuş..." diye anladık...

Ama işin aslı öyle değilmiş... O yüzden batsın sizin "Seksen"iniz de, "Yüz on sekiz seksen" reklamınız da... Biz nerden bilelim kardeşim o sihirli cümlelerinizin bizi yanıltacağını...

Millette kafa mı bıraktılar, kafa mı?!.

Yok darbeydi, yok suikastti, yok savcıydı, yok avcıydı...
Yok Erzincan'dı, yok Erzurum'du... Yok Taraf'tı, yok tuhaftı...
Yetti, yetti, yetttiiiiiii... Millette kafa mafa bırakmadınız...

Neyse imdadımıza internet denilen "derya deniz, girmeyen keriz" yetişiverdi acilen...
Böylelikle bir gerçeği daha öğreniverdik... Ütülmekten son anda kendimizi kurtardık...

İşin aslı şuymuş...

Meğersem Türk Telekom'un tek başına verdiği 11811 hizmeti, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından rekabete açılmış ve Rehberlik Hizmeti İşletmecileri adı altında 27.08.2007 tarihinden bu yana yaklaşık 8 firmaya yetki verilmiş...

Kısaca bu 8 firma, 118 Bilinmeyen Servis hizmeti vermeye başlamış...

Gerekli altyapı ve veriler toplanıp bu şirketlere aktarılıyor, onlar da kendilerini arayan müşterilere ücreti karşılığında bu hizmeti veriyorlarmış...

11880'in de reklamı böyle bir reklammış... Sahibi ise BN Elektronik Haberleşme ve Telekomünikasyon Hiz. Tic. A.Ş. imiş...

İnternetteki fısıltı gazetelerine göre de bu şirket Yunanlılarınmış...

Bu konuda araştırma yapmak isteyenler için bu firmaların listesinin bulunduğu internet adresini vereyim... Siz de bir inceleyin bakalım...

http://www.tk.gov.tr/doc/lisans/rehberlikhizmeti_isletmecileri_giris.htm

Şimdi o reklama benim gibi ilk anda kanan (artık yemezler ama!!!), onu Türk Telekom'un numarasının değiştiğini zannedip de arayan benim saf ve temiz amcalarımın, teyzelerimin, ablalarımın, ve bilcümle akrabalarımın ve ülkemin insanlarının verdiği paralara ne olacak? Ya yüklü yüklü telefon faturaları gelmeye başlarsa...

Çünkü sözkonusu reklamı izleyen herhangi bir insan bu konuda hiçbir bilgiye sahip değilse, "Bilinmeyen Servis" numarasının sadece 11880 olduğunu ve sadece bu numaradan aranıp öğrenebileceğini zannediyor...

Böyle şey olur mu?.. Bu reklamı ve reklam metnini hazırlayanlar sanki bu numara Türk Telekom’a ait bir numaraymışçasına tüketiciyi yanıltan böyle bir cümleyi neden kullandılar?

Türk Telekom bu reklamı görmedi mi? Neden o da çıkıp böyle bir reklam hazırlamadı ve tüketiciyi bu konuda uyarmadı?

Tüketiciyi bu tür yanıltıcı reklamlardan koruyacak olan Reklam Kurumu, Reklam ve Rekabet Kurulu, Tüketici Dernekleri, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu uyuyor mu?.. Bu reklamı incelemeleri ve gerekli uyarıyı yapmaları gerekmez miydi?

Evet bu yazıyı bu satıra kadar okuyan siz okuyuculara...

Artık bundan böyle 8 tane Bilinmeyen Servis hizmeti veren şirketimiz var... Artık karar sizin, ister bu şirketleri ararsınız, ister aramazsınız... O sizin insiyatifinize kalmış...

Gerçi ben çok nadir de olsa 11811 servisini kullanıyorum... Onu da internetten kullanıyorum...

Benim artık daha fazla yabancı şirketlere verecek ne param var, ne de pulum...

Bu şirketlere de sesleniyorum buradan...

Bakın!.. Benim ev ve cep telefon numaralarım rehberlerde görünmesin diye hem Türk Telekom'da hem de hizmetini aldığım cep telefonu şirketinde müracaatım vardı... Şayet siz 8 şirketten herhangibiriniz benim bu telefon numaralarımı bir şekilde temin etmişseniz ve bunları bir başkasına benim isteğim ve iradem dışı verirsiniz hakkınızda dava açarım haberiniz olsun...


Ey siz okurlar, siz de bu konulardan haberdar olun, çevrenize bu haberi yayın...

Tam yazımı kapatacakken, şimdi birden aklıma geldi...

Her gün kaset kaset özel konuşmalar nasıl ortaya çıkıyor, milletin telefonlarını nasıl dinliyorlar diye merak ediyordum... Özel telefon şirketleri bu şekilde çoğalmaya devam ederse, ne özel mahremiyet kalacak (zaten kalmadı), ne de telefonlarda doğru dürüst konuşmak...

Bizi dumanla ya da ne bileyim haberleşme güvercinleriyle, ya da başka başka şekillerde haberleşme yapmaya zorlamayın...

Millet olarak lâkabımız "Çılgın Türkler" yapar mı yaparız!...

Şimdi morsun başına geçiyor ve ilk mesajımı arkadaşım Teo'ya geçiyorum...

Da di di dit, dit, da dit, di dit / di da, di da dit, di da /  da da da, da di da .......

Ertan Yurderi

19 Şubat 2010 Cuma

Dostlar ve yandaşlar


Yazıma konu olan kişiler; Muz Cumhuriyeti'nde değil, odundan kağıt, kağıttan odun çıkartılan Odun Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar...

Pahalıya malolan yandaşlardan kaçınmak gerekir, yoksa kuyruğu uzatayım derken kanatları kısaltılmış olur insanın.

Bence pahalıya malolanlar, yalnız keseye dokunanlar değil, olur olmaz istekleriyle durmadan kafa şişirenler, sizi usandıranlardır da...

Adamlarınız çoğunlukla, gözetilmek, gereğinde salık verilmek, haksızlıklardan korunmak ötesinde şeyler istememeli sizden. Bir bölünme adına sizden yana çıkanlar ise çekilir türden değildir, çünkü bunlar sizin ardınıza sizi sevdikleri için değil de başka birine kızdıkları için takılmışlardır...

Gemisine bindikleri kişinin borusunu çalan pohpohçular da hiç çekilmez, çünkü bunlar saklı gizli tanımadıkları için işi altüst eder, tuttukları kimsenin övgüsünü yaparken onurunu zedeler, ona karşı çekememezlik uyandırırlar.

Bir başka tür de, gerçekte bir bakıma casus oldukları için tehlike uyandıranlardır, çünkü bunlar ülkenizin ve evinizin saklı gizli her yerini ve yönünü öğrenir, başkalarına anlatırlar. Bununla birlikte, böyle adamlar genellikle çok sevilirler, çünkü yaltaklanmasını, söz götürüp getirmesini pek iyi bilirler.

İleri gelen tabakalarda, ünlü bir kimsenin kendi mesleğinden birini yanına alması (örneğin ünlü bir yazarı, ülkeye yararlılıklar göstermiş bir bilimadamını, ya da ne bileyim ünlü bir uluslararası mankeni), her zaman pek geçerlikte, siyaset çevrelerinde bile pek gözalıcı bir şeydir; yeter ki bu bir gösteriş ya da halkın gözüne girme uğruna yapılmış olmasın.

Başkalarınca desteklenmenin en yüce türü, bir kimsenin, herkesin değerini, erdemini tanıdığı için desteklenmesidir. Ancak olağanüstü bir üstün kişiliğin söz konusu olmadığı durumlarda, yandaşlarınızı seçerken becerikli olandan çok orta yetenekliyi seçin ki, daha doğrusunu söylemek gerekirse, kötü günlerde iş becerir kimseler olanını seçin ki, işinize yarasın. Öyle değil mi?..

Yönetim işlerinde, aynı yetkideki bütün görevlileri eşit tutmak gerektiği doğrudur; çünkü kimilerine daha çok yüz vermek onları şımartır, aynı hakkı isteyen ötekileri de darıltır. Onurlandıracağınız kimseleri ise, bütün adamlarınızın ve yandaşlarınızın arasından titizlikle seçmeniz yerinde olur, çünkü böylece hem bu ayrıcalığa erişen kimsenin size bağlılığı artar, hem ötekiler de göze girebilmek için daha çok çaba gösterirler. Hiç kimseyi başlangıçta pek el üstünde tutmamak yerinde olur; çünki sonra bu değeri haketmediği ortaya çıkar belki, aynı tutumunuzu sürdüremezsiniz.

Tek kişinin eline, genel deyimle dizgini vermek, sağlam bir yol değildir, çünkü güçsüzlük belirtisi olduğu gibi alabildiğine dedikoduya, küçültücü söylentilere de yol açar. Sizi doğrudan doğruya çekiştiremeyecek kimseler, o önem verdiğiniz kimseyi daha bir kolaylıkla dillerine dolarlar, böylece sizin ününüze de gölge düşürmüş olurlar. Bununla birlikte yakın adamların çok olması daha da kötüdür, o zaman insan her öğüt verenin etkisinde kalır, kendi başına karar veremez olur, ikide bir karar değiştirir.

Yalnız birkaç arkadaşa danışmak her zaman için onurlu bir iştir, çünkü;

"Seyirciler çoğu zaman oyunu oyunculardan daha iyi görürler, tepe de, en iyi dere içinden görünür" .  

Dünyada candan dostluk pek seyrektir, hele öteden beri övgüsü yapılan, denk kimseler arasındaki dostluk yok gibi bir şeydir. Gerçekte gördüğümüz, yüksek kimselerle aşağı kimseler arasındaki dostluktur, birinin başarısı ötekine bağlıdır da ondan...

Yok canım, düşündüğünüz gibi değil yazıma konu olan yer ve kişiler...

Burası Muz Cumhuriyeti'nde değil, odundan kağıt, kağıttan odun çıkartılan bir cumhuriyettedirler...

Ertan Yurderi

18 Şubat 2010 Perşembe

"Metroseksüel neandertaller” ve yaratıcılığa soyunan insan…

Arkeolojiye ne kadar meraklısınız bilemem ama, ben meraklı sayılırım…Geçmişe ait bulunan her iz, bende ayrı bir heyecan ve merak yaratır…


İngiliz arkeologların bundan tam 50 bin yıl önce yaşamış olan Neandertallerin makyaj yaparak dünyadaki ilk "metroseksüel"ler olabileceğini ortaya çıkartmaları bende ayrı bir heyecan yarattı... (Bknz

Bu araştırmayı okuduğumda aklıma; “Acaba atalarımız farklı türlerin karışımı sonucunda mı üredi?” sorusu yeniden geldi…

Çünkü buna benzer bir haberi bundan birkaç yıl önce okuduğum bilim dergisinde de görmüştüm… Bilim adamları yeni bir neandertal yani karışık insan türü (androidman) üretmek için kolları sıvamışlardı…

Böyle bir şey olabilir mi gerçekten bilmiyorum…


Ancak baksanıza şu Neandertallere… “Metroseksüellermiş…” Kıyamam ben onlara ya…

Biz günümüz insanları, onları “moron” bir tür olarak bilirdik… Oysa onlar sembolik düşünme kapasitesine sahip ilk insan türü olabilirlermiş…

Evet bugün genetik biliminin inanılmaz aşamalara geldiğini hepimiz biliyoruz… Kimyasal maddeler kullanılarak yapay bir canlı yaratmak için yapılan bu tür araştırmalarda bir aşamaya gelmişlerdir muhakkak…

Çeşitli hayvan türlerinin klonlanmasına şahit olduk, neden bir insan türü de yaratılmasın…

Peki bu yaratılacak yeni androidmanler nerede kullanılabilir?

Elbette her yeni keşfin “insan türünün iyiliği için” denmesi ne kadar doğru ise, yarın öbür gün bu yaratılan androidmanlerin daha değişik amaçlarla da kullanılmayacağı ne malum?

Örneğin savaş sanayiinde...

Yaralanıp kendini yenileyen insan türü, ölmeyen askerler vs. gibi...

Bu tür bilim-kurgusal çalışmalar bizi elbette geçmişimizle de yüzleştirmeye götürebilir..

Bilim adamları da zaten bunu araştırıyorlar yüzyıllardır…

Neandertal ile insan türünün karıştığının delili olabilecek bir fosil bulunmuştu yıllar önce. Bu buluş sonrası, insanın kökeni tartışması yeniden ve bütünüyle ele alınmış ve var olan teoriler gözden geçirilmeye başlanmıştı…

Bu tür konuları beğensek de, beğenmesek de, türümüzün bir ölçüde melez olduğu gerçeğini belki bir gün kabul etmek zorunda kalacağız…

Şimdi gelelim bu konudaki araştırmaya…


İnsanbilimci Joao Zilhao, bundan tam 24.000 yıl öncesine ait Portekiz'in Lagar Velho  bölgesinde mezarda yatan eksiksiz insan kalıntıları bulmuştu... Bu bir küçük erkek çocuğuna aitti. Halkının gelenekleri gereğince, delinmiş deniz kabukları ve kırmızı aşıboyası işleğinde pek de derin olmayan bir mezara gömülmüştü. (Bknz)

Neandertallerin o tarihte çoktan yeryüzünden silinmiş olduklarına inanıldığından, Zilhao çağdaş insan türünün ilk örneklerinden biriyle karşılaşmayı umuyordu.


Ne var ki, çocuğun iskeleti umduğundan çok daha farklıydı. Sıra dışı ve görünürde son derece önemli bir bulguyla karşı karşıya olduğunu fark eden araştırmacı, Washington Üniversitesi'nden Taş Devri insanları uzmanı Erik Trinkaus'u yardıma çağırdı.

Bristol Üniversitesi'nde görevli olan Zilhao ve Trinkaus, 1999 yılında, lagar Velholu çocukla ilgili bir rapor yayımladılar. Raporda, çocuğun kemiklerinin insanoğlunun evrimiyle ilgili ezelden beri gizini koruyan son derece incelikli bir soruya yanıt getirdiğine dikkat çekilmekteydi:

Atalarımız Neandertal'lerle karışmış olabilir miydi?

Zilhao ve Trinkaus çocuğun açıkça bir insan-Neandertal kırması olduğu görüşünde birleşiyorlardı.

Çıkık çenesi ve kro-magnonlara özgü yüz hatlarının yanı sıra, çocuğun tıknaz bedeni ve kısa bacakları da tipik bir neandertal örneğiydi. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi; O da çocuğun ilk Avrupalılar ile neandertaller arasındaki uzun süreli ve yoğun çiftleşmenin bir ürünü olduğuydu...

Evet yukarıdaki bu yorum o gün bugündür ateşli tartışmalara konu oluyor.

Doğrudan atalarımızla öteki insan türlerinin karışmış olabileceği görüşü uzun süredir benimsenmekle birlikte, bugüne dek bunu destekleyen somut bir kanıt elde edilemedi.

Ancak, Lagar Velho çocuğunun bulunmasından sonra elde edilen genetik bulgular ve fosillerin yardımıyla, bu konuda bir takım ipuçları da ortaya çıkmaya başladı.

Bulgular çoğaldıkça farklı türlerin karıştığı, dahası bu karışımın insanoğlunun evriminde son derece önemli bir payı olduğu görüşü de giderek ağır basmaya başladı.

Yukarıda da söylediğim gibi, türümüzün bir ölçüde melez olduğu gerçeğini, beğensek de beğenmesek de, bir gün kabul etmek zorunda kalabiliriz.


Günümüz “metroseksüel” tiplerine bakarsak, hepimizin içinde biraz neandertallik var galiba...

Ezoterik bilimciler de Kayıp Mu Kıtası'nın bugünkü teknolojik düzeyden daha ileri bir düzeye sahip olduklarını ve insan genleriyle oynanmış olabileceğini söylüyorlar…

Ayrıca diğer bir düşünceye göre de, üç bin küsur senede bir dünyanın yakınından geçen Marduk (Niburu) adı da verilen gezegenden dünyaya bırakılmış neandertal insan türünün ürünleri de olabilirmişiz…

Tabii yukarıda insanbilimcilerin ve ezoterikçilerin anlattıklarının ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olabileceğini kendi düşünce denizinizde yüzdürün bir bakalım… Siz neler bulacaksınız…

Ancak bugünden gen bilimcilerinin ileride neler yapabileceklerini düşününce, doğabilecek sonuçları şimdiden görebiliyor ve yaratıcılığa soyunan günümüz insan türünden de açıkçası korkuyorum…

Ertan Yurderi

17 Şubat 2010 Çarşamba

Megaköy İstanbul'un trafik sorunu ve yaşam çilesi hiç biter mi?



İstanbul'un sur içinde yaşayan şanslılarındanım ben...  

Oturduğum semtin iki büyük caddesi var... Vatan ve Millet adında...

Her iki caddeden de tramvay geçiyor... Birisi Zeytinburnu'ndan kalkıp Kabataş'a, oradan da feniküler sistemle Taksim'e kadar, bir diğeri ise Aksaray'dan kalkıp Atatürk Havalimanı'na kadar kısa bir sürede ulaşıyor.

15 dakikalık yürüme mesafesinden de banliyö treni geçiyor, Sirkeci-Halkalı arası...

Yine normal tempolu yürümeyle 20-25 dakikada da Yenikapı Hızlı Feribot'una ulaşabiliyorum...

Tramvay'ı kullanarak Metrobüs'e ulaşabilmem ise tam 5 dakika sürüyor... Sonrasında da yarım saat içinde Avcılar semtindeyim...

Bu anlattıklarım şunu gösteriyor ki, şayet şehrin en merkezi bir semtinde oturuyorsanız, İstanbul'un her iki yakasına da toplu ulaşım araçlarıyla daha çabuk ve daha ucuz ulaşabiliyorsunuz... 

Elbette eskiden her yere bu kadar çabuk ve ucuza ulaşabilmek mümkün değildi... Gideceğiniz yer biraz uzaksa, sabah erkenden yola çıkar, birkaç vasıta değiştirip öyle giderdiniz, gideceğiniz yere. Gerçi o zamanda bu kadar trafik yoktu... Şimdi ise her an trafik var... Hele günün belli saatlerinde anaartelleri kullanarak bir yerden bir yere özel arabanızla gidiyorsanız, varacağınız yere zamanında ulaşabilmek mümkün olmuyor...


Bu şehrin imar plancıları, geçmişte, oturma ve çalışma planlarını yaparlarken, bu kadar gelişeceğini hiç düşünememişler anlaşılan... Bu yüzden de altyapılara ve yollara hiç önem vermemişler... Altyapı ve gerekli yollar yapılmadan şehir gelişip büyümeye devam edince, bir de Anadolu'dan hızla göç almaya başlayınca, haliyle ortaya, karman-çorman bir kent görüntüsü çıkmış...

İstanbul'da ne zaman yeni bir oturma alanı imara açılsa "Yandık ki, ne yandık" diyorum... Çünki imara açılan o yeni bölge, birkaç sene içinde aşırı derecede göç alıp kalabalıklaşıyor ve o semte ulaşım bir sorun haline geliveriyor...

Bu çarpık yapılaşmadan dolayı, şehrin hava sirkülasyonu da doğru dürüst olamadığından, şehir içinde soluk alamaz hale geliyor insanlar... 

Ayrıca şehrin meteorolojik yapısı da nasibini alıyor bu çarpıklıktan... Örneğin kış aylarında şehrin dış semtlerine aşırı şekilde kar düşerken, iç semtlerinde ise ısınmış havadan dolayı, sağnak yağmurlar düşüyor... 

Yaz aylarında ise hem aşırı nem hem de yoğun trafik yüzünden kirlenen hava şehrin iç semtlerinin üzerine kabus gibi çökerken, İstanbul'un dış semtlerinde oturanlar bir nebze de olsa temiz hava ve esintiden nasiplerini ve rahat nefeslerini alabiliyorlar...

Ayrıca üç bir tarafı denizle çevrili bu kentin deniz ulaşımına da hiç önem verilmemiş. Bir uçtan bir uca karadan yaklaşık 100 km. olan bu şehirde, yeteri kadar deniz ulaşım aracı da yok...

Oysa ki Türkler denizcilikte dünyaya ün salmış bir millettir. Ancak ne yazıktır ki denizlerinden yeteri kadar yararlanılamamaktadır. Nedeni ise karayolu ulaşımından ve taşımacılığından nemalananlar yüzündendir...



( Youtube izlemek icin DNS ayarlarinizi yapınız... 

Youtube'dan izleme olanağı olmayanlar; http://www.ktunnel.com sitesine girip Youtube yazan yere yukarda linki kopyalayip ‘Begin Browsing’e tiklarsaniz seyredebilirsiniz. http://www.youtube.com/watch?v=PAckvkKRdMY&feature=player_embedded )

Şayet deniz yollarına, Karayolları'na yapılan yatırım kadar daha fazla yatırım yapılabilseydi, Silivri'den başlayıp Anadolu Yakası'nın sonu olan Bayramoğlu-Kocaeli sınırına kadar kıyı şeritlerine deniz yoluyla da rahatlıkla ulaşılabilinirdi...

Her işgünü sabah ve akşam saatlerinde trafik öyle bir hal alıyor ki, değil vaktinde bir yere ulaşabilmek, hasta olsanız, acil bir yere ulaşmak isteseniz bile zamanında ulaşabilmeniz mümkün olmuyor. Arabanızla 5 dakikada gideceğiniz yol, 45 dakikalık işkenceli ve çileli hale dönüşüveriyor...

Bu gidişle İstanbul'a değil 3. - 4. - 5'inci, 14'üncü köprü de  yapılsa, bu kentin ulaşım sorunu hiç bitmez...

Bence şu anki anakent belediye yönetimi, eski belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın sesine kulak verip de denizde ve karadaki toplu taşımacılığa acilen önem verebilseler ve yatırımlarını bu yönde yapsalardı ne güzel olurdu...

Neredeyse Avrupa'daki bazı ülkelerin nüfusuna ulaşan İstanbul'a göç de acilen durdurulmalı... Yoksa Megaköy görüntüsü veren bu şehir, gelecekte bu yükü taşıyamayacak kadar kalabalık olacak.

Allah göstermesin olağanüstü hal ya da afet durumunda bu şehirde neler olur, onu düşünmek dahi istemiyorum...Daha yakın zamanda aşırı yağışta taşan dereleri ve yitip giden canları ise unutmadık...

Bu kadar sorunlu bir Megaköy olan İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmayı hakediyormuydu bilemiyorum ama  çeşmesinden akan suyu bile içilemeyen bu koca ve eskimiş şehirde yaşamayı yine de seviyorum...

Ertan Yurderi