4 Mayıs 2023 Perşembe
Serçe ...
3 Mayıs 2023 Çarşamba
Sana bir türlü veda edemedim ki ben...
"Geri dönersen dön, ben hep burdayım" derken İstanbul bana ..
Ben ise karşıdan karşıya giden son vapurdayım hâlâ...
Sana bir türlü veda edemedim ki ben...
Değişmedi hiç birşey bu kocayüreğimde
Eskiden nasılsa şimdi de öyle ..
Özledin mi beni, özledim mi seni
Haberin bile yok.
Ancak bazen bir fotoğraf karesi alıp getiriyor seni bana .. ya da beni sana...
13 Nisan 2017 Perşembe
Neden kitap çıkartmıyorum?..
Zaman zaman ailem ve bir çok kadim dostum bana şu soruları soruyor: “Artık şiirlerini ve yazılarını bir yerde toplamanın ya da yayınlamanın zamanı gelmedi mi? Bir çok dostun ve arkadaşların yazılarını ve şiirlerini kitap olarak yayınladılar, sen ne zaman yayınlamayı düşünüyorsun ve bla bla bla, bla bla bla, bla bla bla…”
Ben yazmaya başladığım günden bugüne kadar o kadar çok dağıldım ve dağıttım ki yazılarımı ve şiirlerimi… Onları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünmediğim için olacak ki hiçbirini biriktirme gereğini de duymadım… Artık şu saatten sonra, bir araya getirmek istesem de toplayamam ki onlarca yazdığımı…
Onlar, o yazılanlar .. artık onlara ihtiyacı olanların oldu…
Şilili ünlü şair Pablo Neruda'nın yaşamından hayâli bir kesitin anlatıldığı 1994 yapımı "Postacı" (Il Postino) filmini izleyenler şu sahneyi çok iyi hatırlarlar belki… Postacı Mario, Pablo Neruda’ya der ki o sahnede; "Şiir, yazanın değil, ona ihtiyacı olanındır…"
Evet, ben de yıllardır yazılar ve şiirler yazdım ve paylaştım pek çoğunu pek çok yerde… İhtiyacı olana gitti o an çoğunluğu… Sanal âlemde bambaşka adlarla yine bana döndü çoğunluğu…
O yazılanlara ihtiyacı olanlar, alacağını almışlar mıdır, almaya devam ediyorlar mıdır bilmiyorum… Varsın alsınlar, ya da almasınlar… Onların her biri benim olmaktan çıktılar, her biri benim değiller ki artık…
Bundan sonra yazacaklarıma da kocayürek mahlasımı yazsam ne olur, yazmasam ne olur?.. Sonuçta onlar da benim olmayacak, ona ihtiyacı olanların olacaktır… Varsın oluversinler…
Bu kubbede hoş bir sadâ, hoş bir iz, yüreklerde hoş bir his bırakabilmişsem ne mutlu bana … O kocayüreği konuşturdukları için çok teşekkür ediyorum hepsine…
Neyse işte, bunları yazıp bir nebze de olsa kendimi rahatlatmak istedim sanırım…
Kafanızı şişirdim ise affola… Saatler, günler, haftalar, aylar ve yıllar hayrola… 🙂
8 Mart 2010 Pazartesi
O zaman "Padişah" benim...

"Bu devirde: Kimse sultan değil,
Hükümdar değil, bezirgân değil,
Kimse şah değil, padişah değil..."
Bu ülkede artık hiç kimse;
"Sultan"lığı, "Hükümdar"lığı, "Bezirgân"lığı, "Şah"lığı, "Padişah"lığı kabul etmiyorsa...
Peki peki anladık... Sen neymişsin be abi?.. Aaaa!.. Aaaa!..
Tamam söylüyorum... Sıkı durun...
Kimse yukarıdaki saydığım "sıfat"ları kabul etmediğine göre, "Padişah" bundan böyle benim arkadaşlar!..
Varın gidin "All Turkey People"larına "tizz" zamanda duyurun...
Geçen gün The Marmara'nın Roof'undaydım... Önümdeki çerezle buzz gibi "Chivas Regal" viskimi 50 mgr'lık Lustral'in üzerine Serdar Turgut misali cilalama yaparken, birden ağzımdan şu sözcükler dökülüverdi...
"Sana şimdi bir tepeden bakıyorum aziz İstanbul... Senin gibi şehre benim gibi bir 'Padişah!' gerek be..." dedim...
O da durdu durdu ve dedi ki: "Bana zaten, seni gerek seni..."
(Neyse bu arada Allah'tan Akbil'imde yedek kontörüm kalmış... Feniküler'den Kabataş, ordan Sultanahmet.. Eh sonra saray benim zaten... Hazine de benim olur sonuçta... Zengin olmama az kaldı... Ama en iyisi Kızılkaya'ya uğrayayım birkaç hamburger yiyim, belki saray'da ahçı mahçı bu saatte yoktur!..)
Yoo, bakın şimdi... "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe" oyununu oynamıyorum burada...
Repliklerim de hiç "iç acıtıcı" olmaz...
Çünki;
- Kimseye "Saygı duruşu sap gibi durmaktır. Sap gibi durmanın manasını anlayamıyorum." demem...
- Kimseye ve özellikle şehitlerime "kelle" demem... Hangi Padişah'ın ağzından duydunuz ki, benden duyasınız...
- Kimseye özellikle vatani görevini yapan askerlerime "Yan gelip yatıyorlar" hiç demem...
- Kimseye özellikle teröristbaşına "Sayın" demem...
- bla, bla, bla...
- bla, bla, bla...
- bla, bla, bla...
- bla, bla, bla...
- bla, bla, bla...
...
...
...
Uf yoruldum yahu... Ne kadar da çok demeyeceğim şey var... Dediğim gibi Padişah'lar zaten bu tür menem şeyleri hiç söylemezler, ayıp kaçar milletimin aziz insanlarına...
Siz anlayın işte... Hiçbirini söylemem... Söyletemezsiniz bana...
Neyse ben size en iyisi İspanyolcasını söyleyeyim belki o zaman anlarsınız: "Understando mosquito guitarre, non understando tamba tumba lesse!..."
Hani nerde "Mucho Grasias Amigos Padişahos çok yaşaos. Padişahos çok yaşaos" alkışları...
Alkışları duyalım, alkışları...
Malum "Mart ayı, dert ayı" ya... (Yerseniz tabii ki... Sus ulan Şanslı, bırak miyavlamayı, in ulan ensemden aşağı)...
Ama önce tebdili kıyafetlerimi giymem, sonra da Çemberlitaş Baharatçısı'na adıma düzenlenen "Padişah macunumu" almam ve az biraz da baharatçıyla dozaj konusunda hasbihal etmem lazım... (Ulan üç çorba kaşığı mı dedi baharatçı, üç çay kaşığı mı dedi... En iyisi ben sarayın en büyük tahta yemek kaşığını alayım. Ancak faydası olur... Cik, cik, cik de cik cik... Bu saatte hangi kuş ötüyor? Bu kuş sesi de nerden geliyor acaba, tuhafsadım!..)
Hey Millet!.. Millet!... Ben dönene dek, bu memleket size emanet!.. (Ne güzel kafiye kurdum, helal lan bana... Padişah dediğin kafiye kurar...)
Haydi destur ya arabacı!.. Yürü Çemberlitaş'a sefere çıkıyoruz!..
Ya Allah!.. Allah!.. Allah!..
Padişahül-el-mahkûm-bin-azgınboga-kocayurek
Not: Hey forwardçılar... Yazımı copy yapmak serbesttir.. Pasta yaparken, pardon paste yaparken, imzamı kullanmak yasaktır... Bu böyle biline!..
24 Ocak 2010 Pazar
Uğur Mumcu Anısına ...
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı , mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu.
Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik.
Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal' den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
Cumhuriyet, 25.8.1975
----------------------------------------
Aradan tam 17 yıl geçti...
13 Şubat 2007 Salı
F klavyeye evet, Q klavyeye hayır!.

1954 yılından bu yana Dünya Şampiyonu çıkartan bir kurum olan Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'ndan 1976 yılında 10 parmak daktilo eğitimimi almıştım.
Bu arada birçok şampiyon daktilocuyla da tanışma fırsatım olmuştu tabii ki de... Ece Özbayrak, Hasan Atay ve Bayram Bora'lar o zamanlar bizlerin idolüydü...
1979 yılına kadar Türkiye Şampiyonalarında dereceler alarak ben de Milli Takım'a girdim ve 1979 yılında o zamanki Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'da yapılan Dünya Daktilografi Şampiyonası'nda Gençler Kategorisi'nde "Hatasız Yazı"da "Dünya Üçüncüsü", Sürat Şampiyonası'nda da "Dünya Altıncısı" olmuştum. Elbette ilk 10 derece yine Türk takımına ait olduğu için grup halinde yine DÜNYA ŞAMPİYONU olup, altın madalya ile yurda dönmüştük...
Bizim F klavyedeki dünya rekorumuz şu ana dek 1960'lı yıllardan bu yana asla bir başka ülke tarafindan da kırılamadı... Hep kendi rekorumuzu kendimiz kırarak Dünya Daktilografi ve Stenografi Federasyonu'na adımızı altın harflerle yazdırdık...
F klavyenin sırrı ise, en kabiliyetli parmakların en çok kullanılan harflere denk gelmesi sebebiyledir... Bu yüzden de çok süratli yazdığımız muhakkak... Bugüne kadar ne Amerikalısı, ne İngiliz’i ne de Alman'ı bizi daktiloda geçemedi, bunun için ÜZGÜNÜM..
İlk bilgisayarların Türkiye'ye gelmesiyle bilgisayar klavyelerinin Q klavyesi olması beni hep üzmüştür... Bu da politiktir belki de...
Ayrıca hiç kimse bilmez belki ama; Türkiye'nin 1930'lu yıllardan başlayarak, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klavyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme istekleri 1955 yılında sağlanabildi. "Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu"nca oluşturulan "On parmak yöntemi ile Türkçe için ideal Klavye" 20 Ekim 1955'te "Bakanlıklar arası Standardizasyon Komitesi"nce "Standart Türk Klavyesi" olarak kabul edildi. Türkiye'deki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel Klâvyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanununa bir madde eklenmesi ve 1974 yılında "Türk Standartları Enstitüsü" Tarafından "Zorunlu Standart" olarak kabul edilmesiyle kesinleşmiştir. Bizlere o senelerde eğitimini aldığımız Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'nda bunu öğretmişlerdir... Bizler ayrıca bu kurslarda namusumuz ve şerefimiz üzerine söz vererek F klavye dışında başka klavye kullanmama yemini de etmiştik...
Ben o senelerde aldığım eğitimle koluma altın bir bilezik taktığımın farkındaydım... Ekmeğimi bu yorulmaz bilmez parmaklarımla kazandım bugünlere kadar... Ve emekliye ayrıldığım halde, yine bu parmaklarım sayesinde yazar yazar dururum...
Bu yüzden ben de her zaman Q klavyeye HAYIR diyenlerdenim...
F KLAVYEYE İSE, HER ZAMAN "EVET" DİYENLERDENİM...
Ertan YURDERİ
Eyvah, suyumuz bitiyor!..
İSKİ Genel Müdürü Dursun Ali Çodur'un yaptığı açıklamada, İstanbul'un suyu için;
"10 yıldan fazla süredir ilk defa aralık ve ocakta yağmur bu kadar az düştü. Şubatta da gidişat çok iyi değil maalesef. Bu sene bugün itibariyle barajlarımızdaki toplam doluluk oranı yüzde 55. 475 milyon metreküp de suyumuz var. Bu yaklaşık sekiz ay. Geçen yıl barajlardaki doluluk oranı yüzde 94'tü. Geçen yılın aynı gününe göre bu barajdaki suyun oranı yüzde 40 daha az" demiş..
Eyvah ki ne eyvah!..
Bu arada bu haberlere sevinenler de var elbet.. Bunlar kim mi?
İçme suyu satan şirketler, su deposu satıcıları. Su pompası ve hidroforu satan şirketler... Ellerini oğuşturarak müşteri beklemekteler...
İnsanların zaaflarından yararlanarak zenginliklerine zenginlik katanlar, suyumuza bile göz diktiler...
Yıllardır başgösterecek su sıkıntısına önlem almaya çalışan İSKİ yönetimi bakalım bu susuzluğa nasıl çare bulacaklar...
Susuz bir yaza da hazırlanmak gerek... Ama nasıl?
Yine su deposu satıcılarının kucağına düşeceğiz anlaşılan...
Suyu en pahalısından içeceğimiz de muhakkak...
Ne yapmalı acaba? Nereye kaçmalı... Suyu bol olan yere tabii ki de...
Suyu elinde bulunduran devlet bu konuda şanslı ülke olacak... Türkiye de öyle... Doğu bölgelerimiz aldığı yağış oranıyla suyu bol olan ülkelerden...
Türkiye'nin batısını kuraklık beklerken, doğusu su zenginliğini kullanacak anlaşılan...
Ne yapmalı? Doğu'dan biz de yabancılar gibi sulak arazilerden toprak mı almalıyız bilmiyorum...
Manşete düşen bu haberden sonra bu düşüncelerimi sizlerle paylaşayım istedim...
Ertan YURDERİ
12 Şubat 2007 Pazartesi
Teknoloji devrinde "çağrış"mak!..
Düşünüyorum da bizlerin çocukluğu elektrik ve elektronik anlamda bir sürü yokluklarla geçti... Transistörün bulunuşu ve yaygın şekilde kullanılmasından sonra şimdilerde ise ortalıklarda "yok yok" diye bir şey kalmadı... Gelişen teknoloji sayesinde her şey elimizin altında artık... Kısaca görsel ve işitsel şekilde her türlü haber alma, haberleşme ve eğlence araçlarına sahibiz... Sahip olduklarımızın hepsi de bizlerin yaşamını kolaylaştırıp bizleri oyalıyor bir şekilde... TV'ler, VCD'ler, DVD'ler, Uydu Alıcıları, GSM'ler...
Eskiden öylemiydi ya... Eskiden haber alma ve eğlence denilince, aklıma; çocukluğumuzda etrafında oturarak dinlediğimiz lambalı radyolar, kocaman şeritli teypler, pikaplar geliyor, puls çevirmeli telefonlar geliyordu sadece...
Türkiye'de ve dünyadaki gelişmeleri o kocaman lambalı radyolardan dinlerdik... Yeni gelişmeleri hep onun vasıtasıyla öğrenirdik... Birbirlerimizle haberleşmek için de koca koca siyah telefonları kullanırdık... Müzik dinleyerek eğlenmek için büyük kocaman şeritli teyplerimiz vardı, veyahut 45'lik ve LP adını verdiğimiz plaklarımızı çalmak için pikaplarımız vardı... Telefonların olmadığı ve ulaşamadığımız yerlere ise oturup mektup yazardık, telgraf çekerdik, acılı-tatlı günlerimizi hep bu yolla paylaşırdık... Günlerce beklediğimiz ya yar mektubu olurdu, ya da asker mektubu olurdu... Sevgimizi bu yolla sunardık birbirimize... Böyle haberdar olurduk, onlarca, hatta yüzlerce kilometre ötelerdeki sevdiklerimizden, sevildiklerimizden...
Ama şimdilerde öyle mi ya? Yedisinden yetmişine kadar herkesin elinde her türlü haber alma ve haberleşme ve eğlence araçları var... Artık anı anına her türlü yoldan haber kaynaklarına ulaşıyoruz... Canlı olarak her türlü olaya şahit oluyoruz ve bunu bir şekilde herkese ulaştırıp olaylardan haberdar ediyoruz birbirimizi...
Eğlence araçlarımız bile değişti... Ya CD'lerden dinliyoruz müzikleri, ya internet üzerinden veya uydudan yayın yapan digital radyolardan veya TV'lerden izliyoruz dünyadaki son gelişmeleri anında.. Ya da minik MP3 çalarlarımız var bir gömlek cebimize sığan... Canımızın her istediği yerde dinliyoruz yüzlerce sevdiğimiz müzik eserlerini, yüzlerce kez silip, yeniden içine kaydederek... Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz... Aklıma ilk gelenler bunlar sadece şu an...
Yukarıda da değindiğim gibi transistörün bulunmasından sonra elektronik alandaki büyük devrimin içinde, kavrulup ve kaybolup gittik bir şekilde... Artık mikrochip'lerimiz de var.. Bunlar hayatımızın her alanına girdiler... Mini mini, hatta gözle bile zorla görülebilecek minik mikroçipler üzerine büyük devreler inşa edip onları çalıştırmaya başladı insanoğlu ve yaşamımızı kolaylaştıran aletleri yaşamımıza geçirip, bizlere sunuyor elin oğlu...
Tabii bu gelişme beraberinde birçok sorunu da getirdi... Bedensel olarak işlevselliğimiz azaldıkça, sağlığımızdaki bozulmalarına da şahit olmaya başladık... Daha az hareket ederek, daha fazla bu elektronik nimetten faydalanıyoruz... Saatlerce bilgisayar ve internet karşısında, uydu alıcıları ve TV karşısında oturuyoruz... Artık yıkayacağı çamaşırın kilosunu bilen akıllı çamaşır makinelerimiz, her türlü bulaşığı içine alıp yıkayabilen akıllı bulaşık makinelerimiz, yine içindeki malzemeyi istenilen şekilde saklayan akıllı buzdolaplarımız da var.. Bedensel olarak yorulmadığımız gibi sadece yorulan parmaklarımız oluyor... Her yanımız bu aletlerle dolup taştığından, onların mı bizi, bizim mi onları yönettiğimizden haberimiz bile yok artık...
Buraya kadar yazdıklarım okunduysa şayet, bütün bu yazılanları birlikte yaşadığımız için her şey normalmiş gibi geldi değil mi sizlere...
Ancak normal olmayan bazı alışkanlıklar da edindik bu arada... Daha az konuşup daha çok tüketip, yitirmeye başladık bazı şeylerimizi sanırım...
Geçenlerde kızım yüzünde üzgün ve somurtuk bir ifadeyle evin bir köşesindeki koltukta oturuyor buldum... Yanına gittiğimde elindeki cep telefonuyla cebelleşiyordu...
Sebebini sorduğumda, kız arkadaşının kendisini bugün hiç aramadığını söyledi... Ben de, "Kızım o seni aramamışsa, sen onu ara telefonla, halini hatırı sor" dediğimde şöyle bir yanıtla karşılaştım...
"Hayır baba, o bana bugün hiç çağrı atmadı ki..." "Çağrı atmadı ki" kelimelerine takıldım kaldım.. "Ne demek kızım bu çağrı atmak meselesi" diye sorduğumda ise aldığım yanıt karşısında daha da şaşırdım kaldım...
Bunlar günün belirli saatlerinde, neredeyse her saat başı diyeceğim geliyor; birbirlerine "çağrı atmak - yani birbirlerinin cep telefonlarını bir kez çaldırmak" suretiyle, "Nasılsın? İyi misin? Ben iyiyim, sen nasılsın?" gibilerinden bir konuşma dili oluşturmuşlar...
Kızım da, arkadaşı da, telefonlarını daha sabah açar açmaz birer kez çaldırıp, "Orada mısın?" çağrısı yaptıktan sonra konuşmaya başlıyorlarmış(!!??)... Günün ilerleyen saatlerinden sonra gelen "çağrı"laşmalar, "Nasılsın?", "İyi misin?", "Ne yapıyorsun?", "Ne yapalım?", "Buluşalım mı?" yoksa "Normal telefondan görüşelim" türünde gelişiyormuş...
Tabii bana böyle "çağrı atarak haberleşme" tuhaf geldiği için sordum kızıma... "Peki ya, o anda telefonu müsait değilse, çağrına yanıt alamazsan, ya ulaşılamazsa, ya meşgulse" türünde ya ve ya'larım sürdükçe kızımın yüzündeki ifadesinin değiştiğini hissettim... "Ama baba, o zaman mutlaka bana bir 'çağrı' atıp haber verirdi" demez mi...
Kızımı karşıma alarak konuyu bana tam anlatmasını istedim... O anlatınca şaşkınlığım daha da arttı... Şimdiki gençlerde böyle "çağrı atarak" haberleşme çok modaymış... Birbirlerine böyle gün boyu "çağrı" atarak haberleşmeye başlamışlar...
"Peki kızım çağrı yerine mesaj atın" birbirinize dedimse de, "Baba, mesaj atınca kontörümüz gidiyor... Neden atalım?" dedi... Eh düşünsenize her saat başı mesajlaşırlarsa böyle bir günde 100 kontörü harcarlar diye düşündüm... Haklı buldum kızımı...
"Peki kızım internet üzerinden mesajlaşın" deyince de, arkadaşının bilgisayarı ve interneti olmadığını söyleyince öylece suskun kalakaldım...
Ayrıca mesajlaşarak konuştuğu arkadaşları da varmış kızımın... Onlarla da kontürden tasarruf etmek için bir kontürlük mesajın içine yüzlerce şeyi sığdırıp haberleşebilmek için kelimeleri ya yarım yamalak yazıyorlarmış, ya da birtakım özel işaretler kullanarak yazışıyorlarmış...Tabii kısa dar bir metin alanına yüzlerce sözü sığdırmak için de Türkçe'yi katlediyorlar bu arada o da ayrı bir konu...
Kızımın o günkü üzüntüsü de arkadaşından gün içinde hiç "çağrı" almadığı içinmiş... Bu yüzden arkadaşına küsmüş... Hatta kızımın anlattığına göre, hiç "çağrı" alamadığı için arkadaşlıkları biten arkadaşları bile oluyormuş...
"Vay canına" dedim kendi kendime.... Biz bunca sene boşu boşuna konuşup, yazışıp, didinmişiz, didişmişiz birbirimizle... Halbuki bir "çağrı" atarak veya atmayarak işlerimizi kotaracakmışız GSM denilen cep telefonlarımız olsaymış...
Kısaca bugünlerde cep telefonlarıyla "çağrı"laşmak içerde, "konuşmak" dışarda, bundan da "haberiniz ola" diyerek son söz olarak şunu da ekleyelim yazımıza...
Bugünkü "çağdaş"lıkta "iletişim”; “İletişim çağı”nda ise "çağrı"şalım... "Birbirimizi anlamaya çalışalım...” (mı?..)
Not: Bu yazdıklarımdan bir şey anlayana "çağrı" atılmaz, anlamayana ise itina ile "çağrı" atılır...
Ertan YURDERİ
6 Şubat 2007 Salı
İlk yazı

İlk yazının tadı hiçbir şeyde yok sanırım!..
Eh bir yazmaya başlayalım bakalım geriden geriden neler gelecek bilinmez... Gönül sesi bu... İçinden neler çıkacağı belli mi olur?
Bir bakarsın uzun bir yazı, bir bakarsın bir şiir, bir bakarsın makale yazmışsın... Döktürmüşsün yüreğinden geçenleri...
Gönüllerimizi ne kadar suskun bıraktığımızın farkındayım... Konuşturmayı unutmuşuz sanki. Ya da unutturmuşlar mı ne?..
Oysa gönül sesi hiç susturulmaması gereken bir şey... Gönül sesi susturulunca düşünce denizinde kaybolup gidersiniz... Onu yazıya dökmek gerek... Onu paylaşmak gerek...
Oysa gönül sesi nerede, ne zaman, ne şekilde konuşur o da bilinmez...
Şimdi olduğu gibi... Konuşur, konuşur, hiç susmaz...
Yazdırır durur kelimeleri, cümleleri, paragrafları...
"Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde...”
demiş Hayyam Rübailerinden birinde..
Bu şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları, bir anda dökülmeye başladı gönülgözümden klavyemin tıktıklarıyla karşımda öylece duran ekran denilen beyazcam üzerine …
Evet “Gönül” nedir?
Bence, Gönül; yüreğimizde var olduğu sanılan nitelik, sevgi, istek, anış, düşünüş gibi iç dünyamızı yansıtan duygular topluluğudur..
Öyle değişik şekilde insanlarda tezahür eder ki... O kadar değişikliğe bürünmüştür ki insanoğlu denilen bu yaratılmışlarda Gönül… Bunların her birini bu satırlara sığdırabilmek namümkün gibi görünse de, bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazmak gerektiği inancını taşıyorum, belki de bir gün biri çıkar, oturur yazar bu konuda da…
Gönül; kimine göre “sevdalanmak, sevmek, aşık olmak”la eşdeğer, kimine göre de “insanları kendine bağlamakla birlikte o kişiyle birbirine bağlanıp içten içe, özden öze sevmek, sevdanlanmakla…”
Gönül; kimine göre “duygusal birliktelik”, kimine göre “yapılmış bir iyiliğe karşı duyumsanan borçluluk duygusu”…
Gönül; kimine göre “aşk derdi çekmek”… Kimine göre “iç rahatlığı, tasasızlık, dertsizlik…”
Gönül; kimine göre “hiçbir baskı altında olmaksızın kendi isteğiyle, kendi hür iradesiyle kendini nitelendirmek…” Kimine göre “aşırı sevgiden kendini kurtaramamak, alamamak…”
Gönül; kimine göre “sevgilerin ve isteklerin eskisi gibi sürmesi için çabalamak…” Kimine göre “huzur, iç dinginliği, iç huzuru…”
Gönül; kimine göre “her şeye karşı duyulan doyum…”
Kimine göre de “Bir kimsenin gücenikliğini, uygun sözlerle, davranışlarla gidermek, onun gönlünü yeniden hoş etmek için iyi davranışlarda bulunmak” gibi anlamlandırabilirim… Bu “kimine göre”leri öyle çoğaltabilirim ki…
Yalnız bu yazdıklarım, varolan, yaşayan insanların ruhsal özellikleridir… Aslında biz “gönül”ün, “gönlümüz”ün farkındalığını tam yaşamıyoruz gerçek yaşamımızda da… Gönlümüzün tüm özelliklerini bir bilebilsek daha rahat ve huzurlu yaşar, bunun bilincine varınca da yaşamı daha çekilir hale getirebilirdik belki de...
Hayyam'ın anlatımıyla "gönül" bende bu duyumsamalara neden oldu, bir şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları bu bence… Peki ya sizce?
Hadi şimdi ben de size sorayım… Konuşturun bakalım siz de gönüllerinizi… "Gönül" ne?
Ertan Yurderi
15 Ekim 2005 Cumartesi
Tepkisizliğimize tepkiselliğim...
Ne güzeldir değil mi? Dalgalanan denizde, fırtınanın veya kasırganın allak bullak ettiği sularda, karadan birinin didinmesine bakarak, sessiz kalmak...
Bir kıvanç değil bu, başkasının acısına duyulan üzüntüden uzaklığın verdiği duygudur, elbet...
Ne güzeldir değil mi? Ölüm ve öldürülmek korkusundan uzak, azgın savaşların kudurmuşluğunu görmek ve keyiflenmek bir TV'nin beyazcamı ardında, içerken sıcak çaylarımızı, kedimizi de kucağımıza katarak...
Ne güzeldir değil mi? Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere çıkaran bir tapınağa sığınmak...
Oradan da bakabilirsin sessizce; çabalarına ve yanılgılarına başkalarının...
Yaşamın dar yolunu aramalarına...
Yorgun, boş dolaşmalarına, gülümsersin...
Kendini beğenmişliğe, çekişmeye, yükselmeye, yönetmeye, didinmeye ve vesaire vesaire vesaire'sine erinir ve yerinirsin...
Ne güzeldir değil mi? Gövdemizin yapısına uygun, tüm acılardan uzak kalmak... Pek az bir duruş gerekmekte ayakta kalmak için yaşam süremizde.
Yine de tatlı günler geçirmek istenebilir. Ancak doğanın büyük konakları bile, bir eğilim duyabilir yeryüzü katmanlarına...
Kırılıp yok olmak ister bir deprem sarsıntısıyla binlerce kilometre uzaklardan sokulurken yakınlarına...
Sadece beş sütuna atılan bir manşet haber olarak kalır, çıkar gider hafızalarımızdan daha sonra...
Hiç izledik mi bir boy aynasında kendimizi?..
Ne korkunç, ne karanlık gece ve gündüzler içinde geçip gitmekte şu kısa yaşam yüzümüz ve yüzümüzdeki kırışıklıklar...
Bilinmez mi hiç, doğanın gövdesel acılarından uzaklığı gibi, ruhumuzun korkularından, kuşkularından, endişelerinden ve öfkelerinden sıyrılmış bir şekilde, sevinçle; mutlu, huzurlu ve sevgi içinde yaşamak isteğimiz...
Ne oldu, neler oluyor bizlere?..
İşte bu nedenledir ki; düşüncelerimin karmaşıklığında, tepkisizliğimize tepkiselliğim depreşiyor ve bu satırlarla bir kez daha paylaşıyorum sizlerle...
Bu yaşama suskunluğunuz ve tepkisizliğiniz niye?
Susmayın ve susturmayın hiçbir zaman gönüllerinizi, konuşun, konuşturun klavyeler ardından kalem tutan yüreklerinizi...
Güneş doğum sancısı çekerken gebeliğinin, sabahın en er saatini belirliyor duvar saatimin tiktakları...
Yeni bir günle birlikte, yine kendimle birlikteyim...
Ertan Yurderi
14 Ekim 2005 Cuma
İtlaf Edilenlere İthaftır ...

Dün son kez yine gördüm onu, bir camın ardında...
Dönüyordu kaderine raks ederek yavaş yavaş...
Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...
Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...
Sesi yakınlardan da gelmiyordu uzun süredir...
Kendini betonlaşmış şehrin sokaklarından uzaklaştırmıştı çok önceleri... Ara sıra bulsa da kendine sığınacak ufak bir sığınma evi, camlar ardındaki donuk ten rengiyle bu raksı hiç mi hiç değişmeyecekti...
Yine kaderine dönecekti, yine ısıtarak ve yakarak içini...
Direnirken son kez yaşama diğerleri gibi, değince bedenine ölümün soğuk rengi, gözünün önünde oluşan sis perdesinin ardında, çocukluğunu ve büyüdüğü yerleri hatırladı...
Yemyeşil bahçede neşe içinde koşuşturuyordu çığlık çığlığa, etrafında da sevdikleri... Esen her meltemin kokusunda kollarını açıp solukluyordu yaşamını biteviye, yetişkinliğe ulaştırıyordu kendini doyasıya...
Taa ki o gün, o kara büyük araba gelince evlerinin önüne, anlamıştı o, başına gelecekleri... Küçüklüğünden bu yana onu gözeten, büyüten ve genç bir yetişkin yapan eller, şimdi onu bambaşka yabancı ellere hediye gibi sunuyordu adeta...

Sönerken gözündeki yaşamın son feri, onu aydınlatan ışığa son kez bakarak gülümsedi... Konarken buz gibi bir odaya bedenleri parçalara ayrılanlarla birlikte, ayrılmadığına da seviniyordu tümünden...
Onu bekleyen koskoca şehrin bir caddesinde neon ışıklarıyla süslü bir dükkanın içindeki sıcak bir odaya koydular soğuk bir demirden şişi içinden geçirerek...
Dönmeye başladı kaderiyle raks ederek...
Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...
Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...
Ham’dı, pişti ve zaman doldu işte... İnce bir jelatin kağıdına sarmalladılar ısınmış bedenini, bir ev sıcaklığına yolcu ettiler... Bir tabağın içinden üleşildi, bütünleşti onlarla da... Evin minik kedisinin midesi bile nasiplendi bu üleşilmeden...

Ardında kalan üç beş kemik parçası ve birkaç deri parçası bir poşete kondu, şehrin uzaklarındaki çöp yığınlarının içinde kaybolmaya gönderildi, diğer yitip gidenlerle birlikte... Orada da nasiplendirildi mi birilerine bilinmez burası ise bir muamma...
Bugünlerde ise, garip isimli bir virüs uğruna, çuvallar içine konarak itlaf makinesinin içinde yaşamları sona erdiriliyor çoğunun...
Bu yazgısal son ne tuhaftır, bu yazı da itlaf edilen binlercesine bir ithaftır...
Ertan YURDERİ
18 Aralık 2004 Cumartesi
Moderatör ...
Bir moderatör, olup biteni bir gazeteciye anlatmak ister. Ancak ölü bulunur...
Çözülmüş bir sır perdesi vardır aslında moderatörün güncesinin içinde.. Kafa patlatmaya fazla gerek yoktur başkaları için, ancak moderator biraz düş gücünü kullanıp da düşününce ortaya çıkartmıştır birtakım gerçekleri... Bu arada kader de yaşam üzerine oynanacak bir oyunun ağlarını örmeye başlamıştır...
Bir kurucu moderatorun görevi, kurmuş olduğu grubun mail listesini yönetmektir... Kurallar da koyar bu mail listesini yönetmek için... Grubunun mail listesindeki mail trafiğini idare etmektir tek ereği... Olup bitenin farkındadır yani.. İzler, grubuna izinli veya izinsiz girip çıkanları... AN farkıyla takiptedir... Zaman zaman da kendisi grubuna üye alır ve grubundan üye de çıkartır...
Grubuna dışardan gelebilecek her türlü virüs ve hack saldırılarına karşı önlemini almak da görevleri arasındadır... Onun için çok iyi kavrar kullandığı programı, gerekli grup ayarlarını yapar ve yönetmeye devam eder... Grup ayarlarını yaparken yanılıp bir takım açık kapılar bıraktıysa oradan dalmaya başlar virüsler ve hackerlar...
Nedir bunların amaçları diye modaratör düşünmeye başlar... Kendi kendine konuşur, söyleşir zihniyle...
Grup sistemleri mesaj onaylarken sadece gönderenin adresine bakıyorlar. Başka bir doğrulama yapılmıyor, bu da grupların zayıf noktası... Elbette üye adreslerinin önceden bilinmesi lazım. Hem grubun adresini hem de üyenin adresini bilmek ve bununla araya sızmak için çesitli yollar var. Bakalım acaba bu olasılıklar neler:
- Ya hizmet veren sistem bu hinlikleri kendi yapıyor.
- Ya şahsiyetsiz bir moderatör
- Ya şahsiyetsiz bir üye
- Ya da uygun bir yazılımla dışarıdan biri (Ama durum böyle olsaydı moderatör gibi davranıp mesajlara onay da verebilirlerdi öyle degil mi? Bunu da bir düşün. Ne de olsa senin onayın bir veri zincirinden ibaret. Neden bunu yap(a)mıyorlar?)
- Ya da hackerlar hatlardaki TCP/IP veri akisini matrixin kodu gibi okuyup değiştirebiliyorlar...
Deniyor ki: "UNIX komutlarını ve TCP/IP protokolünü bilen biri mail / ftp vs. konularda 'herşeyi' yapabilir."
Moderatör "Sanal dünya mıyım? Salak dünya mıyım? Bir anlasam..." düşüncesini sürdürmektedir hâlâ...
Daha birçok şık üretilebilinir, ama en uygunu "hizmet veren sistemin" bunu bilerek isteyerek yapması... Çünki uzun zamandır "hizmet veren sistemin" alın yazısında bir Antivirüs şirketinin yazılımının logosu ve ilanı vardır...
Moderatör ayrıca kendi kurmuş olduğu ve kendinden başkasının da yönetemediği diğer gruplarında da bazı anormallikleri farketmeye başlar... Bunlar karşısında da şaşırıp kalmıştır ve yeniden düşüncelerini konuşturmaya başlar...
"Benim idarem dışında sızıntılar ve saldırılar başladı... Sağnak sağnak gelmekte... Ancak gruba üye olacaklar benim onayımdan geçtikten sonra üye oluyorlar... Benim üye yapmadığım halde gruba üye olmuş kişiler ve bu kişilerin gruba gönderdikleri virüs ve hack mailleri de bulmaya başladım... Bu üyeler ve mailler nereden geliyor... Bu sızıntılardakiler de kim... Bunlar nasıl oluyor?..."
Aslında "hizmet veren sistem"in alın yazısındaki Antivirüs yazılım şirketinin ismi her şeyi ortaya çıkartıyordur, farkında olabilen moderatörlere...
Durum anlaşılmıştır bu moderator tarafından da... Bunları anlatacaktır bir gazeteciye, elbet...
Antivirüs yazılım şirketi ve "hizmet veren sistem"in yazılımcıları ortak bir çalışma içindedirler... "Hizmet veren sistem"le birlikte Antivirüs yazılım şirketi ortak yazılımlar oluşturarak ve kullanıma
açarak büyük bir servet kapısının da kapısını aralamaya başlamışlardır artık...
Antivirüs yazılımcıları da bu açık bırakılan servet kapılarından sessizce içeriye sızarak (balıklama dalarak) hiçbir şeyden habersiz bir moderatorun kurmuş oldugu grubunun içine dolaşmaya başlar, gruba uygun mailler üreterek yavaş yavaş virüslü mailleri gönderip bir amaç için biraraya gelmiş grup kullanıcılarının tüm sistemlerini yok etmeye başlamışlardır...
Bir, iki kullanıcı derken üç, beş, yüz, bin, on bin kullanıcıya kadar ulaşan virüslü saldırdı mailleri, derken yüz bin, milyon ve hatta milyar kullanıcının sistemini bir anda "hizmet veren sistem"in ve
Antivirüs yazılım şirketinin himayesine sokmaya başarmışlardır.
Ve istenen sonuç sağlanmıştır... "Hizmet veren sistemin" ve Antivirüs üreten şirketin kasalarına para yağışı başlamıştır... Meteoroloji uzmanları bile bu sağnağın hangi şiddette ve kuvvette olduğunu kestiremezler...
Moderatör tüm düşüncelerini değiştirerek;
"Sanal dünya, salak dünya degil, saglam ve insanları saglak bir dünyadır... " der...
Bu arada bu moderatör dönen bu dolapları bir gazeteciye anlatmak ister. Ancak ölü bulunur...
... (18 Aralık 2004, dünyadan herhangi bir ülke ve herhangi bir şehirden bir moderator)
Ertan Yurderi
8 Kasım 2004 Pazartesi
Goralılı'yım ben Goralı !..
Evet ben eski bir Goralı meraklısıyım... Biz taaaaa eskiden beri GORA'lının ne olduğunu çok iyi bilenlerdeniz yani... Hemen aklınıza Cem Yılmaz'ın GORA filmi gelmesin öyle... O filmdeki gibi Goralılı değilim yani... Goralılı olmak için pardon en iyi Goralı'yı yemek için öncelikle Fındıkzadeli olmak gerekir şu zamanda... Eh biz de 1965 yılından beri Fındıkzadeli olduğumuza göre... Goralı'yı iyi bilenlerden ve iyi yiyenlerden sayılırız...
Yıllar öncesine şöyle bir döndüğümde okul harçlıklarımızın kuruşlu olduğu dönemlerde sabah evden çıkmadan önce anne veya babalarımızdan aldığımız kuruşlarımızı gün boyu harcamaz, okuldan çıktıktan sonra Fındıkzade semtinin okullar ve yurtlar çevresinde pıtırcık gibi açılan Goralı dükkânlarına koşar dururduk...
Goralı yemek bir ayrıcalıktı bizim için... Daha Türkiye'de Fast-Food alışkanlığı yokken, yani midelerimiz ve ağızlarımız daha Amerikan Mcdonalds Hamburgeri'nin tadını bilmezken, bizler ilk fast-food alışkanlığımızı buralarda gideriyorduk... Sonra ilk hamburgerci olan Kızılkayalar Taksim'de büfe açtı da oralara gidip hamburger yeme alışkanlığına sahip olduk.. Neyse konuyu Kızılkayalar'ın hamburgerine getirmeden yeniden Goralı'ya dönelim... O da başka bir yazı konusu olsun...
1945 yılında Ankara'nın Sakarya semtinde açılan Goralı Ailesi'ne ait ilk dükkanda yıllarca porsiyon sosis satan Şefik Goralı günün birinde bu rutinten bıkınca, "Bir de sandviç'i deneyelim" demiş ve bugünkü Goralı'nın ilk temellerini atmış bu yıllarda...
Aynı yıllarda dükkanda yetişen kardeşi Ferit Goralı da askerlik yıllarının ardından İstanbul'a yerleşince bu aile markası İstanbul'a taşınmış... Daha sonra da Fındıkzade'de ilk Goralı dükkanını açmış... Ardından da pıtırcık gibi Goralı dükkanları açılmış.. Ancak şu an Fındıkzade'de tek, hakiki bir Goralı dükkanı kaldı o yıllardan bu yana...
Gora Makedonya'cadan gelme bir ad... Makedonya'da bir yaylanın adı...
Goralı da o yaylada yaşayanların ortak adı...
Neyse gelelim Goralı'nın sırrına... Goralı'nın nasıl bir sandviç olduğuna... Bunun sırrını Goralı ailesi pek vermek istemiyor yıllardır... Ancak yerken sandviç'i şöyle iki yana açtığınızda Goralı'nın içindeki malzemeyi görebiliyorsunuz.. Ne var ki içinde demeyin... Hemen söyleyelim... Öncelikle ailenin sır gibi tuttuğu bulgur, kıyma ve baharattan yapılma özel bir köfte... Sosis... Salatalık turşusu... Amerikan salata (bezelye hariç, yani havuç, patates, mayonez vb.) ile salam bu köfteyle birlikte mikserden geçirilerek püre haline getirilir. Sandvice önce sosis ardından bu püre konulur, üzerine turşu ilave edilir. Alın size müthiş lezzetli Goralı Sandviç... Yanında da içecek olarak isteğe bağlı olarak ya ayran içiyorsunuz, ya da kola...
Lise yıllarımda ben ve okul arkadaşlarım bu Goralı dükkanına uğrar aramızda "kaç tane Goralıyı bir anda yiyebileceğimiz" konusunda yarışmalar yapardık arada sırada... Bir keresinde hiç unutmam bir arkadaşım arka arkaya 11 adet Goralıyı yeme gafletinde bulunup, mide fesatına uğramıştı da, gülmekten kendimizi alamamıştık... Eh biz de onunla yarışacağız diye 5 - 6 adet Goralıyı da midemize indirmiştik elbette...
İşte yolunuz bir gün İstanbul'da Fındıkzade semtine düşerse, Kızılelma Caddesi üzerinde olan bu Goralıcıyı ziyaret edin mutlaka... Hem bu leziz Goralı'nın tadına bakmış olursunuz, hem de hayatta olan son Goralı ailesinin fertlerini de bu dükkanda tanıma fırsatını bulmuş olursunuz... Hepsi şen, neşeli ve Goralı yemekten tombul tombul olmuş çocuklar...
Belki de bir gün burada buluşup bir Goralı yeme yarışması bile yapabiliriz...
Hepinize bol Goralı, pardon bol afiyetli günler...
Ertan Yurderi













