Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2010 Pazartesi

"Görmesini bilen usta ..."


Son günlerdeki ülkemizdeki siyasi gelişmeler gerçekten yetti ve sıkıntı vermeye başladı artık... İnsanın inanası gelmeyen bir çok olay ardı sıra oluyor, fikirler havalarda uçuşuyor, her tel'den ve taraf'tan gelen değişik seslerle "zihinsel işgal altına alınmış" gibi hissetmeye başladım kendimi...

"Hiç konuşmaması gerekenler konuşuyor, konuşması gerekenler ise susuyor... Bu suskunluk niye?" diye de arada bir sorguluyorum kendimi...

Elimden TV kumandası düşmüyor, o TV kanalı senin, bu TV kanalı benim dolaşıp duruyorum biçare vaziyette...

Arada bir de her bir satırı okunası gazetem ile ilgileniyorum... Atlamak istemiyorum hiçbir paragrafını, köşe yazarlarının...

Geceyarılarının en koyu ve ilerlemiş saatlerinde kaleme alıp bloguma koyduğum yazılarıma yorum yapılmış diye arada bir de bilgisayarımın başına oturuyorum...

Kimi e-maille, kimi ise sosyal bloglardan gelen yorumlar, biraz olsun can sıkıntımı alıp götürüyor, uzaklaştırıyor beni bu sıkıcı gündemden...

Elbette bugün size aktarmaya çalışacaklarım yukarıda bahsettiğim satırlardan tamamen farklı olacak...Yazacaklarımla, hem kendimi, hem de sizleri, dışsal dünyamızdan içsel dünyamızda doğru çok tanıdık ve bildik cümlelerle bir kez daha yolculuğa çıkaracağım...


Hayatımız, yaşama karşı olan tutumumuzla, kendi bakış açımızla doğru orantılı aslında. Yaşama nasıl baktığımızla ilintilidir, içinde olduğumuz bu dünya...

Dışarısı ne kadar güzel olursa olsun, eğer gözlerimizi şehvet veya nefret bürümüşse, güzelliğin zerresine rastlamayız çoğu kez. Yahut tam tersi mayamızda güzellik varsa, hiçbir koşul bu güzelliği görmemize engel teşkil edemez. Çünkü hayatta olduğumuz her an, öyle bir bütünlük içinde oluruz ki, bakış açımız hiçbir olumsuzluktan yara almaz...

Tıpkı Hayyam'ın dediği gibi; 

"Sevenler için güzel çirkin hepsi bir,
Erenler için cennet cehennem hepsi bir,
Kendini veren ha ipekli giymiş ha çul,
Yastığı ha pamuklu ha diken, hepsi bir."


Aslında ruhumuzda ne varsa, öyle bakıyoruz hayata öyle değil mi? Şayet bütünlük ve sevgiyle doluysa benliğimiz, gözlerimiz dünyaya ve yaşadıklarımıza kinle bakmıyor, bakamıyor...

Lübnanlı düşünür Halil Cibran'ın dediği gibi "Gözlerimiz ruhumuzun penceresidir ve ruhumuzda umut varsa, dış dünyaya da umutla bakarız."

Aslında, gerçekten de durum hep böyledir.


Ruhu karanlıklar içinde kalan kişinin, aydınlığı görmesi beklenemez. Ruhunda engeller olan kişinin, yaşadığı olaylardaki çirkinlikler yerine, güzellikleri görmesi beklenemez. Gül yerine diken ya da kelebek yerine koza fark edilecektir çoğu zaman. Engelleri aşmış ve kendi içinde mutlak barışa ulaşmış kişiler ise, olayların daha olumlu yönlerini göreceklerdir.

"Aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan biri sokaktaki çamuru, diğeri ise gökteki yıldızları görür" diyen Frederick Langbridge, hayatımızın kendi bakış açımızla doğru orantılı olduğunu çok iyi vurgular.


Yolumuzun sonundaki o BİR'lik ve BÜTÜN'lüğe şartlar ne kadar zor olursa olsun, kötümserliğe kaptırmadan ve yüreklerimizdeki umudu yitirmeden, ulaşabilmeliyiz... Ya da ulaşabilmenin yollarını bulmalıyız... Veya Yol'un, gerçek yolcularının, peşi sıra gitmeliyiz...

"Kötümser, yalnız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı ve de gelecek treni görür" (J. Harris).

Elbette, önümüzdeki ve elimizdeki hayata gerçekçi bakmak durumundayız. Çiçeği ve kelebeği fark etmek bizim elimizdedir yani...

Ruhumuzda yaralar ve şartlanmışlıklar varsa eğer veya ruhumuz hastalıklı ve dar kalıplı insanlar tarafından tıpkı günümüzdeki gibi etki altına alınıp yönetilmeye başlamışsa, yaşadığımız dünyayı biz de hastalıklı ve dar kalıplar içinde ve onların gözlerinden görmeye başlarız...

Bu durumu farkedip, bir an evvel kendimizi kurtarmalıyız...


Tutumumuz nasılsa, hayatımız da o anlamda yön değiştirir. Ya güzelleşir her şey ya da çirkinleşir. Bunu yapan biz oluruz daima. Sizler de görmüşsünüzdür muhakkak; hiçbir neden yokken vesvese, sinir yapan bazı insanlar... Olan her şeyde bir kusur bulurlar... Pürüz içeride mi, yoksa olaylarda mı acaba?

Oysa "Kusursuz dost olmaz!" diyor Mevlânâ; "Kusursuz hayat olmaz, kusur arayan önce kendine dönüp bakmalı!.."

Her şeyde bir kusur arayarak yaşarsak, hatayı arayan gözlerimizi çapak tutar. Bir süre sonra, yarım yamalak bakışlarımızla ne renklerin ayırdına varabilir ne de ışığı fark edebiliriz!..

Elbette "hayat detaylarda gizlidir" sözüne katılıyorum ama, bu detaylar da kusurlar üstüne kurulmamalı.

Her an karşınızdakine, "Şimdi ne hata yapacak?" gözüyle bakmamalıyız. Önümüze gelen her fırsatta, binbir sorun bulmamalıyız. İçinde bulunduğumuz anı sürekli kötülememeli ve memnuniyetsiz tavrımızı zaman zaman rafa kaldırmalıyız. Çünkü hayata nasıl bakıyorsak, o da öyle şekillenir.

Eğri bakıyorsak eğri, doğru bakıyorsak doğru... Ve bunu seçen sadece bizleriz. Dolayısıyla bazen aza kanaat getirmeli, bazen ufak sevinçleri abartmalı ve bazen de tüm durumlarda pozitif değerler aramalıyız. Tabii dışarıda iyi manzara istiyorsak.


Richard Wilkins'in de dediği gibi; "Pencerenizin camı kirliyse, (veya kirletilmişse) dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır".

İşte bu olumsuz durumdan ve olumsuz düşüncelerden bir an evvel kurtulmak ve sevdiklerimizi de kurtarmak için, içimizdeki o saf ve temiz SEVGİ enerjisine kendimizi döndürmeliyiz...

Çünkü, bizim tırtılın "dünyanın sonu" dediğine, görmesini bilen usta "kelebek" diyor, bunu asla unutmamalıyız...

Her daim "sevgi"de, "huzur"da ve "içsel mutluluk"ta kalabilmemiz umuduyla...

Ertan Yurderi

1 Temmuz 2004 Perşembe

Yunus Emre Humanizmi ...




Yunus Emre’ye ve şiirlerine olan merakım yaklaşık 2 sene önce başladı... Çalıştığım şirketin düzenlediği bir fuar sırasında Yunus hayranı bir gönül dostu ile tanıştım... Kendisiyle yaptığım görüşmenin akabinde Yahoogroups’ta birgaripyunus adlı mail grubunu kurdum... Grupta Yunus Emre, Şiirleri, Düşünceleri, Gönül Dostları ve Erenler konularında bilgilerle birlikte yüreklerimizden kopup gelen şiirleri paylaştık dostlarla... Paylaşmaya da devam ediyoruz... Bizler de birer Yunus misali, Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmasının ışığında YOL’umuza devam ediyoruz...

Elbette Yunus Emre, bütün çağların en büyük hümanistidir... Antik Çağ hümanist düşüncesiyle konuya kısaca bakacak olursak; Antik Çağ’ın hümanistleri insanı her şeyin ölçüsü yapmışlar, onu mikrokosmos olarak görmüşler, bütün insanları doğadan soydaş ve akraba kabul etmişler, erdemli yaşamayı yüceltmişler ve nihayet insanın Tanrı’ya gönül ile varabileceğini söylemişler. Ancak bu düşünceler ilk filozoflardan Yeni Platonculara kadar uzanan bir birikimin ürünüdür. Oysa Yunus’un felsefesi hem sistematiktir hem de daha kapsamlıdır.

Yunus Emre’nin hümanizmi kendine özgü ve orijinaldir. Şüphesiz insana güven duyan, onu yücelten, sevgiyi, insanın varoluşunun yaşamının anlamı yapan düşünceler çoktur. Bunlar mitolojilerden beri, çok renkli ve güzel bir tabloya yeni güzellikler ekleyerek oluşturmaya devam ediyorlar...

Yunus’un hümanizmi çağdaşı olan Batı hümanizmine (Rönesans hümanizmi) göre daha verimli ve çok yönlüdür. Rönesans hümanizmi, daha çok insanın bu dünyadaki yerini aydınlatmak ister. Bu insan, günlük yaşamın içinde, duygularıyla, yaratıcılığıyla, kendine özgülüğü ile somut, gerçek insandır.

Yunus’un hümanizması kapsamlı, derinliği olan sistematik bir yapıya sahiptir. Bu hümanizma bilgi ile yüklüdür. Şiirlerinde engin bir kültür birikimi vardır. O, bütün mutasavvıflar gibi, Kuran’ı, onun hem zahiri (dışsal) hem de batini (içsel) anlamını bilir. İslam klasiklerini, efsaneleri, Hint, İran, Yunan mitolojilerini bilir. Bunları şiirlerinde kullanır. Hece ve aruz ölçülerini ustaca kullanır. Medrese eğitimi aldığını söyler. Mevlana’nın sohbetlerine katılır, ondan ilim irfan alır. Taptuk Emre’den aşk yolunun sırlarını öğrenir. Bütün bunların sonucu olarak, Yunus’un hümanizmi soyut bir sevgi değil, fakat bilgi dolu bir derinliğe sahiptir.

Yunus’un düşünceleri kendi içinde tutarlı bir bütünlük gösterir. İnsanın yaradılışı, Tanrı karşısındaki konumu, insan-evren-Tanrı birlikteliği, insanın bu dünyada etnik bir varlık olarak onurlu yaşaması, sevginin evrenselliği, ‘yetmiş iki milletin’ birliği, bütün bunlar birbiriyle tutarlıdır. Yunus’un sistem kurmuş büyük filozoflardan farkı yoktur. Platon’un sistemi ne kadar kapsamlı ve tutarlı ise, Yunus’un sistemi de en az onun kadar kapsamlı ve tutarlıdır.

Yunus’un şiirleri filozofik açıklamalarla yüklü, fakat ağır ve anlaşılmaz değildir. Türkçenin güzelliklerini ustaca kullanan Yunus, anlaşılması güç, kapsamlı olan, kavratmak için uzun uzun konuşmayı gerektiren düşünceleri bir çırpıda söyler. Bu söyleyişte sadelik ve güzellik vardır.

Bu özellik belki de Yunus’u diğer mutasavvıflardan ayıran bir üstünlüktür. Şiir sanatının kıvraklığını, çarpıcılığını kullanan Yunus, çok güzel bir anlatıma sahip olan Mevlana’nın söylediklerini öz olarak, kısaca özetler;

“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”...


Yunus, tasavvuf geleneğinin güçlü bir izleyicisidir. O Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, İbni Arabi, Mevlana ve Hacı Bektaş geleneğinin devamıdır. Özellikle, Yunus’u aynı zaman diliminde yaşadıkları için, Mevlana ya da Hacı Bektaş’tan birine yakın saymak hata olur. Yunus, her iki büyük mutasavvıfın etki alanı içinde olgunlaşmıştır. Bu yargımızı üç büyük mutasavvıfın yapıtlarındaki konu ve söyleyiş benzerliklerine dayanarak güçlendirmek mümkündür. Ayrıca Mevlana ve Hacı Bektaş’ı farklı konumlarda göstermek, birini saraya diğerini halka yakın tutmak doğru değildir. Onlar bir elin iki yüzü gibidirler. Yunus, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli, bu üç bilge, bu üç ulu ırmak, aynı yüce dağdan doğarlar ve aynı denize varırlar. Geldikleri yer de ulaştıkları yer de birdir. Bu bütün mutasavvıflar için böyledir. Onlar nerede ve ne zaman yaşarlarsa yaşasınlar, hepsi aynı dilden, aynı gönülden konuşurlar.

Yunus’un hümanizmi içinde yaşadığı sosyal koşullara ve siyasal olaylara bağlı olarak gelişmiştir. Yunus’un doğumundan üç yıl sonra Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilmesiyle başlayan buhranlı dönem 82 yıllık yaşamı boyunca devam etmiştir. İstila, yağma, iç kargaşalıklar, yalan, gammazlık, açlık, ağır vergiler insanları bunaltmıştır. Yunus’un insan sevgisi, erdemli davranışları yüceltmesi, insanları birliğe çağırması bu ortamda anlam kazanır.

Yunus sadece Tanrı’ya ulaşmak için çilesini dolduran bir sufi değildir. O, haksızlığa, zulme, yalana karşı çıkmış, doğrunun, haklının yanında olmuştur. Yunus bu tutum içinde olmasaydı halkın gönlüne taht kuramazdı. Çağlar boyuncu erdemin, sevginin ve barışın timsali olamazdı. Yunus, toplumcu bir ozan olmasaydı, kendi döneminde unutulur giderdi... Yunus’un hümanizmi öncelikle kendi dönemine bir tepkidir. Bu gerçek, onun evrenselliğine gölge düşürmez.

Yunus’un insanı, hem pratik yaşamın içindeki sade insandır, hem de ideal bir model olan insan-ı kamil yani yetkin insandır. İnsan, ancak kamil insan ile birlikte olgunlaşır, gerçekleri görür ve aşk yoluna girer. Rönesans hümanizmi bütün insanlara, dillere, dinlere Yunus kadar hoşgörülü değildir. Bireyci yanı ağır basan bu hümanizm evrensel boyutlara yeterince ulaşamamıştır.

Yunus, insanı, Tanrı’dan korkan ve korktuğu için inanan zavallı bir kul olmaktan çıkarıp, ona onurlu bir yer vermiştir. Daha evren varolmadan, can kalıba girmeden, insan, ruh olarak ya da tasarlanan bir imge olarak Tanrı ile beraberdir. Bir köprü olan dünyadan geçince yine Tanrı’ya kavuşacaktır. O “Dost” ile birlikte olacaktır. Böylece Yunus, ezeli-ebedi tanrısal sıfatlarla donatılmış olan insana evrende en ayrıcalıklı, en saygın yeri verir.

Hiçbir hümanist insanı Yunus kadar yüceltmemiştir.

Yunus, çağdaş hümanistlere de rehber olacak zenginliklere sahiptir.

Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmi bütün insanlara, bugün de bir ışıktır.

Kaynakça: Hüseyin Bal – “Yunus Emre ve Hümanizm”

Ertan Yurderi