Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2020 Çarşamba

Gazeteci yazar, ne yazar?

Nasıl ki bir gazeteci, toplum yaşamını ve olayları günü gününe ve anı anına yaşayarak onu okuruna en kısa sürede, en az sözcükle haberini sunup, dünyanın, ülkenin, zamanın ve insanın yaşamına ayna olup aydınlığı ve karanlığı haber verense; Yazar da; yalnız bugünü, bu dakikayı ve bu anı değil, geçmişten gelen, kalan kalmayan, yaşanmış yaşanmamış zaman parçalarını, anlamı, etkinliği ve kalıcılığıyla duyurandır...

Yazar, günün içinde olduğu kadar, zamanın da derinliğindedir. O aydınlığın ve karanlığın gizlerini çözmeye çalışandır...
Sadece bugün okunacak değil, yarın da okunacak, bir anlam, bir değer kazanacak tutumla, bir özenle gelecek kuşaklara kalacak yazılar yazandır da...

Yazar, aydınlığın ve karanlığın gizlerini çözmeye çalışırken dilediği yazım şeklini kullanır...

Kimi yazılarını düz, yalın ve kronolojik olarak yazar, bu tür anlatımlarıyla tarihsel geleceğe birer kaynak belge olarak sunar...
Kimi yazılarını ise günlük hayatta kullanılan anlatım diliyle karikatürize ederek mizahi bir tarzda yazar...

Bu şekil yazım tarzıyla yazarın anlattıkları hem daha fazla zihinlerde kalır, hem de bu tür yazım tarzı okuyucunun daha fazla ilgisini çeker... Okuma isteği olmayan kişileri bile okumaya ve bilgilendirmeye sevk eder bu tür yazılar...

Toplumu bilgilendirme görevine bu düşünce tarzıyla soyunan yazar, "taraflı" ya da "tarafsız" özelliklerden tamamen soyuttur...

Ancak toplumların "BİZ"den ve "SİZ"den diye "ÖTEKİ"leştirilmesi sonucu, yazarın yazım tarzı kimine "taraflı", kimine de "tarafsız" gelebilir... Bu durum, farklı düşüncelerin "çelişmesi" anlamına gelir ki, bu da normal bir davranış biçimidir...

Çünkü VARLIK sürekli bir devinim halindedir... Bu, O'nun
ÖZ'ünde vardır...

Bunun sonucunda sürekli kendisiyle ve başkalarıyla çelişme yaratan insanlar, bu gelişimleri sırasında hem kendisini ve düşüncelerini geliştirir, hem de toplumla bir anlamda çatışır...

Bu çelişmeler ortak bir düşüncede buluşabilir, hatta "uzlaşabilir"ler de...Kısaca birbirleriyle çelişenlerin aynı zamanda birbirleriyle çatışanlar olduğunu da unutmamak gerekir...

Peki BEN; Neden daha önceki yıllarda kaleme aldığım yukarıdaki SÖZ'cükler bütününü yeniden paylaştım biliyor musunuz... Bunu kısaca anlatayım...

Ge
çenlerde Didim Gerçek gazetesinde yazdığım bir yazı sonrası Facebook sosyal medyasından bir arkadaş bana şöyle bir eleştirel yorum atmış:

"Herkes siyaset
çi, ilim-bilim adamı olmuş, oturmuş akıl veriyor. Oturun işinizi yapın. Doğru ve gerçekçi olun!.." ... ... "Hiçbir ülkede bizimki kadar devlete akıl veren yoktur, sanmıyorum.." demiş... Daha başka şeyler de yazmış onun diğer söylediklerini üzerime alınmadığım için onun diğer söylediklerine yanıt verme gereğini görmüyorum...

Eleştiri getiren o arkadaşa bu satırlardan kısaca yanıt vermek istiyorum m
üsaadenizle...

Bizlerin bug
üne kadar yazdığımız yazılarımızdaki konular,  tamamen tarafsız bir gözle izlenmiş,  bilgi sahibi olunulmuş, akıl ve mantık süzgecinden geçirilmiş, yalnızca doğru ve gerçek fikir beyanlarımızdır...

Bizler ulusal ger
çek basın camiasından geldiğimiz için (şu anda emekli olsak bile) güncel konuları aktarırken, mesleğimizin bize öğrettiği etikle olayları tarafsız gözle gözlemleyip, tarafsız sözlerle yazıya dökenleriz... Bizler, başkaları gibi ne yandaş, ne paralel, ne de iliştirilmiş gazetecilik yapanlarız...

Eleştiri yapan kişinin belirttiği gibi; Ne bir siyaset
çi, ne de bir ilim-bilim adamıyız. Ancak kimseden de akıl almayan, kimseye de akıl vermeye soyunan şahsiyetlerden değiliz...

Gazetemizin adı gibi sadece doğru ve ger
çek haber peşinde koşan, gerçeğe vurgun ve tutkun kişileriz biz... Bizim için önemli olan,  varsa yoksa gerçek haberdir. Bizler için söylenen olumsuz her söz bizim için lafügüzaftan öte bir şey değildir... 

13 Nisan 2017 Perşembe

Neden kitap çıkartmıyorum?..


 

Zaman zaman ailem ve bir çok kadim dostum bana şu soruları soruyor:  “Artık şiirlerini ve yazılarını bir yerde toplamanın ya da yayınlamanın zamanı gelmedi mi? Bir çok dostun ve arkadaşların yazılarını ve şiirlerini kitap olarak yayınladılar, sen ne zaman yayınlamayı düşünüyorsun ve bla bla bla, bla bla bla, bla bla bla…” 

Ben yazmaya başladığım günden bugüne kadar o kadar çok dağıldım ve dağıttım ki yazılarımı ve şiirlerimi… Onları ileride bir kitap haline getirmeyi düşünmediğim için olacak ki hiçbirini biriktirme gereğini de duymadım…  Artık şu saatten sonra, bir araya getirmek istesem de toplayamam ki onlarca yazdığımı…

Onlar, o yazılanlar .. artık onlara ihtiyacı olanların oldu… 

Şilili ünlü şair Pablo Neruda'nın yaşamından hayâli bir kesitin anlatıldığı 1994 yapımı "Postacı" (Il  Postino) filmini izleyenler şu sahneyi  çok iyi hatırlarlar belki… Postacı Mario, Pablo Neruda’ya der ki o sahnede;  "Şiir, yazanın değil, ona ihtiyacı olanındır…"

Evet, ben de yıllardır yazılar ve şiirler yazdım ve paylaştım pek çoğunu pek çok yerde… İhtiyacı olana gitti o an çoğunluğu… Sanal âlemde bambaşka adlarla yine bana döndü çoğunluğu…

O yazılanlara  ihtiyacı olanlar, alacağını almışlar mıdır, almaya devam ediyorlar mıdır bilmiyorum… Varsın alsınlar, ya da almasınlar… Onların her biri benim olmaktan çıktılar, her biri benim değiller ki artık…

Bundan sonra yazacaklarıma da kocayürek mahlasımı yazsam ne olur, yazmasam ne olur?.. Sonuçta onlar da benim olmayacak, ona ihtiyacı olanların olacaktır… Varsın oluversinler…

Bu kubbede hoş bir sadâ, hoş bir iz, yüreklerde hoş bir his bırakabilmişsem ne mutlu bana … O kocayüreği konuşturdukları için çok teşekkür ediyorum hepsine… 

Neyse işte, bunları yazıp bir nebze de olsa kendimi rahatlatmak istedim sanırım… 

Kafanızı şişirdim ise affola… Saatler, günler, haftalar, aylar ve yıllar hayrola… 🙂

13 Şubat 2010 Cumartesi

Blog dünyası üzerine ...


İnsanoğlunun çevresinde ilk gördüğü şeyleri resmetmeye başlayıp bunları gelecek nesillere aktarma isteği hiç bitmedi, hiç de bitmeyecek...

Tarih öncesi devirlerden, günümüze gelene dek insanoğlu çeşitli araçlarla birbirleriyle iletişim yollarını aradı ve buldu da...

Günümüzde ise internet kullanan bireylerin bir bloga sahip olması ve günlük yaşantısıyla birlikte düşüncelerini bir bloga taşımasıyla dünya koca bir blog köyüne çevirilmiş durumda...

Fiziksel olarak bir araya gelme imkanı olmayan yüzlerce birey, ırk, din, dil ayrımı gözetmeden, sadece ortak paydalarda buluşarak, birbirleriyle etkileşim içine bu sayede giriyor...

Sahi öteden beri de istenilen, arzu edilen bir şey miydi bu?..


 

Bir birey hem kendisine açmış olduğu bir blog sayesinde her gün her dakika ne yaptığını bloguna dilediği şekilde taşıma imkanı buluyor hem de yazdıklarıyla ilgili görüş geri bildirimi alabiliyor... Bu geri bildirimler sayesinde de kendisini geliştirebiliyor...

İletişim uzmanlarının bu konuda bilimsel araştırma yapıp yapmadıklarını bilmiyorum ama kanımca bu bloglar sayesinde bireyler arasında her zamankinden daha yüksek düzeyde bir etkileşim söz konusu oluyor ...

Genelde bireyler fiziksel bir ortamda yüz yüze biraraya geldiklerinde birbirleriyle zor iletişim sağlarlar... Hemen kaynaşamaz, karşısındaki kişilerle kolay diyalog kuramazlar... Ancak beyaz cam ve klavye ardındaki bireyler karşılarında onlara gözlerini dikmiş insanların bulunmadığı bu ortam sayesinde daha kolay iletişim kurabiliyor, düşüncelerini daha açık bir şekilde ifade edebiliyor...

Elbette ki bu tüm iletişim sorunlarının çözülmesi anlamına gelir mi? Bence gelmez, gelmemeli de... Belki de iletişimin bu yeni formu nedeniyle bambaşka sorunların ortaya çıkmasına bile neden olabilir...

Kişisel BBS'lerle başlayıp, çeşitli chat programlarıyla devam eden insanların birbirleriyle iletişim-etkileşim yaratma ihtiyacı günümüzde facebook, twitter ve google buzz servis sağlayıcılar ile karşılanırken, bence bu konuyu iletişim uzmanlarının yanında bir de sosyologların, psikologların ve psikiyatristlerin incelemesi gerektiğini düşünüyorum...

Yukarıda sorumu şöyle değiştirerek sorayım isterseniz:

İnsanlar ve toplumlar arasındaki bu iletişimi ve etkileşimini öncelikle kim istiyor? Öteden beri istenilen ve arzu edilen bir şey miydi bu?

Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz? Çok merak ediyorum doğrusu...

Ertan Yurderi