Yunus Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunus Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2011 Cumartesi

İçimizdeki Yunus'lar ...



"Bildiğini sanan dikilir de,
Bilmediğini bilen eğilir, kendi BİLGE'liğinde ..
Ve ne de çok dimdik baş var: yanımızda, yöremizde, günümüzde!.."

(Güneş Davenport)


Sizlere anlatacağım öyküleşmiş olayı Hakk ve Yunus Emre aşığı Faruk Dilaver dostumuzun "Yeniden Doğuş" adlı kitabında okumuştum... Muhteremin yolu, bir gün Mersin'den yola cıkıp Ankara'ya dönerken Mut'a düşmüş... Başından da şöyle ilginç bir olay geçmiş...

" ....

Mut'a gelince, arabayı bir lokantanın önünde park ettim. Bu dönüşte bize bir öğretim görevlisi arkadaş daha katılmıştı. Onlar önünde durduğumuz lokantada yemeklerini yerken, ben de izin isteyerek karşıda görünen parka doğru bir yürüyüş yaptım. Bu arada aklıma Mersin'de karşılaştığım bir gönül dostu olan kemancı geldi.

'- Ya Rabbi, o güzel sevgililerinden Mut'ta da yok mu acaba?' diye yalvardım.

O anda, tuvalet ihtiyacı duyarak, uzakta, karşıda görünen bir caminin avlusunda bulunan tuvalete doğru yürüdüm. Tuvaletin girişinde bir tahta divan üzerinde aksaçlı bir dedenin oturduğunu gördüm. Uyukluyordu. Uyuyup düşmesin diye, ona yüksek sesle bir selam verdiysem de, mırıltı halinde selamımı aldığını duyunca, içimden;

'- Senin ahın gitmiş de vahın kalmış, daha selam almayı bilmiyor ' dedim.

Tam, ihtiyacımı karşılayıp tuvaletten çıktığım sırada, kafamı şiddetle kapıya vurdum. Doğrudan, bu yaşlı dedenin yanına giderek önüne tuvalet ücretini bıraktım. Sonra;

'- Amca, bu tuvaletin kapısı mı alçak, benim kafam mı dik?' diye sorduğumda;

'- Kafan azıcık dikmiş, onardık; çok dik olsaydı, kırardık' cevabını aldım.

Yine, sessiz ve hareketsizce onu seyrettikten sonra arkadaşlarımın yanına doğru yürüdüğüm esnada, arkamdan;

'- Yolun açık olsun salih genç' diye haykırışını duyarak mutlu oldum.

Aradan çok zaman geçti... Bu olayı anlattığım bir arkadaşımın yolu da bir gün Mut'a düşmüş. Mut'taki aynı cami avlusunda bulunan tuvaleti bekleyen amcayı çok aramış... Cami görevlileri, o amcanın çok önceden vefat ettiğini, kerametleri açık bir zat olduğunu anlatmışlar... Arkadaşım, seyahat dönüşü bana bunu anlatınca  gözlerim öylece doluverdi...

O amcanın adını merak ettiniz değil mi? Adı Yunus'muş... Yunus Baba diye anılırmış... "

SİZ'ler; Uzak ve engin denizlerin sevgili Yunus'ları... İçimizdeki gizli Yunus'ların varlığını hiç unutmayalım... Onlar her an her yerde ve hep BİZ'lerledirler... Gönül gözlerimiz hep açık olsun, Yunus dostlarımıza da selamlar olsun ...

Ertan Yurderi (kocayurek)


30 Nisan 2010 Cuma

Tasavvuf'ta Evrensel Barış


“Öldüğümde beni hoşça anacaksın,
Niçin ölü severiz de diriye düşmanız.
Mademki ölümden sonra barış yapacaksın,
Niçin ömür boyu senin üzüntünle sıkıntı içindeyiz.
Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş.
Çünkü biz barışta ölüler gibiyiz.”
(Mevlânâ)

---

“Biz bizi koyalım,
Onlar biz olalım

...

Bir isen birliğe gel,
ikiyi elden bırak...”
(Yunus Emre)

Bir memeli türü olarak insan, dünyada var olmaya başladığından bu yana konuşmaya ve düşünmeye yetenekli olan varlıktır. Sanskritçe’de düşünen (insan) anlamında manyete deyimiyle karşılanır. Latince’de de düşünme ve tin anlamına mens ya da mentis sözcükleri var. Eski Gotlar da mennise diyordu düşünen tinli varlık anlamında. Latince’de topraklı, yersel eşdeyişiyle insan homo’yla hominis deyimleri ortaya çıkmıştır. Demek insan, bir yandan yerselliği, öbür yandan düşünselliği içeren bir varlıktır. İnsanı oluşturan doğa, toplumları yaratan da insan olduğuna göre tarih, doğayla insanın sonucudur. Doğa varolmasaydı tarih olmayacaktı. Demek tarihsel olayların tek nedeni, insan ve insanların oluşturduğu toplumdur. İlk neden ise Varlığın ta kendisidir. İnsan, her şeyden önce düşünen bir yaratık olması sebebiyle yaşadığı toplumun duygu, düşünce ve davranışlarının da ürününü sergiler. İnsanlar olmasaydı, toplumlar da varolmayacaktı bu nedenle...

İlkçağ insanlığı eğitimseldi. İnsan o dönemlerde bedensel, ansal yeteneklerini geliştirmeye çabalıyordu. İlkçağın aydınlığı ortaçağın karanlığına gömülmek üzereyken İtalya’da yeni bir insan anlayışı daha doğmuştu. Bu yeni insan iç ve dış etkilerden kurtulmuş, kişiliğine kavuşmuş yepyeni bir varlıktı. Bu, bir yeri değil, bütün insanlığı kapsıyordu. Onun vatanı bütün dünyaydı. Kişileşmeyi, kendini yeniden yaratmayı güdüyordu. Her şeye nesnel, özgür ve barışçı bir bakış bilincini uyandırıyordu. Artık bu yeni insan uomu singulare düşünen insandı... O dönemlerde de Anadolu’nun ortasında gerçeği öğrenmek ve bilmek olan, özgür ve barışçı bir akım yani Tasavvuf düşüncesi de gelişmeye başlıyordu...

Bu bağlamda “Anadolu İnsanı”, kökü Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde yaşamış olan tüm kavim ve uygarlıklara uzanan, sevgi, barış, dayanışma ve bilgi odaklı felsefe sistemi (dünya görüşünün) tarafından şekillendirilmiş olan bireydi.

Anadolu hümanizmasındaki bu felsefe sisteminin temeli insandır, insan sevgisidir, barıştır, özgürlüktür, dayanışmadır. Bu dünya görüşünde, insanlığın, kardeşliğin, hoşgörünün yaşamsal önemi işlenmiştir. İnsan yaşamının erdemleri ortaya konulmuştur. Bu çerçevede özgürlük kavramı ön plana çıkarılmıştır. Buna göre; “özgürlük yoksa, hiç bir şeyin de anlamı yoktur. Hiç bir güzelliğin de farkına varılamaz. Oysa her bir güzelliğe değer verilmelidir. Güzellikler önemsenmelidir, sevilmelidir. Çünkü tüm güzellikler özünde, Tanrı’nın yansımasını içermektedir.”

Tanrı’ya sarılmaktan başka umut kapısının olmadığı bu dönemlerde Yunus Emre ve Mevlânâ başkaldırmaya kadar varan tasavvufi düşünsel şiirlerini söylemekten çekinmiyorlardı. Moğolların kıyımı, Selçukluların parçalanması, günden güne artan vergiler, tedirginlikler, düzensizlikler, karışıklıklar, yarın umudunun yitişi ve bunun gibi sebepler o günkü güncel sorunlardı. Acılara batmış Anadolu insanının içli türkülerini, üzgülerini dile getiriyorlardı. XII. ve XIII. Yüzyıldan çağımıza ulaşmış seslenişleriyle, seviyi, sevgiyi, barışı, yaşam ve ölüm kavramlarını üzerine bastığı toprağı bu denli içten içe kim anlatabilir Yunus ve Mevlânâ’dan başka... Onların insan, doğa, barış içinde yaşam sevgileri bütün görkemiyle yüreğimizde yankılanır.

Öte yandan bu felsefe sistemi, yalnızca insan, sevgi, özgürlük, barış gibi öğeleri içermemektedir. Bunların yanında, bilginin, toprağın, üretimin, paylaşımın, dayanışmanın anlamı ve değeri bir arada, bir bütün olarak savunulmuştur. Bir diğer anlatımla bireysellik aşılmak istenmiştir. Toplumsallığa açılımın ciddi denemeleri yapılmıştır. Böylece insanı çıkış noktası yaparak insan, sevgi, dayanışma, ve bilgi odaklı bir felsefe sistemi şekillendirilmeye çalışılmıştır.

Bu felsefi düşüncenin doğduğu, savunulduğu 1200’lü ve 1300’lü yıllar dünyası dikkate alındığında, o zamanın Anadolu’sunda düşünce alanında çok ileri bir evrimin yaşanmakta olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu evrim sürecinde Tanrı’yı gaipte (görünmez alemde) arayan dinsel doğmalara karşı akıl (us) ön plana çıkarılmıştır.

Ne yazık ki bu evrim süreci, hem felsefe tarihi, hem de insan hakları tarihi açısından yeterince algılanamamış, dolayısıyla evrensel boyutları ile değeri gözden kaçırılmıştır. Bu evrim sürecinde farklı etnik yapılardan gelseler de, değişik dini inanç ve mezheplere sahip olsalar da, insanların yaradılışta eşit oldukları ve bu nedenle, sevgi, barış ve dayanışma içinde, eşit ve özgür yaşamaları gerektiği bilinci Anadolu’da kök salmaya başlamıştır.

Bu bilinç, yaşadığımız zaman kesitinde çağdaş sosyal demokrasinin de özünü, esasını yansıtmaktadır. Tabii bu gerçeği öncelikle bizim, yani bu coğrafyada binlerce yıl kardeşçe bir arada yaşamış, ortak bir tarih ve kültür oluşturmuş, güçlü bir kardeşlik, birlik ve dayanışma bilinci yaratmış olan Türkiye İnsanı’nın yeterince algılaması ve anlaması gerekmektedir.

Söz konusu Felsefe Sistemi’nin Anadolu’da temel taşlarından olan Mevlânâ’nın bilgiye ve getirisine ne kadar önem verdiğini şu sözü ile daha iyi anlıyoruz:

“Bilgiyle uyumak,
bilgisiz ibadet etmekten hayırlıdır...”


Mevlânâ’nın özgürlük anlayışı ise şöyledir:

“Ayran kasem önümde durdukça
Vallahi kimsenin balını düşünmem
Azıksızlık ölümle kulağım bursa bile
Hürriyeti kulluğa satmam ben...”


Anılan Felsefe Sistemi’nin Anadolu’daki eşit düzeydeki diğer bir temel taşını Hacı Bektaşi Veli oluşturmaktadır. O’nun söylediği sözlerden bazıları yine yorumsuz olarak aşağıda verilmektedir.

“Nefsine ağır geleni,
başkasına tatbik etme.

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayız.

Benim kâbem insandır.
Ara bul.

Nefsine, hiddetine, eline, diline, beline sahip ol.
İncinirsen de incitme.”


Anadolu İnsanı’nı şekillendiren felsefi boyutun daha iyi anlaşılabilmesi için farklı tarihlerde yaşamış, ancak söz konusu insan, sevgi, dayanışma ve bilgi odaklı toplumsal felsefeyi savunmuş ve geliştirmiş bir düşünür olan ve halk ozanı olan Yunus Emre de düşünce kaynağını genel olarak tasavvufta, özel olarak ta Anadolu Felsefe Sistemi’nin iki temel taşı olan, Hacı Bektaşi Veli ile Mevlânâ’da bulmuştur.

Bu nedenle Yunus, tasavvufun mistik anlayışının ötesinde düşünceler ortaya atmıştır. Sonuçta, insan sevgisi ile, gerçeği arama ve bulma açısından çok farklı bir noktaya varmıştır. O Tanrı’yı, insan bütünlüğünün dışına taşımamış, insanla bir arada, onun içinde bulmaya çalışmıştır.

Öte yandan Yunus’un yaşadığı dönemde Avrupa, din ve düşünce özgürlüğü açısından ortaçağın en karanlık yıllarını yaşıyordu. İnsanlar, kilise ile diğer egemen çevrelerin baskısı altında, engizisyon mahkemelerinde din adına akıl almaz işkence ve ölüm cezalarına çarptırılıyorlardı.

Yunus Emre, işte böyle bir zaman kesitinde savunduğu ve yaymaya çalıştığı felsefe sistemini şiirlerinde dile getirmiştir. O dinsel yasaklamalar başta olmak üzere, insanın gelişmesini önleyen diğer tüm yasaklamalara karşı çıkmıştır. Yasaklamaların insanın daha iyi yaşama ve daha mutlu olma olanaklarını kısıtlamakta olduğunu ileri sürmüştür. Yunus, bireyin önemi ile insanın olanaklarına verdiği değeri şu dizelerinde net bir şekilde ortaya koymuştur:

“Çok aradım özledim
Yeri göğü aradım
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde

Bu tılsımı bağlayan
Türlü dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan
Sığmış bir can içinde...”


İnsanların bir arada gönenç ve mutlulukla yaşaması yolunun birlik, kardeşlik, dayanışma ve dürüstlükten geçtiğini öne sürmüştür. Ezilen ve yoksul insanlara sahip çıkılması ve onların savunulması gerektiğini söylemiştir.

Yunus Emre, gerçeğin gerçek dünyada olduğunu, her türlü düşüncenin ve davranış biçiminin gerçek dünyada, insanlar arası ilişkiler sonucu oluştuğunu ve bu ilişkiler sonucu değiştiğini anlatmak istemiştir. Yani gerçeği; insanın dışında, dünya yaşamının dışında, hiçbir zaman aramaya kalkışmamıştır. Akılcı olmayan kuru, boş öğütlere, soyut ahlak öğütlerine karşı çıkmıştır:

“Bu dünya bir gelindir
Yeşil kızıl donanmış
İnsan böyle geline
Bakar bakar doyamaz.”


Yine başka bir şiirinde:

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni.”


Yunus’un şiirlerinde dile getirdiği ve özlediği, kavuşmak istediği varlık kimdir? Bu varlık dost’tur, insan sevgisidir, insan sevincidir, dayanışmadır ve barıştır. Buna da kavuşmuştur Yunus:

“Bir ben var bende, benden içeru...”

Görebildiğimiz, Yunus tasavvufta ve tasavvuf eğitiminde sevgiye ağırlık veren bir yol geliştirmiş, gerçeğe ulaşmada ana metot olarak sevgiyi kullanmış, bütün gerçeklerin temeli olarak da sevgiyi almıştır.

Eğitim, insanlara bu sevginin öğretilmesidir. Evrendeki her şeyin, sevgi gücü ile nasıl oluştuğu, nasıl aktığı erenler vasıtasıyla öğretilecektir. Erenlerin yapacağı bu eğitim işi, kolay değildir. Çünkü insan beden ve ruhtan meydana gelen bir varlık olarak kendi dışında ve kendi içinde cereyan eden şeyleri anlayacaktır. Aslında insan bunu anlayacak şekilde teçhiz edilmiştir, ama varlık evreni üzerindeki perdeler, kendi ruhunun derinliklerine giderken karşılaştığı engeller eğitim işini zorlaştırmaktadır.

Eğitimin amacı ârif insan yetiştirmektir. Bu amaca ulaşmak da birçok meşakkatli kademeden geçilerek mümkündür. Bu yolculuk sırasında yol rehberleri, yol arkadaşları gerekir. Buna rağmen, eğitilecek olan ferttir. Eğitim yoluna giren kişi, metin bir şekilde kademeleri tek tek geçecek, sevginin egemen olduğu, herşeyin perdesiz gözüktüğü hakikat denizine ulaşacaktır. Allah'ın o gerçeklik dünyasında herşeyin ne kadar mükemmel oluştuğunu görecek, kendisi de bu mükemmel oluşa doğru yolda ve isteyerek katılacaktır.

Bu sevgi ve hürriyet denizinde artık bütün farklar kalkmış, bütün olaylar aydınlanmış; insanın içini sonsuz bir huzur ve mutluluk kaplamıştır. İnsan artık bu dünyada da, öte dünyada da yabancı bir varlık olmaktan kurtulmuş, zaman ve mekân içinde herşeyi kaplayan büyük birliğe, bilinçli bir varlık olarak o da katılmıştır. Tasavvuf eğitiminin ve Yunus'un amacı da budur.

Şiirlerini, rübailerini ve Mesnevi’sini severek okuduğumuz bu halk ve Hakk aşıklarının yazılarında her şeyi insanda buluruz.. İnsana yaklaşıp evrenin, içinde yaşadığı dünyanın gizemlerini araştıran özgünlükleri vardır her ikisinin de. Bu özellikleriyle her ikisi de yazınımızın ve hatta dünyanın en büyük ozanlarından ve düşünürlerinden olmuşlardır... İnsanları doğruluğa, birliğe, kardeşliğe çağırırlar duru Türkçeleriyle...

Mevlânâ ve Yunus Emre’nin şiirlerindeki sevgi ve eşitlik kavramının temelinde insanlara bir gözle bakma düşüncesi vardır. Onların gözünde bütün insanlar eşit ve kardeştir. Tasavvuf düşüncesinin temelinde de dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin insanlara bir gözle bakma ve insanı sevme görüşü yatmaktadır. Onlardaki sevgi ve hoşgörü kavramını, Mevlânâ’nın, tüm insanları kucaklayan;

“Gel, yine gel, kim olursan ol, gel!
Kafir, Mecusi, putperest olsan da gel!
Yüz kere tövbeni bozsan da gel!
Ne olursan ol, gel! Bizimki ümit dergahıdır!”
çağrısındadır.

Bu çağrısı ile Mevlânâ; Bir’lik ve barış içindeki yaşam tarzını anlatıyordu... Yılmayan bir sevgi savaşçısıydı. Söyledikleri bugün bile çağdaş ve evrenseldir. Bütün insanlara sevgi ve barış içinde olmayı öğütler. Bütün insanları kardeş bilip, Bir’lik çatısı altında olmaya çağırır. O tüm insanlara gönderilmiş mutluluk reçetesi gibidir hala....

Yunus Emre’nin ise;

“Can odur kim Hakk’a ire ayak odur yola gire
Er oldur alçakta dura yüksekte bakan göz değil”


beyti ve benzer beyitlerinde dile getirilen hoşgörüyle bağdaştırabiliriz. Günlük yaşam içinde insanları yargılayanları, ayıplayanları kınayan Yunus, empatik tutumuyla, içtenliğiyle, insanı yüce bir değer olarak görmesiyle, insancı psikolojinin yüzyıllar öncesindeki temsilcisi gibidir.

Günümüzde son zamanlarda Mevlânâ ve Mesnevi çalışmalarında toplumun tüm kesimlerinde göreceli bir artış gözükmektedir. Batı’da da bu yönde uyanmış bir merak da gözlerden kaçmamaktadır. Mevlânâ’nın hoşgörü ve barış üzerine söyledikleri, günümüzdeki savaşlardan ve kaostan muzdarip günümüz toplumuna ilaç gibi gelmektedir hala. Bu yönüyle Mevlânâ da, sadece Mevlevi ve Tasavvuf düşünürlerinin değil, tüm insanlığın ortak değeri olmaya başlamıştır.

İnsanları doğruluğa, birliğe, iyiliğe, barışa ve kardeşliğe çağıran Yunus Emre ve Mevlânâ gibi bizler de acaba bugün sanata, şiire, ulusal değerlerimize gereken ilgiyi gösterebiliyor muyuz? Birbirimize insanca davranabiliyor muyuz? Uzay çağında olmamıza rağmen, kıskançlıklar, çekememezlikler, ilgisizlikler, çamur atmalar ve toplumlar arası, kültürler arası ve dinler arası savaşlar hep sürüp gitmiyor mu? İnsan olarak düşünceye, özgürlüğe ve barışa zincir vurmak da niye? Montaigne’in sözlerini biraz da ben değiştirip yineleyeyim... “Bizler, birbirimizi kötülemede gösterdiğimiz başarıyı hiçbir yerde gösteremiyoruz...”

O halde birer Yunus ve Mevlana olalım... Ve diyelim ki;

“Biz bizi koyalım,
Onlar biz olalım

...

Bir isen birliğe gel,
ikiyi elden bırak...”
(Yunus Emre)

Yararlanılan kaynaklar:

Yunus Emre – Abdullah Rıza Güven
Yunus Emre ve Hümanizm – Hüseyin Bal
Yunus Emre’de Tasavvuf ve Eğitim – Prof. Dr. Mustafa Ergün
Mevlânâ Celâleddin-i Rumî – Prof. B. Füruzanfer

Ertan Yurderi

12 Şubat 2010 Cuma

Evdeki gizli dostlarım...


Aşağıda okuyacağınız yazımı hazırladığım sıralarda ABD Başkanı Barack Obama'nın hafif sırıtık bir biçimde “one minute, one minute” diyerek, "sinek öldürme" şovunu tüm dünya ile birlikte ben de hemen hemen her TV kanalında defalarca izlemek zorunda kalmıştım...

Obama'nın ne kadar sevimli ve başarılı bir "avcı" olduğunu, bir hamlede davetsiz misafirini nasıl hakladığını, zihinlerimize bir şekilde kazıyıp durmuşlardı...


Gerçi bu şovla verilen mesaj aslında gayet açıktı... Eskilerin deyimiyle; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir... Tekdir ile uslanmayanın hakkı ... Daha doğrusu dünyanın süper gücünü ve o gücün devlet başkanını rahatsız etmenin cezası budur" demeye de getirmiştiler...

Barack Obama'nın yaşadığı topraklarda bir Yunus Emre'nin yetişmemiş, "Yaradılanı severim, Yaradan'dan ötürü..." veciz sözüyle de hiç karşılaşmamış olduğunu bir kez daha anlamış olduk milletçe...

Dublör, mublör kullanmışmıdır bilemem ama, o karasineğin sonu bu olmamalıydı diye düşünüyorum... Sırt üstü yatıp nalları havaya dikilmiş hali yüreğimi burkmadı değil hani... İzlerken tuhaf olmuştum....

Neyse sevgili okurlar, o karasineği ve Obama'yı tarihe havale edelim, gelelim aşağıda yalnızca sizlerin okuyacağınız yazıma...

Bu yazıyı gerçekten sadece sizler okuyacaksınız...
Bizim ev halkı bu yazının varlığından bile haberdar olmayacak!..

Durun, durun… Pardon, pardon ya… Birden unutuverdim kendisini…
Ha bir de kendini evin feylozofu sanan kuyruklu oğlum Şanslı'nın haberi var tüm bu yazacaklarımdan…
Gizli dostlarımın varlığından en çok da o haberdar çünkü…

Ancak evimizin annesi yani eşim, ve ablası yani kızım ise hiç bu yazılanları hiç bilmeyecek...
Bu yazımı onlara okutmayacağım için de ne yazdığımı hiç öğrenemeyecekler...

Ancaaak …
Aranızdan birisi ispiyonlarsa işte onu bilemem!..

Öncelikle sizlere, evimdeki karınca kolonilerinden bahsedeceğim...

Kendilerine evin içinde öyle stratejik yer belirlemişler ki...
Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur misaliler...

Eşim onları geceyarısı gizli gizli beslediğimi bir bilse, onlarla birlikte beni kapı dışına koyar eminim…

Ekmek poşetinde kalmış ekmek kırıntılarını, şeker kavanozundan bir tutam şekeri, mısır gevreği kırıntılarını, ayçekirdeği içlerini, fındık kırıntılarını ve daha onların yiyebileceği bir sürü şeyi onların kapısının önüne koyup öyle yatıyorum her gece yarısı...

Bir de onlara tembih ediyorum...

"- Aman gündüzleri ortalıkta görünmeyin, eşimin gazabına gelmeyin..." diye…

Söz dinliyorlar gerçekten de... Gündüzleri hepsi arazi... Hiç birini göremezsiniz ortalıklarda...

Aslında onlar deprem habercileri… Deprem olmadan önce ilk önce onlar hissedip, ortalıktan arazi oluyorlar… Arazi olurken de birbirlerine haber veriyorlar, antenlerini oynatarak…

“- Dıt, dıt… 4.1 geliyor, artçı 3.5 olacak… Herkes sotaya…”
“- Dıt, dıt… Merkez üssü Kandilli’ye 100 km. 3.1 sarsıntı var… Boşverin kaçmayı, herkes kayıntı için ortaya…”

Evde üç koloni aile var... Üç koloninin de başında güzel güzel kızlar var...
Onların özelliği kanatlı olmaları... Tıpkı melekler gibi... Ve epey de iriceler...

Hepsi de anakraliçe karıncalar... Doğurgan özelliğe de sahipler... Tüm işçi karıncalar anakraliçeye hizmet ediyorlar... Anakraliçenin görevi ise sadece doğurmak, doğurmak, doğurmak...

Geçen sene anakraliçeler, yeni anakraliçe adayları doğurmuşlardı ilk kez...
Evin içi uçuşan melek kadar güzel karıncalarla doluydu...

Onların hepsini teker teker toplayıp, başka evlere gelin ettim kendi ellerimle, helali hoş olsun... Şimdi onlar da gittikleri evlerde koloniler kurmuşlardır umarım...

Neyse evimdeki gizli dostlarımdan bir diğeri de örümcek ailesi...
Bir dişi ve bir erkek örümcek (erkek Hakk’ın rahmetine kavuştu)...

Hakk’ yoluna mı, yoksa ne yoluna gittiği belli olmayan erkeğin hazin hikâyesi ise şöyle gerçekleşti, onu da anlatayım kısaca…

Önce dişi örümcek zor bela erkeğini çiftleşmeye davet etti...

Erkek örümcek ise başına gelecekleri bile bile (daha doğrusu biraz da zorlamayla) bu çiftleşmeyi kabul etti…

Çünki eli mahkûmdu rahmetlinin, malum bahar ayları psikozu…

Sonra ne mi oldu? Sonra, dişi örümcek, erkeğinin ölümünü garantiledikten sonra, güzel bir ağla paketledi sevdiğini ve daha sonra onu yemek için ağının en sota bir kenarına gitti yerleştirdi…

Belli bir müddet sonra da dişi örümcek doğurdu... Birkaç ufak yavrusu oldu... Onları babalarının cenazesini yedirip, büyütmekle meşgul arka balkonda...

Bu arada benim kızın örümcek fobisi var, bir bilse, evi ayağa kaldırır...
Hele hanım bilse … Ağıyla birlikte onları da beni de balkondan aşağıya atar eminim…
En iyisi ben onların da varlığını gizlemeye devam edeyim...

Havalar ısındı malum, yaz ayı gelip çattı…
Şimdi evimizin kuyruksuz bir ailesi daha var...
Onlar da kertenkele ailesi...

Demiştim ya, benim evdeki en büyük sırdaşım Şanslı diye...
Bu yeni aileyle aslında Şanslı tanıştırdı beni...
Kerata biliyor ya, benim hayvan sevgimi ve sevdiğimi…
Nerede bir yaratık bulsa bana getirip getirip duruyor…

Bir gün bir baktım balkonun camından içeriye ağzında oynayan bir şeyle atladı Şanslı...

"- Gel oğlum buraya, ne var ağzında?" dedim...
Baktım ki bir de ne göreyim...
Bir kertenkelenin kuyruğu ... Daha capcanlı ve oynuyor...

“- Nerden buldun onu, hadi birlikte gidelim göster onu bana” dedim...

Gittik evin ön balkonundaki büyük saksının yan tarafına...
İşte o kuyruksuz kertenkeleyle oracıkta göz göze geliverdim…

O da Şanslı'yı şikâyet eder gibi bir şeyler mırıldandı bana…

Dedi ki;

"- Abi senin bu Şanslı var ya, kuyruğu ona kaptırdık... N'olacak şimdi benim halim…"

"- Hadi sen merak etme... Nasılsa kuyruk senin, yine büyür” deyiverdim…

Biliyorum ve eminim ki, kısa süre sonra Şanslı'nın ağzına kaptırdığı kuyruğu yerine gelecek, şimdilik böyle idare ediversin diye içimden geçirirken, zavallının durumunun hiç de içaçıcı olmadığını anladım…

Baktım yanında yavuklusu da var...
O da öyle süklüm püklüm kenarda duruyor...

Bizim kuyruksuz damat:

"- Abi bu kızı evinden kaçırdım, bu yaz sizin balkonda yaz tatilimizi geçireceğiz müsaitseniz" deyiverdi...

Eh ne yapalım... Elimiz mahkûm... Bizim kuyruklu oğlumuz madem ki kertenkeleyi kuyruksuz bırakmış, ona da bakmak boynumuzun borcu olsun…

Gittim içerden bir kaba su ve diğer kaba da biraz kavrulmuş kıymadan koydum...

"- Alın şimdilik bununla karnınızı doyurun, ortadan toz olun" dedim... "Sonrası Allah kerim..."

Keratanın nasılsa eşinin kuyruğu var, o kuyruğu kaptırmadı Şanslı’ya...
O gider şimdi ona çevrede ne kadar kelebek, böcek varsa getirip besler...
Sonra yavruları olur, mesut bahtiyar bu yazı bizim terasta geçirirler ailecek...
Şayet evin çatısında kiremitlerin üzerini kendilerine ev belleyen martılarımız onlara rahatlık verirse tabii ki...

İşte bizim evin halleri böyle…

Ben her gece, akşamları el-etek ortalıktan çekilince, ortalık sessizliğe bürününce, herkesçeler rüyalar aleminde gezinmekteyken, kuyruklu oğlum Şanslı'yla birlikte bilumum gizli ve haşere dostlarımın hal ve hatırlarını sormaya çıkıyorum...

Yalnız birkaç akşam önce enteresan bir şey oldu...

Beni görünce hızlı adımlarıyla kaçan bir karafatmaya denk geldim...

"- Yahu dur nereye kaçıyorsun, ben dostum" diyecek oldum...
Zaar beni tanımadı, bu evin yabancısı ne de olsa tabii ki…
 
Sanırım o da banyo penceresinden geldi...
Evin bir yerine saklandı… Arayıp, bulamadım tüm gün onu…

Neyse gündüz hanıma yaptırdığım patates püresinden peçetenin içine birazcık ayırmıştım…
O günün akşamı, o karafatmayla ilgileneyim dedim…

Ne yazık ki tüm aramalarıma rağmen bulamadım onu... Evin bir yerlerinde gizlediğini biliyorum ama neresi, bir türlü bulamıyorum…

Umarım benim dost olduğumu anlar ve kaçmaz benden...
Kaçmazsa çok şey kazanır, kaçarsa da keyfi bilir...

Hanıma denk gelirse, ya karafatma cennetini ya da cehennemini göreceğinden eminim ama, canı bilir...

Hele Şanslı daha onunla teşvik-i mesai'ye başlamadı...
Onu görünce ne yapar bilemem...

Dün Şanslı’nın kulağına bir şeyler fısıldayayım dedim…
Daha sözümü bitirmeden:

"- Peki baba bakarız icabına" dedi...

Ancak ben Şanslı'nın ne demek istediğini hemen anladım tabii ki…

"- Ulan sakın hayvana bir şey yapmayasın" dedim...

"- Sen karışma" dedi...

Neyse az önce Şanslı'ya mama verdim, şimdi o gider bir yerlere devirir poposunu…

Şanslı’yla karşılaşmadan, şu karafatmayla ilk ben karşılaşırsam iyi olacak sanırım...

Şimdi mutfağa gideyim, hanımın pilav için ayırdığı bulgurları erzak dolabında bulayım ve birazını bir yere saklayayım...

Yarın sabah Şanslı'ya kafa tutan bir serçeye vereceğim onu...

Birkaç zamandır bir serçe her sabah geliyor terasın su oluğunun kenarına...

Oradan Şanslı'ya:

"- Nanikkkk, nanikkkk, yakalayamazsın şişko, şişkooo..." diye oğlumu kızdırıyor...

Bizim ki de kuş aklına uyup, onu yakalama derdine düşüyor...

6. kattan düşüp bir yerlerini sakatlayacak diye ödüm kopuyor sürekli...

Şanslı daha bir yaşındayken, "Aaa bu ne güzel kuş" deyip uçan bir kelebeğin peşinden altıncı kattan aşağı paraşütsüz uçmayı denemişti de... Zor bela bir yerine bir şey olmadan kurtarmıştık kendisini...

Yine aynı şeyler başına gelmesin diye serçeye bulgur vereceğim, çenesini susturacağım...

Yani bir bakıma rüşvet vereceğim sussun diye...

Susar mı acaba?.. Deneyip göreceğiz bakalım...

İşte ben ve evin kuyruklusu Şanslı'nın böyle gizli dostları da var...
Sır gibi evin annesinden ve ablasından saklıyoruz bu gizli dostlarımızı...
Neyse bu sırrımızı sizlerle de paylaştık, iyi mi ettik bilmiyoruz da...
Siz yine de okuduklarınızı bir çırpıda unutun e mi!..

Bu laf salatası yazım da burada bitti, gelelim bu yazıdan alacağımız kıssadan hissemize:

“Sevgi, gönül kapılarını açan en güzel bilgelik”tir elbet…

Yunus’un dediği gibi de olmak gerek:
“Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü…”

Yaradan’ın yarattığı her şeyi, Yaradan’a olan sevgisinden dolayı sevdiğini ne güzel anlatır bu sözü değil mi?

İşte bu yüzden evdeki gizli dostlarımı seviyorum…
Aklım ise hâlâ o Obama'nın öldürdüğü karasinekte… Ruh’u şad olsun rahmetlinin…

Ertan Yurderi

28 Ocak 2010 Perşembe

"Damla balığı" ve "önyargı"larımız ...



Ulusal gazetelerin birkaçının internet sitesinde "dünyanın en çirkin yaratığı" diye anonsu verilen "Damla balığı"nın fotoğrafını görünce içim "cız" etti doğrusu...

Ne demek "dünyanın en çirkin yaratığı" ?..

Böyle bir "değerlendirme" yapmayı ve bunu "çirkin yaratık" etiketiyle sunmayı kendilerine nasıl hak olarak görüyorlar bu haberi yazanlar?..

"Önyargılı" oldukları ise muhakkak...

Haber yazan gazetecilerin bu tür konulara dikkat etmesi gerekmez mi?..

Onlara göre böyle bir balık türü "çirkin" gelebilir... Bu onların kendi yorumlarıdır...
Kendilerine saklasalardı bu düşüncelerini... Bizlere ne?..

Onların beni yönlendirmelerine, onlar gibi düşünmeye zorlamalarına benim ihtiyacım yok...
İşte bu yüzden bu haberi bile, böyle sunmalarına anlam veremiyorum...

Haberi şöyle verebilirlerdi... "Eti yenmeyen, nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan bir balık türü" ...

Yorumu ise bana bıraksalardı...

Neyse, tüm okuyucuların aklına "çirkin yaratık" diye soktular bir kere...

Bana göre ise bu balık türü hiç de öyle "çirkin yaratık" gibi gelmiyor...
Üstelik "sevimli" de geliyor... Sanki bir şeye üzülmüş de, ağlayacak gibi bir hali var...

Bu sevimli damla balıkları Avustralya ve Tazmanya denizlerinin 900 metre derinliğinde yaşıyorlarmış... İnsanlar onları bu yüzden pek sık görmüyorlarmış... Zaten doğal hayatı koruma dernekleri de bu balık neslinin tehdit altında olduğunu söylemişler...

Aman zaten bazı "insan türleri" bu balıkları hiç görmesinler... Bu tür İnsanlardan uzak olsunlar ve korunsunlar... Hatta "canavar" yakıştırmalı önyargılı insanlardan "korunma altına" bile alınsınlar...

Bu tür önyargılı olanlara Yunus Emre'nin şu veciz cümlesini bir kez daha hatırlatmak isterim..

Ne demişti Yunus Emre: "Yaradılanı severim, Yaradan'dan ötürü..."

"Yaradan'ın yarattığı her şeyi, Yaradan'a olan sevgisinden dolayı sevdiğini" çok iyi anlatmaz mı bu cümle?

İşte böyle...

İnsanoğlu "önyargılı" düşüncelerinden kurtulamadığı sürece ne tekamül edebilir, ne de bir adım tekamül ettirebilir kendini...

Her Yaradılan'ın bir sebebi vardır ...
Biz insanoğlu bunun farkına bir varabilsek?
Ne güzel yaşanılası yer olurdu bu dünya o zaman muhakkak...

Ertan Yurderi

1 Temmuz 2004 Perşembe

Yunus Emre Humanizmi ...




Yunus Emre’ye ve şiirlerine olan merakım yaklaşık 2 sene önce başladı... Çalıştığım şirketin düzenlediği bir fuar sırasında Yunus hayranı bir gönül dostu ile tanıştım... Kendisiyle yaptığım görüşmenin akabinde Yahoogroups’ta birgaripyunus adlı mail grubunu kurdum... Grupta Yunus Emre, Şiirleri, Düşünceleri, Gönül Dostları ve Erenler konularında bilgilerle birlikte yüreklerimizden kopup gelen şiirleri paylaştık dostlarla... Paylaşmaya da devam ediyoruz... Bizler de birer Yunus misali, Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmasının ışığında YOL’umuza devam ediyoruz...

Elbette Yunus Emre, bütün çağların en büyük hümanistidir... Antik Çağ hümanist düşüncesiyle konuya kısaca bakacak olursak; Antik Çağ’ın hümanistleri insanı her şeyin ölçüsü yapmışlar, onu mikrokosmos olarak görmüşler, bütün insanları doğadan soydaş ve akraba kabul etmişler, erdemli yaşamayı yüceltmişler ve nihayet insanın Tanrı’ya gönül ile varabileceğini söylemişler. Ancak bu düşünceler ilk filozoflardan Yeni Platonculara kadar uzanan bir birikimin ürünüdür. Oysa Yunus’un felsefesi hem sistematiktir hem de daha kapsamlıdır.

Yunus Emre’nin hümanizmi kendine özgü ve orijinaldir. Şüphesiz insana güven duyan, onu yücelten, sevgiyi, insanın varoluşunun yaşamının anlamı yapan düşünceler çoktur. Bunlar mitolojilerden beri, çok renkli ve güzel bir tabloya yeni güzellikler ekleyerek oluşturmaya devam ediyorlar...

Yunus’un hümanizmi çağdaşı olan Batı hümanizmine (Rönesans hümanizmi) göre daha verimli ve çok yönlüdür. Rönesans hümanizmi, daha çok insanın bu dünyadaki yerini aydınlatmak ister. Bu insan, günlük yaşamın içinde, duygularıyla, yaratıcılığıyla, kendine özgülüğü ile somut, gerçek insandır.

Yunus’un hümanizması kapsamlı, derinliği olan sistematik bir yapıya sahiptir. Bu hümanizma bilgi ile yüklüdür. Şiirlerinde engin bir kültür birikimi vardır. O, bütün mutasavvıflar gibi, Kuran’ı, onun hem zahiri (dışsal) hem de batini (içsel) anlamını bilir. İslam klasiklerini, efsaneleri, Hint, İran, Yunan mitolojilerini bilir. Bunları şiirlerinde kullanır. Hece ve aruz ölçülerini ustaca kullanır. Medrese eğitimi aldığını söyler. Mevlana’nın sohbetlerine katılır, ondan ilim irfan alır. Taptuk Emre’den aşk yolunun sırlarını öğrenir. Bütün bunların sonucu olarak, Yunus’un hümanizmi soyut bir sevgi değil, fakat bilgi dolu bir derinliğe sahiptir.

Yunus’un düşünceleri kendi içinde tutarlı bir bütünlük gösterir. İnsanın yaradılışı, Tanrı karşısındaki konumu, insan-evren-Tanrı birlikteliği, insanın bu dünyada etnik bir varlık olarak onurlu yaşaması, sevginin evrenselliği, ‘yetmiş iki milletin’ birliği, bütün bunlar birbiriyle tutarlıdır. Yunus’un sistem kurmuş büyük filozoflardan farkı yoktur. Platon’un sistemi ne kadar kapsamlı ve tutarlı ise, Yunus’un sistemi de en az onun kadar kapsamlı ve tutarlıdır.

Yunus’un şiirleri filozofik açıklamalarla yüklü, fakat ağır ve anlaşılmaz değildir. Türkçenin güzelliklerini ustaca kullanan Yunus, anlaşılması güç, kapsamlı olan, kavratmak için uzun uzun konuşmayı gerektiren düşünceleri bir çırpıda söyler. Bu söyleyişte sadelik ve güzellik vardır.

Bu özellik belki de Yunus’u diğer mutasavvıflardan ayıran bir üstünlüktür. Şiir sanatının kıvraklığını, çarpıcılığını kullanan Yunus, çok güzel bir anlatıma sahip olan Mevlana’nın söylediklerini öz olarak, kısaca özetler;

“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”...


Yunus, tasavvuf geleneğinin güçlü bir izleyicisidir. O Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, İbni Arabi, Mevlana ve Hacı Bektaş geleneğinin devamıdır. Özellikle, Yunus’u aynı zaman diliminde yaşadıkları için, Mevlana ya da Hacı Bektaş’tan birine yakın saymak hata olur. Yunus, her iki büyük mutasavvıfın etki alanı içinde olgunlaşmıştır. Bu yargımızı üç büyük mutasavvıfın yapıtlarındaki konu ve söyleyiş benzerliklerine dayanarak güçlendirmek mümkündür. Ayrıca Mevlana ve Hacı Bektaş’ı farklı konumlarda göstermek, birini saraya diğerini halka yakın tutmak doğru değildir. Onlar bir elin iki yüzü gibidirler. Yunus, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli, bu üç bilge, bu üç ulu ırmak, aynı yüce dağdan doğarlar ve aynı denize varırlar. Geldikleri yer de ulaştıkları yer de birdir. Bu bütün mutasavvıflar için böyledir. Onlar nerede ve ne zaman yaşarlarsa yaşasınlar, hepsi aynı dilden, aynı gönülden konuşurlar.

Yunus’un hümanizmi içinde yaşadığı sosyal koşullara ve siyasal olaylara bağlı olarak gelişmiştir. Yunus’un doğumundan üç yıl sonra Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilmesiyle başlayan buhranlı dönem 82 yıllık yaşamı boyunca devam etmiştir. İstila, yağma, iç kargaşalıklar, yalan, gammazlık, açlık, ağır vergiler insanları bunaltmıştır. Yunus’un insan sevgisi, erdemli davranışları yüceltmesi, insanları birliğe çağırması bu ortamda anlam kazanır.

Yunus sadece Tanrı’ya ulaşmak için çilesini dolduran bir sufi değildir. O, haksızlığa, zulme, yalana karşı çıkmış, doğrunun, haklının yanında olmuştur. Yunus bu tutum içinde olmasaydı halkın gönlüne taht kuramazdı. Çağlar boyuncu erdemin, sevginin ve barışın timsali olamazdı. Yunus, toplumcu bir ozan olmasaydı, kendi döneminde unutulur giderdi... Yunus’un hümanizmi öncelikle kendi dönemine bir tepkidir. Bu gerçek, onun evrenselliğine gölge düşürmez.

Yunus’un insanı, hem pratik yaşamın içindeki sade insandır, hem de ideal bir model olan insan-ı kamil yani yetkin insandır. İnsan, ancak kamil insan ile birlikte olgunlaşır, gerçekleri görür ve aşk yoluna girer. Rönesans hümanizmi bütün insanlara, dillere, dinlere Yunus kadar hoşgörülü değildir. Bireyci yanı ağır basan bu hümanizm evrensel boyutlara yeterince ulaşamamıştır.

Yunus, insanı, Tanrı’dan korkan ve korktuğu için inanan zavallı bir kul olmaktan çıkarıp, ona onurlu bir yer vermiştir. Daha evren varolmadan, can kalıba girmeden, insan, ruh olarak ya da tasarlanan bir imge olarak Tanrı ile beraberdir. Bir köprü olan dünyadan geçince yine Tanrı’ya kavuşacaktır. O “Dost” ile birlikte olacaktır. Böylece Yunus, ezeli-ebedi tanrısal sıfatlarla donatılmış olan insana evrende en ayrıcalıklı, en saygın yeri verir.

Hiçbir hümanist insanı Yunus kadar yüceltmemiştir.

Yunus, çağdaş hümanistlere de rehber olacak zenginliklere sahiptir.

Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmi bütün insanlara, bugün de bir ışıktır.

Kaynakça: Hüseyin Bal – “Yunus Emre ve Hümanizm”

Ertan Yurderi