24 Ağustos 2004 Salı
"Rock'ım geldi.. Geçti ve gitti..."
Gözlerimize, kulaklarımıza, burunlarımıza, yüreklerimize ve bilumum insan vücudunun her bir noktasına çeşitli şekilde hitap eden bir organizasyonu daha sağsağlim atlattık... Yalnız vücudumuzun güneş gören yerlerinin yanması, yanan yerlerinin acıması, içimizde biriktirdiğimiz yaklaşık 2 metreküp su hacmini ve bir o kadar da tıkındığımız yiyeceklerin midemizdeki gazsal devinimini saymazsak hiçbir sıkıntımız olmadı bu süreç içinde çok şükür...
Hemen neden bahsettiğimi anlamışsınızdır umarım Rock'n Coke 2004'ten elbette...
Bir hafta önce gidip hazırlık aşamalarına bizzat ve yakinen şahit olduğum Hazerfen Çelebi Efendi Hazretleri'nin ismi şahanelerine ithaf olunan ufak Cesna ve Kataman tipi uçakların inip-kalktığı havaalanının, Büyükçekmece Gölü'ne bakan batı ve kuzeybatı cephesi, geçtiğimiz haftasonu büyük bir organizasyona sahne oldu malumunuz üzre...
Festivale günübirlik gelenlerden 45 milyon Törkiş Lira'nın alındığı, iki günlük yatılıya kalan misafirlerinden de 65 milyon Törkiş liranın alındığı böylesi dev bir organizasyona, altımızdaki Vosvos'umuzla havaalanının araba misafirhanesine 5 milyon Törkiş lira bayılmayarak girdik Cumartesi günü... Bayılmadık çünki basın kartımız artık bu saatten sonra bu alan içinde çalışmaya başlamıştı... İçeriye girişte de Basın'a ayrılan bölümden kollarımıza kırmızı plastik bandanalar takılarak girdik içeriye... Efendim, bu bandanalar her gün renk değiştiriyordu.. Pembelisi olanı vardı, yeşillisi olanı vardı, beyazı olanı vardı, kırmızısı olanı vardı... Yani herkesin sağlı sollu kolları çiçek gibi rengarenk olmuştu... Bunlara bakılarak kimin nasıl bir ziyaretçi olduğunu görevliler anlıyordu.. Ayrıcana içeride görevli olanlara da boyunlarına asılan kırmızı-beyaz tabelalarda ise görev yerleri, mevkiileri vs. bilgileri yer alıyordu...
Kızımla birlikte içeriye girmekten pek memnun olduk... İçeriye yine X-RAY cihazlarından geçen çantalarımız, üstümüz ve vesairemiz aradıktan sonra girebilmenin mutluluğunu yaşarken, gözlerimiz ve kulaklarımız ziyafet çekmeye başlamıştı bile...
Hemen kapı girişinde sol tarafta Alternatif Sahne, biraz ileride yine sol tarafta Dev Ana Sahne, sağlı sollu yayılmış çarşı, pazar, market, banka, vs'si görülüyordu diğer boş kalan alanlarda... Etrafa yayım yayım yayılan köfte, hotdog, simit, hamburger vs.. kokusu da içine çekilmeye değerdi doğrusu... Yavaş yavaş ilerlememiz devam ederken, bir yandan müzik sesine doğru yönelip bir yandan da ortalıklarda dolaşan erkeğiyle, kızıyla yarı üryan gençlere gözlerimiz takılmadı değil hani... Kendimi Florya'da Güneş Plajı'na düşmüş ortalıklarda aval aval dolanıp bakınanlar gibi hissettimse de bu içine düştüğüm duruma ayak uydurma numarası yapmama gerek kalmadan, benim gibi giyimlilere de rastlayınca içim biraz rahatladı...
İçeriye girdiğimizde "Kurban" sahnedeydi... Ana sahne önü kalabalıktı... 35 dereceye varan sıcak altında gençler salım salım sallanıyorlar, el ve kol hareketleriyle müziğe eşlik etmeye çalışıyorlardı... Bu sıcak havada kendimize sığınacak bir mekan arayadururken hemen Reikievi'nin ve Aytaşı'nın standına doğru gölgeye kendimizi attık... Standın kurulduğu çarşı alanının içinde 10 milyon Törkiş lirasına kahve içilip fal baktırılan yerde bir güzel kahve içip falımıza baktırdık... Genç çocuk elinden gelen çabayı sarfederek, kahve fincanının içinde ve tabağında gördüklerini müzik ritmine ayak uydurarak sıralıyordu... Diğer yerlerde de arkadaşlar, Tarot fallarına baktırıyorlardı.. Kahve ve suyumuzu içip, standımıza geçip, gölgenin serinliğinde etrafa seyre koyuldum...
Alanda her türlü ihtiyaç düşünülmüş elbette... Kalınacak, yerler, yemek yenilecek yerler, eğlenilecek yerler, lunaparklar, alışveriş çadırları, banka standları, bu festivale sponsor olanların kurdukları standlar, tuvaletler vs.. vs.. Yalnız burada bir şey yemek içmek ve eğlenmek ve alışveriş için sponsor bankanın kurduğu standlardan kart çıkarmak ve içine kontür yüklemek gerekiyordu... Sadece iki gün sürecek festival boyunca geçerli olacak bu kartta içinde kontür bırakmamak için gençlerin büyük çaba sarfettikleri her hallerinden belli oluyordu... Kuyruklara bir girip bir çıkıyorlardı, her saat başı... Ama yine de 30 bin kişiden mutlaka kartlarında kontür kalanlar olmuştur tıpkı benim gibi... Kartımda 1500 kontür kaldı.. Yani 1.5 milyon Törkis lira... Eh bir de bunu 30 bin kişiyle çarpsan, iyi para... Neyse, iyi uyanıklık...
Eh ne de olsa bu gençlik başka gençlik, kendilerine değişik oyunlar çıkartıyorlardı elbet... Yoksa 48 saati nasıl dolduracaklardı bu mekanda, hep müzik dinlenmez ki ama... Canları sıkılanlar ellerine geçirdikleri her türlü şeyi bir oyuncağa çeviriveriyorlardı... Frizbi'ler ortalıkta uçuşmaya ve futbol topları ortaya çıkmaya başlayınca gençlerin sıkıntılarını gidermek için bir şeyler icat etmeye başladıklarını anladım... Hattı zatında gençlerin OKEY firmasının her türlü kokulu ve renkteki korungaçlarını birer balon yapıp karşılıklı voleybol oynanmasına şahit olunca gülümsemem kahkahaya dönüşmedi değil hani... "Biz çilekliyle oynuyoruz.. Siz elinizdeki hangisi... Muzlu mu?" sesleri Rock'n Coke derin bir anlam katmıştı... OK Standı'ndaki görevli, "Şey ya çocuklar, ellerinizdeki şeyler başka türlü oyunlarda kullanılıyor yapmayın, etmeyin" dediyse de, dinlettiremedi koca koca çocuklara... Çilekli, muzlu, karamelli, tırtıklı muhabbeti iki gün boyunca devam edip gitti... En komedi yönü ise üzerlerine ellerine geçirdikleri boyar maddeli kalem türü şeylerle ve hatta rujlarla “Ahmet’in Kİ, Mehmet’in Kİ, benim Kİ..” diye yazmalarıydı...
Hava sıcak olunca ve insan terleyince bol bol su ve sulu şeyler içmek istiyor haliyle... İçmek istiyor da, bunların geriye dönüş şeklini hiç düşünmeyenler buz gibi fıçı fıçı biraları, suları, kolaları ve meyve sularını içip serinliyorlardı... Sıra geriye boşaltım işine gelince de, insanlar etrafa konuşlandırılmış yüzlerce gündüzkondu WC'lere doğru koşuyorlardı... Sıra burada da vardı elbet... Bulabildiğin boş birine girdiğinde ise karşılaşacağın durumu anlatabilmem ise çok zor... Her türlü önlemi alan organizasyon, kadın - erkek ayrımı yapmayı unuttuğundan tuvaletlerin içi TV'lerde izlediğimiz türden Orkid ve SOLO reklamını aratmıyordu... Hatta sıra beklerken şahit olduğunuz muhabbetler sayesinde ilginç olaylara şahit oluyordunuz... Örneğin arkasından bakıldığında tam bir kadını anımsatan bir erkekten "Acaba fazla orkidiniz var mı?" diye soru soran genç kızın, çocuk cevap vermek için geriye döndüğünde sakallı ve bıyıklı halini görünce attığı çığlık ise, sıradakilerin hepsini olduğu gibi beni de kahkahaya boğuyordu..
Bu arada konser de var gücüyle devam ediyordu kulakları tırmalayarak.. Sahnenin tam karşısından dinlediğinizde zevk alabiliyordunuz dinlediğinizden, ancak sahnenin sağlı sollu iki yan tarafından dinlemeye kalktığınızda da bu dinlence bir işkenceye dönüşmüş oluyordu... Sadece kuvvetli bir bas sesi geliyordu o da müziği çekilmez kılıyordu... Müziği dinlemek için mutlaka yanına kadar gitmeniz gerekiyordu... Bu yüzden üzerimizde hava gösterisi yapan uçağı bile farkedemedim... Daha sonra “Bu millet nereye bakıyor böyle ya” deyip kafamı havaya kaldırdığımda gösteri uçağı havaya dimdik diklendikten sonra burnunu başaşağı çevirmiş, aşağıya doğru son sürat geliyordu.. Hah şimdi düştü düşecek mi acaba demeye kalmadan usta pilot uçağı yeniden havaya dikti, bir ters parende atıp, havaya bir şeyler yazdı uçağın ardından çıkardığı gaz bulutuyla... Bir de iki de bir, TV kameramanlarına havadan çekim sağlayan helikopteri ve kahraman kameramanları unutmayalım... Görevleri uğruna bir helikopterin kenarından görüntü alabilmek için 40 kiloluk kamerayla çalışmak zor olsa gerekti...
İşte böyle bir sırada çıktı sahneye yılların eskitemediği Erkin Baba... Eh bizler de durur muyuz, bizler de Ana Sahne önünde konuşlandık tabii ki bizim grup olarak... Erkin Baba ise yılların kulaklarımızdan silemediği eşsiz parçalarını yorumlarken biz de kendimizden geçip gidiyorduk.. “Eh bizim gençlik yıllarımız Erkin Baba”yı dinlemekle geçmişti ne de olsa”... Baba sazını eline alıp Ankara misket havasıyla başlayıp, Fesüphanallah ile devam edince koptuk ... Eh durumu düşleyin işte... Rock konseri dönüştü Sulukule ve Hacıhüsrev Roman cümbüşüne... Az önceki gruplarda el kol sallayan gençler, güzel güzel bel kıvırtıp, gerdan kırıyorlardı en doğal halleriyle... Ben de Ercan Saatçi gibi dedim “İşte Törkiş Rak’ın Kok” budur.. Bence gelecek senelerde “Roman in Hazerfan 2005”i düzenlesinler, yetmiş iki milletten festivale gruplar gelmezse na’merdim..
Daha sonra hanım evden telefon açıp, “Hadi eve misafir geldi, sizleri yemeğe bekliyoruz” deyince bu tadı yarıda kesip ertesi gün yeniden gelmek üzere, festival alanından uzaklaştık...
Ertesi gün yeniden yine yine Festival alanındaydık... Bir önceki akşam biz gittikten sonra millet epey zıpırlaşmış, eğlenceler sabaha kadar sürmüş.. Tabii ki bu arada uyumamış olanlar da ayakta sallanıp duruyorlardı... Cumartesi günü işi gücü olduğu için gelemeyenler, Pazar gününü fırsat bilip Festival alanını hıncahınç doldurmuşlardı erken saatlerden itibaren...
Pazar günü ağırlık daha çok yabancı pop ve Rock sanatçılarındaydı... Tek Özlem Tekin yerli sanatçı olarak sahne aldı.. Bütün günümüz sevgili Hasan (Sonsuz) Çeliktaş’la birlikte gölgelik bir yerde kendimizi serinletebilmenin yollarını aramakla geçti... Arada bir oturduğumuz sandalyelerden kalkıp, şöyle bir Festival alanını turlayıp geliyorduk... Her yerimize gelişimizde elimizde bir sürü yiyecek, içecek, eşantiyon şeylerle doluyordu...
Bu arada sahne alan grupların dilinden “fuck” sözcüğü hiç düşmüyordu maşallah... Aşağı tükürsen “fuck” yukarı tükürsen yine “fuck” oluyordu her iki sözcükten bir tanesi... Hele şimdi ismini hatırlayamadığım bir sanatçının sloganı, “Fuck’n Bush, Fuck’n Mcdonalds, Fuck’n IMF” diye bağırırken ve eliyle McDonalds standını gösterirken, kendisinin de Rock’n Coke’ta olduğunu unutuverdiği kesindi... Rock’ın Coke konseri “Fuck’ın Coke” konserine dönüşüvermişti bu süreç içinde...
Gün bir önceki günden daha sıcaktı... Bir gün önceden dolan gündüzkondu WC’ler hala boşaltılmamıştı sanırım.. Hafif hafif esen lodos’la birlikte burnumuzun direği kırılan türde bir koku bizim oturduğumuz standa kadar yaklaşmıştı ki, Hasan’a “Hadi kalk dolaşalım, yoksa bu koku bizi zehirleyecek” dedim ve hemen yerimizden kalkarak, uzaklardaki Hasan’ın kendisini bambaşka dünyalarda hissettiği Alternatif Sahne’ye doğru yollandık birlikte...
Artık zaman geçmiş, hava hafiften kararmaya yüz tutmuş ve ortam yavaş yavaş sıkıcı olmaya başlamıştı ki, nihayet sahneye The Rasmus çıktı... Bu çocuklar da son çıkardıkları albümleri “Dead Letters”ı kaydederken, birçok korku filmi seyrederek ve geceleri kabuslar görerek, bu şekilde ruh hallerinin daha karanlık olmasını sağlayıp böylesi bir ruh haliyle şarkılarını oluşturmuşlar ve yansıtmışlar bizlere... Grubun solisti Lauri bana çok sevimli geldi. Grubun gitaristi Pauli ise bu grubu “Bir şey biliyorsan, paylaş” tavsiyesine uyarak kurmuş... Grubun basgitaristi Eero ise kafasını Sahaja-Yoga ile dinlendiriyormuş... Eh bu kadar paparazzilik yeter dedim kendimei... Neticede “The Rasmus”u ben de çok beğendim...
Aslında niyetim “The Rasmus”u dinledikten sonra Festival alanından ayrılmaktı... Ancak bizim kızın ısrarlarına dayanamayarak hadi “50 Cent”i de dinleyelim dedik... “50 Cent” sahneye çıktığı andan itibaren tüm gençlerin Ana Sahne önünde toplandığını gözlemledim... Hep bir ağızdan adamların söylediklerine aynen iştirak ediyorlardı detone olmadan... İçimden, “Bunlar bir Korkmaz-Sönmez”i bile söyleyemezken, adamların parçalarını nasıl ezberlemişler diye düşüne dururken, havalardan bir yerden içi su dolu bir şişenin bana doğru Scud füzesi gibi pike yaptığını gördüm ve ben de Örümcek Adam mantığıyla pet şişe üzerimde patlamadan onu ekarte etmeyi başarabildim... Hava gittikçe bozmaya başlamıştı ki, Hasan’a “Hava bozacak, fırtına patlayacak, az sonra hortum çıkacak, yağmur yağacak” felaket tellallığı yaparak Hasan’ın yan taraftaki Başak Burcu güzeline aşık olmasını engellemenin yollarını arıyordum... Bu arada önümüzde duran çıtırlardan biri de Hasan’ın sırtına binmek istemez mi? Neyse derken harbiden fırtına patladı, Ana Sahne’nin hoparlörlerini ve dev TV ekranlarını indirmeye başlamışlardı ki, “50 Cent” grubu elindeki mikrofonu yere atarak sahneden ayrıldı...
Ve ardından bir yetkili sesten şu anons geçildi... “Meteorolojiden aldığımız bilgiye göre, bulunduğumuz alana bir fırtına yaklaşmakta olduğundan konser sona ermiştir... Katıldığınız için teşekkürler”.. Oysa Trakya’dan gelen bu serin ve yağışlı hava Istranca ormanlarına yağışını bırakıp ardından geldiği istikamette kuzeyden kuzeyden Karadeniz kıyılarından yoluna devam ederdi ya neyse... Biz de yedik herkes gibi yemek zorunda kaldık bu zokayı... Toparlanıp yola koyulmaya başladık..
Tabii ki bu anonstan sonra herkes çil yavrusu gibi dağılmaya başladı... Bir anda tek girişi ve tek çıkışı olan park alanından tüm arabalar aynı anda çıkmak isteyince bir karmaşa başladı.. Bir türlü bitmek bilmeyen konvoylar oluştu alanda... Hatta bunu fırsat bilip, hala konseri arabalarının far ışıklarında devam ettiren gençler gördüm..
Ancak ben Vosvos’umla şöyle 50 metre gitmişken, sağ ön tekerleğin patladığını farkettim... Hemen arabadan inip kızım ve arkadaşlarıyla birlikte bir ayak pompası veya arabanın çakmak girişine takılıp çalıştırılan minik hava kompresörü aramaya başladık.. Tek tek sorduğumuz araçlarda bu türlü ekipman yoktu.. Olsalardı zaten vermeyeceklerini biliyordum ya neyse, biz yine de soralım diyorduk...
Aklıma tek sıra halinde sıralanmış Jandarma’nın Reo şoförlerinden yardım istemek geldi bir anda... Yanlarına kadar gittim.. Onlar da komutanlarıyla görüşmemi söyledi... Neyse komutanlarının yanına gittiğimde bir Asteğmen olduğunu gördüm... Ondan rica edince, tamam bizim askerler bir gitsinler bir görsünler lastiğin durumunu dediler... Durumu inceleyen askerler biraz sonra koca bir Reoyla benim arabamın yanına kadar geldiler... Reo’nun komprösüyle lastiğe hava bastılar... Lastik yine sönünce, hep birlikte stepnedeki yedek lastiği arabaya taktılar.. Daha sonra bana eskortluk yaparak Reoların ortasındaki boşluğa arabayı getirmeme yardım ettiler... Yalnız görüntümüz çok komikti.. Ben tam ortalarında kalmıştım Reoların... 5 tane sağımda, 5 tane de solumda Reo vardı... Ben ortalarında bir Vosvos olarak duruyordum... Neyse askerler hemen yanlarındaki azıkları benimle, kızla ve kızın arkadaşlarıyla paylaşmaya başlamışlardı bile... Bir askerin sözü içimi burktu biraz, “İnsanlar içerde, ızgara köfte, hamburger yerken, bizler burada domates, peynir, ekmek yiyoruz abi” dedi.. “Haklısın” dedim ne diyebilirdim ki başka...
Son bir kez daha lastiğe hava basarak, yine bir Reo bana eskortluk yaparak çıkış kapısına kadar askeriyeye ayrılan yoldan gelip park alanından çıkıp, Büyükçekmece’ye doğru Festival alanını ve Festival alanının ışıklarını geride bırakarak yollandım...
“Rock’ım geldi Rock’ım” diye diye Rock’ın Coke 2004’de AN’ın içinde geldi geçip gitti; sevgili Hasan’ın dediği gibi Istanbul’un "Tanrının selam ettiği yer"inde.. Gelecek seneye yine bu Festival’e gelmek bizlere kısmet olur mu bilmem ama.. Gelecek sene bu festivali izlemek isteyenler için bu yazdıklarımızı da dikkate alarak Festival’e gelmeleri tavsiye olunur...
Ertan Yurderi
12 Ağustos 2004 Perşembe
Bugün yolum düştü Hazerfan'a ...
Bugün yolum Hazerfan Havaalanı'na düştü... Sabah şiddetli bir yağmur sonrası öğlene doğru kandırıkçı bir güneş'in ardından yola koyuldum şöyle temiz bir Büyükçekmece Gölü havası alayım diye...
Bu sefer değişik yollardan geçerek Hazerfan'a varmak istedi canım... Yollarda gündöndü (caaanım 'Tadım' marka tuzlu ayçiçeklerinin gerçek adı) çiçek tarlaları, meşhur Trakya Topatan kavun tarlaları ve o tarlarının içine serpiştirilmiş ve tabiatın içine edilmiş güzelim villaları geçtikten sonra, gölün sonuna doğru varan yerde oltalarını kapıp gelmiş, esen sert poyraz rüzgarına sırtlarını vermiş balıkçılar arasından geçerek efendim sonunda Hazerfan Çelebi Havaalanı'na vardım...
Kapıda izbandut gibi iki yarma pardon iki centilmen beyefendi arasından üzerimizdeki kıyafetlerin içlerine kadar baktırıp kimliklerimizi kontrol ettirerek ve bir de şöyle bir yalan uydurarak "Efendim, uçuş dersi alacaaz da, şöyle bir fiyat neyim konuşacaz da, kimlen yapacaz bu konuşmayı efeeeeem" dedikten sonra içeriye beleş girdik... (O gün konsere beleş gelmeyi düşünenlere söylüyorum o gün de bu yalanı yedirin bakalım da görelim...)
İçeride Cataman ve Cesna tipli uçak müsvettelerinin arasından ve gelecek haftaya konsere gelecek grupların TIR'larıyla çevrilmiş bahçeden geçerek kurulmuş iki dev platformun dış cephesinden geçip, uçuş kulesinin altındaki kafeye benzer yere giriverdik hanım, ben ve kızımla birlikte...
İçerideki hostes hanım "Buyrun efendim, ne şey etmiştiniz?" deyince, ben de "Şey edecektik de, şeyi sormaya geldik" dedim...
Bu "şey"leşmeler sonrası karşımızdaki hostes hatun kurs alacağımızı anladı ve bize oradaki koltuklarda oturmamızı ve yanımıza bu konuda ToptopAir'dan bir beyefendinin geleceğini şey etti...
ToptopAir'dan bir Bey geliverdi yanımıza o da iki Cesna uçağı cüssesindeydi de küçük dillerimizi yutuverecek gibi hissediverdik kendimizi. Allah'tan bu bey eğitmen falan değilmiş... Yoksa o bu cüsseyle uçağı yerden bir metre havalandırsın, ben de Üsküdar'dan vallahi de billahi de Galata Kulesi'ne dikey uçuş yaparım dedim kendi kendime...
Neyse 6.500 dolarcıkmış 45 saatlik bir uçuş eğitiminin fiyatı... Şayet profesyonel olmak istiyorsanız 40.000 dolarcık daha ütülmeniz gerekliymiş.. İş bulma garantisi hem varmış, hem de yokmuş falan... Eh bize göre değil dedik tabii ki de ToptopAir'deki bey'e top sakalımın altından en güzel tebessümümü atarak...
Neyse efendim hafta sonu orada olacaklara şimdiden söyleyeyim dedim.. Hadi yine iyisiniz iyi... Misss gibi göl ve deniz havası alacaksınız, o dev sahnelerde dev sanatçıları neyim izleyeceksiniz... Kafayı bulduğunuzda ve canınız sıkıldığında Cesna'lardan birine atlayıp şöyyyyle bir Boğaz turu yapacaksınız... (Bunun da ederi 200 United States dolarıymış) Yanınıza olta takımlarınızı falan almayı ihmal etmeyin... Karnınız acıkırsa falan gölden yaylı sazan veya tatlı su balıklarını tutabilirseniz şayet, kızartıp afiyetle yiyebilirsiniz... Ayrıca şunu da söyleyeyim ben tam sayamadım ama, yaklaşık 10 adet erkek ve kadın WC'si vardı... Oraya gelmeden önce büyüğünüzü uygun bir benzincide veya evde bırakın, küçüğünüzü dilediğiniz yerde bırakabilirsiniz zaten, serbest. Her yer nasılsa öyle olacak.. Haaa bir de göle sakın bırakmayın... Çünki Büyükçekmece halkı o suyu içme suyu olarak kullanıyor bunu unutmayın aman sakın...
Neyse görüşmemiz kısa sürdü ve çabuk bitti.. Bu arada hava bir karardı, bir karardı.. Bizimkiler hemen buralardan kaçalım, yıldırım falan çarpmasın bizleri dediler... Çünki her yer metal iskelelerle ve direklerle kaplıydı.. Ardından atıştıran yağmurdan kaçarak Hazerfan Çelebi Havaalanı'nı geride bıraktık Vosvos'umuzla birlikte..
İnşallah haftaya hava bugünkü gibi yağmurlu olmaz ve orada güzel bir konserin tadına tam varabilirsiniz...
Evliya Çelebi Tan Tan,
Vosvoslu derKİ Ertan...
9 Ağustos 2004 Pazartesi
Hz. Yuşa ve İki Yürek ...
"Yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil,
Ve gitsin gitmesi gereken yere kuşlar gibi özgürce; tutsak değil!.." (Deniz Kite)
İstanbul Boğaziçi'nin Asya tarafının Anadolukavağı'na yakın yerinde bulunan Dev Dağı'ndayım... Şimdiki Yuşa Tepesi'nin ve Camii'nin bulunduğu mekan burası. Bir bankta yanımda oturan yukarıda bu sözleri söyleyen Deniz'in yüzüne bürünmüş ifadeyi şu an bile anlatabilmem hâlâ mümkün değil... Ona, o an sadece "Keyfine bak sevgili Deniz, bulunduğun AN'ın keyfini çıkar, çünki yüzünden her şey anlaşılıyor" diyebiliyordum...
O'nun yolunda iki farklı yürek olarak birkaç gündür ardı ardına yaptığımız evliyalar ziyareti sonrası yolumuz bu tepeye düşmüştü... Bu ziyaret öncesi de yolumuz Sümbül Efendi ve Merkez Efendi'ye çekilmişti... Bugün ise yolumuzu Hz. Yuşa'ya yönlendirmiş orada tamlamaya ve tamamlandırmaya çalışıyorduk yüreklerimizdeki Yaradan'ın sevgisini... Bundan önce de birkaç sevgili gönül dostumla birlikte bu yerleri ziyaret etmiş ve onları farklı duygular içinde YOL'larına uğurlamıştım. Bu yerler O'nun Yolu'nda herhangi bir AN üzre yola çıkılan bir başlangıç yeri, öylesi huzur dolu bir "Aşk Meydanı"larıydı ki, yüreklere fırtınalar estirecek olan... Sözcükler böyle anlara ve anlatımlara kifayetsiz kalıyor, yaşanılması ve paylaşılması gerek sanırım dünyasal denilen yer içinde...
Birkaç gün içinde yaptığımız ziyaretlerin en sonuncusu sonrası Deniz'in yüreğinden dökülenleri yine onun sözlerinden dinleyelim isterseniz; Tepe üstünden boğaza bakıyorduk. Geniş terasta, yarı gölge yarı güneş altındaki bir banka oturduk. Derin bir nefes aldım. Ferah duygular vardı yüreğimde beni hafifleten. Yeni demlenmiş çayımı yudumlarken, az önce Hz. Yüşa'nın kabrinde yüreğime dolan ( yoksa yüreğimin yükünü alan mı demeliyim?) duyguları düşünüyordum. Yanımda oturan Ertan'a sessizliğime aldırmamasını söylediğimde, Ertan: "Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.
Hafif bir rüzgar vardı. Güneş uzun, heybetli ve kim bilir kimleri ve neleri görmüş, geçirmiş ağaçların dalları arasından göz kırpar gibi bana bakıyordu. Çok hoş ve dingin bir perşembe öğleden sonrası idi. Hayatın tuhaf tesadüfleri vardı; aslında tesadüf müydü, bilemiyordum. Sanki gerçekten yürekten dilediğimiz bir şeyler, vakti geldiğinde, perilerin sihirli dokunmalarına benzer dokunuşlarla, aniden hayatımıza giriveriyorlardı. Öte yanda, hayatımda o güne kadar tesadüfmüş gibi gördüğüm şeylerin, ancak onlar olduktan sonra benim hayrıma gelişmiş olduklarını fark edivermiştim. Bu fark ediş, başıma gelen şeyleri olgunlukla karşılamama sebep oluyordu. Dinginlik ve bu dinginliğin sebep olduğu huzura bu şekilde ulaşabileceğimi sanıyordum. Herkesin kendinden uzaklarda aradığı huzur, aslında insanın yüreğinde hayatı olduğu gibi kabullenmesi ile ilgili bir şeydi; gelişmeye ve değişimlere açık olup, olayları oluruna bırakmak dışında huzur bulabilmenin mümkün olduğunu sanmıyordum.
Geçen perşembeye kadar, aklımın köşesinden aynı hafta içinde üç türbe gezeceğim geçmezdi. Her şey geçen Perşembe Ertan'ı arayıp, " ne zaman kahve içiyoruz? " diye sormamla başladı. Cuma günü kahve içerken düşük enerjilerden söz ettik. Sonra kendimi önce Merkez Efendi, sonra Sümbül Efendi türbelerinde buldum. Merkez Efendi beni özellikle çok etkiledi; oradayken göz yaşlarıma hakim olamadım. Ve çıkışta inanılmaz bir iç huzuru oluşuverdi yüreğimde. Sonradan birlikte öğle yemeği yerken, Ertan Hz. Yüşa, Yahya Efendi ve Telli Baba türbelerinden bahsetti.
Hafta başında , bir kez aklıma düşmüştü ya Hz. Yüşa, cuma öğleden sonra kabrini ziyaret etmeye niyetlendim. Ancak kısmet, Ertan'ın izin günü olan perşembe öğleden sonrasında orada olmakmış. Gitmeden önce orada ne bulacağımı bilmiyordum, beklentim de yoktu. Sadece ne hissedeceğimi merak ediyordum. Uzun ve dolambaçlı yollardan Boğaz sırtlarına geldik. Arabayı park edip, yenilerde restore edildiği belli olan ve bizi Hz. Yüşa'nın kabrine götürecek kapıdan içeri girdik. Ertan bana yolu gösterdi. Ve işte karşımda, 17 metre uzunluğunda, üstü çiçeklerle kaplı ve Hz. Yüşa'nın kabri olduğu söylenen yer duruyordu. Orada da bir şey oldu; sanki bir kez daha yüreğimin tüm yükü alındı ve bir sevgi yumağı kondu onun yerine. Bir süre mezarın başında durdum, yüreğimden sevginin akışını hissederken kendi kendime devamlı "yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil" diyordum "Ve gitsin gitmesi gerektiği yere kuşlar gibi özgürce, tutsak değil"... Tarifsiz bir duyguydu ve giderek hafifledim.
Sonra mezarın başından ayrılıp, taze demlenmiş çaylarımızı alarak, kabrin bulunduğu yerdeki terasta oturduk birlikte. Güneşin göz kırpmalarını seyretmeye daldım, sessizce. Kısa bir süre sonra, rüzgarla şarkı söyleyen ağaçlara karıştı ezan sesi ve yüreğimde, kalmıştıysa son bir yük, işte onu da alarak gitti göğe yükselen sesler. Sessizdim, sanki soluksuzdum.
Ve Ertan bir kez daha: " Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.

Yuşa Peygamber kimdir?
Hazreti Yuşa (Yeşua) adını İbranice'den alır... İbranice'de Ye Allah, Şua da Kurtarsın demektir... Yeşua (Allah Kurtarsın) anlamına gelmektedir... Daha sonraları Yeşua halk dilinde Yeşu, Yuşa olmuştur. Hz. Yuşa'nın babası Nun, oğluna bu ismi İsrail'in Firavun'dan kurtulması için koymuştur. Yuşa'nın dedesi ise Efrayim yolundan gelen Hazreti Yusuf (A.S.)'tur. Hazreti Yuşa M.Ö. 1082 yılında dünyaya geldiğinde, Hazreti Musa 38, Hazreti Harun 41, Hazreti Şuayib 98 yaşındaydı... Doğum yeri o dönem Mısır'ın başşehri Menif (Men-Menfis)'tir.
110 yıl yaşayan Hazreti Yuşa (A.S)'ın 110 senelik ömrü şu kısımlara ayrılır. a) 15 yaşına kadar çocukluğu, b) Hazreti Musa (A.S) peygamber olup, Medyen'den Mısır'a dönünce ona ilk iman edenlere katılması ve vefatına kadar Hazreti Musa (A.S)'ın fedailiğini, başkumandanlığını yapması. Ki 82 yaşına kadar sürmüştür. c) Peygamberliği Hazreti Musa (A.S)'ın vefatından üç gün sonra 82 yaşında başlayıp 110 yaşına kadar 28 sene sürmüştür. Vefatı M.Ö.972 yılındadır...
Hz. Yuşa'nın gösterdiği mucizelerden önemlileri:
1- Duası üzerine Güneş'in bir gün batmayışı.
2- Hazreti Musa'yı öldürdüğü iftirası üzerine, bütün İsrailoğullarının aynı gece rüyalarında bunun yalan olduğunu görmeleri.
3- Erden (Şeria Nehri)'nden o zaman teknik ilerlemediği ve büyük köprü kurulması bilinmediği halde, yarım milyonu aşan ordusunu geçirmesi.
4- Hırsızın elinin elinde ağırlaşarak onu bulması.
5- Zina yapan askerlerine veba hastalığının gelmesi.
6- Duası üzerine münafık Belam'ın, bedduayı düşmanlara yapması ve dilinin büsbütün göbeğine kadar sarkması.
Hayatı:
Hz. Musa, Arz-i Mukaddes'e bir taş atımı adar bir mesafede vefatından önce Yuşâ Aleyhisselâmı vekil seçmiş, asırlarca süren sürgün hayatı Hz. Yuşa'nın komutanlığında sona ermiş ve İsrailoğulları topraklarına kavuşmuşlardı. Bu arada Hz. Yuşa'ya Allah tarafından peygamberlik görevi de verilmişti.
Hz. Yuşa bu fethi, Firavun'un zulmü altında yıllarca esaret hayatı yaşayan, korkaklık ruhlarına kadar sinen, bir türlü Arz-ı Mukaddes'e girmeye cesaret edemeyen ve bundan dolayı kırk sene çölde kalmaya mahkûm kalan İsrailoğullarının gözüpek, cesur yeni nesliyle gerçekleştirmişti. Musibet de, nimet de lâyik olana veriliyordu. Babaları, Firavunun zulmünden mucizevî bir tarzda kurtaran Rablerine şükredip, dişlerini sıkıp yüreklilik gösterebilselerdi Tih Çölü'nde kırk sene kalmaya mahkûm olmaz, üstelik Hz. Musa (as) gibi ulü'l-azm bir peygamberin riyasetinde Arz-i Mukaddes'e girebilirlerdi. Ne var ki bu, gerekli mânevî eğitimden derslerini alan oğullarına nasip olacaktı.
Bu yeni nesille Arz-ı Mukaddes'te bir tepede fethin plânlarını yapıp tam fethe girişeceği anda ölüm meleğinin gelip Hz. Musa'nın (AS) canını almak istemesi, ölümün işler bitmeden de gelebileceğini, görevin asıl olduğunu ve bu görevi Hz. Yuşa'nın gerçekleştirdiğini gösteriyor.
Hz. Musa'nın vefatından üç gün sonra yola çıkan Hz. Yuşa, Şeria nehrini mucizevî bir tarzda geçmiş, Arz-ı Mukaddes'i Filistin, Ürdün ve Şam topraklarıyla birlikte fethetmişti. Bir kere daha Ilâhî kanun hükmünü icra ediyordu. Yeryüzü Allah'ın mülküydü. Allah onu zalimlerden alıp emrini tutan kullarına devrediyordu.
28 sene Israiloğullarını idare eden Hz. Yuşa (A.S)'nın 110 yaşında vefat ettiği ve kabrinin de Filistin topraklarında bulunduğu belirtilir. Makamının Yuşa Tepesi'nde yer alması ise bir süre buralara kadar gelip ikamet ettiğinden dolayı olmalı.
Hz. Yuşa'nin mezarı:
Hz. Yuşa (A.S)'nın mezarı konusunda çeşitli rivayetler vardır... Kimilerine göre Kenanili'nde, Eriha hemen kuzeyinde, Efrayim Dağı'nda medfundur... Kimilerine göre ise de İstanbul Boğazı'nın doğusu kıyısında, Karadeniz yakınında bugün Yuşa Tepesi adıyla anılan eski adı Dev Dağı olan tepede yattığı rivayet edilmektedir. Bir rivayete göre, Hazreti Musa (A.S)'nın Sancaktarı olan Yuşa, O'nun ordularıyla beraber Beykoz'a kadar gelmiş ve burada yapılan savaşta, kabrinin yakınındaki bir yerde şehid olmuştur. Anlatıldığına göre, Sarıyer'in tam karşısında bulunan Sütlüce Köyü önlerinde şehid düşmüş ve mübarek vücudu iki parçaya bölünmüştür. Belden aşağı kısmı deniz kıyısında kalmış, belden yukarı kısmı da, Beykoz sırtlarındaki tepelere doğru sürüne sürüne çıkıp, şimdiki kabrinin bulunduğu yerde ruhunu teslim etmiştir. Boyu çok uzun olan Yuşa Hazretleri'nin belden yukarı kısmı, 17 metrelik kabre konulmuştur. O zamanlar, mezarının baş tarafı Kudüs'e doğru imiş. Dünya İslam'la şereflenip, Kıble, Kabe-i Muazzama olunca, mezarın baştarafı kendiliğinden yer değiştirerek Kıble'ye yönelmiş. Kabrin yanındaki mescid ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.
Bugünkü mezar yeri, Yuşa Tepesi olarak adlandırılan bölgede, Boğaziçi'nde, sahile en yakın ve en yüksek tepededir. Yuşa Camii ve Hz. Yuşa'nın türbesi, tepenin zirvesinde Karadeniz'i ve Boğaz'ı aynı anda gören bir konumdadır. Hz. Yuşa'nın mezarının 17 metre uzunlugu konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Birine göre Yusa Peygamber'e duyulan sevgi ve saygı nedeniyle büyük bir mezar yapılmış olabilir. Bir diğerine göre ise, yeri manevi bir keşifle bulunduğu için isabet eder düşüncesiyle geniş ve uzun tutulmuş olabilir.
Tarihsel bir bölge:
Hz. Yuşa'nın gömülü olduğu mekan, adını bir rivayete göre, Fenikelilerin kullandığı Yeşu, (kurtarıcı) kelimesinden, bir rivayete göreyse, Hz. Musa ile birlikte Mecmeal Bahreyn'e (Boğaziçi) gelip burada vefat eden Yuşa Peygamber'den almış.
Chalkedonlular'ın Daphne adına yaptıkları adak yeri tarihin ilk dönemlerinden beri kutsal bir yer olarak kabul edilmiş çeşitli uygarlıklar burada kendi dinlerine göre mabet ve tapınaklar yapmışlar. Bunlardan birisi de ilk çağlarda ki Zeus sunağı olarak biliniyor. Bizans Döneminde. 6. yy da imparator I. Justinianos zamanında ise bu sunak kiliseye çevrilmiş.Osmanlı Döneminde bu tepeye Sadrazam Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Paşa ( Ö.1761) tarafından Hicri 1169 (Miladi 1755) tarihinde bir mescit yaptırılmış.
Tepeye adını veren Hz. Yuşa, Hz. Yusuf'un neslinden, Hz. Musa'nın çağdaşı olan bir peygamber. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa ve Hz. Yuşa'nın, "iki denizin birleştigi noktaya kadar" yaptıkları yolculuk ve Hızır ile buluşmaları, Kehf Suresi'nin 60-65. ayetlerinde anlatılır.
Kaynaklar:
1- Peygamberler Tarihi - Hz. Yuşa - Ahmet Cemil Akıncı - Sinan Yayınları. Syf: 12
2- İstanbul Evliyaları Ziyaret Rehberi - Ayhan Yalçın - Sayfa: 106
3- Suâlar, s. 453
Ertan Yurderi
25 Temmuz 2004 Pazar
Civciv, karga, karma ve ben...
Bu yazımı çok uzun zamandır yazmak ve paylaşmak istiyordum sizlerle... Hatta birkaç dostuma yazacaklarımı anlattığımda bunu mail gruplarınla da paylaş demişti... Bir toplantı öncesi anlattığım sevgili Reiki hocam Gülüm de "Ertan, bunu gruplarınla paylaşsan keşke" dediyse de bugüne kadar her nedense yazıp paylaşma isteğim yoktu...
Ancak sevgili sonsuzlukotesi mail grubunun sonsuz'u Hasan'ın annesinin yıllar önce bir civciv meselesi sebebiyle teselli etme sözcükleri beni bu yazıyı kaleme almama sebep oldu... Ne demişti Sonsuz Hasan annesine, "Bir boncuuuk ölür, bir boncuuk doğar anne üzülme, ne de olsa pazarda civciv bol"... Evet pazarda civciv bol... Ama kaybettiğin civcivlerinle yaşadığın duygusal bağ ise apayrı bir şey...
Şimdi yazımıza dönelim...
Bugünlerde yaşadığımız bir yaz günü gibi bir yaz günüydü Istanbul'un.. Pazardan küçük kızımla (o zamanlar 6-7 yaşlarındaydı kızım) severek aldığımız 3 civcivimizi güle oynaya evimizin terasında bakıyorduk... Onları besliyor, sularını veriyor, onların neşe içinde terasta gezinmelerini seyrediyorduk... Büyük bir keyif veriyordu bu her ikimize de... Tabii pislikleri de bir çileydi annemiz için... Bize söyleniyor, "bir bu eksikti evde beslediğiniz" gibilerinden sürekli mırıldanıyordu... Biz de onu sinirlendirmeden birkaç kova su alıp balkonu temizliyorduk kızımla birlikte...
Yine böyle bir civcivlerimizi havalandırma sırasında bizlerin terasta bulunmadığı bir anda olacak, civcivlerimizden bir tanesi sırra kadem bastı... Balkonun altını üstüne getirdik yok... Herhalde aşağıya düştü gibilerinden düşünürken ve aşağıya inmeye hazırlanırken üzerimizde pike yaparak uçan kocaman bir karga gördük... Bir diğer karga da, karşı apartmanın üzerinde sarı bir şeyi parçalayıp yiyordu... O zaman anladım ki, bizim küçük civciv, bu karganın hışmına uğramış, Hakk yolunda bir karganın leziz öğlen yemeği olmuştu...
Bu durumu gören kızım sürekli ağlıyordu... "Baba, git o karganın elinden civcivimizi kurtar, onu yemesin" diyordu sürekli... Ben de onu teselli etmeye çalışıyordum... "Kızım bak o karşı evin damında, oraya süpermen olsam bile uçup gidip o civcivimizi kurtaramam... Zaten civcivimiz artık hayatta değil... Allah baba onu yanına aldı"... Kızımın isyanı bitmek bilmiyordu... Ona bunu anlatabilmek çok zor olsa da, kızımı susturabilmiştim sonunda.. "Elimizde kalan 2 tane daha civcivimiz var bak, onlarla oynarız, onlara iyi bakarız... Onlar sonra tavuk olurlar, horoz olurlar" diyordum... Bu arada da diğer karga da evin üzerinde sürekli uçarak, "Gaaak"lamayı sürdürüyordu...
Ben de kargaya dönüp, "Hele bir teşebbüs et de görelim, el mi yaman, bey mi?" diye söyleniveriyordum...
Artık bu karga bizim evi ve teras katını yer bellemişti... Sürekli benim telsiz anteninin üzerine gelip konuyor, aşağısını kontrol ediyordu... Ağır olduğu için telsiz antenimin ucunu da eğmişti, kuş oğlu kuş... Şeytan da bir yandan dürtüyordu beni: "Şu antene 220 volt cereyan ver, karga kızartma olarak düşsün balkona" ...
Neyse bu şeytanca ve aptalca düşüncelerimden kendimi arındırmaya çalışıyordum... "Takma oğlum Ertan, bir kargadan ne istiyorsun, o da sonuçta karnını doyurmak için senin civcivini kaçırdı ve yedi... Bırak afiyet olsun..." kendi kendime desem de, yine de içimde o kargayla bir hesaplaşma fikri aklımdan çıkmıyor değildi hani...
Bir gün arka odamda otururken balkondan tuhaf sesler geliyordu.. "Takkk, tukkkk, takkkk, tukkkk"... Ne oluyor diye çıktım balkona... Etrafıma bakındım, hiç ses seda yok... Hiçbir şey de
görünürlerde yok ortalıkta... "Allah Allah, bu ses de ne ola?" diye söylenip içeriye girdim... Tam odama yönelecekken yeniden bir "takkk, tukkk" ses..
Bir hışımla balkona çıktım... O kuş oğlu kuş kargayla gözgöze geldim...
Karga yerdeydi ve önünde bir şey vardı, ne olduğunu tam anlayamadan, onu ağzına alıp yeniden benim antenimin üzerine yükseldi... "Ne arıyorsun lan karga?" dedim, "Yetmedi mi bize ettiklerin" diye söylenip onu balkonun en sotalı yerinden beni göremeyeceği bir
yerden izlemeye koyuldum...
Kuş oğlu kuş dediğim akıllı karga, ağzındaki şeyi yere yeniden attı... "Takkk" diye balkona düştü.. Hemen yattığım sotadan koşup karganın yere attığı o şeyin başına gittim "Acep bu ne diye?" Bir de ne göreyim... Çok güzel bir ceviz... Ama hala üzerinde kabuğu duruyor... Bu kuş oğlu kuş, bu cevizi bizim balkona atıp kırıp yemek istiyormuş anlaşılan... "Heh dedim, sen şimdi görürsün..." Hıncımı alacağım ya bu kargadan... Balkonun kenarında duran minik mermer parçasını cevizin üzerine indiriverdim. Ceviz kırıldı, cevizin kabuklarını soyup içini yemeye başladım... Bir yandan da kuş oğlu kuş kargaya bakıp:
"Ulan kerhaneci, ne güzel ceviz getirmişsin bana... Bu ders olsun sana... Senin cevizini de yemek varmış kısmette... Sen benim civcivimi yersen, ben de senin cevizini yerim işte böyle" dedim... O da aşağı bana bakarak, "Gaakkk gaakkk, gakkkk" diye serzenişlerde bulunduysa da, ben umrumda bile olmadan cevizin tamamını yedim afiyetle...
Beni bir gören olsa o durumda, bu adam tırlattı diyecek, varsın desin... Kargayla benim aramda olan bir karma meselesiydi bu... O karga nasılsa bir gün bir yerde bunun hesabını verecekti, eh ben de bir gün bir yerde bu karganın rızkını yediğimin hesabını vereceğim, helalleşeceğiz o zaman böylece...
Siz siz olun, bir kargayla da olsa karma yaşayacaksanız varın yaşayın... Çok zevkli oluyor... Herifçioğlu ağzının tadını çok iyi biliyor, eh ben de ondan aşağı kalmıyorum elbette... Boşuna değil arada bir "gaaak"lamak isteğim buradan geliyor demek ki...
Her daim sevgiyle kalın...
Ertan Yurderi
Not: Bu arada beslediğimiz iki civcivin başına neler geldi diye merak edeceklere de şöyle diyeyim... Onların ikisi de horoz oldular. Bir süre sonra ben de bir arkadaşımın kümesine ziyarete gönderiverdim onları.. Çok yaramaz ikili oldukları için de bir gün arkadaşım onları kesip afiyetle yemiş... O arkadaşımla karmam hâlâ devam ediyor...
1 Temmuz 2004 Perşembe
Yunus Emre Humanizmi ...
Yunus Emre’ye ve şiirlerine olan merakım yaklaşık 2 sene önce başladı... Çalıştığım şirketin düzenlediği bir fuar sırasında Yunus hayranı bir gönül dostu ile tanıştım... Kendisiyle yaptığım görüşmenin akabinde Yahoogroups’ta birgaripyunus adlı mail grubunu kurdum... Grupta Yunus Emre, Şiirleri, Düşünceleri, Gönül Dostları ve Erenler konularında bilgilerle birlikte yüreklerimizden kopup gelen şiirleri paylaştık dostlarla... Paylaşmaya da devam ediyoruz... Bizler de birer Yunus misali, Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmasının ışığında YOL’umuza devam ediyoruz...
Elbette Yunus Emre, bütün çağların en büyük hümanistidir... Antik Çağ hümanist düşüncesiyle konuya kısaca bakacak olursak; Antik Çağ’ın hümanistleri insanı her şeyin ölçüsü yapmışlar, onu mikrokosmos olarak görmüşler, bütün insanları doğadan soydaş ve akraba kabul etmişler, erdemli yaşamayı yüceltmişler ve nihayet insanın Tanrı’ya gönül ile varabileceğini söylemişler. Ancak bu düşünceler ilk filozoflardan Yeni Platonculara kadar uzanan bir birikimin ürünüdür. Oysa Yunus’un felsefesi hem sistematiktir hem de daha kapsamlıdır.
Yunus Emre’nin hümanizmi kendine özgü ve orijinaldir. Şüphesiz insana güven duyan, onu yücelten, sevgiyi, insanın varoluşunun yaşamının anlamı yapan düşünceler çoktur. Bunlar mitolojilerden beri, çok renkli ve güzel bir tabloya yeni güzellikler ekleyerek oluşturmaya devam ediyorlar...
Yunus’un hümanizmi çağdaşı olan Batı hümanizmine (Rönesans hümanizmi) göre daha verimli ve çok yönlüdür. Rönesans hümanizmi, daha çok insanın bu dünyadaki yerini aydınlatmak ister. Bu insan, günlük yaşamın içinde, duygularıyla, yaratıcılığıyla, kendine özgülüğü ile somut, gerçek insandır.
Yunus’un hümanizması kapsamlı, derinliği olan sistematik bir yapıya sahiptir. Bu hümanizma bilgi ile yüklüdür. Şiirlerinde engin bir kültür birikimi vardır. O, bütün mutasavvıflar gibi, Kuran’ı, onun hem zahiri (dışsal) hem de batini (içsel) anlamını bilir. İslam klasiklerini, efsaneleri, Hint, İran, Yunan mitolojilerini bilir. Bunları şiirlerinde kullanır. Hece ve aruz ölçülerini ustaca kullanır. Medrese eğitimi aldığını söyler. Mevlana’nın sohbetlerine katılır, ondan ilim irfan alır. Taptuk Emre’den aşk yolunun sırlarını öğrenir. Bütün bunların sonucu olarak, Yunus’un hümanizmi soyut bir sevgi değil, fakat bilgi dolu bir derinliğe sahiptir.
Yunus’un düşünceleri kendi içinde tutarlı bir bütünlük gösterir. İnsanın yaradılışı, Tanrı karşısındaki konumu, insan-evren-Tanrı birlikteliği, insanın bu dünyada etnik bir varlık olarak onurlu yaşaması, sevginin evrenselliği, ‘yetmiş iki milletin’ birliği, bütün bunlar birbiriyle tutarlıdır. Yunus’un sistem kurmuş büyük filozoflardan farkı yoktur. Platon’un sistemi ne kadar kapsamlı ve tutarlı ise, Yunus’un sistemi de en az onun kadar kapsamlı ve tutarlıdır.
Yunus’un şiirleri filozofik açıklamalarla yüklü, fakat ağır ve anlaşılmaz değildir. Türkçenin güzelliklerini ustaca kullanan Yunus, anlaşılması güç, kapsamlı olan, kavratmak için uzun uzun konuşmayı gerektiren düşünceleri bir çırpıda söyler. Bu söyleyişte sadelik ve güzellik vardır.
Bu özellik belki de Yunus’u diğer mutasavvıflardan ayıran bir üstünlüktür. Şiir sanatının kıvraklığını, çarpıcılığını kullanan Yunus, çok güzel bir anlatıma sahip olan Mevlana’nın söylediklerini öz olarak, kısaca özetler;
“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”...
Yunus, tasavvuf geleneğinin güçlü bir izleyicisidir. O Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, İbni Arabi, Mevlana ve Hacı Bektaş geleneğinin devamıdır. Özellikle, Yunus’u aynı zaman diliminde yaşadıkları için, Mevlana ya da Hacı Bektaş’tan birine yakın saymak hata olur. Yunus, her iki büyük mutasavvıfın etki alanı içinde olgunlaşmıştır. Bu yargımızı üç büyük mutasavvıfın yapıtlarındaki konu ve söyleyiş benzerliklerine dayanarak güçlendirmek mümkündür. Ayrıca Mevlana ve Hacı Bektaş’ı farklı konumlarda göstermek, birini saraya diğerini halka yakın tutmak doğru değildir. Onlar bir elin iki yüzü gibidirler. Yunus, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli, bu üç bilge, bu üç ulu ırmak, aynı yüce dağdan doğarlar ve aynı denize varırlar. Geldikleri yer de ulaştıkları yer de birdir. Bu bütün mutasavvıflar için böyledir. Onlar nerede ve ne zaman yaşarlarsa yaşasınlar, hepsi aynı dilden, aynı gönülden konuşurlar.
Yunus’un hümanizmi içinde yaşadığı sosyal koşullara ve siyasal olaylara bağlı olarak gelişmiştir. Yunus’un doğumundan üç yıl sonra Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilmesiyle başlayan buhranlı dönem 82 yıllık yaşamı boyunca devam etmiştir. İstila, yağma, iç kargaşalıklar, yalan, gammazlık, açlık, ağır vergiler insanları bunaltmıştır. Yunus’un insan sevgisi, erdemli davranışları yüceltmesi, insanları birliğe çağırması bu ortamda anlam kazanır.
Yunus sadece Tanrı’ya ulaşmak için çilesini dolduran bir sufi değildir. O, haksızlığa, zulme, yalana karşı çıkmış, doğrunun, haklının yanında olmuştur. Yunus bu tutum içinde olmasaydı halkın gönlüne taht kuramazdı. Çağlar boyuncu erdemin, sevginin ve barışın timsali olamazdı. Yunus, toplumcu bir ozan olmasaydı, kendi döneminde unutulur giderdi... Yunus’un hümanizmi öncelikle kendi dönemine bir tepkidir. Bu gerçek, onun evrenselliğine gölge düşürmez.
Yunus’un insanı, hem pratik yaşamın içindeki sade insandır, hem de ideal bir model olan insan-ı kamil yani yetkin insandır. İnsan, ancak kamil insan ile birlikte olgunlaşır, gerçekleri görür ve aşk yoluna girer. Rönesans hümanizmi bütün insanlara, dillere, dinlere Yunus kadar hoşgörülü değildir. Bireyci yanı ağır basan bu hümanizm evrensel boyutlara yeterince ulaşamamıştır.
Yunus, insanı, Tanrı’dan korkan ve korktuğu için inanan zavallı bir kul olmaktan çıkarıp, ona onurlu bir yer vermiştir. Daha evren varolmadan, can kalıba girmeden, insan, ruh olarak ya da tasarlanan bir imge olarak Tanrı ile beraberdir. Bir köprü olan dünyadan geçince yine Tanrı’ya kavuşacaktır. O “Dost” ile birlikte olacaktır. Böylece Yunus, ezeli-ebedi tanrısal sıfatlarla donatılmış olan insana evrende en ayrıcalıklı, en saygın yeri verir.
Hiçbir hümanist insanı Yunus kadar yüceltmemiştir.
Yunus, çağdaş hümanistlere de rehber olacak zenginliklere sahiptir.
Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmi bütün insanlara, bugün de bir ışıktır.
Kaynakça: Hüseyin Bal – “Yunus Emre ve Hümanizm”
Ertan Yurderi
29 Haziran 2004 Salı
"Üç tas has hoşaf" ...
Günlerdir bu tekerleme dilime dolanıp duruyordu hayrolsun... Neyi çözmem gerektiğini bilmiyordum, ne anlatıyordu bana bu tekerleme bilmiyordum... Ama canım her an, "Üç tas has hoşaf" demek istiyordu... Gerçi bu yazacaklarımı sizlerle de paylaşmak istiyordum... Ama nasıl soracağım konusunda da çekincelerim vardı... "En iyisi" diyordum kendi kendime, gruba sadece "Üç tas has hoşaf" yazılı bir mail göndereyim... Elbette birisi konuyu acıp bana soracak? "Ya abi, nedir bu 'Üç tas has hoşaf' meselesi" diyecek ve ben de konuya giriş yapıp, anlatacaktım...
Neyse şimdi anca tam da izine çıkmadan önce bu fırsatı yakalayabildim ve kaleme alıp sizlerle paylaşıyorum işte... Onun için anlatmaya geçmeden önce birkaç kez daha söyleyeyim ki içimde kalmasın bari ("Üç tas has hoşaf", "üç tas has hoşaf", "üç tas has hoşaf") sonra da elimden geldiğince ve becerebildiğim oranda anlatmaya koyulayım isterseniz...
"Üç tas has hoşaf"; üç tastan ibaret has hoşaftır... Canınızın çektiği bir hoşaf türünü hayal edebilirsiniz... Hatta eşinize, annenize, sevgilinize veya becerebiliyorsanız kendi kendinize
yapacağınız bir hoşafı düşünebilirsiniz... Üç tane de tas alıp, (genelde artık tas deyince hamam tası geliyor ya insanın aklına, toplum olarak bizler şimdilerde pek kibarlaştık kase demeyi uygun görüyoruz... Ancak dikkatinizi çekerim a'nın üzerinde şapkası olan türden olanından hani... ) içine mevsimsel meyvelerden yapacağınız has hoşaf şerbetini koyduğunuzda elde ettiğiniz şey'e denir bu şey... Afiyetle de yersiniz belki... O zaman elde ettiğiniz bu şeyin adı ne oluyormuş... Hadi hep birlikte (bir faaa sesi alalım) koro halinde "Üç tas has hoşaf" ...
Hepinizin kafasından şu anda kimbilir neler geçiyordur? "Vah zavallı Ertan abim ya, bu sıcak havada, cık cık cık..." "Daha pek de gençti zavallım", "Vs... Vs... Vs..." gibilerinden muzır bir ifadeye bürünmüş yüz ifadeleri görür gibiyim taa uzaklardan, ekranımın bembeyaz camında... (Vay be ben de ne kadar ileriyi görürmüşüm derrrmişim... )
Ama siz hiç aklınıza benim gibi "Üç tas has hoşaf"ı takmadınız ki?
Eh bu aşamaya kadar gelmiş olan bizler için bu "takmak ve takılmak" gibi kelimeler bizler için birer çalışma yapmamızı gerektiren durumlardır sanırım... Ne de olsa hocalık yapmaya hazırlanan bizler için böylesi şeylere "takmak ve takılmak" olur mu demeyin, işte oluyor görüyorsunuz...
Ne yapacaktım o zaman... Ça-lış-ma... Nasıl bir çalışma hem de... Benim yaptığım bu çalışmamın adı ne olacaktı dersiniz? "Üç tas has hoşaf çalışması"... Bildiniz... Ama nasıl?
Işık köprüsüyle ne öğrenmiştik dostlar; Geçmiş yaşamlarımız ve bilinçaltı çalışmalarıyla şifaya ulaşmanın yollarını... Şimdi ne alakası var demeyim benim bu çalışmamla... Geçmiş yaşamla bu çalışmamım bir ilgisi olabilir miydi? Bilinçaltımda neler vardı? vs. türünden şeyleri düşünürken; kendi kendime ışık köprüsü çalışması yaparken buldum kendimi... (Amma da devrik cümle kurdum ya...)
Gerekli olan hazırlıklarımı yapmış, niyetimi belirtmiş ("Üç tas has hoşaf" neden bu kadar dilime dolanıyor, taktım, takıldım, kısa zamanda yanıtını bulayım) bir vaziyette yapıyordum.. Kendime sorular sorup yine kendi kendime yanıtlar aramaya çalışıyordum... Tek kişilik açıkoturum yöneten birisi gibiydim... Soruları soran ben, yanıtlayan yine ben...
Köprüden karşıya geçtim... Gözlerimin önünde ilk beliren kişiye sordum sorumu alelacele; "Üç tas has hoşaf da ne ola ki?" Gülümsedi o kişi, hiç yanıt vermiyordu... Birkaç kişi daha ileride duruyordu... Onlara da gittim onlara da sordum... Hepsi bana gülümseyen yüz ifadesiyle bakıyordu... Kendimi kırlarda, ovalarda, toprak evlerden yapılma yerlerde görüyor, orada karşılaştığım insanlara soruyordum sorumu... "Üç tas has hoşaf da ne ola ki?"
Tam ben böyle laylaylom her önüme gelene bu soruyu sorup eğlenmeye başlamışken, bu sırada aman Allah'ım o da ne koskoca bir kadın memesiyle karşılaşmam mı? Devhülasa bir meme, burnumun ucuna kadar geldi... Kocaman emzik gibi de ucu vardı... Yanında da kocaman bir kaşık... "İçsin bunu çocuk, bu hoşaf iyi gelir ona" diyordu bir ses... Tanıdık bir sesti bu... Tanıyordum ama nerden? Bir yandan o kocaman memenin ucundan emerken bir yandan da ağzıma dayatılan kocaman bir kaşıktan, ekşi ve tuzlu karışımlı bir şeyi de içiriyorlardı bana... Memeye sordum, "Sen kimin memesisin?" Eh meme bu dile gelir mi demeyin? Bir ses geldi kocaman emzik gibi ucundan... "Zıkkımın kökünü içesi..."
Bağlantım koptu bir an çalışmamda, tam bir yerlere düşüş halindeyim... Ama burnumun ucunda bir ıslaklık... Dudaklarımda bir tat... Oh ne güzel böylesi öpülmek ve yalanmak...
Gözlerimi hemen açtım, aaa ben yataktayım yahu... Ne zaman geldim buraya... Hava sıcak, bizimkiler evde yoktu zaten, yazlıktalar, kapılar açık, TV çalışıyor, gecenin en ilerlemiş bir saati de olmuş... Cam tarafında yatıyordum, zaten cam da açıktı... Arkam ve sırtım da cama dönüktü zaten... Şanslı da üzerime yüzü bana gelecek şekilde uzanmış, benim burnumu yalıyor ve ağzımdan öpüyor... Hemen fırladım, aranıyorum bir yandan da... Aranırken söyleniyorum "hani devhülasa memem nerde, kaşık nereye gitti, ben ışık köprüsü yapıyordum ya..."
Şanslı "maouuwww" dedi üzerimden düştü... Sonra bende de jeton düştü, gördüğüm bir rüyaymış hayr olsun..
Ben ise hâlâ "Üç tas has hoşaf"ın peşindeyim kısacası...
"Üç tas hoşaf"ı bir bileniniz var mı? Help me ya!...
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





