14 Şubat 2007 Çarşamba

Senin insanın...

Dün akşam seninle ilgiliydi gördüğüm rüya hayrolsun...

Yanımda en güzel ve en tabii halinle yatıyordun yine... Seni sevgiyle izliyordum... Doya doya izliyordum her zaman yaptığım gibi seni...

Kokuna öyle alışmışım ki... Sanki tabiatın kendine has doğal toprak ve çam kokusu karışımı gibiydi kokun...

Senin bu haline dayanamayıp arada bir ellerimle başını okşuyor, yavaş yavaş sırtına doğru ellerimi indiriyor ve yüzünün önünden başlayarak önce göğsünü okşuyor sonra yavaş yavaş karnına doğru ellerimi indiriyordum...

Ben seni böyle okşayıp sevdikçe sen tüm bedenini tam teslim ediyordun bana... Bana güvendigin bedeninin her halinden, her titreşiminden belli oluyordu... Böylesi sevgiyle okşanıp sevilmek kimbilir nasıl bir şey... Bunu en iyi sen biliyorsundur muhakkak... Çünkü ben hiç böyle sevilmedim ki...

Böylesi sevilmenin, böylesi okşanmanın sende yarattığı mutlulukla çıkardığın sesin, kulaklarımdan hiçbir zaman çıkmayacak... Yüzlerce enstrümanın çıkardığı senfonik melodi bile beni böylesi etkileyemez... Bu sesle, yüzlerce sene veya asırlarca yanında huzurla uyuyabilirim...


Bana ilk geldiğin günü ve benim olduğun günü hatırlıyorum da... Kendi tercihini kendin yapmıştın... Ben seni değil, sen beni seçmiştin... Senin evdeki varlığınla yepyeni bir yaşamı tatmaya başlamıştım...

Bana insan muamelesi yapıyordun en doğal, en tabii halinle... Ne de olsa ben de her halimle senindim... Senin insanın olmanın kıvancını yaşıyordum... Senin aniden hayatına giren sevdiğin ve hayatının bir parçası oluvermek gurur vericiydi benim için de...

Biz her şekilde konuşuyorduk seninle... Lisanlarımız birbirimize uymasa bile, ben senin ne söylediğini, sen de benim ne söylediğimi anlıyordun... Bazen birbirimizi anlayamadığımız oluyordu o zaman ise gözlerimizi konuşturuyorduk, bedenimizi konuşturuyorduk, hatta birbirimizin yüzüne bakmak bile birbirimize ne söylemek istediğimizi anlatıveriyordu...

Evden işe gitmek üzere her çıkışım senin için en üzücü anındı biliyorum... "Gitme benimle kal" deyişini, beni öpüşünü, bana sarılmanı hiç unutamam.. Pencereden hüzünlü gözlerle bakman benim de içimin yağını eritiyordu...

Çalışırken hep senin hayalin gözlerimin önündeydi... Evdeki neşeli koşuşturmacalarımızı, sevinç çığlıklarımızı, birbirimizle çocuk gibi şakalaşmalarımız, her mutlu anımız, evet her mutlu anımız gözlerimin önüne geliyordu... Yine çalışırken, bir an önce akşamın olmasını ve koşa koşa sana gelmeyi hayal ediyordum... Biliyordum ki gözlerin hep penceredeydi... Benim gelişimi bekliyordun... Benim gelişimi köşe başından görünce, ben de seni pencerede beni beklediğini görünce içim kıpır kıpır oluyordu... Merdivenleri koşar adımlarla çıkıyordum sana kavuşmak için.... Kapıyı açar aşmaz, bana sarılmanı, beni koklaya koklaya öpmeni, sevinç çığlıklarını unutamam...

İşte şu an yine birlikteyiz... Masamızın başındayız... En sevdiğimiz şeyleri birlikte yiyiyoruz... Gözlerimiz gözlerimizde.. Senin en sevdiğin müzik çalıyor... Hani şu dinlerken kendinden geçtiğin müzik... Hatta hatırlıyor musun bazen o kadar çok kendinden geçersin ki bu müzikle, müzik setine sarılmış uyuyor bulurum seni.....

Şu an hiç konuşmuyoruz sadece bu mutluluğun tadını çıkarmaya çalışıyoruz... Çalışıyoruz da içimde yine garip bir burukluk var... Senden ayrılmak, ayrı kalmak veya bir daha seni görememek korkusu tüm bedenimi sarıyor... Bu mutluluğun kısa süreceği düşüncesi rüyalarıma bile giriyor bak... Kısacık ömrümüze sığan bu birliktelik gün gelip bitecek biliyorum... Yaşam da bunu gerektiriyor, bunu da biliyorum... Belki ben senden önce göçeceğim yaşamdan, belki de sen benden önce... Belli olmaz ama... Ama ... İşte sevdiğini kaybetmek düşüncesi yok mu bu gerçek beni kahrediyor...

Bedenimde senden kalan izlere bakıyorum... Ellerimdeki izlerine... Kollarımdaki izlerine... Göğsümdeki izlerine... Ayaklarımdaki izlerine... Birbirimizle altalta üstüste oynaşırken ve şakalaşırken ısırık izlerine ve beni tırmalama izlerine bakıyorum... Senden hatıra olarak kalacak derinlikte tırmalama ve ısırık izlerin duruyor bedenim her yerinde... Olsun varsın... Sen o izlerini, senin insanın olduğum için bende bıraktın... Bense hiç kıyamadım sana... Bana ne yaptınsa güldüm geçtim... Hatta bedenimdeki tüm ısırık izlerini, tırmalama izlerini gururla gösterdim tüm dostlarıma...

Tevazuyu, munisliği, muzipliği, şakalaşmayı, gülmeyi ve vesaire vesaire her türlü olumlu ve güzel duyguyu yeniden sen öğrettin bana... Şu kısacık zamanda... Şu kısacık zamanda daha önce bildiğimi sandığım ama hiç bilmediğim şeyleri yeniden senden öğrendim... Örneğin, coşkun insan olmayı.. Örneğin mutluluğun öyle çok uzaklarda olmadığını senden öğrendim... Kısacası sen, benim gerçek öğreticim oldum... Biliyorum sen de benden bir şeyler öğrenmişsindir belki... Bana bunları bir bir anlatabilmeni ne çok isterdim bir bilebilsen...

Şimdi yine uyuyorsun... Kuyruğunu yastık yapmışsın yüzüne... Ama kulakların dimdik etrafı dinliyor, sana yazdığım bu satırları mırıltılı şekilde okurken sana, sen de en güzel mırıltını çıkartıyorsun bana...

Ulan Şanslı, ne şanslı kedisin sen be... Bir elin yağda oğlum senin, bir elin de balda... Kalk ulan yatağımın üzerinden... Git yerinde yat... Üzerimdeki pikeyi de kendi üzerine çekmişsin... Bak bir yerlerimiz açıkta kalmış tüm gece boyu.... Ne acayip rüyalar gördüm oğlum seninle ilgili ya... Ulan hele senden ayrılmak düşüncesi var ya, içimi çok yaktı, cız ettirdi şu kocayüreğimi... Beni bunca satırlar boyu yazdırdı... Bir de bunları tüm dostlarımıza gönderdik... Her şeyimizi herkes öğreniverdi birden... Millet yanlış anlamıştır belki ilk satırları okurken ama, bize ne değil mi oğlum... Yanlış anlamasalardı ne yapalım?

Seni çok seviyorum Şanslı... Sen benim kuyruklu bilge oğlumsun... Beni bu dünya denilen mekanda ve yaşam ötesi sonsuz yaşamımda da, hiç yalnız bırakma olurmu? Hep yanımda kal.. Ben senin insanın olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum... Benim rüyalarıma girerek bana bir şeyler anlatmak istediğini anlıyorum ama...Biraz sulugözlü insanınım bunu iyi bilirsin, daha fazla sulugözlülük yaptırtma bana... Hadi, hadi kalk yerinden de patilerinle gözlerimden inen yaşlarımı sil... Daha ne duruyorsun...

Senin insanın, baban Ertan...

Ertan YURDERİ

13 Şubat 2007 Salı

F klavyeye evet, Q klavyeye hayır!.




1954 yılından bu yana Dünya Şampiyonu çıkartan bir kurum olan Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'ndan 1976 yılında 10 parmak daktilo eğitimimi almıştım.

Bu arada birçok şampiyon daktilocuyla da tanışma fırsatım olmuştu tabii ki de... Ece Özbayrak, Hasan Atay ve Bayram Bora'lar o zamanlar bizlerin idolüydü...

1979 yılına kadar Türkiye Şampiyonalarında dereceler alarak ben de Milli Takım'a girdim ve 1979 yılında o zamanki Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'da yapılan Dünya Daktilografi Şampiyonası'nda Gençler Kategorisi'nde "Hatasız Yazı"da "Dünya Üçüncüsü", Sürat Şampiyonası'nda da "Dünya Altıncısı" olmuştum. Elbette ilk 10 derece yine Türk takımına ait olduğu için grup halinde yine DÜNYA ŞAMPİYONU olup, altın madalya ile yurda dönmüştük...

Bizim F klavyedeki dünya rekorumuz şu ana dek 1960'lı yıllardan bu yana asla bir başka ülke tarafindan da kırılamadı... Hep kendi rekorumuzu kendimiz kırarak Dünya Daktilografi ve Stenografi Federasyonu'na adımızı altın harflerle yazdırdık...

F klavyenin sırrı ise, en kabiliyetli parmakların en çok kullanılan harflere denk gelmesi sebebiyledir... Bu yüzden de çok süratli yazdığımız muhakkak... Bugüne kadar ne Amerikalısı, ne İngiliz’i ne de Alman'ı bizi daktiloda geçemedi, bunun için ÜZGÜNÜM..

İlk bilgisayarların Türkiye'ye gelmesiyle bilgisayar klavyelerinin Q klavyesi olması beni hep üzmüştür... Bu da politiktir belki de...

Ayrıca hiç kimse bilmez belki ama; Türkiye'nin 1930'lu yıllardan başlayarak, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klavyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme istekleri 1955 yılında sağlanabildi. "Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu"nca oluşturulan "On parmak yöntemi ile Türkçe için ideal Klavye" 20 Ekim 1955'te "Bakanlıklar arası Standardizasyon Komitesi"nce "Standart Türk Klavyesi" olarak kabul edildi. Türkiye'deki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel Klâvyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanununa bir madde eklenmesi ve 1974 yılında "Türk Standartları Enstitüsü" Tarafından "Zorunlu Standart" olarak kabul edilmesiyle kesinleşmiştir. Bizlere o senelerde eğitimini aldığımız Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'nda bunu öğretmişlerdir... Bizler ayrıca bu kurslarda namusumuz ve şerefimiz üzerine söz vererek F klavye dışında başka klavye kullanmama yemini de etmiştik...

Ben o senelerde aldığım eğitimle koluma altın bir bilezik taktığımın farkındaydım... Ekmeğimi bu yorulmaz bilmez parmaklarımla kazandım bugünlere kadar... Ve emekliye ayrıldığım halde, yine bu parmaklarım sayesinde yazar yazar dururum...

Bu yüzden ben de her zaman Q klavyeye HAYIR diyenlerdenim...

F KLAVYEYE İSE, HER ZAMAN "EVET" DİYENLERDENİM...


Ertan YURDERİ

Goralılı'yım ben Goralı !..

Evet ben eski bir Goralı meraklısıyım... Biz taaaaa eskiden beri GORA'lının ne olduğunu çok iyi bilenlerdeniz yani... Hemen aklınıza Cem Yılmaz'ın GORA filmi gelmesin öyle... O filmdeki gibi Goralılı değilim yani... Goralılı olmak için pardon en iyi Goralı'yı yemek için öncelikle Fındıkzadeli olmak gerekir şu zamanda... Eh biz de 1965 yılından beri Fındıkzadeli olduğumuza göre... Goralı'yı iyi bilenlerden ve iyi yiyenlerden sayılırız...

Yıllar öncesine şöyle bir döndüğümde okul harçlıklarımızın kuruşlu
olduğu dönemlerde sabah evden çıkmadan önce anne veya babalarımızdan aldığımız kuruşlarımızı gün boyu harcamaz, okuldan çıktıktan sonra Fındıkzade semtinin okullar ve yurtlar çevresinde pıtırcık gibi açılan Goralı
dükkanlarına koşar dururduk...

Goralı yemek bir ayrıcalıktı bizim için... Daha Türkiye'de Fast-Food
alışkanlığı yokken, yani midelerimiz ve ağızlarımız daha Amerikan
Mcdonalds Hamburgeri'nin tadını bilmezken, bizler ilk fast-food
alışkanlığımızı buralarda gideriyorduk... Sonra ilk hamburgerci olan Kızılkayalar Taksim'de büfe açtı da oralara gidip hamburger yeme alışkanlığına sahip olduk.. Neyse konuyu Kızılkayalar'ın hamburgerine getirmeden yeniden Goralı'ya dönelim... O da başka bir yazı konusu olsun...

1945 yılında Ankara'nın Sakarya semtinde açılan Goralı Ailesi'ne ait
ilk dükkanda yıllarca porsiyon sosis satan Şefik Goralı günün birinde bu
rutinten bıkınca, "Bir de sandviç'i deneyelim" demiş ve bugünkü
Goralı'nın ilk temellerini atmış bu yıllarda...

Aynı yıllarda dükkanda yetişen kardeşi Ferit Goralı da askerlik yıllarının ardından İstanbul'a yerleşince bu aile markası İstanbul'a taşınmış... Daha sonra da Fındıkzade'de ilk Goralı dükkanını açmış... Ardından da pıtırcık gibi Goralı dükkanları açılmış.. Ancak şu an Fındıkzade'de tek, hakiki bir Goralı dükkanı kaldı o yıllardan bu yana...

Gora Makedonya'cadan gelme bir ad... Makedonya'da bir yaylanın adı...
Goralı da o yaylada yaşayanların ortak adı...

Neyse gelelim Goralı'nın sırrına... Goralı'nın nasıl bir sandviç olduğuna... Bunun sırrını Goralı ailesi pek vermek istemiyor yıllardır... Ancak yerken sandviç'i şöyle iki yana açtığınızda Goralı'nın içindeki malzemeyi görebiliyorsunuz.. Ne var ki içinde demeyin... Hemen söyleyelim... Öncelikle ailenin sır gibi tuttuğu bulgur, kıyma ve baharattan yapılma özel bir köfte... Sosis... Salatalık turşusu... Amerikan salata (bezelye hariç, yani havuç, patates, mayonez vb.) ile salam bu köfteyle birlikte mikserden geçirilerek püre haline getirilir. Sandvice önce sosis ardından bu püre konulur, üzerine turşu ilave edilir. Alın size müthiş lezzetli Goralı Sandviç... Yanında da içecek olarak isteğe bağlı olarak ya ayran içiyorsunuz, ya da kola...

Lise yıllarımda ben ve okul arkadaşlarım bu Goralı dükkanına uğrar
aramızda "kaç tane Goralıyı bir anda yiyebileceğimiz" konusunda yarışmalar
yapardık arada sırada... Bir keresinde hiç unutmam bir arkadaşım arka
arkaya 11 adet Goralıyı yeme gafletinde bulunup, mide fesatına uğramıştı
da, gülmekten kendimizi alamamıştık... Eh biz de onunla yarışacağız
diye 5 - 6 adet Goralıyı da midemize indirmiştik elbette...

İşte yolunuz bir gün İstanbul'da Fındıkzade semtine düşerse, Kızılelma
Caddesi üzerinde olan bu Goralıcıyı ziyaret edin mutlaka... Hem bu
leziz Goralı'nın tadına bakmış olursunuz, hem de hayatta olan son Goralı
ailesinin fertlerini de bu dükkanda tanıma fırsatını bulmuş olursunuz...
Hepsi şen, neşeli ve Goralı yemekten tombul tombul olmuş çocuklar..

Belki de bir gün onpunto yazarları olarak burada buluşup bir Goralı yeme yarışması bile yapabiliriz...

Hepinize bol Goralı, pardon bol afiyetli günler...

Ertan YURDERİ

12 Şubat 2007 Pazartesi

Eyvah, suyumuz bitiyor!..

Küresel ısınmanın arttığı son günlerde kuraklıktan İstanbul da nasibini aldı... Son 50 yılın en düşük yağışını alan güzel kentimiz Istanbul'un sadece 8 aylık suyu kalmış...

İSKİ Genel Müdürü Dursun Ali Çodur'un yaptığı açıklamada, İstanbul'un suyu için;

"10 yıldan fazla süredir ilk defa aralık ve ocakta yağmur bu kadar az düştü. Şubatta da gidişat çok iyi değil maalesef. Bu sene bugün itibariyle barajlarımızdaki toplam doluluk oranı yüzde 55. 475 milyon metreküp de suyumuz var. Bu yaklaşık sekiz ay. Geçen yıl barajlardaki doluluk oranı yüzde 94'tü. Geçen yılın aynı gününe göre bu barajdaki suyun oranı yüzde 40 daha az" demiş..

Eyvah ki ne eyvah!..

Bu arada bu haberlere sevinenler de var elbet.. Bunlar kim mi?

İçme suyu satan şirketler, su deposu satıcıları. Su pompası ve hidroforu satan şirketler... Ellerini oğuşturarak müşteri beklemekteler...

İnsanların zaaflarından yararlanarak zenginliklerine zenginlik katanlar, suyumuza bile göz diktiler...

Yıllardır başgösterecek su sıkıntısına önlem almaya çalışan İSKİ yönetimi bakalım bu susuzluğa nasıl çare bulacaklar...

Susuz bir yaza da hazırlanmak gerek... Ama nasıl?

Yine su deposu satıcılarının kucağına düşeceğiz anlaşılan...

Suyu en pahalısından içeceğimiz de muhakkak...

Ne yapmalı acaba? Nereye kaçmalı... Suyu bol olan yere tabii ki de...

Suyu elinde bulunduran devlet bu konuda şanslı ülke olacak... Türkiye de öyle... Doğu bölgelerimiz aldığı yağış oranıyla suyu bol olan ülkelerden...

Türkiye'nin batısını kuraklık beklerken, doğusu su zenginliğini kullanacak anlaşılan...

Ne yapmalı? Doğu'dan biz de yabancılar gibi sulak arazilerden toprak mı almalıyız bilmiyorum...

Manşete düşen bu haberden sonra bu düşüncelerimi sizlerle paylaşayım istedim...

Ertan YURDERİ

Teknoloji devrinde "çağrış"mak!..

Düşünüyorum da bizlerin çocukluğu elektrik ve elektronik anlamda bir sürü yokluklarla geçti... Transistörün bulunuşu ve yaygın şekilde kullanılmasından sonra şimdilerde ise ortalıklarda "yok yok" diye bir şey kalmadı... Gelişen teknoloji sayesinde her şey elimizin altında artık... Kısaca görsel ve işitsel şekilde her türlü haber alma, haberleşme ve eğlence araçlarına sahibiz... Sahip olduklarımızın hepsi de bizlerin yaşamını kolaylaştırıp bizleri oyalıyor bir şekilde... TV'ler, VCD'ler, DVD'ler, Uydu Alıcıları, GSM'ler...

Eskiden öylemiydi ya... Eskiden haber alma ve eğlence denilince, aklıma; çocukluğumuzda etrafında oturarak dinlediğimiz lambalı radyolar, kocaman şeritli teypler, pikaplar geliyor, puls çevirmeli telefonlar geliyordu sadece...

Türkiye'de ve dünyadaki gelişmeleri o kocaman lambalı radyolardan dinlerdik... Yeni gelişmeleri hep onun vasıtasıyla öğrenirdik... Birbirlerimizle haberleşmek için de koca koca siyah telefonları kullanırdık... Müzik dinleyerek eğlenmek için büyük kocaman şeritli teyplerimiz vardı, veyahut 45'lik ve LP adını verdiğimiz plaklarımızı çalmak için pikaplarımız vardı... Telefonların olmadığı ve ulaşamadığımız yerlere ise oturup mektup yazardık, telgraf çekerdik, acılı-tatlı günlerimizi hep bu yolla paylaşırdık... Günlerce beklediğimiz ya yar mektubu olurdu, ya da asker mektubu olurdu... Sevgimizi bu yolla sunardık birbirimize... Böyle haberdar olurduk, onlarca, hatta yüzlerce kilometre ötelerdeki sevdiklerimizden, sevildiklerimizden...

Ama şimdilerde öyle mi ya? Yedisinden yetmişine kadar herkesin elinde her türlü haber alma ve haberleşme ve eğlence araçları var... Artık anı anına her türlü yoldan haber kaynaklarına ulaşıyoruz... Canlı olarak her türlü olaya şahit oluyoruz ve bunu bir şekilde herkese ulaştırıp olaylardan haberdar ediyoruz birbirimizi...

Eğlence araçlarımız bile değişti... Ya CD'lerden dinliyoruz müzikleri, ya internet üzerinden veya uydudan yayın yapan digital radyolardan veya TV'lerden izliyoruz dünyadaki son gelişmeleri anında.. Ya da minik MP3 çalarlarımız var bir gömlek cebimize sığan... Canımızın her istediği yerde dinliyoruz yüzlerce sevdiğimiz müzik eserlerini, yüzlerce kez silip, yeniden içine kaydederek... Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz... Aklıma ilk gelenler bunlar sadece şu an...

Yukarıda da değindiğim gibi transistörün bulunmasından sonra elektronik alandaki büyük devrimin içinde, kavrulup ve kaybolup gittik bir şekilde... Artık mikrochip'lerimiz de var.. Bunlar hayatımızın her alanına girdiler... Mini mini, hatta gözle bile zorla görülebilecek minik mikroçipler üzerine büyük devreler inşa edip onları çalıştırmaya başladı insanoğlu ve yaşamımızı kolaylaştıran aletleri yaşamımıza geçirip, bizlere sunuyor elin oğlu...

Tabii bu gelişme beraberinde birçok sorunu da getirdi... Bedensel olarak işlevselliğimiz azaldıkça, sağlığımızdaki bozulmalarına da şahit olmaya başladık... Daha az hareket ederek, daha fazla bu elektronik nimetten faydalanıyoruz... Saatlerce bilgisayar ve internet karşısında, uydu alıcıları ve TV karşısında oturuyoruz... Artık yıkayacağı çamaşırın kilosunu bilen akıllı çamaşır makinelerimiz, her türlü bulaşığı içine alıp yıkayabilen akıllı bulaşık makinelerimiz, yine içindeki malzemeyi istenilen şekilde saklayan akıllı buzdolaplarımız da var.. Bedensel olarak yorulmadığımız gibi sadece yorulan parmaklarımız oluyor... Her yanımız bu aletlerle dolup taştığından, onların mı bizi, bizim mi onları yönettiğimizden haberimiz bile yok artık...

Buraya kadar yazdıklarım okunduysa şayet, bütün bu yazılanları birlikte yaşadığımız için her şey normalmiş gibi geldi değil mi sizlere...

Ancak normal olmayan bazı alışkanlıklar da edindik bu arada... Daha az konuşup daha çok tüketip, yitirmeye başladık bazı şeylerimizi sanırım...

Geçenlerde kızım yüzünde üzgün ve somurtuk bir ifadeyle evin bir köşesindeki koltukta oturuyor buldum... Yanına gittiğimde elindeki cep telefonuyla cebelleşiyordu...

Sebebini sorduğumda, kız arkadaşının kendisini bugün hiç aramadığını söyledi... Ben de, "Kızım o seni aramamışsa, sen onu ara telefonla, halini hatırı sor" dediğimde şöyle bir yanıtla karşılaştım...

"Hayır baba, o bana bugün hiç çağrı atmadı ki..." "Çağrı atmadı ki" kelimelerine takıldım kaldım.. "Ne demek kızım bu çağrı atmak meselesi" diye sorduğumda ise aldığım yanıt karşısında daha da şaşırdım kaldım...

Bunlar günün belirli saatlerinde, neredeyse her saat başı diyeceğim geliyor; birbirlerine "çağrı atmak - yani birbirlerinin cep telefonlarını bir kez çaldırmak" suretiyle, "Nasılsın? İyi misin? Ben iyiyim, sen nasılsın?" gibilerinden bir konuşma dili oluşturmuşlar...

Kızım da, arkadaşı da, telefonlarını daha sabah açar açmaz birer kez çaldırıp, "Orada mısın?" çağrısı yaptıktan sonra konuşmaya başlıyorlarmış(!!??)... Günün ilerleyen saatlerinden sonra gelen "çağrı"laşmalar, "Nasılsın?", "İyi misin?", "Ne yapıyorsun?", "Ne yapalım?", "Buluşalım mı?" yoksa "Normal telefondan görüşelim" türünde gelişiyormuş...

Tabii bana böyle "çağrı atarak haberleşme" tuhaf geldiği için sordum kızıma... "Peki ya, o anda telefonu müsait değilse, çağrına yanıt alamazsan, ya ulaşılamazsa, ya meşgulse" türünde ya ve ya'larım sürdükçe kızımın yüzündeki ifadesinin değiştiğini hissettim... "Ama baba, o zaman mutlaka bana bir 'çağrı' atıp haber verirdi" demez mi...

Kızımı karşıma alarak konuyu bana tam anlatmasını istedim... O anlatınca şaşkınlığım daha da arttı... Şimdiki gençlerde böyle "çağrı atarak" haberleşme çok modaymış... Birbirlerine böyle gün boyu "çağrı" atarak haberleşmeye başlamışlar...

"Peki kızım çağrı yerine mesaj atın" birbirinize dedimse de, "Baba, mesaj atınca kontörümüz gidiyor... Neden atalım?" dedi... Eh düşünsenize her saat başı mesajlaşırlarsa böyle bir günde 100 kontörü harcarlar diye düşündüm... Haklı buldum kızımı...

"Peki kızım internet üzerinden mesajlaşın" deyince de, arkadaşının bilgisayarı ve interneti olmadığını söyleyince öylece suskun kalakaldım...

Ayrıca mesajlaşarak konuştuğu arkadaşları da varmış kızımın... Onlarla da kontürden tasarruf etmek için bir kontürlük mesajın içine yüzlerce şeyi sığdırıp haberleşebilmek için kelimeleri ya yarım yamalak yazıyorlarmış, ya da birtakım özel işaretler kullanarak yazışıyorlarmış...Tabii kısa dar bir metin alanına yüzlerce sözü sığdırmak için de Türkçe'yi katlediyorlar bu arada o da ayrı bir konu...

Kızımın o günkü üzüntüsü de arkadaşından gün içinde hiç "çağrı" almadığı içinmiş... Bu yüzden arkadaşına küsmüş... Hatta kızımın anlattığına göre, hiç "çağrı" alamadığı için arkadaşlıkları biten arkadaşları bile oluyormuş...

"Vay canına" dedim kendi kendime.... Biz bunca sene boşu boşuna konuşup, yazışıp, didinmişiz, didişmişiz birbirimizle... Halbuki bir "çağrı" atarak veya atmayarak işlerimizi kotaracakmışız GSM denilen cep telefonlarımız olsaymış...

Kısaca bugünlerde cep telefonlarıyla "çağrı"laşmak içerde, "konuşmak" dışarda, bundan da "haberiniz ola" diyerek son söz olarak şunu da ekleyelim yazımıza...

Bugünkü "çağdaş"lıkta "iletişim”; “İletişim çağı”nda ise "çağrı"şalım... "Birbirimizi anlamaya çalışalım...” (mı?..)

Not: Bu yazdıklarımdan bir şey anlayana "çağrı" atılmaz, anlamayana ise itina ile "çağrı" atılır...

Ertan YURDERİ

11 Şubat 2007 Pazar

Ça-ça-ça sevdiğim ça-ça-ça...

Mesaim bitip, işyerimden her zamanki gibi yorgun bir şekilde çıkıp, eve gelmek için bindiğim servisten Migros önünde inerken, onunla yeniden karşılaşacak olmamın heyecanı sarmıştı bedenimi ve ruhumu...

Birkaç aydır görünmez olmuştu çünki ortalıkta.. Ama yeniden varlığını hissetmek ne kadar çok hoşuma gidiyordu anlatamam... Az sonra onunla karşılaşacaktım her zamanki buluşma yerimizde...

Migros'un açılır-kapanır kapısından içeriye girdiğimde gözlerim onu arar vaziyette geziniyordum içeride hızlı bir şekilde...

Ve işte beklediğim o an gelip çatmıştı... Onu görüyordum... İleride sol köşede duruyordu... Kalbimin çarpıntısını anlatabilmem mümkün bile değil şu an... O kalp sanki bedenimden çıkacak gibiydi... O da öylece duruveriyordu benden habersiz bir şekilde, en masum haliyle... Usulcana yanına yaklaştım ve...

"Seni bulmak ne kadar güzel? Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişsin..." dedim usulcana...

O yine sessiz ve mağrur bir o kadar da mahçup şekilde duruveriyordu... Utandığı belliydi... O masumluğunun resmini anca Mona Lisa tablosu anlatabilir... Renkten renge de giriyordu her bir yerine dokunduğumda...

Birlikte Migros'tan çıkıp eve doğru yollandık birlikte... Hiç sesimiz çıkmıyordu bu süreç içinde... Konuşmuyorduk ama, az sonra yaşayacağımız birlikteliğin heyecanını hissediyorduk... Belki de hiç konuşmadığımız da bunun içindi...

Ve sonunda, evdeydik artık...

Onunla evde geçirdiğimiz AN'lar geliyor şimdi yeniden aklıma... Zaten onun için yazıyorum ya bu satırları, paylaşıyorum ya sizlerle...

Bazen tatlı ve bazen de acılı zamanlar geçirmiştik onunla birlikte... En tatlı olduğu zamanlarda ve beni mutlu ettiği zamanlarda ondan vazgeçebilmemin namümkün olduğunu anlıyorum... Ama mecburi ayrılıklar
yaşıyorduk, belki de aylar, belki de mevsimler boyu, yeniden karşılaşana dek...

En acılı olduğu zamanlarda ise bana ça-ça-ça bile yaptırıyordu... Elim mahkum o ne isterse onu yapıyordum... Çünki onu çok seviyordum...

Biliyorum yine az sonra yine kaybedeceğim onu... Onu kaybetmek... Evet onu kaybedeceğim yine, istemeye istemeye... Acısı şimdiden yine yüreğime çöktü işte... O ince narin beli, o bedeninin muhteşem parlaklığı ve güzelliği az sonra kaybolacak anılarımdan ve düşlerimden yine...

Kendisine son bir kez daha sarıldım, aldığı duştan çıktıktan sonra... Bir güzelce de havluya sardım onu...

Tavayı ocağa koydum... İçine kızması için yağı döktüm... Az sonra o yana yana pişerken ve birazdan ben de onu afiyetle mideme indirirken, onunla BİR olacaktık... Karışacaktık tüm BÜTÜN'den habersiz...

Çarliston biberimin karnını yardım, pişerken patlayıp etrafa saçılmasın diye... Son kez yine tattım onu, daha en ham haliyle duruyordu... Belki yine acısı çıkar da ağzım yanmasın diye yapmıştım bunu... Ve tavaya bir asker mangası gibi koydum onu... Diğerleriyle birlikte kızartmaya başladım...

Böylece o hamdı, pişti ve yandı, bense hala HAM olarak onun yanındaydım... Karnım da epey acıkmıştı...

Yedim afiyetle... Ve artık BİR BÜTÜN'üz onunla... Yeni bir mevsim ve ayda, belki de onunla yeniden bir Migros rafında veya pazarlarda karşılaşacağız... O ana dek elveda sana Çarliston'um, biberim...

Yine de seni unutmadığımı anlatabilmek için ve içimde acını hep hatırlamak için ça-ça-ça sevdiğim, ça-ça-ça..

Ertan YURDERİ

10 Şubat 2007 Cumartesi

Tepkisizliğimize tepkiselliğim...

Ne güzeldir değil mi? Dalgalanan denizde, fırtınanın veya kasırganın allak bullak ettiği sularda, karadan birinin didinmesine bakarak, sessiz kalmak...

Bir kıvanç değil bu, başkasının acısına duyulan üzüntüden uzaklığın verdiği duygudur, elbet...

Ne güzeldir değil mi? Ölüm ve öldürülmek korkusundan uzak, azgın savaşların kudurmuşluğunu görmek ve keyiflenmek bir TV'nin beyazcamı ardında, içerken sıcak çaylarımızı, kedimizi de kucağımıza katarak...

Ne güzeldir değil mi? Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere çıkaran bir tapınağa sığınmak...

Oradan da bakabilirsin sessizce; çabalarına ve yanılgılarına başkalarının..

Yaşamın dar yolunu aramalarına..

Yorgun, boş dolaşmalarına, gülümsersin...

Kendini beğenmişliğe, çekişmeye, yükselmeye, yönetmeye, didinmeye ve vesaire vesaire vesaire'sine erinir ve yerinirsin...

Ne güzeldir değil mi? Gövdemizin yapısına uygun, tüm acılardan uzak kalmak... Pek az bir duruş gerekmekte ayakta kalmak için yaşam süremizde.

Yine de tatlı günler geçirmek istenebilir. Ancak doğanın büyük konakları bile, bir eğilim duyabilir yeryüzü katmanlarına...

Kırılıp yok olmak ister bir deprem sarsıntısıyla binlerce kilometre uzaklardan sokulurken yakınlarına...

Sadece beş sütuna atılan bir manşet haber olarak kalır, çıkar gider hafızalarımızdan daha sonra...

Hiç izledik mi bir boy aynasında kendimizi?..

Ne korkunç, ne karanlık gece ve gündüzler içinde geçip gitmekte şu kısa yaşam yüzümüz ve yüzümüzdeki kırışıklıklar...

Bilinmez mi hiç, doğanın gövdesel acılarından uzaklığı gibi, ruhumuzun korkularından, kuşkularından, endişelerinden ve öfkelerinden sıyrılmış bir şekilde, sevinçle; mutlu, huzurlu ve sevgi içinde yaşamak isteğimiz...

Ne oldu, neler oluyor bizlere?..

İşte bu nedenledir ki; düşüncelerimin karmaşıklığında, tepkisizliğimize tepkiselliğim depreşiyor ve bu satırlarla bir kez daha paylaşıyorum sizlerle...

Bu yaşama suskunluğunuz ve tepkisizliğiniz niye?

Susmayın ve susturmayın hiçbir zaman gönüllerinizi, konuşun, konuşturun klavyeler ardından kalem tutan yüreklerinizi...

Güneş doğum sancısı çekerken gebeliğinin, sabahın en er saatini belirliyor duvar saatimin tiktakları...

Yeni bir günle birlikte, yine kendimle birlikteyim...

Ertan YURDERİ