İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2023 Cuma

Aç bana kalbini ve ruhunu İstanbul ...



Martılar, denizin hemen yanı başında yaşayan minik sokak çocukları gibi. Özgürlüğüne olan sevdaları, beyaz kanatlarıyla adeta dans edercesine kendini gösteriyor. Onları gözlemlediğinizde, giden gemilerin ardından bakakaldıklarını fark edersiniz. Bu durum, sanki denizden gelen seslere, çağrılara karşı duyarlı olduklarını gösterir.

Minik bir çocuğun elindeki simit, martılar için büyük bir sevda kaynağı .. vapur bir yakadan bir yakaya geçerken, simitlerin peşine takılırlar ve yorulmadan kanat çırparlar. İstanbul'un iki yakasını bir araya getirmek istercesine süzülürler. O martılar ki, bu büyülü şehirde denizle özdeşleşmiş, onun havasını, gemilerini ve tabii ki simitlerini her daim benim gibi özlemekteler.

Minik bir çocuk misali heyecanla, elinizdeki simidi martılarla paylaşmak ve beyaz tenli vapur küpeştesinde soluklanmak istemek, hatıralarımızı yeniden yaşamak anlamına gelir.

Hatıraları yaşamak ve paylaşmak .. şehrin ruhunu derinden hissedebilmek ... simit kokulu büyülü İstanbul sokaklarında, martıların kanat sesleri eşliğinde dolaşırken şehrin sırlarını ve hikayelerini onların seslerinden dinlemek .. zamanın durduğu bir AN içinde geçmişle geleceği buluşturan bir deneyim misali ...

İşte ben bu deneyimleri yaşamak isteyen bu koca bedendeki o minik çocuk; " ... Aç bana kalbini ve ruhunu İstanbul .. martıların kanat çırpışları gibi kalbimin ritmi .. hasretinle tutuşuyorum" diye haykırıyorum bir kez daha uzaklardan sana...


 

3 Mayıs 2023 Çarşamba

Sana bir türlü veda edemedim ki ben...

 



"Geri dönersen dön, ben hep burdayım" derken İstanbul bana ..

Ben ise karşıdan karşıya giden son vapurdayım hâlâ...

Sana bir türlü veda edemedim ki ben...

Değişmedi hiç birşey bu kocayüreğimde

Eskiden nasılsa şimdi de öyle ..

Özledin mi beni, özledim mi seni 

Haberin bile yok.

Ancak bazen bir fotoğraf karesi alıp getiriyor seni bana .. ya da beni sana...

19 Kasım 2020 Perşembe

Eskiden Boğaziçi Köprüsü'nde gezilirdi...

 


Yıl 1970'li yıllar. Yer: Boğaziçi Köprüsü... O yıllarda köprü üzerinden yürüyerek Avrupa'dan Asya'ya, ya da Asya'dan Avrupa'ya geçmek moda haline gelmişti. Aileler çocuklarını alıp köprü üzerinde cümbür cemaat yürürlerdi. O zamanları hatırlayanlar bilirler. Köprü altına gelip 1 liralık bilet alıp hızlı asansörlerle köprüye çıkılır, köprüde bir tur attıktan sonra aşağıya inilirdi.
Alttaki siyah beyaz fotoğraftaki kişi benim. Yaşım 15 veya 16. Yıl 1974 veya 1975 olacak. Köprü üzerinde asık suratla siyah parkamla fotoğraf çektirmişim. Yan tarafımda silahlı polis vardı ve bana ters ters bakıyordu. 😊



23 Ocak 2016 Cumartesi

Didim'den İstanbul'a bir kaçamak!..


 

Bu gece izinliyim yengenizden…
 

Sabah konuştuk… Dedi ki: 

“- Sen Âlem adamsın… Bu gece ÂLEM’lere takılmalısın, git ÂLEMCİ’lerini bul, takıl, kudur ve öyle gel...” 


“Ehhh” dedim ben de… 


“- Madem ki, izin senden, teklif senden, takılmak da olsun benden…”


Kapımda bekleyen özel Rolls Royce’uma atlayıp, uzadım taa Didim’den… 


Az gittim, uz gittim, dere ve tepe düz gittim, aştım önümdeki tüm illeri, vardım İstanköy’e… Bir baktım ki varmışım, Etiler’e… Hayret ki hayret, bu trafikte…


Fedon’un mekânına takılacaktım, Hayko telefon açtı ve dedi ki bana: 


“- Ağabey, hep Fedon’a Fedon’a, sen bu gece gel de takıl bana…”


Hiç kırar mıyım, Hayko’mu… Mekânına dalıverdim… O da ne, Etiler’den “Hale, Jale, Lale ve bütün mahalle” de orada değil miymiş?

Beni Fedon’a benzetip, hepsi de sarılmak istemez miymiş? 
Bu kedicikleri  kıramadım tabii ki de… 
O arada Hayko da tutturmaz mı mikrofonu bana… 

Ve bizim Photoshopşikçi Aydın kardeşim de basmaz mı denklanşörüne ardı ardına…


Neyse ne ya… Yarın magazin haberlerinden izleyip öğreneceğinize, işin aslını bu gece benden öğreniniz istedim…


Veee… Bu gecenin sürprizine sıra geldi…


Bu gecenin hatırına, özellikle okuduğum şarkı, bir kez daha hepinize gelsin…


“Dam üstüne çul serer, 
Nerden çıktı bu bebeler,
Haydarpaşa Garı’nda, 
Öpsün seni yanımdaki güzeller…”


Neyse saat 00.00’e de az kalmış, benim Rolls Royce kabak pardon Opel olmadan, ben ufak ufak uzayayım buradan Didim’e… 


Öptüm.. Bir daha öptüm.. Öpjem yaa, kaçmayın köftehorlar gelin buraya…

14 Nisan 2010 Çarşamba

Nohutlu pilavcılar ...


İstanbul'da para kazanmak zor olduğu kadar, kolaydır da...

Hayat mücadelesi içinde, ufak bir tezgâhın varsa, o senin hem sermayen hem de dükkânın oluverir bir anda... O minik tezgâhının içinde ne satsan gider bu koskoca kentte...

Eskiden, bu koskoca şehrin büyük caddeleri üzerinde akşam olunca ortaya çıkan lüks lambalı nohutlu pilavcıları vardı ...

El arabalarını köşe ve sota yerlere koyup, oraya tezgâh açarlar, nohutlu ve pilav üstü tavuk satarlardı...

Öyle çok pahalı da değildi hani... Plastik tabaklar içindeki fiyatı (eski para sistemimize göre) 500 bin lira (50 kuruş) ile 1 milyon lira (1 TL) arasındaydı... 500 bin liraya (50 kuruş) sadece pilav, 750 bin liraya (75 kuruş) pilav üstü tavuk, 1 milyon liraya da (1 TL) pilav üstü tavuk ve ayran satılırdı... Elbette yanında beleş bol çuşka denilen acı mı acı biberleri de bulunurdu...

En iyi müşterileri yoldan gelip geçen taksicilerdi... Taksiciler akşamları buraları mesken bellerler, karınlarını bu ucuz ve tok tutacak pilavla doldururlardı...

Ucuz olduğu için gece sokakları mesken belleyenlerin de uğrak yeriydi buralar... Yaz-kış demeden karıncalar gibi çalışıp dururlardı...

Artık bu pilavcıların görünümleri teker teker değişti...


Pilavcılar biriktirdikleriyle dükkân açar hale geldiler... Bir, iki, üç...

Aralarında ün yapanlar bile oldu... Pilavcı Mehmet Usta, Pilavcı Hüseyin Usta...


Pilavcı ustalarının çoğu gerçek dükkân sahibi oldular birer, ikişer... Aralarında zincirleme pilavcı dükkânları açanları bile oldu...

Yine pilav satıyorlar, yine ucuza satıyorlar...


Bu tür dükkânlarda artık servis de güzel... Her şeyleri var... Masaları, sandalyeleri, garsonları, komileri ve bulaşıkçıları, hatta uydu antenli olanları, Lig TV'si olanları bile var... Maç akşamları pilavcılar dolup dolup taşmakta...

Onlar da çağ atlattılar kendilerine...

Ha bir de, nohutlu pilavlarının yanına kurufasulyeli pilavı da eklediler... Sabahları da sıcacık mercimek çorbalarını...


Pilavcı ustalarının dükkânına gittiniz mi, 3 TL'ye karnınızı bir güzel doyurursunuz ... Hele 5 TL verdinizmiydi, çatlasıya kadar doymuş çekik gözlü Çinli olarak bile çıkarsınız dükkândan...

Dedim ya, bu kentte aç kalmanız imkânsız...

Kafaya para kazanmayı koyduysanız şayet, daha yapacağınız çok iş vardır...

Artık onlar da başka yazılarımın konusu olsun...


Hepinizi o misss gibi kokan, sımsıcak, üzerinde dumanı tüten nohutlu pilav tabağı ile başbaşa bırakıyorum...

Afiyetler olsun!...


Şimdi bu kediler de nerden çıktı diyeceksiniz nohutlu pilav yazısının içinden...

Onlar da pilavcı önünü mesken bellemiş kedicikler... Hani "komşuda pişer, bize de belki düşer" misali öyle bekleyiveriyorlar nafakalarını...

Ertan Yurderi

17 Şubat 2010 Çarşamba

Megaköy İstanbul'un trafik sorunu ve yaşam çilesi hiç biter mi?



İstanbul'un sur içinde yaşayan şanslılarındanım ben...  

Oturduğum semtin iki büyük caddesi var... Vatan ve Millet adında...

Her iki caddeden de tramvay geçiyor... Birisi Zeytinburnu'ndan kalkıp Kabataş'a, oradan da feniküler sistemle Taksim'e kadar, bir diğeri ise Aksaray'dan kalkıp Atatürk Havalimanı'na kadar kısa bir sürede ulaşıyor.

15 dakikalık yürüme mesafesinden de banliyö treni geçiyor, Sirkeci-Halkalı arası...

Yine normal tempolu yürümeyle 20-25 dakikada da Yenikapı Hızlı Feribot'una ulaşabiliyorum...

Tramvay'ı kullanarak Metrobüs'e ulaşabilmem ise tam 5 dakika sürüyor... Sonrasında da yarım saat içinde Avcılar semtindeyim...

Bu anlattıklarım şunu gösteriyor ki, şayet şehrin en merkezi bir semtinde oturuyorsanız, İstanbul'un her iki yakasına da toplu ulaşım araçlarıyla daha çabuk ve daha ucuz ulaşabiliyorsunuz... 

Elbette eskiden her yere bu kadar çabuk ve ucuza ulaşabilmek mümkün değildi... Gideceğiniz yer biraz uzaksa, sabah erkenden yola çıkar, birkaç vasıta değiştirip öyle giderdiniz, gideceğiniz yere. Gerçi o zamanda bu kadar trafik yoktu... Şimdi ise her an trafik var... Hele günün belli saatlerinde anaartelleri kullanarak bir yerden bir yere özel arabanızla gidiyorsanız, varacağınız yere zamanında ulaşabilmek mümkün olmuyor...


Bu şehrin imar plancıları, geçmişte, oturma ve çalışma planlarını yaparlarken, bu kadar gelişeceğini hiç düşünememişler anlaşılan... Bu yüzden de altyapılara ve yollara hiç önem vermemişler... Altyapı ve gerekli yollar yapılmadan şehir gelişip büyümeye devam edince, bir de Anadolu'dan hızla göç almaya başlayınca, haliyle ortaya, karman-çorman bir kent görüntüsü çıkmış...

İstanbul'da ne zaman yeni bir oturma alanı imara açılsa "Yandık ki, ne yandık" diyorum... Çünki imara açılan o yeni bölge, birkaç sene içinde aşırı derecede göç alıp kalabalıklaşıyor ve o semte ulaşım bir sorun haline geliveriyor...

Bu çarpık yapılaşmadan dolayı, şehrin hava sirkülasyonu da doğru dürüst olamadığından, şehir içinde soluk alamaz hale geliyor insanlar... 

Ayrıca şehrin meteorolojik yapısı da nasibini alıyor bu çarpıklıktan... Örneğin kış aylarında şehrin dış semtlerine aşırı şekilde kar düşerken, iç semtlerinde ise ısınmış havadan dolayı, sağnak yağmurlar düşüyor... 

Yaz aylarında ise hem aşırı nem hem de yoğun trafik yüzünden kirlenen hava şehrin iç semtlerinin üzerine kabus gibi çökerken, İstanbul'un dış semtlerinde oturanlar bir nebze de olsa temiz hava ve esintiden nasiplerini ve rahat nefeslerini alabiliyorlar...

Ayrıca üç bir tarafı denizle çevrili bu kentin deniz ulaşımına da hiç önem verilmemiş. Bir uçtan bir uca karadan yaklaşık 100 km. olan bu şehirde, yeteri kadar deniz ulaşım aracı da yok...

Oysa ki Türkler denizcilikte dünyaya ün salmış bir millettir. Ancak ne yazıktır ki denizlerinden yeteri kadar yararlanılamamaktadır. Nedeni ise karayolu ulaşımından ve taşımacılığından nemalananlar yüzündendir...



( Youtube izlemek icin DNS ayarlarinizi yapınız... 

Youtube'dan izleme olanağı olmayanlar; http://www.ktunnel.com sitesine girip Youtube yazan yere yukarda linki kopyalayip ‘Begin Browsing’e tiklarsaniz seyredebilirsiniz. http://www.youtube.com/watch?v=PAckvkKRdMY&feature=player_embedded )

Şayet deniz yollarına, Karayolları'na yapılan yatırım kadar daha fazla yatırım yapılabilseydi, Silivri'den başlayıp Anadolu Yakası'nın sonu olan Bayramoğlu-Kocaeli sınırına kadar kıyı şeritlerine deniz yoluyla da rahatlıkla ulaşılabilinirdi...

Her işgünü sabah ve akşam saatlerinde trafik öyle bir hal alıyor ki, değil vaktinde bir yere ulaşabilmek, hasta olsanız, acil bir yere ulaşmak isteseniz bile zamanında ulaşabilmeniz mümkün olmuyor. Arabanızla 5 dakikada gideceğiniz yol, 45 dakikalık işkenceli ve çileli hale dönüşüveriyor...

Bu gidişle İstanbul'a değil 3. - 4. - 5'inci, 14'üncü köprü de  yapılsa, bu kentin ulaşım sorunu hiç bitmez...

Bence şu anki anakent belediye yönetimi, eski belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın sesine kulak verip de denizde ve karadaki toplu taşımacılığa acilen önem verebilseler ve yatırımlarını bu yönde yapsalardı ne güzel olurdu...

Neredeyse Avrupa'daki bazı ülkelerin nüfusuna ulaşan İstanbul'a göç de acilen durdurulmalı... Yoksa Megaköy görüntüsü veren bu şehir, gelecekte bu yükü taşıyamayacak kadar kalabalık olacak.

Allah göstermesin olağanüstü hal ya da afet durumunda bu şehirde neler olur, onu düşünmek dahi istemiyorum...Daha yakın zamanda aşırı yağışta taşan dereleri ve yitip giden canları ise unutmadık...

Bu kadar sorunlu bir Megaköy olan İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmayı hakediyormuydu bilemiyorum ama  çeşmesinden akan suyu bile içilemeyen bu koca ve eskimiş şehirde yaşamayı yine de seviyorum...

Ertan Yurderi

20 Mart 2007 Salı

Asayiş berkemal mi? İşte buna Güler'im ...



Sayın Muammer Güler'in TV'deki basın açıklamalarından sonra dudaklarımdaki gülümsemem, kahkahaya dönüşüverdi birden... Gülümsememin ve kahkahalarımın sebebi ise "İstanbul'un yüksek nüfusuna karşı suç oranlarının diğer şehirlerden daha düşük olduğu" açıklamasınaydı...

Bu haberin ajanslara düşüp de gazete editörlerinin önüne gelmesinden sonra, haber toplantılarına katılan gazetecilerin yüzlerindeki gülümsemenin nasıl kahkahaya dönüştüğünü de görür gibiyim... 

Gazete ortamlarında yaşayan insanlar gazetelerin iç sayfalarına düşen haberlerin nasıl oluşturulduğunu çok iyi bilirler... Ayrıca gazetelerin istihbarat servislerinde de gün be gün boyunca polis telsizleri hiç durmaz ve susmaz...

O polis telsizlerinden o kadar enteresan konuşmaları yakalarsınız ki... Her an her polis kanalında bir olaya şahit olursunuz...

Gazetelerin istihbarat servislerindeki telsizler, polislerin tüm konuşma frekanslarına ayarlıdır... Devamlı kanallar taranmaktadır... Artık öyle bir hal almıştır ki, nerdeyse her kanalı bir arkadaş dinlemek zorunda kalır... Kanallar çoktur yani... Asayiş Kanalı, Bölge Trafik Kanalı, vs.. vs.. kanalları...

Polis telsizi hiç susmaz, hiç durmaz... Sürekli anonslar peşpeşe ardı sıra gelir... Çünki burası Istanbul'dur... Her kanal bir bölgeye tahsis edilmiştir... Zaman zaman genel anonslar yapılır... Ya bir hırsızlık suçlusu kovalanmaktadır, ya da bir çalıntı araç anonsları peşi sıra gelmektedir...

Durum bir zamanlar öyle bir hal almıştı ki, bir bakıyordunuz, polisin anonsundan sonra, polisten önce oraya gazeteciler gitmiş, birbirlerine haber atlatmakta... Polis bu durumla başedemeyince 700'le başlayan kodlu haberleşmeye geçtiler...

700'lü kodlu haberleşmeyle duyuruyorlardı anonslarını birbirlerine... Eh bizim gazeteciler de bu kodu çok kısa sürede çözdüler elbet... 

Daha sonra da GSM'ler çıktı, mertlik işte o zaman bozuldu... Artık polis merkezleri, bir olayı duyurmak ve bilgi vermek için GSM'lerini kullanır oldular... Polisler telsizlerini gerekmedikçe kullanmaz oldular... Bu arada bizim gazeteciler de bunu da çözmenin yollarını buldular bulmasına da bu biraz zor oldu tabii ki...

Ancak öyle zamanlar oluyor ki, o telsizlerdeki anonsları hiç susmuyor... Gerek hafta içi gece geç saatlerde, gerekse de hafta sonları, hiç durmak bilmiyor...

Yine ayrıca önemli gün ve Istanbul'a ziyarete gelen misafirler zamanında da, telsizlerinde önemli görüşmeler oluyor...

Yani kısaca İstanbul'daki polis hiç uyumuyor. 24 saat görevinin başında... 24 saat konuşuyor, 24 saat haberleşiyor...

Asayiş berkemal olsaydı, kullandıkları telsizler suskun mu olurdu? Ortalıkta suç muç yokmuş gibi mi olurdu?... GSM'e terfi eden polisimiz de ortalık süt liman oldu diye, telefonda eşiyle dostuyla muhabbete dalar mıydı?...

Ama durum hiç de öyle sanıldığı gibi değil... Polis telsizleri günün 24 saati hiç susmuyor, sürekli asayiş haberleri veriyor... GSM'ler ise durmadan bu teşkilata çalışıyor...

Durum böyleyken Sayın Muammer Güler'in bu açıklamalarına sadece gülümseyebiliyorum...
İsterseniz Istanbul'un belli başlı semtlerini şöyle arada bir gezinin. Bazı semtlerinde gece saatlerinde sokağa çıkın bakalım... Neler yaşayacaksınız, başınıza neler gelecek çok merak ediyorum...

İyi ki polisimiz var, polislerimiz var ve asayiş bu sayede berkemal...
  
Güvenli bir şehirde mi yaşıyoruz... İşte anca buna gülerim...

Ertan Yurderi


26 Şubat 2007 Pazartesi

Tılsımlar şehri İstanbul ...


İstanbul’un suriçinde oturuyorum ben... Yani yeninin içinde surlarla çevrilmiş olan parçacığından ve yeninin içinde sıkışıp kalmış eski İstanbul’dan bahsediyorum sizlere...

“Ne var ki bunda” diyebilirsiniz... “Çok normal bir durum... İstanbul koskoca bir şehir... Orada yaşıyorsan, elbette bir yerinde ikamet edeceksin” ... Ancak surlarla çevrili bu alanın tarihten gelen “İlk”lerini ve “En”leriyle ilgili Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Sanat Tarihi öğretim üyesi kültür tarihi araştırmacısı S.Faruk Göncüoğlu’nun “İstanbul’un İlk’leri ve En’leri” kitabını okuyunca yeniden kendimi çok şanslı hissettim böyle bir yerde ve adacıkta yaşadığım için...

Neden mi? Bu tarihi yarımadaya baktığımda her yanım tarih kokuyor da ondan...

Belki bu yarımadada yaşayan kimselerin çoğu bunun farkında değil ama, insan oturduğu yerin tarihsel geçmişi öğrenip çoğu şeyin farkına varınca ve bunun tadını da çıkartınca tıpkı benim gibi, büyük keyif alıyor... Bu yüzden ben de araştırmaya başladım, her bir karışını eskinin...

Bu arada da merak eder dururdum hep, bu yerleşim alanında şehirleşme fikrini ilk kim düşünmüş diye...

Bunun yanıtını kitabın her bir bölümündeki efsaneleri yavaş yavaş okuyunca insan öğreniyor... Aslında bu efsanelerden daha öncelerinde de İstanbul’da yapılan arkeolojik kazılarda İstanbul’da insan kültürüne ait ilk izlerin Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarası’nda görüldüğünü öğreniyoruz...

Bu izler Neolitik ve Kalkolitik dönemlere ait... Yani kısaca günümüzden 300 bin yıl öncesine kadar uzanan insan yerleşim izleri var bu şehrin bir yerlerinde, bu bir mağara olsa bile... Evet bu mağara, dönem dönem barınak ve tapınak olarak da kullanılmış. 7500 yıl öncesinden başlayarak, tarım kültürüne geçen insanlara mesken olmuş...

Ayrıca bu mağaradan hariç Bostancı ve İçerenköy arasındaki kaya sığınaklarında, Marmara kıyılarında Avcılar, Haramire’de, karşı yakada Dudullu, Fikirtepe, Pendik, Avşa adası, Boğaziçi Göksu deresi boylarında 100 bin, 50 bin, 7500 yıl öncesine ait yerleşim izleri de bulunmuş...

Bu arada çok enteresandır, oturduğum semte yakın olan ve bugün trafiği ve kalabalığı ile ünlü olan Bayrampaşa semtindeki bir dere kıyısına M.Ö. 1200’lerde Traklar, Frigyalılar, Bitinyalılar gelip yerleşmiş. O zamanlar bu derenin adı Licus deresiymiş. Bu dere Topkapı’nın kuzeyinden geçerek bugünkü Yenikapı civarında Langa’da denize dökülüyormuş Osmanlı döneminde adı “Bayrampaşa Deresi”ymiş.

Bu arada İstanbul’un ilk efsanesi, dünyanın en güzel kadını için Sarayburnu’nda kurulan bir masal sarayında başlıyor. Hadi bu efsaneyi Evliya Çelebi’nin kaleminden öğrenelim...

“Süleyman Aleyhisselam, Kaf dağlarına kadar yeryüzünün tek sultanı olduğu halde, okyanusun ortasındaki Ferendüz Adası’nın hükümdarı Saydun’u bir türlü hükmü altına alamamıştı. Saydun çok gururluydu, Hazreti Süleyman da olsa kimseye baş eğmiyordu. Hazreti Süleyman’ın buna çok canı sıkıldı ve Ferendüz Adası’na bir sefer tertip etti.

Hazreti Süleyman bir gazaya gideceği zaman emir verir, tahtadan bir döşeme yaptırırdı. Önce tahtı bu döşemeye yerleştirir, askerleri, hayvanları, bütün harp aletleri, teçhizatı ve gerekli her şeyi de yüklettirir, sonra da şiddetle esen rüzgara emrederdi. Rüzgar hemen tahtanın altına girer, sabahtan öğleye kadar bir zaman içinde onları bir aylık yola götürürdü.

Bu seferinde gene öyle oldu. Hazreti Süleyman Ferendüz Adası’na gitti. İnsan ve cinlerden müteşekkil ordusuyla Kral Saydun’u yendi. Memleketini ve halkını esir etti. Sonra da Saydun’u huzuruna getirtip ateş saçan kılıcıyla onu öldürdü. Ferendüz Kralı Saydun’un dünyada eşi emsali olmayan güzellikte bir genç kızı vardı. Adı “Alina”ydı. Süleyman Aleyhisselam Alina’yı savaş hediyesi olarak aldı ve Hak dinine davet ederek onunla evlendi.

Hazreti Süleyman’ın nesebleri saf ve şeref sahibi ailelerden olan hanımları vardı, ama Alina hepsinden başkaydı. Hazreti Süleyman ona kadınlardan hiçbirini sevmediği kadar severek kalbini verdi. Fakat Alina hep keder içinde yaşıyor, hep ağlıyordu. Hazreti Süleyman bir gün kendisine sordu: “Güzel Alina, senden ayrılmayan bu kaygı ve eksilmeyen bu gözyaşları nedir?” diye.

Alina ise; “Ya Eminullah, babamı hatırladıkça keder ve hasret içinde kalıyorum, emret de benim için babamın bir heykelini yapsınlar. Sonra da bir saray yaptır, ömrümün geri kalan kısmını o sarayda dua ve ibadetle geçireyim. Babamın heykeline baktıkça da kederlerim gider...”

Hazreti Süleyman sevgili hanımının bu ricasını kabul etti ve hemen insanları, cinleri, kuşları, rüzgarları toplayıp emir verdi: “Tez olun... Dünyanın en güzel yeri neresidir, bulup bana haber verin.” Hazreti Süleyman Alina’sına yaptıracağı sarayın, dünyanın en güzel yerinde olmasını istiyordu.

Cinler, insanlar, kuşlar ve rüzgarlar yedi gün sonra haber getirdiler: Süleyman Aleyhisselam hemen İstanbul’a geldi. Sarayburnu’nda bir gece geçirdi. Sabahleyin uyanınca havanın ve suyun etkisiyle kendisini tam manasıyla genç ve kuvvetli hissetti. Sonra cinlere emir verip hemen burada bir saray yaptırdı ve “kıyamete kadar mamur olsun” diye İstanbul için hayr duası etti.

Efsaneni sonu ise acıklıdır. Meğer güzel Alina bu sarayda gizli gizli babasının heykeline taparmış!.. Hak dininin bir peygamberi olan Süleyman Aleyhisselam bunu öğrenince sevgili Alina’sını öldürdü. “Biz Allah’ın kullarıyız, hep Allah’ın katına döneceğiz” ayetini okuduktan sonra o putu, yani Alina’nın babasının heykelini kırdı. Ardından temiz elbiseler getirilmesini emretti. Bu elbiselerin iplikleri ancak bakire kızlar tarafından eğrilir ve dokunur, ancak bakire kızlar tarafından yıkanırdı. Hazreti Süleyman bunları giydi. Açık bir yere çıkarak yere kül serpilmesini emretti. Sonra bu külün üzerine oturdu, Allah’a dua etti. Dünyanın en güzel yerinde yaptırdığı bu sarayda karısı tarafından işlenen günahın affını diledi. Ondan sonra Sarayburnu’nu da, yaptırdığı sarayı da olduğu gibi bırakıp Kudüs’e döndü.”

Evliya Çelebi böylece efsaneyi kaydettikten sonra Sarayburnu’na “Sarayburnu” denilmesinin sebebi de budur demeye getirdi. Hatta “Milletler ve Hükümdarlar Tarihi” adlı büyük eserinde tarihçi Taberi de yer zikretmeden bu rivayeti anlatır. Biz de bunu böylece alıyoruz. Hatta Evliya Çelebi, Hazreti Süleyman’dan sonra oğlunun Sarayburnu’nda bir çok binalar yaptırdığını ve burasını merkez edindiğini, sonradan gelen kralların İstanbul’a “Hazreti Süleyman makamıdır” deyip çok önem verdiklerini, burasını mamur kıldıklarını yazar.

Yine Istanbul’un ilk kuruluşu hakkında çeşitli efsaneler var bu kitapta... Bunları da satırları okudukça öğreniyoruz...

Orta Yunanistan kentlerinden biri olan Megara’dan bir grup yeni bir yurt kurmak üzere geldikleri Boğaziçi’ni geçerek, M.Ö. 685-680 yılları arasında ilk önce Kadıköy’ü (Kalkedon) kuruyorlar. Ardından M.Ö. 660-657 yılları arasında da bir başka Megaralı grup başlarında grup lideri Byzas (Bizas) ile gelerek, Sarayburnu’nda bugünkü İstanbul şehrini kuruyorlar. Bu şehir kurucusundan dolayıdır ki II. Yüzyıla kadar “Byzantion” (Bizantion) olarak adlandırılıyor.

Sarayburnu hakkında eski Yunan mitolojisinden gelme ve eski tarihçilerin, coğrafyacıların yazdığı bir başka meşhur efsane daha var... Eski Yunanistan’da bulunan Megaralılar başlarında kralları Byzas olduğu halde, yeni bir şehir kurmak üzere yola çıkarlar. Daha önce, Delfi kahinine kuracakları şehrin nerede olabileceğini sorarlar. Kahin “Körler memleketinin karşısı” cevabını verir... Megaralılar dolaşa dolaşa Sarayburnu’na, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu tepeye gelirler. Buraya hayran kalırlar. Karşı sahilde Kalkedon şehrini görürler. Sarayburnu dururken Kalkedonyalıların orada şehir kurmalarını körlük olarak nitelendirirler. Kahinin bahsettiği “körler memleketi”nin burası; “Kalkedon” olduğuna karar vererek şehirlerini Sarayburnu’nda kurarlar. Şehrin adını da krallarının adı olan “Byzas” koyarlar. İlk İstanbul budur. Her iki efsane de İstanbul’un ilk olarak Sarayburnu’nda kurulduğunu hikaye eder.

Tarihler bu hadisenin Hazreti İsa’nın doğumundan 658 sene evvel vukuu bulduğunu yazar. Kalkedon şehri de bugünkü Harem-Salacak kıyılarının üstündeki yükseklikte, daha çok Doğancılar semtindedir. Üsküdar o zamanlar derin bir koy ve Kalkedon’un limanıydı. Kalken soluna doğru yayıldı ve çok sonra Kadıköy adını aldı.

Daha sonra Istanbul, Büyük Roma İmparator’u I. Konstantinus tarafından ilk defa bir imparatorluğun başkenti yapıldı. M.S. 324-330 yılları arasında altı yıllık bir yeniden inşadan sonra kent, dört kat büyüyerek 11 Mayıs 330 tarihinde büyük Roma’nın başkenti oldu. Ve başkent oluşu 40 gün süren eğlencelerle kutlandı. Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’dan İstanbul’a taşınmıştı. O zaman verilen adı ile İstanbul’a Yeni Roma (Nova Roma) dendi. Daha sonraki tarihlerde kent “Konstantinopolis” olarak adlandırıldı.

Evliya Çelebi’ye göre dünyada en çok ismi olan şehir İstanbul’dur... İstanbul kentine Latinler “Makedonya”, Süryaniler “Yankoviçe, Aleksandra”, Yahudiler “Vizendovina”, Frenkler “Yağfuriye, Pozantiyam, Konstantiniye”, Avusturyalılar (Nemçe) ‘Konstantinopol’, Ruslar “Tekfüriye”, Macarlar “Vizendovar”, Felemenkler (Hollandalılar) “İstefaniye”, Portekizliler “Kostin”, Araplar “Konstantiniyye-i Kübra” (Büyük İstanbul), İranlılar “Kayser-i Zemin” (Yeryüzü İmparatoru), Hindliler “Taht-ı Rum” (Roma hükümdarlığı), Moğollar “Çakdurkan”, Tatarlar “Sakalya” adlarını vermişlerdir.

“Bizantion” kentin tarihini başlatan ismidir. Latince’de “Bizantoum”, Grekçe’de “Vizantion”du. İstanbul Latince ilk adını Büyük Roma İmparatoru Septimius Severus’un oğlu Antonius’un ismini bu şehre vermesi ile almıştır. M.S. 2. yüzyılda Ermeni kaynaklarında şehrin adının “İstanbol” veya “Istınbol” olarak yer alması daha da ilginçtir. 14. yüzyılda İbn Batuta da “Astanbul” olarak bahseder. Peygamber efendimizin hadis-i şerifine göre şehrin adı “Kostantıniyye”dir. Osmanlı döneminde şehrin adları o kadar çoğalmıştır ki bunlardan bazıları şunlardır: Dersaadet (Saadet Kapısı), Der-i Devlet, Deraliye, Asitane, Darü’s-Saltana, İslambol... Sultan III. Mustafa 1762 yılında İstanbul’a “Konstantiniyye” denmesini yasakladı. Fakat sonraları 19. yüzyıl sonuna kadar Türkçe’de bu ad kullanıldı. Aynı zamanda Arapça olarak verilen “Belde-i Tayyibe” (Güzel kent) adı Ebced hesabına göre İstanbul’un fetih tarihi olan hicri 857 (Miladi 1453) rakamını ifade eder.

Tabii bu kadar güzel bir şehir kurulur da bu şehri gök ve yer afetlerinden ve her türlü belalardan korumak amacıyla büyü ve tılsımlar yapılmaz mı? Yapılır elbet... Bunların çoğu da bugün hala ayaktadır... Bu konudaki bilgiyi de Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden öğreniyoruz...

Evliya Çelebi’ye göre; Bizans İmparatorları Yanko, Vezondan ve Konstantinus döneminde halkının gök ve yer afetlerinden korunmaları için İstanbul çok güzel imar edilmiş. Ve bu arada başka ülkelerden de İstanbul’a getirilen ünlü mühendis ve mimarlar tarafından, kenti türlü belalardan korumak amacıyla 27 tılsımlı anıt dikilmiş. Bu tılsımlı anıtlardan ilk on beşi şunlarmış:

Birinci tılsım; “Avratpazarı” (Cerrahpaşa) denilen yerde, bin parça beyaz mermerden, minari gibi içi boş merdivenli yüksek bir direkmiş (Arkadius Sütunu). Direğin tepesinde peri yüzlü bir heykel duruyormuş. Söylentiye göre bu peri yüzlü heykel yılda bir defa bir feryat koparırmış, yeryüzünde ne kadar kuş varsa o heykelin etrafında dönermiş. Kuşların binlercesi yere düşer, halk da bunları yermiş.

Ben bu sütunun yerini çocukluğumdan beri biliyorum... Bu yer Cerrahpaşa Ekmek Fabrikası’nın yan tarafındaydı... Ve biz o günkü çocukluk heyecanıyla bu sütunun alt kısmındaki bölüme çıkar orada oyun oynardık... O sütunun bir de alt kısmı vardı... O sütunun yanındaki derme çatma bir binada yaşayan yaşlı insanlar buraya bu sütunu görmeye gelen turistlere burayı gezdirirler, ev harçlıklarını buradan karşılarlardı... Daha sonra o yaşlıların ölümünden sonra orayı satın alanlar, artık burayı halka açmıyorlar...

İkinci tılsım; Tavukpazarı (Çemberlitaş) denilen yerdeydi. Kırmızı renkli som mermerden sütunun; hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan koruduğuna inanılırdı. Konstantin’in diktiği bu yüksek sütun üzerindeki bir sığırcık kuşu timsali tılsım yılda bir kere kanat çırpması üzerine bütün kuşlar gaga ve tırnakları ile üçer tane zeytin getirdikleri de belirtilir.

Üçüncü tılsım; Saraçhane’de Büyük Pozantin’in kızının mezarı üzerine dikilmişti. “Kıztaşı” diye bilinen bu tılsım, İmparatorun kızını yılanlardan, çiyanlardan ve karıncalardan korumak için dikilmişti. Bu Kıztaşı şimdi o mahalleye adını da veriyor... Geçenlerde yolum bu Kıztaşı’nın önünden geçti... Durup saatlerce taşı inceledim etrafımdan gelip geçenlerin tuhaf bakışları arasında... Eh ne de olsa 1675 senelik bir taşa bakıyordum...

Dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci tılsımların hepsi Altımermerli sütununun üzerindeydi... Altımermer şimdiki Kocamustafapaşa semtindeydi... Altı adet mermer sütunun her biri eski bilginler tarafından yapılmıştı. Her bir mermer sütunda bir tılsım bulunurdu...

Dördüncü tılsım, Altımermer’den biriydi. Bunlardan birinin üstünde sürekli olarak vızıldayan bir sinek resmi vardı. Bu sayede İstanbul’a sivrisinek girmediğine inanılırmış.

Beşinci tılsım; yine Altımermer’den biriydi. Bunda ise bir leylek resmi vardı. Bu leylek yılda iki kere çığlık atardı. Birinci çığlıkta bir anda her yer leylek dolar, ikinci çığlıkta İstanbul’daki tüm leylekler ortadan kaybolurmuş

Altıncı tılsım’da ise bir horoz resmi vardı. Bu horoz 24 saatte bir öter ve bütün horozlara önderlik edermiş.

Yedinci tılsım; Altımermer’in birinde bulunan kurt resmiydi. Bu kurt sayesinde İstanbul’da koyun sürüleri çobansız gezer, akşam oldu mu beslenmiş bir halde eksiksiz olarak ahırlarına dönermiş.

Sekizinci tılsım; tunçtan yapılmış genç bir erkek ve sevgilisinin birbiriyle kucaklaşmış haldeki heykelleriydi. Halktan karı-koca kim kavga ederse, içlerinden biri gelip bu heykeli kucaklarsa hemen barışırlarmış.

Dokuzuncu tılsım; Bilgin Calinus’un beyaz mermer üzerine yaptırdığı ihtiyar adam ve kadın resmiydi. Bir erkek ile kadın geçinemezler de onlardan biri bu heykeli kucaklar ise hemen boşanırlarmış.

Onuncu tılsım; Sultan Beyazid Hamamı’nın altında dört köşeli bir sütundu. Bunun sayesinde şehre taun (veba) hastalığı girmezmiş. Beyazid Hamamı yapılırken bu tılsım yıkılmış. O anda Sultan Bayezid’in bir oğlu vebadan ölmüş ve kentte veba salgını başgöstermiş.

On birinci tılsım; Tekfur Sarayı’ndaki tunçtan bir ifrit heykeliydi. Bu heykel yılda bir kez etrafına ateş saçarmış. Bu ateşten bir kıvılcım alabilen çok sağlıklı olur, genç kalırmış. O ateşten bir kıvılcım alıp da evinde mutfağına koyarsa o adam hayatta oldukça o ateş hiç sönmezmiş.

On ikinci tılsım; Zeyrek’te Hz. Yahya Kilisesi bitişiğindeki bir mağaradır. Her sene kışın zemheri geceleri olunca nice “koncoloz” denilen cadılar bu mağaradan çıkarak arabalara binip dolaşırlarmış.

On üçüncü tılsım; Ayasofya’da dört sütunlu bir anıttır. Azrail, Cebreil, İsrafilm ve Mikail resimleri bulunan bu sütunların her biri bir tılsımdı. Cebrail kanat çırpıp bağırınca Doğu’da bolluk olur derlerdi. İsrafil resmi kanat çırparsa, Batı’da kıtlık olacağına inanılırdı. Mikail resmi kanat çırparsa, Kuzey’den bir kahraman çıkarmış. Azrail resmi kanat çırpınca dünyanın her yanına veba salgını başlarmış.

On dördüncü tılsım; Atmeydanı’nda (Sultanahmet) “Milyonpar” (Örme Sütun) denilen bir anıttır. 300 bin taştan yapılma bu sütunun tepesinde çok güçlü bir mıknatıs vardır. Bu mıknatıs İstanbul’u depremlerden korurmuş. Evliya Çelebi bu dikili taşla ilgili şöyle bahseder: “Atmeydanı’nda Milyonpar adlı yapma yüksek bir sütundur ki usta zırai ile boyu 150 arşındır. Kostantin zamanında yönetimi altında olan padişahların ellerindeki kalelerin ve büyük şehirlerin sayısınca her padişahtan o kadar değerli ve muteber renk renk değerli taşlar isteyip geldiğinde Atmeydanı alanında dağlar gibi yığılıp tamam oldukta hesap ettiler üç kere yüz bin çeşit çeşit taş gelmiş. Ondan bildiler ki Konstantin üçer kere yüz bin kale ve şehre malik kral imiş. Daha sonra bir yetkin usta bu taşların dünya durdukça durması için Atmeydanı’nda bu taşlardan kale ve şehirlerin düzeni için bir minare mili tılsım edip milin ta ortasında bir kalın demir mil dikip dört tarafına anılan taşla hendese üzere inşa edip milin ta en tepesine hamam kubbesi kadar bir mıknatıs taşı koyup o milin ortasına konan demir mili mıknatıs çekip bütün renk renk taşlar da birbiri üzerine metanet buldu. O milin bütün taşları yedi iklim şehirlerinin her birinden gelip yapıldığı için milyonpar derler. Hala sabit bir ibret verici bir parça bir alamettir. Mimarbaşı milin dibinde gömülüdür ki Uryarin adlı bir ustadır. Ayasofya’yı yapan Agnados Mimar’ın oğludur.

On beşinci tılsım; Burma Sütun’dur. Üç başlı ejderha şeklindeydi. Başının birisini bir yeniçeri yiğidi kılıç ile bir vuruşta kırmıştır. O tarihten itibaren bunun tılsımı kısmen bozulmuş, İstanbul’da daha önce hiç görünmezken, birdenbire akrepler çıkmış.

Tüm bu tılsımlar o günkü İstanbul’u korumakla kalmamış, günümüze kadar efsanelerin kulaktan kulağa anlatımıyla gelmiştir... Bugün bu yarımadanın her yerinde yapılan bina kazılarının altında binlerce senelik eserler gün yüzüne çıkmaktadır... Bunların bazıları koruma altına alınmakta, bazıları da sessizce yıkılarak bir tarih yok edilmektedir... Bugün Vatan Caddesi’nden Yenikapı’ya yapılacak metro çalışmalarıyla Murat Paşa Camii arkasında yerin beş on metre altında saray kalıntıları bulunmuş ve metro inşaatı durdurulmuştur örneğin...

Son söz olarak bizler gençler olarak geçmişin tarihsel izlerini yok ederek geleceğe, geleceğimize yol açamayız... Hepimizin üzerine düşen görev bu tarihsel zenginlikteki hazineye sahip çıkarak, onu geleceğe yine aynı güzellikte bırakmanın yollarını yaratmaktır...

Çünkü;

”Geçmişine sahip çıkamayan toplumlar, geleceklerine umut bağlayamazlar...”

Ya da;

“İstanbul koca şehir seni... Seni ancak tılsımlar korur...”

Ertan Yurderi

KAYNAKÇA:
“İstanbul’un İlkleri, Enleri” – Süleyman Faruk Göncüoğlu