Merkez Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merkez Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2010 Cumartesi

Hoşgeldin Ya Ramazan!



Ramazan’ın 9. gününe denk gelen 23 Ekim Cumartesi günü eşim Zeynep ve bu yazıyı birlikte hazırlayacağımız Zeynep’i yani Felix’i buluşma yerimizde beklerken, günün bize ne sürprizler hazırlayacağından haberimiz yoktu… Nerelere gidecek, kimleri ziyaret edecektik bunları bilmiyorduk… Kesin bir program yapmamıştık çünki…

Vosvos’umu çalıştırarak ve sevgili Felix’ imizi de yanımıza katarak, İstanbul şehrinin suriçi evliyalarını teker teker ziyarete çıktık…

Yolculuğumuzun ilk durağı Ramazan ayının ilk günü topluca oruç açılan yer olan “Oruç Baba” kabriydi… Şehremini otobüs durağını az geçtikten sonra Pazartekke durağına gelmeden ilk sağdan kıvrılırken yıllar öncesine gidiverdim birden… Bu yer sokak arası bir yerdeydi… Etrafında eski evler vardı… Buraya Ramazan ayının ilk günü çevre mahallelerden insanlar gelir, oruçlarını sirkeye batırılmış ekmek ve zeytin tanesiyle açardı… Anlatılan rivayete  göre, “Oruç Baba” burada her Ramazan ayının ilk günü Hızır Aleyhisselam ile buluşup orucunu açarmış.. Şimdilerde ise, çevre biraz düzenlenmiş… Mezar yerleri temizlenip, etrafı çevrilmiş… Pırıl pırıl bir yer haline getirilmiş… Ramazan ayının ilk günü de artık değil çevre mahallelerinden,  İstanbul’un dört bir yanından, hatta değişik illerden insanlar gelip, oruçlarını burada açıyorlar… O gün oradaki insan selini ve kalabalıklığını anlatabilmek imkansız… Ortalıkta “Oruç Baba’nın yüzü suyu hürmetine Allah’tan ne dilerlerse bir yıl içinde gerçekleşir rivayeti” de dolanınca değil o sokakta gezinmek, yürümek bile imkansız hale geliveriyor Ramazan’ın ilk günü…

 “Oruç Baba” adıyla tanınan Mustafa Zekai Efendi Halveti şeyhidir, 1860’da vefat etmiştir. Yanındaki kabirlerde ise Şeyh Hasan Aziz Efendi ve Şeyh Ahmet El-Mısri Hazretleri yatmaktadır… Kabirlerde yatan diğer şeyh efendilere ve köşede bizi ilgili gözlerle izleyen yaşlı beyaz kediye de selam vererek oradan ayrıldık…

Yazın son demlerinden güneşli bir İstanbul sabahında, Has Odabaşı Camii ile karşılıklı Ayazma‘nın arasından Şehr-i Ramazanın’da yine Halveti tarikatının Ramazaniyye kolunun kurucusu olan Ramazan Efendi Camii’nin bulunduğu yere doğru ilerken, yolumuzun üstündeki Seydi Seyfullah Baba’yı, Cevdet Paşa Caddesi üzerindeki Haffaf Baba’yı da ziyaret ederek, Bezirgan Tekkesi’ni içine alan Ramazan Efendi Camii önünden Kocamustafapaşa’ya çıkıyoruz. Halveti’nin Pir’i Sümbül Efendi’ye geliyoruz.


Arabamızı uygun bir yere park ettikten sonra Sümbül Efendi Camii’nin avlusuna doğru her iki Zeynep’le birlikte yürürken  Felix Zeynep’in yüreğinden coşan nağmeleri dinleyelim isterseniz…

“Yaradan’la muhabbetin kokusu Sümbül kokusu mudur? Sandukasında çiçekler,
Camii avlusunda kadınlar birlikte dua ediyor, birlikte diliyor umut ediyor sevinçleri…
Avluda Çifte Sultanlar’a (Fatıma ve Sakine) yanaşıyorum, başımı demirlerin üzerinden kaldırıp bakıyorum, bir çift kumru, gülümsüyorum. Alem konuşur kendi diliyle ve her dili bilen bir ‘O’ var…”

Sümbül Efendi, Sultan II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşamış bir velidir. Halvetiyye tarikatının Sümbüliyye kolunun kurucusudur. Adı Yusuf Sümbül, lakabı Zeynu’d-Din’dir. Sümbül Sinan diye tanınır.  1451 Merzifon Hamideli doğumludur. İlk tahsilini Merzifon’da almış, 1465’te İstanbul’a gelmiştir.

Sümbül Efendi, etrafında bulunanlara verdiği vazifeler hususunda da son derece titiz
davranırmış. Hakk aşığı olabilmenin güçlüklerle dolu bir mücadele gerektirdiğini ifade etmek için de:

– “Ben onsekiz yıl var ki hiç sırtımı yere koymadım. Bu zaman zarfında hiçbir yere dayanmadan odanın ortasında oturdum. Uykumu da o vaziyette uyudum!” dermiş…
Rivayetlere göre; devrin koskoca padişahını dile getiren Sümbül Efendi’yle Yavuz Sultan Selim arasında geçen şu olaya kulak verelim…

Yavuz Sultan Selim, tekkede sema ve devran yapıldığını duyunca kızar ve Koca Mustafa Paşa’ya, tekkenin yıktırılmasını emreder. Tekke’yi yıkmaya gelenler, Sümbül Efendi’yi karşılarında görünce, O’nun heybetinden korkarak geri dönerler. Bunu duyan padişah: “Kendim varıp, orasını yerle bir edeyim!” der ve birkaç adamıyla birlikte gider. Tekke’ye vardığında, Sümbül Efendi’yi görür görmez niyetinden vazgeçer. Samur kürkünü hediye ederek geriye döner. Saraya geldiğinde, “Niçin gittik, ne yaptık?” diye soran nedimlerinden birine şöyle der:

– “Şeyhin yanında kükreyen iki aslan ve üzerlerinde de süvariler vardı! Onlardan korktum. Şeyh’den de utandım. Bunun için niyetimden vazgeçtim!..”
Sümbül Efendi, 2 Muharrem 1529 Pazartesi günü vefat etmiştir..
 
Camii’in içi Ramazan dolayısıyla kalabalıktı… Türbe ziyarete açık olduğu için ziyaretimizi dualarla süsleyip ve camii avlusundaki diğer şeyh’lerin kabirlerini de ziyaret ettikten sonra, Uyku Dede’nin bulunduğu sokağa doğru hep birlikte yürüdük…

Kocamustafapaşa’nın yaşlı evlerinden sonra dar bir sokakta karşılıyor bizi Uyku Dede…
Seceresi yazmıyor ama kapısında ‘Bir Garip Derviş’ ‘Uyku Dede’ yazıyor sadece… Kabrini çevreleyen duvardaki ufak camdan içeriye bakıyoruz… İçersi çok düzenli ve temiz… Kabri üzerinde bir sürü tespit ve kalemler var…

Bu arada Felix Zeynep’in yine mırıldanmalarını işitiyorum:
“Bu rüyacı ‘feyz’ ister huzursuz uykularına ve hangi âlem uykuda hangi âlem uyanık?”

Uyku Dede’nin yanından duamızı ederek ayrılıyoruz… Az ilerdeki fırından burnumuza mis gibi pide kokusu gelirken eşim Zeynep fırına uğradığında biz de fırının karşısındaki sokağın içinde iki evin arasında dinlenen Abdullah Efendi Hazretleri’ne duamızı ediyoruz…

Sümbül Efendi Camii önüne park ettiğimiz vosvosumuza bindikten sonra camii önünden uzaklaşarak, Cerrahpaşa Caddesi yönünde ilerlerken, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin arka  tarafına denk gelen yerde Vücuduzade Hazretleri’nin mezar yeri önünde kısa süreliğine durup, duamızı yaptıktan sonra Camii’nin ön tarafına dönüyoruz… “Hekimoğlu türküsü”nü dilimize dolandırırken Silivrikapı istikametine arabamızı yönlendiriyoruz… Karşımıza ilk çıkan Seyit Seyfullah Hazretleri’nin önünden geçerken az ileride  Sitti Hatun Camii’ni görüyoruz… Sur dışına doğru çıkarken de sur kapısına denk gelen yerde Elekli Dede’ye selam ediyoruz…

Belgradkapı’yı geçip, Yedikule istikametine geldiğimizde arabamızın direksiyonunu, Kazlıçeşme’de eskiden dericilerin bulunduğu, şimdilerde ise alabildiğine açıklık olan arazi önündeki yola çeviriyorum…

İlk durduğumuz yerde; “Tandırın Kenarı, Erleri Yeri Horasan”dan gelip İstanbul’a kelle veren “7 Şehitler”i (7 Emirler) selamlıyoruz.

“Tanrı’dan geldik, Tanrı’ya gidiyoruz. Tanrı’dan başka kimse de kudret ve kuvvet yoktur ki bizi durdursun. Biz mekansızlıktan gelip mekansızlığa gidenlerdeniz.”

Biraz ötede Mehmet Haydar Dede, Tekli Dede, Fatih Sultan Mehmet’in Sakacıbaşı… Yolun bitiminden Kazlıçeşme tren istasyonuna doğru döner dönmez Canlar’ın Babası “Erikli Baba”da soluklanıyoruz. Burası restore edilerek günümüzde Cemevi olarak kullanılıyor… Erikli Baba, kapıdan girer girmez sizi karşılıyor mezar yeriyle… Etrafı bir çiçek ve gül bahçesine çevirmişler buradaki görevliler… Duamızı edip, buradan da ayrılıp, Kazlıçeşme tren istasyonu önünden Mevlanakapı arkalarına, eski Kozlu mezarlıklarına doğru yola çıkıyoruz…

Hafta sonu olması sebebiyle Merkez Efendi Camii ve çevresi epey bir kalabalık… Camii’nin önündeki dini yayınlar satan derme çatma işportacıları geçip, cami avlusuna girdiğimizde epey bir kalabalık görüyoruz… Çevre illerden otobüslerle evliya ziyaretlerine gelenler doldurmuş içersini… Zorlukla Merkez Efendi’nin kabrinin içine giriyoruz… Duamızı ede ede yavaşça dışarı çıkıyoruz… Daha sonra Merkez Efendi’nin çilehanesine iniyoruz… Yerin iki kat altında bir yer burası… Merkez Efendi günlük işlerinin sonucunda buraya inip, ibadetinin geri kalan kısmını burada yaparmış…

Asıl adı Musa bin Muslihiddin bin Kılıç olan Merkez Efendi 1463 Denizli doğumlu olup, veli ve ruh hekimidir. Halvetiye Tarikatı’ndandır… Sümbül Efendi’nin öğrencisidir… Ona “Merkez Efendi” ismini veren yine Sümbül Efendi’dir… Bunun hikayesi ise şöyledir:

Sümbül Efendi ile Merkez Efendi bir gün sohbet ediyorlarmış. Bir ara Sümbül Efendi sormuş:

– “Bu Dünya’yı sen yaratsaydın, bu alemde neler yaratırdın?”

Merkez Efendi cevap vermiş:

– “Her şey o kadar mükemmel ki, ona ne bir şey ekler, ne de bir şey çıkarırdım. Her şeyi merkezinde, yerinde bırakırdım.”

Sümbül Efendi, bu cevabı alınca çok sevmiş ve:

– “Bundan sonra, senin ismin ‘Merkez’ olsun. İnşallah, sen de merkezini bulursun!” diye dua etmiş.

Merkez Efendi daha sonra Sümbül Efendi’nin kızı Rahime Sultan ile evlenerek Denizli’ye geriye dönüp orada irşad görevinde bulunmuş. Bu arada dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Manisa’da ölen annesi Hafize Sultan için camii, imarethane ve bimarhane  yaptırınca, Sümbül Efendi’den bu imarathane ve bimarhane için bir hoca istemiş… Bunun üzerine Merkez Efendi hocası Sümbül Efendi’nin çağrısı üzerine Manisa’ya gelip imarethanenin ve bimarhanenin başına geçmiş…

Manisa bimarhanesinde göreve başladıktan sonra, hastaların tedavileriyle de meşgul olmuş; musiki ile tedavi usulünü ve Tıp’ta, büyük bir yenilik sayılan “Macunla kür yapma” usulünü uygulamış, birçok hastayı bu yöntemle şifasına kavuşturmuş.

41 çeşit baharattan meydana gelen ve “Mesir Macunu” adı verilen bu macunun terkibini Merkez Efendi keşfetmiştir.

Macunun şöhretinin her tarafa yayılması üzerine, bu husustaki istekler, bir zaman gelmiş, artık karşılanamaz olur. Bunun üzerine Merkez Efendi, macunun: İlkbahar’ın geldiği ilk günlerde, bir defaya mahsus olmak üzere halka da dağıtılmasına karar verir.  Bu karar üzerine her sene Mart’ın 22’sinde (eski Mart’ın 9’unda) Sultan Camii’nin minarelerinden, halka Mesir Macunu atılması, asırlardan beri süre gelen bir adet halini almıştır.

Sümbül Efendi’nin ölümü üzerine İstanbul’a gelen Merkez Efendi daha sonra Sümbül Efendi’nin makamına geçip burada görevine devam etmiştir… Merkez Efendi 91 yaşında vefat etmiş, bugün Mevlanakapı’daki kendi adıyla anılan camiinin içine defnedilmiştir.

“Her şey merkezindedir, eksik noksan yok” diyerek selam verip, selam alıyoruz yeniden… Gönüllerimizde “aynı anda kalbinden geçiyorsa iyilik, kabuldür çünkü her şey merkezi”nde sözleriyle Camii’nin avlusunda Merkez Efendi tekkesinin şeyhleriyle koyun koyuna yatan Rıfai’nin gözbebeği Kenan Rifai’ye de selam ediyoruz…

“Evvelce Zahir Tekkesi’nde demsaz idik, Şimdi Kalb Tekkesinde dilsazız” derken ziyaretlerimizin sonra durağı olan Eyüp semtine doğru yolumuz düşüyor…

Burası tam bir evliyalar merkezi gibi… Her sokak içinde birkaç cami ve birkaç evliyaya rastlamak mümkün… Arabamızı park ettiğimiz yerden Eyüp Sultan Hazretleri’ne doğru yürürken karşımıza çıkan evliyalara da dua ediyoruz teker teker… Öğlen namazına denk geldiği için Eyüp Sultan Camii’nin ön avlusunu kadınların rahat namaz kılabilmesi için kadın cemaatine ayırmışlar… İçeriye girmek namümkün olduğu için bulunduğumuz yerden duamızı edip, tekrar geriye dönüyoruz…

Yolumuz üzerinde bulunan Hacı Bayram Veli ve Akşemseddin Hazretleri’nin Pirdaşı olan İstanbul İstanbul’un fetih şehitlerinden Ebu Edhem Hazretleri’nin kabrinin içine girip duamızı ettikten sonra, en son olarak Halvetiye tarikatı şeyhlerinden Pir Ümmi Sinan’ın tekkesini ve mezar yerini ziyarete gidiyoruz…

1568’de hem dergahın banisi ve hem müridi Nasuh Efendi’nin yaptırdığı “Gül Bahçesi Dergahı”na varıyoruz.

‘Seyrimde seyre vardım
Gördüm sarayı, gül’dür gül
Sultanınım tacı tahtı gül’dür,
Gül bağı divan gül’dür gül’

Hazireye son sırlanan Ümmi Sinan’ın son mürşidi Talip (Kargı) Baba’nın yaptırdığı semahaneden “Gül ilahisi” duyulurken, ata emaneti dergahın bekçisi Kargı ailesi’ne de uğrayarak gezimizi bugünlük tamamlıyoruz…


“Aşık’a sordum seni,
Maşukun ettim seni,
Ümmi Sinan’a sordum,
Talip’te buldum seni”

Ümmi Sinan Hazretleri’nin kabri içine girdiğimizde o gül kokusunu her soluk alışımda hissediverdim… Gözlerimi kapayıp duamı ettiğim sırada sordum kendi kendime “Nerdeyim?” gözümün önünde bir mekan beliriverdi ansızın… Mekanın sağ tarafı masmavi bir deniz idi, uçsuz bucaksız bir kumsalı vardı.. Sol tarafına kafamı çevirdiğimde ise yine uçsuz bucaksız gül bahçesi içinde buluverdim kendimi… Rengarenk çeşitli güllerle kaplı sonsuz bir gül bahçesini gördüm… Kendime geldikten sonra o ruh haletini anlatamam… Günlerce etkisinde kaldım…

Son söz olarak Felix’in yüreğinden dökülenler;

Girdim Sinan Şehri’ne,
Pir’im Ümmi Sinan
Muhabbeti Muhammed Ali
Gül demindedir Sinani
Yolunun Candan Talibi

Cümlesine Selam OLsun. Cümlesinin Yüzsuyu Hürmetine Yaradan Derman OLsun.

Son söz olarak benim de kocayüreğimden dökülenler;

Ey CAN’ımın CANAN’ı  “Sevgili”;
Dinle az hele içimdekini…

Bir değirmen misali vecd edip,
dönüp duruyorum yana yana.
İster yele veririm kendimi,
İster isem hayat suyuna…

Gül bahçesinin bir gülüydüm,
Günüm geldi açıldım,
Günüm geldi koparıldım
Günüm geliyor solacağım
O “Yar”e yine “sevgi” ile sunulacağım…

O “Yar”in uğrunda can versem ne yazar,
Ne hoş ölüm olurdu bu bana…
Ben “O”nun divanesiyim zaten,
Toprak da hep aşina bana…

Bu gece aşkın gam’ı var sanki,
BİR’in PERDE’sinden okunan…
Sufleler veriliyor sanki,
Her NAĞME’siyle yazdırılan…

“Aşıklar Diyarı”nın ışığını yaktım,
“Gönlü Uyanık”larla uykusuz kaldım,
“Sevgi”yi “Sevgili”lerle halka yaptım,
Hadi bu kapıdan BİR’likte geçelim…

Son sözünü eder bu Kocayürek;

Bu geliş-gidişler hep senin GÖNLÜ’ne,
Bütün günahlar ise benim HANE’me,
Şükürler olsun ki BIZ’i kavuşturana
Ayrılık zincirinin BAĞ’larından kurtulduk…

Bu huş’u içinde çarpıyor işte kalbim,
Tef vuruşu misali irkiliyor şu beynim
Ben ağlamaklı inleyiş arasında gidip gelmekteyken,
Nasıl SECDE edeyim ah “Yar”im sana….


9 Ağustos 2004 Pazartesi

Hz. Yuşa ve İki Yürek ...




"Yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil,
Ve gitsin gitmesi gereken yere kuşlar gibi özgürce; tutsak değil!.." (Deniz Kite)

İstanbul Boğaziçi'nin Asya tarafının Anadolukavağı'na yakın yerinde bulunan Dev Dağı'ndayım... Şimdiki Yuşa Tepesi'nin ve Camii'nin bulunduğu mekan burası. Bir bankta yanımda oturan yukarıda bu sözleri söyleyen Deniz'in yüzüne bürünmüş ifadeyi şu an bile anlatabilmem hâlâ mümkün değil... Ona, o an sadece "Keyfine bak sevgili Deniz, bulunduğun AN'ın keyfini çıkar, çünki yüzünden her şey anlaşılıyor" diyebiliyordum...

O'nun yolunda iki farklı yürek olarak birkaç gündür ardı ardına yaptığımız evliyalar ziyareti sonrası yolumuz bu tepeye düşmüştü... Bu ziyaret öncesi de yolumuz Sümbül Efendi ve Merkez Efendi'ye çekilmişti... Bugün ise yolumuzu Hz. Yuşa'ya yönlendirmiş orada tamlamaya ve tamamlandırmaya çalışıyorduk yüreklerimizdeki Yaradan'ın sevgisini... Bundan önce de birkaç sevgili gönül dostumla birlikte bu yerleri ziyaret etmiş ve onları farklı duygular içinde YOL'larına uğurlamıştım. Bu yerler O'nun Yolu'nda herhangi bir AN üzre yola çıkılan bir başlangıç yeri,  öylesi huzur dolu bir "Aşk Meydanı"larıydı ki,  yüreklere fırtınalar estirecek olan... Sözcükler böyle anlara ve anlatımlara kifayetsiz kalıyor, yaşanılması ve paylaşılması gerek sanırım dünyasal denilen yer içinde...

Birkaç gün içinde yaptığımız ziyaretlerin en sonuncusu sonrası Deniz'in yüreğinden dökülenleri yine onun sözlerinden dinleyelim isterseniz; Tepe üstünden boğaza bakıyorduk. Geniş terasta, yarı gölge yarı güneş altındaki bir banka oturduk. Derin bir nefes aldım. Ferah duygular vardı yüreğimde beni hafifleten.  Yeni demlenmiş çayımı yudumlarken, az önce Hz. Yüşa'nın  kabrinde yüreğime dolan ( yoksa yüreğimin yükünü alan mı demeliyim?) duyguları düşünüyordum. Yanımda oturan Ertan'a sessizliğime aldırmamasını söylediğimde, Ertan: "Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.

Hafif bir rüzgar vardı. Güneş uzun, heybetli  ve kim bilir kimleri ve neleri görmüş, geçirmiş  ağaçların dalları arasından göz kırpar gibi bana bakıyordu. Çok hoş ve dingin bir perşembe öğleden sonrası idi. Hayatın tuhaf tesadüfleri vardı; aslında tesadüf müydü, bilemiyordum. Sanki gerçekten yürekten dilediğimiz bir şeyler, vakti geldiğinde, perilerin sihirli dokunmalarına benzer dokunuşlarla, aniden hayatımıza giriveriyorlardı. Öte yanda, hayatımda o güne kadar tesadüfmüş gibi gördüğüm şeylerin, ancak onlar olduktan sonra  benim  hayrıma gelişmiş olduklarını fark edivermiştim. Bu fark ediş, başıma gelen şeyleri olgunlukla karşılamama sebep oluyordu. Dinginlik ve bu dinginliğin sebep olduğu huzura bu şekilde ulaşabileceğimi sanıyordum. Herkesin kendinden uzaklarda  aradığı huzur, aslında insanın yüreğinde hayatı olduğu gibi kabullenmesi ile ilgili bir şeydi; gelişmeye ve değişimlere açık olup, olayları oluruna bırakmak dışında huzur bulabilmenin mümkün olduğunu sanmıyordum.

Geçen perşembeye kadar, aklımın köşesinden  aynı hafta içinde üç türbe gezeceğim geçmezdi. Her şey geçen Perşembe  Ertan'ı arayıp, " ne zaman kahve içiyoruz? " diye sormamla başladı. Cuma günü kahve içerken düşük enerjilerden söz ettik. Sonra kendimi önce Merkez Efendi, sonra Sümbül Efendi türbelerinde buldum. Merkez Efendi beni özellikle çok etkiledi; oradayken göz yaşlarıma hakim olamadım. Ve çıkışta inanılmaz bir iç huzuru oluşuverdi yüreğimde. Sonradan birlikte öğle yemeği yerken, Ertan Hz. Yüşa, Yahya Efendi ve Telli Baba türbelerinden  bahsetti.

Hafta başında , bir kez aklıma düşmüştü ya Hz. Yüşa, cuma öğleden sonra kabrini  ziyaret etmeye niyetlendim. Ancak kısmet, Ertan'ın  izin günü olan perşembe öğleden sonrasında orada olmakmış. Gitmeden önce orada ne bulacağımı bilmiyordum, beklentim de yoktu. Sadece ne hissedeceğimi merak ediyordum. Uzun ve dolambaçlı yollardan Boğaz sırtlarına geldik. Arabayı park edip, yenilerde restore edildiği belli olan ve  bizi Hz. Yüşa'nın kabrine götürecek kapıdan içeri girdik. Ertan bana yolu gösterdi. Ve işte karşımda, 17 metre uzunluğunda, üstü çiçeklerle kaplı ve Hz. Yüşa'nın kabri olduğu söylenen yer duruyordu.  Orada da bir şey oldu; sanki bir kez daha yüreğimin tüm yükü alındı ve  bir sevgi yumağı kondu onun yerine. Bir süre  mezarın başında durdum, yüreğimden sevginin akışını hissederken kendi kendime devamlı "yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil" diyordum "Ve gitsin gitmesi gerektiği yere kuşlar gibi özgürce, tutsak değil"... Tarifsiz bir  duyguydu ve giderek hafifledim.

Sonra mezarın başından ayrılıp, taze demlenmiş  çaylarımızı alarak, kabrin bulunduğu yerdeki terasta oturduk birlikte. Güneşin göz kırpmalarını seyretmeye daldım, sessizce. Kısa bir süre sonra, rüzgarla şarkı söyleyen ağaçlara karıştı ezan sesi ve yüreğimde, kalmıştıysa son bir yük, işte onu da alarak gitti göğe yükselen sesler. Sessizdim, sanki soluksuzdum.

Ve Ertan bir kez daha: " Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.

 
Yuşa Peygamber kimdir?

Hazreti Yuşa (Yeşua)  adını İbranice'den alır... İbranice'de Ye Allah, Şua da Kurtarsın demektir... Yeşua (Allah Kurtarsın) anlamına gelmektedir... Daha sonraları Yeşua halk dilinde Yeşu, Yuşa olmuştur. Hz. Yuşa'nın babası Nun, oğluna bu ismi İsrail'in Firavun'dan kurtulması için koymuştur. Yuşa'nın dedesi ise Efrayim yolundan gelen Hazreti Yusuf (A.S.)'tur. Hazreti Yuşa M.Ö. 1082 yılında dünyaya geldiğinde, Hazreti Musa 38, Hazreti Harun 41, Hazreti Şuayib 98 yaşındaydı... Doğum yeri o dönem Mısır'ın başşehri Menif (Men-Menfis)'tir.

110 yıl yaşayan Hazreti Yuşa (A.S)'ın 110 senelik ömrü şu kısımlara ayrılır. a) 15 yaşına kadar çocukluğu, b) Hazreti Musa (A.S) peygamber olup, Medyen'den Mısır'a dönünce ona ilk iman edenlere katılması ve vefatına kadar Hazreti Musa (A.S)'ın fedailiğini, başkumandanlığını yapması. Ki 82 yaşına kadar sürmüştür. c) Peygamberliği Hazreti Musa (A.S)'ın vefatından üç gün sonra 82 yaşında başlayıp  110 yaşına kadar 28 sene sürmüştür. Vefatı M.Ö.972 yılındadır...

Hz. Yuşa'nın gösterdiği mucizelerden önemlileri:

1- Duası üzerine Güneş'in bir gün batmayışı.
2- Hazreti Musa'yı öldürdüğü iftirası üzerine, bütün İsrailoğullarının aynı gece rüyalarında bunun yalan olduğunu görmeleri.
3- Erden (Şeria Nehri)'nden o zaman teknik ilerlemediği ve büyük köprü kurulması bilinmediği halde, yarım milyonu aşan ordusunu geçirmesi.
4- Hırsızın elinin elinde ağırlaşarak onu bulması.
5- Zina yapan askerlerine veba hastalığının gelmesi.
6- Duası üzerine münafık Belam'ın, bedduayı düşmanlara yapması ve dilinin büsbütün göbeğine kadar sarkması.

Hayatı:

Hz. Musa, Arz-i Mukaddes'e bir taş atımı adar bir mesafede vefatından önce Yuşâ Aleyhisselâmı vekil seçmiş, asırlarca süren sürgün hayatı Hz. Yuşa'nın komutanlığında sona ermiş ve İsrailoğulları topraklarına kavuşmuşlardı. Bu arada Hz. Yuşa'ya Allah tarafından peygamberlik görevi de verilmişti.

Hz. Yuşa bu fethi, Firavun'un zulmü altında yıllarca esaret hayatı yaşayan, korkaklık ruhlarına kadar sinen, bir türlü Arz-ı Mukaddes'e girmeye cesaret edemeyen ve bundan dolayı kırk sene çölde kalmaya mahkûm kalan İsrailoğullarının gözüpek, cesur yeni nesliyle gerçekleştirmişti. Musibet de, nimet de lâyik olana veriliyordu. Babaları, Firavunun zulmünden mucizevî bir tarzda kurtaran Rablerine şükredip, dişlerini sıkıp yüreklilik gösterebilselerdi Tih Çölü'nde kırk sene kalmaya mahkûm olmaz, üstelik Hz. Musa (as) gibi ulü'l-azm bir peygamberin riyasetinde Arz-i Mukaddes'e girebilirlerdi. Ne var ki bu, gerekli mânevî eğitimden derslerini alan oğullarına nasip olacaktı.

Bu yeni nesille Arz-ı Mukaddes'te bir tepede fethin plânlarını yapıp tam fethe girişeceği anda ölüm meleğinin gelip Hz. Musa'nın (AS) canını almak istemesi, ölümün işler bitmeden de gelebileceğini, görevin asıl olduğunu ve bu görevi Hz. Yuşa'nın gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Hz. Musa'nın vefatından üç gün sonra yola çıkan Hz. Yuşa, Şeria nehrini mucizevî bir tarzda geçmiş, Arz-ı Mukaddes'i Filistin, Ürdün ve Şam topraklarıyla birlikte fethetmişti. Bir kere daha Ilâhî kanun hükmünü icra ediyordu. Yeryüzü Allah'ın mülküydü. Allah onu zalimlerden alıp emrini tutan kullarına devrediyordu.

28 sene Israiloğullarını idare eden Hz. Yuşa (A.S)'nın 110 yaşında vefat ettiği ve kabrinin de Filistin topraklarında bulunduğu belirtilir. Makamının Yuşa Tepesi'nde yer alması ise bir süre buralara kadar gelip ikamet ettiğinden dolayı olmalı.

Hz. Yuşa'nin mezarı:

Hz. Yuşa (A.S)'nın mezarı konusunda çeşitli rivayetler vardır... Kimilerine göre  Kenanili'nde, Eriha hemen kuzeyinde, Efrayim Dağı'nda medfundur... Kimilerine göre ise de İstanbul Boğazı'nın doğusu kıyısında, Karadeniz yakınında bugün Yuşa Tepesi adıyla anılan eski adı Dev Dağı olan tepede yattığı rivayet edilmektedir. Bir rivayete göre, Hazreti Musa (A.S)'nın Sancaktarı olan Yuşa, O'nun ordularıyla beraber Beykoz'a kadar gelmiş ve burada yapılan savaşta, kabrinin yakınındaki bir yerde şehid olmuştur. Anlatıldığına göre, Sarıyer'in tam karşısında bulunan Sütlüce Köyü önlerinde şehid düşmüş ve mübarek vücudu iki parçaya bölünmüştür. Belden aşağı kısmı deniz kıyısında kalmış, belden yukarı kısmı da, Beykoz sırtlarındaki tepelere doğru sürüne sürüne çıkıp, şimdiki kabrinin bulunduğu yerde ruhunu teslim etmiştir. Boyu çok uzun olan Yuşa Hazretleri'nin belden yukarı kısmı, 17 metrelik kabre konulmuştur. O zamanlar, mezarının baş tarafı Kudüs'e doğru imiş. Dünya İslam'la şereflenip, Kıble, Kabe-i Muazzama olunca, mezarın baştarafı kendiliğinden yer değiştirerek Kıble'ye yönelmiş. Kabrin yanındaki mescid ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

Bugünkü mezar yeri, Yuşa Tepesi olarak adlandırılan bölgede, Boğaziçi'nde, sahile en yakın ve en yüksek tepededir. Yuşa Camii ve Hz. Yuşa'nın türbesi, tepenin zirvesinde Karadeniz'i ve Boğaz'ı aynı anda gören bir konumdadır.  Hz. Yuşa'nın mezarının 17 metre uzunlugu konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Birine göre Yusa Peygamber'e duyulan sevgi ve saygı nedeniyle büyük bir mezar yapılmış olabilir. Bir diğerine göre ise, yeri manevi bir keşifle bulunduğu için isabet eder düşüncesiyle geniş ve uzun tutulmuş olabilir.

Tarihsel bir bölge:

Hz. Yuşa'nın gömülü olduğu mekan, adını bir rivayete göre, Fenikelilerin kullandığı Yeşu, (kurtarıcı) kelimesinden, bir rivayete göreyse, Hz. Musa ile birlikte Mecmeal Bahreyn'e (Boğaziçi) gelip burada vefat eden Yuşa Peygamber'den almış.

Chalkedonlular'ın Daphne adına yaptıkları adak yeri tarihin ilk dönemlerinden beri kutsal bir yer olarak kabul edilmiş çeşitli uygarlıklar burada kendi dinlerine göre mabet ve tapınaklar yapmışlar. Bunlardan birisi de ilk çağlarda ki Zeus sunağı olarak biliniyor. Bizans Döneminde. 6. yy da imparator I. Justinianos zamanında ise bu sunak kiliseye çevrilmiş.Osmanlı Döneminde bu tepeye Sadrazam Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Paşa ( Ö.1761) tarafından Hicri 1169 (Miladi 1755) tarihinde bir mescit yaptırılmış.

Tepeye adını veren Hz. Yuşa, Hz. Yusuf'un neslinden, Hz. Musa'nın çağdaşı olan bir peygamber. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa ve Hz. Yuşa'nın, "iki denizin birleştigi noktaya kadar" yaptıkları yolculuk ve Hızır ile buluşmaları, Kehf Suresi'nin 60-65. ayetlerinde anlatılır.

Kaynaklar:

1- Peygamberler Tarihi - Hz. Yuşa - Ahmet Cemil Akıncı - Sinan Yayınları. Syf: 12
2- İstanbul Evliyaları Ziyaret Rehberi - Ayhan Yalçın - Sayfa: 106
3- Suâlar, s. 453
 
Ertan Yurderi