sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2020 Pazartesi

Burası dünya, buradan kaçış yok…


Minik bir virüs yaşamımıza dangadanak diye girince, geçmişte yaşadığımız her şeyin değerini ve kıymetini daha bir bilir hale geldik değil mi?

Bugüne kadar ne güzel özgürce (!!??) yaşıyorduk? Gezip, tozuyor, yiyip içiyorduk değil mi (!!??)
Canımız sıkıldığında il'den il'e, canımız istediğinizde ülkeden ülkeye, canımız istediğinde de okyanuslar aşıp kıtalardan kıtalara seyahat edebiliyorduk...

O değil g
özle görülebilen, mikroskoplarla bile zorla görülebilen, hakkında hiçbir şey bilinmeyen, kodları bile çözülemeyen o minik virüs bir çok şeyi elimizden alıverdi ...

Bundan sonra ne olacak? İnsanoğlu o minik vir
üsle nasıl başedebilecek orası da muamma...

G
ördünüz mü ister ünlü ol, ister kraliçe ol, ister prens ol, ister başkan ol, istersen başbakan, gelip seni bir şekilde bulabiliyor...

Karun gibi zengin olsan ne yazar? Paran artık işe yaramaz, seni kurtaramaz... D
ünyada kaçabileceğin steril bir alanın maalesef yok...

Toplumlar başka toplumların acıları sırasında kulaklarının
üzerine yatıyorlardı... Sadece kendilerini düşünerek şükrediyor; üstüne bir de "Ölsünler, gebersinler, belki dünya nüfusu azalır, hepimiz rahat ederiz" diye de içten içe seviniyorlardı diğer toplumlar için...

Ne oldu şimdi b
öyle diyenlere?.. Nereye gideceksiniz insani değerlere vurdumduymaz olanlar? Nereye kaçacaksınız kulağının üstüne yatanlar? Burası dünya, buradan kaçış yok... Buradan başka bir gezegene de gidip yerleşemeyeceğinize göre...

Artık t
üm gerçeklerle başbaşasınız... İnsanlık için yaptığınız iyilikler, insanlık için yaptığınız kötülüklerin yanında çok minik kaldı görüyorsunuz...

Hepimizin ne olursa olsun EŞİT yaşam standartlarına hakkımız olduğunu anlayabildiniz mi?

D
ünyanın havasını, suyunu, denizlerini, okyanuslarını, göllerini, akarsularını, iklimini kirlettik... Yeryüzünde yaşayan binlerce tür hayvanlarını hunharca katlettik... Hala şu yaşananlardan ders almamacasına dünyayı kirletmeye ve hayvanları katletmeye  hızla devam ediyoruz... Bu yaşananları fırsat bilip, hala birbirimizi kazıklamak, sömürmek, sindirmek, ezmek vs.. vs.. şeylerin peşinde koşanlar bir güruh var...

Gaia isimli doğa anamız bize ufak bir uyarı g
önderdi... Kendisini farketmemizi ve onun çığlığına kulak vermemizi istedi... İnsanoğlu/kızına yaşamda sadece SEN yoksun, BİZ de VAR'ız, BİZ'i de artık farkedin dedi...

Ama g
ören göz, işiten kulak, hisseden kalp, düşünen akıl nerede insan denilen yaratılmış varlıkta? Bedenimizdeki tüm hücreleri yenileyen ve bizi bambaşka yerlere taşıyabilecek SEVGİ'yi nerede bıraktık BİZ'ler? Tamamen SEVGİ'yi unuttuk, tıpkı İYİLİK, DOĞRULUK, ÇALIŞMAK ve BİLGİ'lenmeyi unuttuğumuz gibi...

Zaman BİR'lik zamanı... Zaman elele SEVGİ'yi
ön plana çıkarıp, böylesi kötü durumdan kurtulmanın yollarını arama zamanı... Dil, din, ırk ve renk ayrımı yapmaksızın hem de...

Hepimize
çıktığımız YOL'culuğumuzda başarılar ve de sağlıklı yaşamlar...

2 Ekim 2013 Çarşamba

Ahh Diptera, ne güzel şeydin sen öyle!..






Onunla karşılaşmam İzmir’in güzdönemine denk geldi…
Dışarısı alabildiğince yağmurluydu …
Sağanak yağmur cama olanca gücüyle vururken, onu bir kenarda sığınırken gördüm…
Islanmakla, ıslanmamak arasında yüreği pırpır ediyordu…
O sağanakta dışarıda kalmasına yüreğim daha fazla dayanamadı…
Kocayüreğimin en derinlerinden gelen sevgisellikle penceremi açıverdim…

Alımlı, edalı, melek olabilecek kadar saflık ve güzellikle süzülüverdi o da benim minik dünyama…

İlk gözgöze gelişimizi hatırlıyorum da ..
O an ikimiz de aşık olabilecek kadar SEVGİ dolu gözlerle baktık birbirimize…

Bana dokunuşunu, beni sevişini, bana en güzel ezgisel nağmelerini sunuşunu ise unutamayacağım…

Ahhh Diptera, o kanatlarınla ne güzeldin şeydin sen öyle!..

Beni takip ediyordun en naif halinle evde…

Birlikte çay içişimizi ..
Birlikte yemeğimizi üleşmemizi ..
“Hadi yanıma gel canım” dediğimde, uçarak yanıma gelişini ..
Bana vızıldayarak nağmeler yapmanı ..
Sabahlara dek yastığımın kenarında sıcaklığımla birlikte uyumanı ..
Ne kadar çok özleyeceğim bir bilebilsen…

Şimdi hangi minik dünyalara doğru yol aldın bilmiyorum da…
Seninle birlikte geçirdiğimiz kısa sürede çok şey öğrettin bana...
Elveda Diptera … Elveda iki kanatlı meleğim…

kocayurek, 02.10.2013

10 Haziran 2012 Pazar

Seni uzaktan sevmek ...



Hani öyle yanına falan gitmek hâyâldi sevdiğinin...
Uzaktan, köşe başından durup bakardın sevdiğinin camına doğru...
Hele bir çıksın da, o güleç yüzünü bir göreyim diye dikilirdin saatlerce köşebaşlarında...

Kışın soğuğuna inat, yazın da sıcağına, dikilir duruverirdin... 3-5 nöbetini tuttuğun yer misali...

Göreceğin alt tarafı bir iki dakika olurdu çoğu zaman, tabii ki onun da sana gönlü varsa, bakardı, gülümserdiniz birbirinize sadece...


Yanına yaklaşmaya cesaret gösteremediğin bir kıza böyle güzel özlü ve sözlü müzikler de yazılırdı bir zamanlar...

Bugün kaç anne ya da anneanne veya babaanne olmuş kadını ben de hep böyle uzaktan sevdim, ama bir gün cesaret edip de yanlarına gidip onlara sevdiğimi söyleyemedim...

Belki o da beni sevdi, o da bana "hadi gel artık yanıma, gireyim koluna" diyecekti, diyemedi...

Ne ben girdim onun kalbine içinde dolaşabildim, ne de o benim kalbime girdi umarsızca dolaşabildi... Dolaşmalarımız en derin uykularımızın rüyalarındaydı belki de...

Bugün ne yaparsam yapayım, şarkılardaki (bugün olgun bir kadın olmuş) o kızlara artık ulaşamıyorum...

Kendi halimde, ellerim ceplerimde yalnızlığın ortasında ve azabıyla dolaşıyorum o arnavut kaldırımlı sokaklarında İstanbul'un...

Camlarda sevdiklerimi arıyorum... Ama heyhat! Nafile...

İşte o kızlar .. o kızlar hırsız gibi çok şey çaldılar benden ... İçimde, ANI'larla ısınan külleri kaldı sadece ...

Kimi yalan söyledi bahsederken SEVGİ'den, belki biri sevdi beni, gizli gizli ağladı en kuytu köşelerinde evinin...

Bir şarkının ezgisi açtırdı bana eski defterlerimi ... Tam unutmuşken sevdayı, ayrılığı, özlemi ... Şu kocayüreğime bir şeyler oluyor yeniden ve yine yine, boğazım düğüm düğüm düğümlenirken anılarıma ...

Eyvallah solan güller, gençliğimi aldınız
Elveda sokaklarım, Yenikapı sahili, Samatya sahili elveda..
Beni gerçekte değil, düşlerde siz yaşattınız 
Mutluluklar dilerim ana olan kızlara 
Eyvallah solan güller gençliğimi aldınız...

Şiirlerim gibi, yaşamım da susacak ...
Biliyorum ben ...
Günü geldiğinde o gün, işte o gün ...
Kimbilir kaç yağmurlu yazlar geçecek
Kaç kar yağışlı kışlar ...

Delice bir hazan rüzgarı esecek
Önce sayfaları sararacak defterimin
Saçlarımın aklaşmasına paralel
Sonra,
Kocayüreğim artık atmaz olacak...

Biliyorum, ölüm zor gelmeyecek bana
Çünkü / ayrılıklarla alıştım ben ölüme ...

Düşünüyorum da...

Ölümüm bir evde olmalı ..
Deniz kenarında,
Ama arkasında koca koca dağlar da olmalı ..
Yakınlarından bir yerden tren yolu da geçmeli
Ağaçlar olmalı dört bir yanında

Ve BEN
Son dakikalarımda bile
Mutlu, huzurlu ve sağlıklı insanlar görmeliyim etrafımda..

Acılardan ve acı duygulardan ırak
Balayına çıkan mutlu çiftler görmeliyim.

Bir bahar sabahı ben,
Çiçekler açarken ölmeliyim...

Kimbilir sevdiğim o zaman sen nerelerde olacaksın?
Belki de BEN'den kilometrelerce ötede
Mini mini bir evde oturacaksın.
İki yanında torunların olacak belki de ..
Beyaz tenli, mavi gözlü, saçları bukle bukle
Onlarla beraber oynayacaksın yaşlı halinle ...
Etrafı kırıp dökerlerken
Boyun büküp gülüp geçeceksin yaramazlıklarına
Gözlüklerinin üzerinden bakıp
"Canınız sağolsun" diyeceksin ...

İşte o zaman bir tanem,
Acaba ben geçecek miyim aklından?
Şiirlerimden mısralar
Yazılarımdan paragraflar kalacak mı aklında...

Şimdi sevdiğim, seveceğim tatlı kız/kadın
Yıllarca geçse bile seveceğim tatlı nine ...

Söyle bana;
Ben kalacak mıyım hâlâ SEN'de, o minik yüreğinde ?..

Ertan Yurderi (kocayurek) 10.06.2012 - Şiir: Turhan Oktay

25 Ekim 2011 Salı

Muhabbet kuşu ve etbeyinliler


Yukarıdaki muhabbet kuşu kadar akılları yoktur bazı ETBEYİN'lilerin ... Gaf üzerine gaf yaparlar da kendilerini yine aklayacak yolu bir şekilde bulurlar...

Yukarıdaki fotoğrafta adı sahibince bilinen, ancak bizlerce bilinmeyen muhabbet kuşu, sahibesi Nazan'ı ve iki çocuğunu deprem bölgesinde yıkıntıların arasından yerini belirler ve "İşte onlar burada, burayı kazın" telaşlanmasıyla ve cıvıldamasıyla kurtarma ekibinin dikkatini çekerek kurtulmalarına sebep olur da kimseciklerin haberi olmaz...

SEVGİ'dir bunun adı ... Belki de sevginin de ötesidir yaşanan... Bir muhabbet kuşu bizlere, biz insanoğluna ders verircesine yardım elini uzatmıştır, onu çok seven, ona her gün bakan, onunla zamanını geçiren ve sevgisini veren ailesine minnet duygularıyla...

Ama dedim ya, bir kuş kadar akıldan, vicdandan ve SEVGİ'den yoksun etbeyinliler de çıkar, faşizanca söylemlerle yürekleri bir kez daha yakar ve yıkarlar kin duygularıyla...

Ne olmuştur bu insanoğlu denilen yaratılmışa... Gönüllerimiz neden böylesi SEVGİ'den uzaklaşmıştır? Neden NEFRET, ÖFKE, İNTİKAM ve KAN bürümüştür her birimizin yüzüne... Hangi unsurlar ve şartlar BİZ'leri BİZ olmaktan çıkartmış ve birbirimize düşman edindirmiştir... İş işten daha fazla geçmeden tüm bunları acilen sorgulamamız lâzımdır...

Kuş ve kuşbeyinli deyip böylesi SEVGİ'yle dolu hayvanlara umarsızca bakıp geçenlere yüreklerinde ve vicdanlarında SEVGİ'yi kaybetmişlere gelsin son sözlerim...

Etbeyinleriniz bir kuşbeyini kadar etmiyor ne yazık ki... Yenilmişsiniz insani duygularınıza... Yazık, çok yazık ...

Ertan Yurderi

21 Şubat 2010 Pazar

Ülkemizde SEVGİ'yi yitirdik (mi?)


Bir dostumuz, Google Buzz'dan, "takkeyi önümüze koyup" bizleri kara kara düşündürtecek satırlar göndermiş...


Yazmış olduğu samimi düşünceleri ve satırları, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan ve günlük yaşamlarımızda artık kişilerin nasıl bunaldığının birer ifadesi gibi...

Dostumuz diyor ki satırlarında ve satır aralarında;

"Bugünlerde oldukça gergin anlar yaşıyorum, herkes ve her olay kolayca sinirlendirebiliyor beni... Nasıl bu hale geldim sorusu beynimi yoruyor... İnsanlara eskisi kadar güvenmediğimin farkına varmak daha da katladı bu gerginliğimi...

Yıllardır kendi gücüm doğrultusunda ulaşmaya çalışıyorum insanlara, amacım sadece onlara yardım etmek değil, yurdum insanını daha yakından tanımak ve ihtiyaçlarına bilinçli, doğru yanıtlar vermekti...

Severek yer aldım yanlarında... Hiç gocunmadım, şikayet etmedim, gün geldi anlamadılar azarlarını işittim, gün geldi beğenmediler kovuldum... Yine de vazgeçmedim.

Tüm bunları neden yazdığımı bilmiyorum, şu anda bütün bir ömrümü yazamam buraya, yine de sayfam bugün günlüğüm oldu benim... İçimi dökmek istedim.

Belki de rastlantısal olarak yaşadığım olaylar bu satırları yazmamı tetikledi...

Biri söyleyebilir mi bana, nasıl yaşarız birbirimize güvenmeden? Ya da sırtını vererek bir duvara nasıl yaşar normal bir insan...

Biz insanlar hangi zaman dilimi içinde bu kadar acımasız olduk, nasıl eziyoruz topuklarımızın altında kendi vicdanlarımızı...

Yüreğimizin yerinde ne taşıyoruz sevmek için birbirimizi... Ve gerçekten sevmeyi biliyormuyuz?..."


Fazla SÖZ'e gerek var mı, bence hiç gerek yok.

Toplumumuz arasında günden güne artmakta olan birbirine tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük ve vesair duygular bir sevgisizlik abidesini günden güne büyütmekte sanki.

Eğer yaşarken; susuz olana bir lokma su, aç olana bir lokma ekmek, ümitsize ümit, kederliye güleryüzü yitirmeye başlamışsak SEVGİ'lerimizin içinde, durum vahim, hatta vahimden de öte...

Artık sokaklarda insanlar biribirlerine; bilmedikleri, tanımadıkları halde düşman gibidirler… Şimdi sokaklarda güleryüzlü insanlar görmeniz imkansız hale gelmiş gibidir… Şöyle etrafınıza bir bakın, kaç tane yüzü gülen insana rastlayabileceksiniz acaba?

Kime dokunuverseniz, kiminle konuşmaya kalksanız sanki bin ah işitecekmişsiniz gibiyiz...

Ne oldu? Neler oluyor bizlere...

Yaşamsal diyalektiğimizden kaynaklanan hoşgörülerimiz de nereye gitti?

Bu yaşamsal diyalektiğimizin içinde HİÇ'e varıp oradaki SEVGİ'ye ulaşabilmemiz için öncelikle bu diyalektiği olduğu gibi onaylamamız gerektiğini ne kadar çabuk unuttu insanoğlu...

Unuttuğumuz değerleri şöyle yeniden bir hatırlayalım isterseniz...

Yaşamsal diyalektiğin kendinde, etik arayışa girişmenin hiçbir anlamı yoktur. 'Önsel ilke'nin bize verili olduğunu içimize sindirmeliyiz.

Sindirmeliyiz ki; İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, namusluyla namussuzu, büyüklenenle küçükleneni, vicdanlıyla acımasızı, hoşgörülüyle hoşgörüsüzü, açgözlüyle alçakgönüllüyü, yardımseverle bencili, insan-severle vahşet işçisini, kısaca manevi tüm edim ve değerleri kendi zıtlarıyla birlikte kabul edebilelim.

HİÇ'e varabilmemizin ve SEVGİ'ye ulaşabilmemizin ön koşullarıdır bunlar...

Bütün hüner, evet bütün hüner, "Sevgiyi hak etmeyeni dahi sevebilmektir."

Bu aynı zamanda bizi kendimize yabancılaştıran kimliklerimizden kurtulabilmenin de biricik yoludur.

HİÇ'e giden yolda zorunlu bir durak sayılan "doğal hoşgörünü"nün kaynağını da bu gerçekte aramamız gerekmektedir.

'Düşmanını dahi seveceksin' sözü, yaşamı özünden kavrayışın bir ürünüdür...

İşte bu yüzden hepimize; bilgisizlikten ve hoşgörüsüzlükten donmuş kafalarımızı önce bilgi ile yavaş yavaş eritmeyi, sonra da sertlikten, zorluktan kapanmış olan gönüllerimizi yeniden SEVGİ ile açmayı diliyorum...

Sevgi; Barış'ı ve Hoşgörü'yü getirecek, tüm bunların toplamı da güzel bir yaşamı...

Umarım ki nice Taptuk Emre'ler, Yunus Emre'ler ve Mevlana'lar yetiştirmiş bu topraklar, bunu en kısa zamanda yeniden yaşar ve görür...

Ertan Yurderi

6 Şubat 2007 Salı

İlk yazı


İlk yazının tadı hiçbir şeyde yok sanırım!..

İnsan bir yere ilk yazı yazacağında ne yazacağına bir türlü karar veremez. Şöyle mi yazsam, böyle mi yazsam diye düşünür durur... Bu yazı da öyle olacak gibi görünüyor... Oysa ilk yazılar biraz daha keyifli olmalı değil mi?

Eh bir yazmaya başlayalım bakalım geriden geriden neler gelecek bilinmez... Gönül sesi bu... İçinden neler çıkacağı belli mi olur?

Bir bakarsın uzun bir yazı, bir bakarsın bir şiir, bir bakarsın makale yazmışsın... Döktürmüşsün yüreğinden geçenleri...

Gönüllerimizi ne kadar suskun bıraktığımızın farkındayım... Konuşturmayı unutmuşuz sanki. Ya da unutturmuşlar mı ne?..

Oysa gönül sesi hiç susturulmaması gereken bir şey... Gönül sesi susturulunca düşünce denizinde kaybolup gidersiniz... Onu yazıya dökmek gerek... Onu paylaşmak gerek...

Oysa gönül sesi nerede, ne zaman, ne şekilde konuşur o da bilinmez...

Şimdi olduğu gibi... Konuşur, konuşur, hiç susmaz...

Yazdırır durur kelimeleri, cümleleri, paragrafları...

"Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde...”

demiş Hayyam Rübailerinden birinde..

Bu şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları, bir anda dökülmeye başladı gönülgözümden klavyemin tıktıklarıyla karşımda öylece duran ekran denilen beyazcam üzerine …

Evet “Gönül” nedir?

Bence, Gönül; yüreğimizde var olduğu sanılan nitelik, sevgi, istek, anış, düşünüş gibi iç dünyamızı yansıtan duygular topluluğudur..

Öyle değişik şekilde insanlarda tezahür eder ki... O kadar değişikliğe bürünmüştür ki insanoğlu denilen bu yaratılmışlarda Gönül… Bunların her birini bu satırlara sığdırabilmek namümkün gibi görünse de, bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazmak gerektiği inancını taşıyorum, belki de bir gün biri çıkar, oturur yazar bu konuda da…

Gönül; kimine göre “sevdalanmak, sevmek, aşık olmak”la eşdeğer, kimine göre de “insanları kendine bağlamakla birlikte o kişiyle birbirine bağlanıp içten içe, özden öze sevmek, sevdanlanmakla…”

Gönül; kimine göre “duygusal birliktelik”, kimine göre “yapılmış bir iyiliğe karşı duyumsanan borçluluk duygusu”…

Gönül; kimine göre “aşk derdi çekmek”… Kimine göre “iç rahatlığı, tasasızlık, dertsizlik…”

Gönül; kimine göre “hiçbir baskı altında olmaksızın kendi isteğiyle, kendi hür iradesiyle kendini nitelendirmek…” Kimine göre “aşırı sevgiden kendini kurtaramamak, alamamak…”

Gönül; kimine göre “sevgilerin ve isteklerin eskisi gibi sürmesi için çabalamak…” Kimine göre “huzur, iç dinginliği, iç huzuru…”

Gönül; kimine göre “her şeye karşı duyulan doyum…”

Kimine göre de “Bir kimsenin gücenikliğini, uygun sözlerle, davranışlarla gidermek, onun gönlünü yeniden hoş etmek için iyi davranışlarda bulunmak” gibi anlamlandırabilirim… Bu “kimine göre”leri öyle çoğaltabilirim ki…

Yalnız bu yazdıklarım, varolan, yaşayan insanların ruhsal özellikleridir… Aslında biz “gönül”ün, “gönlümüz”ün farkındalığını tam yaşamıyoruz gerçek yaşamımızda da… Gönlümüzün tüm özelliklerini bir bilebilsek daha rahat ve huzurlu yaşar, bunun bilincine varınca da yaşamı daha çekilir hale getirebilirdik belki de...

Hayyam'ın anlatımıyla "gönül" bende bu duyumsamalara neden oldu, bir şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları bu bence… Peki ya sizce?

Hadi şimdi ben de size sorayım… Konuşturun bakalım siz de gönüllerinizi… "Gönül" ne?


Ertan Yurderi

27 Ocak 2003 Pazartesi

Gönül Nikâhlım...



.... Bir günü daha kapamak üzereydik sevgiliyle...
Hoş bir sohbeti gerçekleştiriyorduk.

Kimi zaman en hınzır, kimi zaman da en muzır halimizle birbirimizle şakalaşıyorduk.Çocuklar gibi eğlendiriyorduk birbirimizi.

Günün aşırı stresini aşmaya, rahatlamaya, huzuru sağlamaya çalışıyorduk en sevimli yaramaz çocuk halimizle...

Alt alta, üst üsteydik...

Bir kovalamaca, bir sobelemece heyecanıyla vücutlarımız birleşiyor, evin içini darmadağın ediyorduk bu sevgi ile...

Neşeli kahkahalarımız karışıyordu odamızda çalan müziğin ritminde...

Saçlarını dağıtmıştı sevgili... Koşuştururken etekleriyle orantılı saçlarını da sallandırıyordu...

Bir ara sevgili, koşturmacadan yorulmuş olacak ki, ön salondaki koltuğun köşesinde soluklanmaya hazırlanırken koşup hemen yanına geldim, oturuverdim...

Gülüşmelerimiz hem yüzlerimizde hem de bedenlerimizde devam ederken, koltuğun köşesiyle benim aramda sıkıştırıvermiştim onu...

Bir an susuverdik...

Her iki elimizin parmakları birbirine kenetleniverdi... Dudaklarımız bir aşk şarkısını mırıldanmaya hazırlanırken, şöyle sordum sevgiliye...

- Bize bu dünyayı gönüllerimiz kuruyor değil mi aşkım. Sen ne dersin?

Ela gözlü sevgilinin ağzından şu sözler dökülüverdi aniden...

- "Gönül nikâhlım"sın...

Bir anda şoka uğramış balık misali donakaldım...

O ana kadar ben sevgiliyle sözlü gibiydim, O da bana... Bağlılık yemini vardı aramızda bunu çok iyi biliyordum. Mutluluk yolu çok yakındı. Yarın kadar yakındı...

O sevgilinin gönülden, en derinlerinden dile gelmesiyle o andan itibaren, tüm Yücelerin ve O'nun şahitliğinde nikahlanıvermiştik bu söz ile...

Nikahımızı kutluyormuşum farkında olmadan o şen halimle, tüm gece boyunca... Sevincim ondanmış... Bu sevgiliyi coşturmam ve onun coşkusu bundanmış... Bunun farkına ancak o zaman varabildim...

Bir an geçirmeden hemen soruverdim tekrar bu sevgiliye...

- "Düğünümüz ne zaman?"

Gülümsemesine devam ederek yanıt verdi, soruma...

- "Gözlerime baktığın gün..."

"Gözlerime baktığın gün..." Bu cümlenin söylendiği andan itibaren ben de o günü sabırsızlıkla beklemeye başladım...

Şimdi artık dualarım, "Günler çabuk geçsin... O güne bir an önce varalım..."la yankılanıyor. "O gün çok yakın" ama "Ne zaman?" ... düşüncesi de sarıyor tüm benliğimi...

Saat ilerlemişti...

Hiç konuşmuyorduk artık, sarmaş dolaş vaziyetteydik...

Günün yorgunluğu çöktü üstümüze...
Sevgilinin göğsüne yasladım başımı...

Ellerim hala ellerinde kilitli... Kokusu TEN'imde... Kıvrılıvermişiz koltuğa yanyana...
Üstümüzde, sevgimiz örtü oldu... Uyuyakaldık...

Düşler ülkesinin perileri de ellerinde yıldızlı sopalarıyla, sevgi yağmurları yağdırdı üstümüze...
Ve sabah yeni bir güne uyandık...

Ertan Yurderi


31 Mayıs 2002 Cuma

"Bana ne anlatmak istedin? - 2"



Sizi bilge bir köpekle tanıştırmıştım önceki yazımda, hani şu "bisküviyi hala ağzında" olan... O ağzındaki bisküviyi kime götürdüğünü sormuştum hani ona... O akşam bana ve oradaki insanlara neler anlatmak istediğini sormuştum, hangi dersleri bize verdiğini sormuştum o bilge dişi köpeğe hatırlarsınız...

Yine yağmurlu bir İstanbul akşamı daha... Yağmur, kış sonrası bahar ayının ilk ılık nefesiyle yağmakta dışarıda. Ben yine arabamın içindeyim, arabamın silecekleri ise çalışıyor, müzikle birbirine paralel...

Yoldayım... Ve kafamda bin bir türlü düşünce... Yoğun bir cuma iş dönüşü trafiği, yağmur da eklenince buna... Çekilmez oluyor bu İstanbul trafiği...

Arabamın teybinde Sting "Shape of my heart"ı yorumluyor... Neon ışıkları bir yanıp bir sönüyor... Kafamda bin bir türlü düşünce seli, ilerliyoruz yavaşça...

Aylar önce bilge bir dişi köpekle karşılaştığım çam ağaçları ve diğer büyük çınar ağaçlarıyla dolu alana doğru geliyorum yine... Çam ağaçları bıraktığım güzellikte duruyor. Çınar ağaçları ise yavaş yavaş yeşillenmiş olarak karşılıyor beni. Ya o benim sevimli bilge köpeğim. "Acaba orada hala ağzında bisküvi ile beklemekte mi?"

Trafik lambaları sayılarını sayıyor, 47, 46, 45... Yağmur ise şiddetini arttırmış, yağmaya devam ediyor. Sting "Shape of my heart"ı yorumlamaya devam ediyor... Neon ışıkları bir yanıp bir sönüyor, kafamdaki bin bir türlü düşünceyle ve arabamın silecekleriyle paralel...

Trafik ışıklarına ulaşmayı başarabildim sonunda... Saymaya başladı sayılarını... 47, 46, 45...

Sol tarafımda o nefis manzarasıyla park ve ağaçlar, esen hafif tatlı yağmur rüzgarıyla selam vermekte sanki... Cam hafif buğulanmış, dışında ise yağmur tanecikleri... Gözlerim ise tanıdık birisini aramakta...

Trafik ışıkları hala saymaya devam ediyor, 28, 27, 26... Acaba onu bir daha görebilecek miyim? Şimdi ne yapıyor? Kimlere ne öğretiyor?

Trafik ışıkları hala saymaya devam ediyor... 5, 4, 3...

Hareket etmeme az kaldı... Trafik açıldı, gözlerim ise hala sol tarafta ağaçlar arasında...

İlerlemeye başladım ama. O da ne?

Ağaçlar arasında tanıdık bir gülümseme... O tatlı bakış... O tatlı ifade... Ve birkaç şirin minik yavruyla gezinen bir köpek var orada...

Hızla frene basıyorum... Arkadan gelen araçlar da benimle beraber frene basıyorlar. Etrafı bir fren sesi kaplıyor...

Dörtlülerimi yaktım, arabamı kenara çektim... Arkamdaki sürücülerin el ve kol hareketlerine aldırmadan, arabadan dışarı çıktım. Ağaçlıklara doğru hızlı yürümeye başladım...

Kendime soruyorum bu arada, "Acaba o gün karşılaştığım dişi köpek ve yavrularımı bunlar?.."

Ben onlara doğru koştukça, yavrular ürkek bir şekilde annesinin arkasına saklanmaya başladılar... Anne köpek ise öyle kalakaldı. Kendisini ve yavrularını savunmaya hazırlanmış bir ifadesi var...

Yumuşak bir ses tonuyla "Kızımmmm, kızımmmm" diyerek yanlarına yaklaştım...

Yine göz gözeyiz... Yavrular titremekte...

Dişi köpek ise ses tonumdan olacak ki sakin bir şekilde beni karşılamakta...

Ve işte... Kuyruğunu sevinçle sallamaya başladı... Evet, işte O... İşte günler önce karşılaştığım ve bisküviyi ise hala ağzında olan o bilge köpeğim yine karşımda...

Birbirimizi kucaklıyoruz sanki... Üzerime ön ayaklarını koydu... "Sev beni der" gibiydi ürkek bakışları...

Seviyorum, okşuyorum ben de başını.. Sonra dönüp gururla yavrularına baktı...

"Onları da sev" der gibiydi bu hareketi... Onları da sevmeye başladım...

Hepsinin karınları aç olduğu belliydi... Hemen arabamın yanına döndüm, onlar da peşimdeler tabii ki... Minik güzel yavrular ve annesi... Arabamın torpido gözünde her zaman saklamakta olduğum bisküvi paketini alıp, yanlarına çöküverdim...

Yağmur yağmaya devam ediyor... Arabamın dörtlüleri yanıyor. İçerde Sting hala "Shape of my heart"ı yorumluyor. Silecekler ise müziğe eşlik etmekte...

Gözlerim bu mutluluktan dolayı yaşlı... Ve ben sevimli yavruları ve o dişi bilge köpekle bisküvimi paylaşmaktayım yine... Hepimiz aynı anda yiyoruz.

Konuşmadan... Çıkarttığımız "kırt kırt" sesleri ise büyük bir huzur vermekte bizlere...

Kısa sürede bisküvi paketimiz bitiverdi... Karınlarının doymadığını biliyorum ama, paylaştığımız bu mutluluk her şeye değerdi doğrusu...

Teşekkür edercesine minik yavrular kendilerini sevdirdiler... O bilge dişi köpekle göz göze kaldık yine... Teşekkür eder gibi bakıyor ve ağlamaklı ince bir ses tonuyla bir şeyler söyler gibi davranıyordu... Onun da başını okşamaya başladım... Ellerimi yalıyor, ön patilerini dizlerime koymaya çalışıyordu... Birbirimize öylece sarılıverdik...

Yağmur şiddetini artırmış, gözlerimden akan yaşlara karışıp bizleri ıslatırken, onları orada bırakıp arabamın başına dönüverdim yeniden... Onlar da ağaçlar arasında sevinçle oynaşıp gözden kayboldular...

Arabam bıraktığım yerde, dörtlüler bir yanıp bir sönmekte, az ilerdeki trafik lambaları ise sayılarını saymakta... Sting "Shape of my heart" söylemekte, silecekler ise hala müziğe eşlik etmekte... Bense ıslanmış ve çamurlu bir şekilde ağaçlıklara doğru yaşlı gözlerle bakmaktayım...

Sevimli bilge köpeğim bugün bana yine neler öğrettin? Güle güle git, yolun açık olsun sevimli minik yavrularınla...

Ertan Yurderi

7 Aralık 2001 Cuma

"Bana ne anlatmak istedin? - 1"



Dışarıda yağmur yağıyor...

Arabamın içindeyim ve içerde sıcak bir ortam var, dışarının soğuğuna engel...

Arabanın silecekleri, teybimde çalan müzik sesine ritim tutturmuş, ona eşlik ediyor...

Yavaş ilerliyor trafik... İstanbul'un akşam saatleri çöküyor ortalığa, günün yorgunluğunun çöktüğü gibi omzuma...

Günün yoğun trafiğinden soluklanmak için yol kenarındaki bir park yerine çektim arabamı... Dinleneceğim birazcık...

Etrafa şöyle bir bakıyorum... Parkın her yanını yeşil renkteki çam ağaçları süslüyor, diğer yapraklarını açmak için inatla çabalayan ağaçlara... Arabamın benden taraftaki camını açtım ve çam ağaçlarının kokusunu solukluyorum içime doğru... Öyle güzel bir koku var ki, is-duman-egzoz kokusuna rağmen havada...

Bu arada öyle bir park etmişim ki arabamı, beş ayrı yolun birleştiği bir kavşağı da görmekteyim... Trafik ışıkları bir yanıp, bir sönüyor... Araba kullananların yüzlerinde değişik ifadeleri de gözlemleyebiliyorum. Kimisi neşeli, kimisi üzgün, kimisi endişeli... Kimisi korkak... Kimisi sinirli... Fakat hepsinde aynı beklenti... "Bir an önce yeşil ışık yansın".. "Yansın ki bir an önce hareket edeyim ve uzaklaşayım stres dolu bu yollardan..."

Zaman geçiyor... Ben ise dinlenmeye devam ediyorum...

Ağaçların arasında bir karaltı görüyorum. Bir şeyler var galiba orada... Ne olduğunu anlamlandıramıyorum. O karaltı arabaya doğru, bana doğru yaklaşırken gelenin dişi bir köpek olduğunu fark ediyorum...

Şu an yanıma kadar geldi...

Yanımda...

Islanmış ve üşümüş görünüyor...

Kuyruğunu tatlı tatlı sallıyor. Gözlerim gözlerine kilitlendi... Aramızda sessizce bir haberleşmeyi yakaladık...

Yalvaran gözleriyle ona bir şeyler vermemi istiyor galiba... "Karnın aç mı kızım?" diye soruyorum, anlamsızca...

Bu arada torpido gözüne doğru uzandım, açıyorum, orada yarım paket bisküvim olacak.. Evet buldum...

Paketi hızla açıp, ona uzatıyorum, yemesi için... Hayret, verdiğim bisküviyi almadı... "Al kızım, ye" diyorum. Hiç ses seda yok, umursamıyor sanki beni...

"Önce sen ye" demeye getiriyor sanki gözleri, verdiğim bisküviyi beğenmemiş bakışlarıyla... Bir tane ağzıma attım ve yemeye başladım...

Yavaşça arka iki ayak üstünde ayağa kalkıp ön ayaklarını cama doğru dayayarak "bana da verebilirsin artık" diyor...

Elimden teker teker yemeye başladı... Başını sevgiyle okşuyorum bu arada, fırsattan istifade... Ve son bir tane kalana kadar yedi, bitirdi... Fakat son verdiğimi ağzına aldı, yemiyor...

"Hadi ye kızım, niye yemiyorsun, doydun mu" diyorum.

Hayır, yemiyor...

Hay Allah!... Ağzındaki biskuvitle yanımdan uzaklaşmaya başladı...

Arada bir geriye dönüp bana bakarak, yüzündeki tebessümüyle...

Tam "Güle güle köpekçik" diyeceğim anda trafik lambalarının yanıp sönmesi ansızın duruverdi...

Elektrikler kesildi... Beş yola doğru yönleniyor. Aman Yarabbim nasıl geçecek karşıya? Trafik lambalarına bakıyor. Onlar ise ne yanıp ne sönüyor... Bir iki deneme yaparak karşıya geçmeye çalışıyor. Ne mümkün... Araba sürücüleri fırsattan istifade hiç durmamacasına, yayalara da hiç fırsat vermemecesine hızlıca geçiyorlar...

Köpekçik, karşıya geçme denemelerinin sonucunu alamadı ve insanların yanına geldi, fırsatını kolluyor, onlarla birlikte geçmek için..

Ve hala ağzında bisküvi duruyor...

Fakat bir türlü firsat vermiyor arabalar... Ne yayalar geçebiliyor karşıya, ne de o sevimli köpekçik...

Bisküvi ise hala ağzında...

İçim elvermiyor, arabadan alelacele dışarı çıktım, içimden gelen bir hisle o köpeği karşıya geçirmek istiyorum. Hızlı adımlarla yola doğru yürümeye başladım...

Bisküvi ise hala ağzında...

İnsanların çoğu yanlarında bir köpeğin olmasından huzursuz olacaklar ki köpeğin yanından uzaklaşıyorlar. Kimisi ise o sevimsiz kelimeyi kullanıyorlar ona karşı "hoşt!"

O ise hiç aldırmıyor bu sözlere...

Bisküvi ise hala ağzında...

Yol hala bitmedi, dizlerimin bağı çözülüyor... Bir an önce onun yanına gelmeliyim... Ona yardımcı olmalıyım...

Yağmur şiddetini artırıyor...

Sürücüler ise süratlerini...

Bisküvi ise hala ağzında...

Allahım o köpeği karşıya geçirmek için ayaklarıma yeteri kadar kuvvet ver... Yalvarışlarındayım...

Birden o köpeğin sol on ayağı kıvrılıveriyor... Sendelemeye başladı... Topallıyor...

Artık hızlı koşmaya başladım.... Bir şey mi oldu, gözümden bir şey mi kaçtı??? Allahım yardım et bana...

Bisküvi ise hala ağzında...

Arabaların arasına dalıveriyor... Arabalar onu görünce fren yapıyorlar... Birbiri ardı sıra... O ise topallamaya devam ediyor...

"Aman Yarabbim ezilecek" diye bağırmaya başlamışken, topallaya topallaya caddenin birisini geçmeyi başardı bile...

İnsanların yanına kadar soluk soluğa geldim... İzliyorum onu, çaresizce...

"Orada dur kızım" yanına geleceğim...

Bisküvi ise hala ağzında...

Yolun diğer tarafını da aynı şekilde geçiyor... Topallayarak.... Tüm arabalar yine ona yol veriyorlar...

İnanılmaz bir manzara... Kare kare izliyorum olanları... İnanamıyorum... Oysa biraz önce o köpekçik gayet sağlıklı yürüyordu. Hiçbir şeyi yoktu.. Ne oldu, gözümden neler kaçtı? Anlayamıyorum... Düşünemiyorum... Düşünce sistemim altüst...

Bisküvi ise hala ağzında...

Oh, hele şükür caddeleri kazasız belasız geçti...

Yolun tam karşısında kaldırımda durdu... Bana doğru bakıyor...

"Güle güle git köpekçik... Seni seviyorum" diye bağırdım... İnsanlar tuhaf tuhaf yüzüme bakmaya başladılar... Yüzümde hem sevinç, hem de hüzün... Son kez köpekçikle birbirimize bakışıyoruz...

Bisküvi ise hala ağzında...

Ve biraz önce topallayan o köpekçik hiçbir şey olmamış gibi dört ayağının üzerinde gayet sağlıklı bir şekilde yürüyerek, ortadan kayboluveriyor...

Bisküvi ise hala ağzında...

Güle güle git köpekçik... Bilmiyorum o bisküviyi kime götürüyorsun? Bu akşam bana ve oradaki insanlara neler anlatmak istedin... Bana ve onlara hangi dersleri verdin? Yolun açık olsun, bilge köpek...

Arabama doğru geri dönüyorum, yağmur şiddetli yağıyor, gözlerimden akan yaşlara karışıyor...

Aldığım dersin açısından olacak, orada öylece arabamın başında kalıveriyorum...

Arabamın içi hala sıcak, dışarının soğuğuna engel... Silecekler ise çalışıyor, müzikle birbirine paralel...

Ertan Yurderi