13 Kasım 2006 Pazartesi

"Gideniz Hep Biz..."


"Gideniz hep biz, gideniz hep kendi YOL'umuzda..."

Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran bu boşluk denizinde, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Hiçbir şey göründüğü gibi değil... "Varlık ötemizde bir fısıltıdır bizim..." diye demiştim ya çok önce yazdığım yazılarımda... Fısıltılaşmaları da yaşamak, sözler ardındaki sessizlikte bu olsa gerek...

Demiş ki eski yaşamış Üstad'lardan biri;

"Yol bitmek bilmezdi giderdik biz... Giderdi gök, nerde kervan kimse bilmezdi... Derinlerden bakan bir gözdü sonsuzlukta her zerre...

Görülmez çıngıraklar belki yıldızlardı çepçevre, sınırsız çölde sesler, seslenişler hiç kesilmezdi..."


Evet; Sesler ve seslenişlerimiz boşlukta gibi gelse de bir an, o seslenişlerimiz hiç kesilmez... 'Yol' bitmek bilmez.. çünki, "gideniz hep biz, gideniz hep kendi yolumuzda"...

Benim de zaman zaman kendime sorduğum sorulara yanıtlar bulduğum zamanlar olur ve hemen de bir anda silinir gider dimağımdan... Tıpkı dilim gibi, kekemedir sorularım ve yanıtlarım birbirine.... Ses vermez bana zaman zaman fısıltılarım; içeriksiz, kof, eğreti, çıplak ve anlamsızlıklar içinde bırakır beni...

Varlık yaşıyor elbet kendince AN'lık zamanlarını... Şayet varlığın yokluktan yaratılması gerçek olmasaydı birden delikanlı ve genç kız olurdu çocuklar taaa ki geçmeden ergenlik çağları... Veya büyümüş ağaçlar çıkardı yerden birden... Oysa bellidir her şey; durum, ardarda ve ardısıra olur, nesnelerden oluşan... Belli bir ÖZ'den doğar tüm nesneler... Böyle sürer türlerin özelliği de bilinen... Evet işte bu yüzdendir ki nesnelerin geliştiğini ve sürdüğünü bilmemiz; kendi ÖZ'leri gereğincedir, tüm bunlar BAĞIMSIZ...

Başkaca tanım bulmak gerekmiyor elbet; çünki BAĞIMSIZ'dır insan ve değişik giysiler giymeye uygundur bedeni, bedenindeki düşünceleri... Bin yüzlü bir mücevherin ardında gizlenen bin yüzlü tanrılar gibiyiz her birimiz... Her perdeden inmiş parıltılarımız yeryüzüne... Ancak; HİÇ'leriz biz şimdi ve bu sonrasızlıkta... Yitip yok olmuşlarız... Ne ten, ne can, ne duyu, ne giysi... Bu HİÇ'likte bunlarsız VAR'ız...

Karşındaki en doğal haliyle hiçbir şey olmamış gibi davranır kendince; sen de onu tüm varlığınla önemsemiş gibi davranırsın yine kendince... Düşünce dizgemize göre; hangi nedenle olursa olsun varlığın başka varlıklara karşı ya etkileyen ya da etkilenen özellikleridir bu... Oysa her şey bu kadar mı? Çıkarımlar kurar her iki varlık tüm bu yaşanmışlıklarla... Yaşanmışlıklarla anlar ki varlık, varlık denizinde diğer varlıklarla birlikte sadece bir toz zerresi olduğunu...

Bu dünyada neden varolduğumuzu anlayabilmenin farkındalığına ulaşabilmenin tadı da hiçbir şeyde olmasa gerek... Şayet bunu bulabilmiş ve kendi içimizde yakalayabilmişsek...

Ancak; Hayyam der ki bir rübaisinde;

"Gönlüm dedim, bilgiden mahrum kalmadı. Gizli şeylerden anlamadığım, bilmediğim pek az şey kaldı. Ama bugün, aklımı başıma alıyor da bakıyorum. Anlıyorum ki ömrüm geçip gitmiş, hiçbir şey anlamamışım, bilmemişim..."

Tüm öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, yolumuz, yolumuzdaki yoldaşlarımız, yardımlarımız, yazılarımız vesairemiz, vesairemiz, vesairemiz... BİZ'ler için hala yeterli mi? Değil elbet... Yeterli değil... Bilmek ve anlamak adına, AN'laklar geliştiriyoruz sürekli yaşam alanlarımızda...

Ancak bildiğimiz kadar VAR'ız... Ve yine ancak; bu VAR'lığımız iki YOK'luk arasında da gidip gelmekte yaşadığımız tüm AN'larımızın içinde... Dünya bile esip giden yel üstüne kurulmuş bir HİÇ ise, çevremizdekiler de HİÇ'tir, BİZ de... Onun için yetinmeye yerinmek de niye olsun ki? O (egolarımız) Ne'yi bizden iyi bilmekte???

Paylaşım... Evet paylaşım ve paylaşmak güzeldir ve de özeldir... Ancak bunu endişeden uzak tutmak gerekir ve de gerektir... Neden hep başkalarının düşünceleri için kendimizi endişe denizine atarız ki?

Fuzuli'nin dediği gibi;

"Ger ben ben isem nesün sen ey yar,
Ger sen sen isen neyem ben-i zar"
demezler mi ki adama?

Kendimizdeki sırlar perdesinin ardına geçmeye veya gitmeye başkaca yol yok kendi kendimizden başka... Bu düzenden kimsenin ruhu bile haberdar değil ki.. yine kendi kendimizden başka...

Yorum zincirlerimizi kırmak adına paylaşıma ve paylaşılmaya devam etmek lazım tüm düşüncelerimizi... Nasıl onlar biri tarafından okunuyorsa şu an (tıpkı sizlerin okuduğu gibi), belki de ileride okunacak başka birileri tarafından da...

Evet evet... Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran boşlukta, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Ertan Yurderi

5 Kasım 2006 Pazar

GÜL'mek yakışır tüm ruhlara ...





Ey Sevgili,

Neden yazılanları hak etmez gönül? Neden böylesi kaçış SÖZ'lerden... SÖZ'ler, YOL'u ve YOLCU'larını gözler bilirsin...

Kelimelerini diz, SÖZ'lerin sarhoşluğa boğsun okuyanları, kendi SÖZ sarhoşluğunun ardı sıra... Ne'yi çıkarımlarsa çıkarsınlar bundan... Söylenmemiş söylemlerin seyreltisi mi etkiler onları, yoksa kendi içsel devinimlerinin sallantısı mı?

(Ki SÖZ sarhoşu etmesini isterdim, yazacaklarınla beni ... )

Bak coştum, içim içime sığmıyor, klavyeme vuruyor parmaklarım ve YA-ZI-YO-RUM... Acaba yazarken de yazılıyor muyum? Bu HAL'im ise bilinmez bir muamma...

Hadi, hadi çözül gönlüm, vur parmaklarım klavyemin tozlu tuşlarına...

Sevinç de bizimleydi yürürken o dolaşık yolları düşe kalka,
Umut da bizimleydi bitkin, dudağı çatlak, paralanmış dizleri düşe kalka,
Yaşam da bizimleydi gelince bir çıkmaz kapıya,
Ölüm de bizimleydi, son çare olarak bize sunulan..

Biz ise neyimiz varsa verdik YOL boyu yürürken, kör ve yıkık...
Kısaca her şey bizimleydi...

Neden gözyaşı? Bir yerin mi acıyor Sevgili?
Düşlerini mi unuttun yoksa?
Yoksa her yiteni mi giyindin, her eksileni mi?

Geçmişten kopan bir kırıntı mı,
Yoksa gelecekteki her gülüşün dikeni mi acıttı,
O minik ama bir o kadar da büyük yüreğini?

Gitmek o kadar kolay mı?
Ya da kalmak çaresizliğinle...

Kuşlar hep ağaç tepelerinde,
Rüzgar yok, ot kımıldamıyor belki de bak yörende...
Ama başucunda bekleyen ruhun,
Kanatsız bir karga şaşkınlığı içinde...

Güçlü görünmenin çaresizliğinde,
Neden acıtıyorsun dudaklarını?
Neden pınar yapıyorsun gözyaşlarını,
Pembe yanaklarından süzülen?..
Neden sesini çıkartmıyorsun bunca ağırlıktan kaldırıp da başını?

Söyle o zaman bana... Ne kalabilir senden?..
Yüzünün çizgileri mi, kurumuş bir yapragın okunmaz çizgilerinde?

Ne kalabilir senden, sesin mi,
Bir bilinmedik ırmaktaki sazlar arasından yükselip alçalan kurbaga sesinde?

Suyun gelip gelip dövdüğü ıssız bir kıyıdaki yosunlar ve çakıltaşları,
Ne saklayabilir gölgenden senin?

Her saniye milyonlarca doğuşun, ölümün,
Yenilenişin arasında var mı yer sana,
Gök mü umursadı, yer mi seni, şimdiye dek?

Eline geçirdiğin bütün uçlar,
Görünmez iplerin bütün uçları seni çıkarmadıysa bir yerlere,
Dönüp dönüp sende düğümleniyorsa hepsi,
Ne bu çırpınma? Neden bu çırpınma?

Çektiğin gibi üstüne gecenin yorganını,
Saklan olup bitecek her seyden sonsuza değin...
Gör, düş mü girer koynuna artik, yıldız mı girer...

Hayvansı bir uykuya dal gitsin,
Ne var kalacak senden bu ıpıssız çölde?

Rüzgar dakikada bir, yeni haritalar çizdikçe su uçsuz bucaksız kum yığınlarına,
Söyle, ne var kalacak senden?
Ne var kalacak senden bir düşünsene! ..

Kuşun, ağacın, suyun, kör bir sfenks umursamazlığıyla,
Kendi iç uzayına dalmış zamanın, AN'ın çevresinde?

Zamanin çevresinde eserken milyonlarca toz,
Toz benzeri bütün geçmişler, ya bütün gelecekler? ..

Sana soruyorum tüm bu soruları Sevgili?
Haykırarak yanıt ver bana; 'Ya bütün gelecekler? '...

Sal gitsin tüm olumsuz duyumsamalarını, seni senden uzaklaştıranları...

Elbette 'Sevgi' de olmalı;
Yaşamının en erk gecesine denk gelen de olmalı...
Tıpkı bu gece gibi ve ardı sıra gelecek gecelerin bize sunduğu tılsımlar gibi...

Şöyle sessiz ve sakin otur bir yere,
Düşün hayatından geçen nokta noktalarca küsur seneyi...

Hiç mi değmedi elin bir çiçeğe...
Bir ağaca, bir kuşa...

Varıp, giden, yiten mi oldu hep yaşamında sevgi uğruna...
Sal gitsin tüm olumsuz duyumsamalarını, seni senden uzaklaştıranları...

Sadece ve sadece gönül güzelliğini, içtenliğini sun,
Birkaç satıra dök kendini...
Sal tüm duyumsamalarını sonsuza, koyuver bırak akıp, gitsin...

Belki de şu satıra gelene dek,
İndiyse birkaç damla gözyaşı yanaklarını ıslatarak,
Benim de gözyaşlarıma denk gelen,
Belki de haykırarak hıçkıra hıçkıra ağlayarak sunduk
En dipsiz kuytularımızdaki birikeni;
Gecelerimizin salınımlarına terk ederek...

Neyse şu an salya sümüğüm ben de... Çözüldüm birden, kusuruma bakma olur mu?

Neden yazılanları hak etmez gönül? Neden böylesi kaçış SÖZ'lerden... SÖZ'ler, YOL'u ve YOLCU'larını gözler bilirsin...

Unutma Sevgili; GÜL, ruhun kokusu ve sembolüdür... Gül'mek yakışır tüm ruhlara... Hadi yüzündeki tebessüme eşlik ettir GÖNLÜ'nü, ve değdir SÖZ'lerinin tılsımını tüm yaşamına...

Hadi hadi Sevgili, daha ne duruyorsun, birkaç satır sen de yazsana! ...

Ertan Yurderi ... (Eski yazılarımdan derlemeler-1), 3.11.2006

17 Ekim 2006 Salı

Gecelerini Sabahlara Muştulayanlar!..



Okuyacağınız bu yazı, yaşamını uykusuz geçen gecelerde bir ekran, bir klavye ve de bir sandalye tepesinde sürdüren, gündüzünü ise uykuda geçirenlere ithaftır...

Onlar kim olduklarını çok iyi bilirler...

Hep geceyarıları, geceyarıları hep yaşamanın adı; Belki de tadı...
Uzak diyarlarda duyumsanılan yaşantılar, yaşanmış anlardaki anıların adı...

Uykusuz uykular, sevdasız türküler... Bilmem hangi şehrin geceyarılarını, bilmem hangi şehir geceyarılarına muştulamalar...





Düşünceler; zihinden geçen yazılamamış tonlarca ağırlıktaki yazılar... Zihinlerde kurgulanan ve bitirilen yaşanmışlıklar... Bitmeyen düşünceleri, her biri ayrı başlayanlarıyla ardı sıra gelenleri yazamayışlar...

Önünde duran klavyenin tıkırtılarıyla, beyaz bir camın ardını açmamaya sözverişe direnişler, açıp da sözler arasında kayboluşlar...

Ortalık çok sessiz...
Sessiz ortalık ...

Gecenin fısıltısı başlamış, binalar arasında esen rüzgarın tınısıyla...

Tek ses geliyor bir bilgisayar CD-Rom'undan çok uzaklardan ...
Fahir Atakoğlu ve "Fikriye"si... 



 


Tozlu şehir sokaklarında, az sonra, kayıp, yitip, gidecek yeni yaşantılar... Bu yitip gidene eşlik eden bir klarnet sesi duyuluyor, uzaktaki bir evin camından... Bu sesi duyan yüreklerde ise buruk bir acının senfonisi...

Hisler onlarca, belki yüzlerce, belki de tonlarca...
Ancaaaa...

Klavye üzerinde hiç gezinemez eller ve onunla dans eden parmakların ahengi...
Kaskatı kesilmiştir çünki...




İşte o AN'lar zor anlar, anlar ama bunu bir tek "O" anlar... 
Ben / Sen döngüselliği başlar, sarmal sarmal...

"Bir geçişten geçişler"i yazışlar, karıştırıp aklını geldiği gibi kaçışlar...Bu ne hüzündür, ne biçim kederdir, ne acı bir durumdur ki; bir adı, bir tadı, onca hissi yok edişler... 

Anmayışı, aramayışlar...

Belki de sen, sadece sen...
Belki de sadece ben, sadece ben...
Sessizliğimizin tek sesi...

Ah o kafalar!.. Kafalarımız... Çıkartmalar, çarpmalar, bölmeler içinde en güzeli toplamalar, toparlanmalar .. ki; bir "geçit" hikâyesini anlatmaya söz verişlere yol açışlar... 

İşte yeniden ağırladım bu sonsuz geceyi yine seninle...

"Ah gece ah" dedim... 

"Söyle bana... Hiç kurtuluşumuz yok mu seni sende yaşamadan varmak sabahların aydınlığına..."




Evet şu gece var ya şu miskin gece... 
Yürekleri sezdirmeden yoklamaya sebep hani...

Yürekler ise biraz ürkek, biraz suçlu, biraz kaygılı...
Böyle gördüm işte sonunda ve gecenin ayazında, kendimizin engellenemez paylaşım duygusunu...

Gün gelir belki yoruluruz, kendimizi de unuturuz hani...
"Ben kimdim şu an unuttum bile" dediğiniz, iç geçirişleriniz... 


 

İşte böyle bir gecede, geceye sordum;

"Ah gece, uykusuz geçirdiğim gece... Söyle bakalım bana... Seçemiyorum ya ne düşündüğünü?.. Nerem sana sürünse oram kararıyor... Yavaşça yayılıyor içimde simsiyah lekelerin... Damardan damara yaratmak ister gibi beni yeniden sabahlara erişlerin... Peki öyleyse: Sen kimsin? Neden muştuluyorsun kendini, tüm sabahlara..."

 
Yine sabah oldu, gün ağardı Tan yerinden...

 'a uzandı bilgisayarların tüm imleçleri... 

Gecesini sabaha muştulayanlar ise, gündüz uykularına daldılar...

Ertan Yurderi

9 Mart 2006 Perşembe

"Kadınlar Günü" Sadece Senede Bir Gün mü Kutlanmalı?



Artık kesinlikle karar verdim... Biz erkekler, senede bir gün Kadınlar Günü'nü kutlamıyoruz, Allah'ın her günü biz erkekler için "Kadınlar Günü"ymüş...

Durup dururken bu konu da nerden çıktı böyle demeyin... Kafama esti, çıktı işte birdenbire... Çünki her gün, her an, hep aynı düşünce içindeyim de ondan... Genelde her yerde biz erkeklerin sözü geçer derler hep ya, hani en son söz de erkeğe aittir; Pehhhh!.. Bunu diyen her kimse ne büyük palavra sıkmış...

Kadınlarımızı hep "onaylama" halinde değil miyiz, Allah'ın her günü... Evet son sözü söylemek hep biz erkeklere düşüyor düşmesine de; O da "haklısın anneciğim", "haklısın karıcığımm" veya içinde "haklı" kelimesi geçen bir sürü cümle olmuyor mu? Oluyor, bal gibi oluyor hem de... Bu "onaylama" halini bekar ve evli erkeklere isterseniz bir sorun bakalım, hepsinden aynı yanıtı alacağınızdan adım gibi eminim...

Biz erkeklere göre;

Doğurgan bir dişidir çünki; düşüncelerimizin geniş kalçalı evreni kadınlarımız...

Ne onlarsız olunuyor, ne onlarsız yaşanıyor... Yaşam işte, hep böyle gelip geçip gidiyor...

Bize de bunları bir kez daha yazmak düşüyor...

Yorul kalbim yorul; Kadınlar, doyulmaz bir koşudur...
Yorul kalbim yorul; Kadınlar, yaşamanın öbür adıdır...
Yorul kalbim yorul; Kadınlar, ölüme bir başkaldırmadır...

Yaşamak bir öykünme olsa da...
Kadınlardan alınan mutluluk işte böyle ince bir ırmaktır içimizde...

Evet, "kadınlar" hakkında yazı yazmak tehlikelidir biliyorum. "Kadınlar" hakkında ufak bir yazı bile olsa bu yazdıklarınız, sonrasında ne yazarsanız yazın, hayatın gerçeğine doğru kaçınılmaz olarak sözcükleriniz yine aynı kalacaktır...

Çünki biz erkeklerin dilimize pelesenk edindiğimiz o kelime hiç aklımızdan çıkmıyor ki;
"Haklısın!.. Haklısın!.. Haklı!.."

Ertan Yurderi

14 Ocak 2006 Cumartesi

Kuş Gripli Karga İstanbul'da...



Üst Manşet: (9 sütuna manşet de olabilir): "Karma Kargam": "Gakkkkk, yediniz mi b..ku bakkk" dedi

Alt Manşet: Son günlerde ortalığı kasıp kavuran kuş gribi mağduru bir kargadan çarpıcı açıklamalar...

Spot 1: Fındıkzade'de bir evin terasına gelen bir karga "Gaaak, yediniz mi b..ku bakkk" dedi...

Spot 2: Evinin çatısına çıkıp "Karma kargam konuştu: Sonumuz geldi" diyen bir vatandaş, "Nolacak bu memleketin hali? Ben kargamı, martımı ve aklımı geri istiyorum" derken güvenlik güçlerince etkisiz hale getirildi...
Öykü bu ya... (AA, Istanbul, 19.02.2007)

Malum... Sizlere yine benim şu meşhur kargam'dan bahsedeceğim CAN'larım... Hani benimle geçen senelerde "karma" yaratan şu acar ceviz hırsızım "karma kargam"dan söz edeceğim yani... Benden daha meşhur oldu gitti ya şu sanal çevrede, işte ondan bahsedeceğim... Hem seviyorum keratayı, hem de uyuz kapıyorum ya neyse biz hemen öykümüze geri dönelim...

Bugün yine geldi bizim terasa "Karma Kargam"... Ağzında da nerden aşırdığını bilmediğim kocaman bir et parçasına benzer bir şey... Karga'yı ilk farkeden hatun içerden ciyaklayarak bağırıyor bana... "Koş ayol koş... Senin karga geldi... Ağzında da kocaman bir yılan"...

Hatuna yarı sinirli, yarı yatıştırıcı şekilde mırıldanarak;  "Ya Hatun, karga bu şehir hayatında yılanı nerden bulsun... Olsa olsa" diye fikir yürüteceğim yürüteceğim de o an fikir yürütecek bir şey de aklıma gelmiyor... "Eee, kem, küm" diyorum... En iyisi terasın kapısına kadar gidip bakayım da susturayım şu hatunun çenesini deyip yarı koşarak terasın kapısına kadar geliyorum...

Hakikaten bizim karma karganın ağzında kocaman bir yılan... Gözlerime inanamıyorum...

Gözlüklerimi takıp bir kez daha baktığımda da, o ağzındaki yılana benzer şeyin kocamannn bir bağırsak olduğunu görüverince hem içim biraz rahatlıyor, hem de biraz da kalkıyor...

İçerde avaz avaz olan hatuna "Gel hanım, korkacak bir şey yok, bak bizimki bu bayram nevaleyi kapmış tıkınıyor" diyorum... O da bana; "Ayyy ağzındaki o iğrenç şey de ne peki? Nerde yiyecek, kov şunu görmesin gözüm" diye bir yandan da bana homurdanıyor...

İçimden hanıma; "Adamın canı canlı kokoreç istemiş... Nerde yiyecek, herife içerde sofra kuracağım, yanına da bir büyük açacağım, bir tek de ben atacağım, birlikte demleneceğiz tövbe tövbe" diyip ben de homurdana homurdana terasın kapısından dışarıya çıkıyorum... Şunun söylediğine bak... Ne bileyim ben nerde ne yiyecek? Karga bu, sabah değil ki; kendi b.kunu yesin... Zaman öğleden sonra... İşkembei kübradan yiyecek bir b.k bulmuş işte...

Neyse terasa çıkıp yanına kadar gidiyorum karma kargamın... Onda ise tık yok... Hiç korkmadan afiyetle tıkınmaya devam ediyor... Yerken de o bağırsağın içindeki her türlü zerzevatı etrafa saçıyor tabii ki... Burnumun direği kırılmak üzereyken herifçioğlu'yla yine gözgöze geliyoruz... Başlıyoruz gözden göze karma yaratmaya...

- "Na'ber koçum? Ne var ne yok? Uzun zamandır uğramıyordun bu balkona? Şimdi ne b.k yemeye geldin" diyorum...

- "Dur orda!.." der gibi dikleniyor ve iki kanatını iki yana açarak üzerime doğru geliyor...

- "Noldu len? Beni korkutacağını mı zannediyorsun... Bak ben şimdi senin!!!..." diyecek gibi oluyorum...

- "Gelme, gelme diyorum sana... Bir öperim seni, kuş gribimi geçiririm" diyor...

-"Hadi len... Sen grip olsan çoktannn kuş cennetini boylamıştın, burda ne işin var şimdi" diyorum...

- "Abüü" diyor... "Bizim camiayı bilirsin... Biz ne bulsak götürürüz midemize... Şimdi bizim yüzde 90'ımız bu kuş gribini kaptı, ona buna bulaştırırız artık" diyor...

- "Öyleee miiii!.." derken hakikaten de söylediklerinin akla mantığa yatkınlığı var diye düşünmeden de edemiyorum... Bunlar gerçekten de ne bulurlarsa yerler, ölü kuş etleri, onların dışkıları vs.. vs.. Desenize bu grip asla gitmeyecek bu memleketin üzerinden..

Ve sözlerine inci gibi sözler dizeleyip devam ediyor konuşmasına...



- "Abüü senin aklına daha gelmiyor... Biz bilirsin, ağzımızın tadını iyi de biliriz... Tarlaları talan etmeyi de severiz... Oralarda hem tıkınırız hem de ıkınırız hani... Anla Türkiye bir tarım ülkesi gaakkk..."

İşin vehametini büyüttükçe büyütüyor bizim karma kargam... Gözümü korkutup duruyor... Hakkaten de doğru... Şimdi bir sürü kuş, karga vs... hepsi uçuyor, sebze ve meyve üreten tarlalardan seralardan besleniyorlar... Oralarda tıkınırken de mıçıyor, hatta uçarlarken bile hedefi 12'den vuruyorlar... Ne yapacağız şimdi? Endişelenmeye başlasak iyi olacak... Bu haberi en kısa zamanda Reha Muhtar'a geçmek gerek, yoksa ondan haberi atlatıp "AZ SONRA"ları bol bir kanala mı geçsem diye düşünürken bizim "Karma Kargam" devam ediyor...

- "Abüü şu Kamil Martı'ya sinir oluyorum..."  diyor...

- "Kamil Martı'da kim??"





- "Abüü bak karşıki damda bizleri dinliyor sırıtarak... Biliyor musun onlar da ailecek "kuş gribi"...

- "Nasııl yaniii?"

- Onları bilirsin onlar denizden tıkınırlar balık bulurlarsa, bulamadılar mı da sizin çöp attığınız yerlerden tıkınırlar... Siz ölü tavuklarınızı, kuşlarınızı yarısını gömüp, yarısını da şehir çöplüğüne atmıyor musunuz? Ayrıca gripten bir sürü zerzavat kuş da oralarda telef oluyorlar... Martılar da bizim gibi leş yiyiciler abüüüü...

- "Git artık ulan "karma karga"m... Sesini duymak istemiyorum... Sen beni bayram üstü tirt etmeye mi geldin oğlum terasa... Git nerde zıkkımlanırsan zıkkımlan. Benim de boşuna asabımı bozma.."  diye sesimi yükseltirken...

- "Ne sinirleniyon abüüü... Ne var şimdi seni uyardıksa... O kadar karmam var seninle, o kadar cevizini, kestaneni yedik balkonda... Seni uyarmak boynumun borcu biliyorsun..."

- "İyi de be oğlum, senin ağzından iyi bir "gakkk" çıkmaz mı?

- "Abüüü o Kamil Martı senin daha civciv'ken tavuğunu yemedi mi?"

- "Yedi..."

- "Ne üzülüyorsun o zaman? Bırak onlar da ölsün..."

- "Oğlum olur mu be... Onunla karma takılmıyorum... Hem o zaman Köprü-Adalar arasında ben kime simit atacağım?"

- "Şunun düşündüğüne bak... Abüüü sen kuş akıllısın galiba..."

- "Ne diyorsun sen ya... Küstaha bak..."

- "Abi siz de bizleri, biz hayvanları yemeyi terk edin... Bak önce bir kuduz virüsü çıkardınız, bir sürü kedi-köpeğinizi bilumum haşeratı itlaf ettiniz... Sonra deli dana çıkardınız... Ete hasret kaldınız... Denizlerinizi yine sizler kirlettiniz, civalı pis diye balık yiyemez oldunuz... Eh şimdi de kuş gribi çıkardınız işte... O minik civcivken yere göğe sığdıramadığınız piliçlerinizi beyaz camlar ardında evire çevire kızarttığınız için yiyemez olacaksınız... Siz bu gidişle var ya ...

- "Hay ben senin gibi karganın!!!..."

- "Ben de senin gibi insanın!!!..."

- "Şanslııııı... Gel oğlum buraya, burada ağzına layık bir piliç var..." deyiverdim... Ona da demez olaydım...

Şanslı malum, evin tekir kedisi... O da yattığı koltuktan,  "Ulan şurada uyuyup göbek büyütmek varken bu bayram günü iş emri de ne ola ki? Tatildeyiz, tatilde hopppp... Bir rahat yok mu evde kediye" der gibi yattığı yerden yarı uyur, yarı uyanık vaziyette teras kapısının kenarına kadar geldi...

Daha önce de bu malum "karma kargam"la bir karşılaşmaları olmuştu terasta... Karga'dan bir gaga darbesi almıştı da, uzun müddet terasa bile çıkamamıştı...

Kapının ağzından, "Çektir git!!" der gibi "Maouwwwww"u çekti, sonra döndü içeriye yatmaya doğru giderken...

"Karma kargam" da ona güzelce bir "Gakkkkkkk!!!" deyip uçup gözden kaybolup gitti...

Biliyor musunuz dostlarım? Ben bu gidişin ardından gözyaşı bile döktüm... Bilmiyorum ki neden? 
Sizce, onunla yeniden karşılaşabilecek miyim endişesi sarmış olabilir mi şu kocayüreğimi?..

Bu yazım da diğerleri gibi, nice yitip giden ve günü geldiğinde de yitip gidecek olan tüm karmalarıma,  armağanım olsun...

Ertan Yurderi