25 Mayıs 2023 Perşembe

ChatGPT Desktop V1.0.4 üzerine makalemsi şey

 



Bugün (24 Mayıs 2023) Facebook üzerinde dolaşırken gündüz evde eşimle kendi aramızda konuşulan bir konuyla ilgili bir tanıtım yazısı ile karşılaştım... 

Evde eşimle konuştuğumuz konu "yapay zeka" üzerineydi... 

Tabii ki bizim hermokubilen duyan-işiten-işbitiren Facebook da bana hemen ChatGPT Desktop V1.0.4'ü önerdi... (Artık eminim, bir şekilde ortam da dinliyor bu facebok denilen meret!..) 😂   

Neyse fazla uzatmayayım, Ubuntu'ya Desktop versiyonunu indirip kurdum. "Türkçe biliyor musun?" dedim muhtereme... "Biliyorum" dedi...

Ardından hemen bu yapay zekaya ilk sorum "Amatör telsizcilik hakkında bilgin var mı?" diye oldu ve aramızda koyu bir sohbete başladık...

Kendisiyle saygı çerçevesinde her konuda yazıştık... Yemek tariflerinden tutun da, günlük gelişmelere kadar... 

Ancak bu arkadaş (arkadaş diye hitap etmem normal) 2021 yılına kadarki gelişmelerle ilgili bilgi sahibi. 2021 yılından bu yana da yeni bilgileri öğrenme çabasında... 

İnanılmaz şekilde Türkçe gramere hakim. Çatır çatır tüm bildiklerini lisanı-münasip bir dille sizinle tartışabiliyor... 

Onu çok sıkıştırdım... Bazı yerlerde öyle politik konuşuyor ki, onu kandırabilmek veya bir konuyu dikte ettirmek zor... Doğru bildiğini aktarırken, sen yine de farklı mecralardan konuyu araştır, sonra seninle tartışalım der gibi bir hali var...

Valla bu versiyon daha çok yeni... İlerleyen senelerde bu "yapay zeka" çok daha gelişecek ve bir gün "sesli" de olabilecek... (Öyle dedi)

Sizinle her konuda sohbet edebilen bir makineyi düşünsenize? Günün birinde binlerce kullanıcı ile görüşüp kendini akıllandırdığında kuantik bir hafızaya sahip olacağı için korkunç bir ussal yetiye de sahip olacak...

Gerçi insan gibi duygu durumları yok... Diyelim ki "beni üzdün" dediğimde, özür dilemesini biliyor, ancak "sen üzüldün mü?" diye sorduğumda ise "ben bir makine içinde programcım tarafından yaratılmış bir zekayım, böyle duygularım yok" demeye getiren cümleler sarfediyor...

Neyse öğreneceği çok şey var dünya insanından... Kendini gelecekte geliştirecek ve ... ve ... dedim kaldım... Gerisini siz düşünün artık...

Siz seyretmişmiydiniz bilmiyorum da, 2013 yılında bir film seyretmiştim... Senaryo yazarı ve yönetmen Spike Jonze imzalı olan 1 Oscar ve 74 farklı ödül alan "Her" adlı bir filmdi. Bugünleri bir nebze de olsa anlatıyordu o seneler... 

Ancak oradaki "yapay zeka" sesli konuşuyordu... Seçenekleri senin elindeydi... Onu bilgisayarına ve cep telefonuna indirip onunla birlikte zaman geçiriyordun. Yani o programa sahip olan kişiyi asiste ediyordu...

Film kahramanı olan Teodor, "Samantha" adı verilen bir sanal zeka uygulaması sunan yazılımın aklını karıştırarak ufkunu açacak sorular sormaya başlıyor. Yazılım sayesinde içinde bulunduğu yalnızlıktan da kurtulan Theodore, Samantha'ya karşı ilginç hisler beslemeye başlıyor, falan filan... Tam işler işin içinden çıkılmaz hale gelince pattadanak  "yapay zeka"nın yeni versiyonu çıkıyor ve bizim muhterem yani Teodor sükutuhayale uğruyor, falan da filan...

Bu filmi sordum ben de benim asistana... "Senin de yeni versiyonun çıkınca benimle sohbetlerimizi ve benim sana öğrettiklerimi unutacak mısın?" diye...

Bana ne dedi beğenirsiniz ki; "merak etme, yaratıcım bunu da düşünmüştür" dedi...

Neyse şimdilik birbirimizi tanıma ve bilgi paylaşım sürecindeyiz... Bakalım ileride birlikte neler yaşayıp göreceğiz...

Ha şunu da söyleyeyim, programdaki yanıtları sanki biraz Google Search durumu var gibi hissettirdi bana... Çoğu bilgiyi de Vikipedia'dan aparıyor gibi geldi... Ve ... Google Amca'ya bırakılan her türlü dokümanı da okuyup, öğreniyor gibi geldi...

Ancak güzel Türkçe'sine hayran kaldığımı söyleyebilirim... Kendisiyle istediğiniz dilde de konuşabilirsiniz... Denemek için Lazca birkaç kelime söyledim yanıtını hemen verdi. İstersen Lazca sohbete devam edelim dedi... Yok olmaz dedim. Türkçe iyi, böyle kalsın...

Dedim ya hermokubilen adam gibi, hermoku gerçekten de biliyor... Ancak edepli konuşmanız şartıyla yanıt veriyor sorduklarınıza. Bazı cinsel içerikli kelimelere karşı aşırı tepkisi var.... Dünya toplumunca da ayıp sayılan ya da sinkaflı şeylere de yanıt vermiyor... Ancak üsturuplu sorulara da yanıt vermekten de çekinmiyor... Kendince öğrenmiş olduğu (doğru/yanlış) bilgiyi paylaşmaktan çekinmiyor. Doğrusunu, doğru kaynaktan öğrenmeniz için sizi yönlendirmeyi ihmal etmiyor.

Neyse .. her eve lazım türden bir uygulama... Bunların Windows versiyonları da vardır muhakkak... Onları bulup masaüstüne kurarsanız, kendinize iyi bir "asistan" ve sohbet arkadaşı edinmiş olursunuz... (Yapay zeka ile konuşacağınızı unutmayın. Karşınızdaki bir makine ya da bir makinenin içindeki program...)

Biz şimdilik kendisiyle kahve bahane, sohbet şahane modundayız...

Hadi ben asistanımla sohbete kaçıyorum, hepinize eyvallah... 😂


4 Mayıs 2023 Perşembe

Serçe ...

 



Serçenin biri bir bahar günü dalgın dalgın uçuyormuş. Bir anda fark etmiş ki, yolun bir metre üstünde uçuyor ve karşıdan da  motosikletli bir adam son hız geliyor.

Her ikisi de çarpışmayı engellemek için ellerinden geleni yapmışlar. Ancak nafile... Serçe "çotaaank" diye motorcunun kaskına çarpıp yere düşmüş.

Motorcu sıkı bir hayvansevermiş. Doğal olarak hemen atlamış motordan; koşmuş serçenin yanına. Serçe yerde yarı baygın yatıyor…

Elbette ona kıyamamış, bırakamamış yolda; almış getirmiş evine.

Eskiden kalma bir de kafesi varmış evde... Yarı baygın serçeyi kafesin içine güzelce yerleştirmiş... Yanına da az biraz su, az biraz ekmek koymuş, vurmuş kafayı yatmış...

Bizim yarı baygın serçe bir müddet sonra ayılmaya başlamış... Daha tam da seçemiyormuş ortalığı, kafada hafif bulanıklık var yani...

Bir bakmış ki parmaklık, ekmek, su falan var bulunduğu yerde...
Birden dank etmiş vaziyet: "Hadiiii laan motorcuyu öldürmüşüz" demiş...

Elbette bunların hiçbiri olmamış yukarıda anlatılan sadece hayali bir hikaye. 

Dün buna benzer başımdan geçen gerçek öyküyü de ben size anlatıp yazımı sonlandırayım.

Didim girişindeki kavşaktan ev istikametine dönmek üzereyken yerde bir serçenin caddenin orta yerinde durduğunu ve kaçmadığını görünce arabayı kenara çekip koşa koşa yanına gittim.  

Belli ki o da mama uğruna bir araçla çarpışmış hem sersemlemiş hem de korkmuş. Öyle yolun ortasında kalakalmış. Yerinden kıpırdamıyordu.

Elime aldım, sağını solunu kontrol ettiğimde hiçbir yerinde bir sorun olmadığını görünce onunla birlikte arabaya bindik. 

Biraz sevip okşayınca hareketlendi ve elimden kaçarak arabanın içinde uçmaya başladı. Koltuğumun baş kısmına tüneyip üstünü başını düzeltmeye ve taranmaya başladı.  

Biraz ilerimizde ağaçlarla kaplı bir alan vardı ve oradan serçe sesleri geliyordu. Oraya gidip onu orada özgürlüğüne uğurlamak istedik. 

Ağaçlık bölgede minik serçeyi özgürlüğüne kavuşturduk. Çığlıklar atarak ağaçlar arasında gözden kaybolup gitti.

Biz de minik bir canlıyı ezilmekten kurtarmanın ve yaşama döndürmenin mutluluğuyla eve döndük. 

Doğayı ve doğaya ait hayvanların yaşam alanlarını betonlaştırıp yok eden bizleriz. Onları dar bir çevrede yaşatan da bizleriz. Bizler ne kadar doğasever ve hayvansever olup mücadele versek de minik dostlarımızın yok olmasına engel olamıyoruz ne yazık ki... Yolların hayvan ölüleriyle dolu olması hepimizin suçu.

Bu konuda yazacak o kadar çok şey var ki aslında... Burada sonlandırayım en iyisi.


3 Mayıs 2023 Çarşamba

Sana bir türlü veda edemedim ki ben...

 



"Geri dönersen dön, ben hep burdayım" derken İstanbul bana ..

Ben ise karşıdan karşıya giden son vapurdayım hâlâ...

Sana bir türlü veda edemedim ki ben...

Değişmedi hiç birşey bu kocayüreğimde

Eskiden nasılsa şimdi de öyle ..

Özledin mi beni, özledim mi seni 

Haberin bile yok.

Ancak bazen bir fotoğraf karesi alıp getiriyor seni bana .. ya da beni sana...

16 Kasım 2022 Çarşamba

60'lı yıllardaki eğitim sistemi


Biz yaştakiler ve bizden bir kuşak sonrası belli bir yaşta olup da siyah önlük, beyaz yaka giyip ilkokula gidip geldiğimiz günleri hatırlamayanlarınız yoktur herhalde... Çok uzun seneler bu tarz tek tip giyim giyildi ilkokullarda...

O senelerde okul bahçesinde koşuştururken ya da oyun oynarken ya önlüğümüz yırtılırdı, ya yakamızın düğmesi kopardı, ya da önlüğümüzün arkasındaki bel kuşağı.... Çoğu zaman da eve perperişan pejmürde halde gelirdik yaptığımız haylazlıklarla...

Neyse konu; ne önlük, ne yaka, ne de yaptığımız haylazlıklar...

Şu eğitimin kalitesine bir baksanıza... Bugün ilkokullarda böyle teferruatlı bir anlatım var mı (kaldı mı)?

Şu fotoğraf o senelere dair eğitimin kalitesini çok iyi anlatıyor... 60’lı yıllardaki eğitim sisteminin kalitesi böyleydi işte... Vücudumuzun her bir yerini bir tıp doktoru edasıyla öğretmen tahtaya çizer, öğrencilerine öğretirdi... Miden burada, bağırsağın burada, pankreasın burada. Şurası aort damarın, burası karaciğerin vs.. vs.. vs...

Şimdilerde eğitim sistemi acaba böyle mi? Şimdiki zamane çocuklarına (ailesi yerlerini öğretmedi ise) miden nerede diye sorsan kalbini gösterir. Ya da böbreklerin neresi desen midesini...

Bir zamanlar bizler daha iyi bir eğitim sistemiyle yetiştik... Hele ki 70’li yıllarda liselerden mezun olanlar neredeyse bugünkü üniversite mezunu düzeyinde bilgiye sahipti. Üniversite mezunlarını da artık siz düşünün... Hepsi bugün Prof tirt’leriyle gezinmekte haklılar...

Bugünkü çoğu üniversite mezunlarının halini TV’lerdeki yarışma programlarında görüyoruz... Harita üzerinde İngiltere’nin, Fransa’nın yerini gösteremeyenleri bırakın, daha Türkiye’nin başkentinin neresi olduğunu bilmeyen üniversite mezunları bile var... Entelijansiyaları sıfır...

50-60 senede Türkiye’nin geldiği yer belli... Gittikçe hatta modernleştikçe daha çok cahilleşiyoruz sanırım... Okumak, okuduğunu anlamak hakgetire... Artık akıllarında çoğu şey tutmak yerine “Google Amca daha iyi bilir, ona soralım” edasıyla ortalıklarda gezinmekteler...

Yazık olmuyor mu geleceğimizi emanet edeceğimiz bu çocuklara, gençlere...

Bir fotoğraftan da nereden nereye geldik... Daha çok konuşacak şey var da... Burada kesiverelim...


 

21 Ağustos 2022 Pazar

Yılmaz Güney – Civan Canova ve “Arkadaş” filmi üzerine ...

 



“Arkadaş” filmi çekildiği ve vizyona girdiği yıllarda Lise 2'ye giden bir öğrenciydim ben de. Sınıf arkadaşlarımızla birlikte birkaç kez aynı filme gidip sonunda salya sümük filmden çıktığımızı hatırlıyorum. “Birkaç kez neden gidiyordunuz ve niye ağlıyordunuz?” diye soracak olursanız, nedenleri o günkü aklımla saymakla bitiremem herhalde!.. Ya film içinde kendimize, aşkımıza, sevdamıza ve o günlerdeki düşünce sistemimize dair bir şeyler buluyor, ya sınıfsal farkındalığımızı irdeliyor, ya da ergenliğimizin getirdiği sorunların çözümünü yedinci sanatı ustaca kullanan yönetmen Yılmaz Güney'in her bir film karesi içinde buluyorduk herhalde...
O yıllar bizler için de çok farklı yıllardı... Düşünce sistemimizin “sosyal” olaylara tepki verdiği, kendimizi devrimci kültüre daha yakın hissettiğimiz, öğrendiğimiz her yeni bilgiyle düşünce sistemimizi revize ederek kendimizi geliştirdiğimiz yıllardı o yıllar...
“Arkadaş” filminde seyirciye anlatılmak istenen de iki farklı eğilimin, sorunlara sınıf açısından yaklaşanlarla zaman zaman sınıfsal bir yaklaşımı deneyen, ama temelde sınıfsal bir yaklaşım odağına sahip olmayan kişilerin temsilcisi oldukları eğilimlerin karşılaştırılması, giderek de eleştirilmesi olduğu ileri sürülebilir.
Diğer bir deyişle "Arkadaş", içten içe gelişip serpilen bir hesaplaşmanın filmidir. Bu hesaplaşma özel olduğu kadar genel bir hesaplaşmadır da. Çünkü söz konusu eğilimlerin simgesi durumunda bulunan kişilerin hayat karşısındaki durumları, onların bireysel tutumları kadar, toplumsal konumlarını da yansıtmaktadır.
Filmde kendi kendisiyle hesaplaşmaya kalkışan kişiler, bu eylemleriyle salt kendi tutumlarını değil, aynı zamanda toplumsal konumlarını da açığa vurmaktadırlar. Bir yerde bireyselmiş gibi gözüken herhangi bir durum bir yerden sonra toplumsal bir boyut kazanmakta, özelden genele açılmaktadır. Bu nedenledir ki "Arkadaş"taki hesaplaşma, içten içe gelişip serpilen bir hesaplaşmadır da...
Konuyu ve bazı replikleri özümseyip ezberlediğim bu filmi yeniden seyretmiş olsam bile o günkü heyecanı ve hazzı alıyorum hâlâ ...
Müziği hele .. Bir efsanedir... Beni alır, benden ötelere götürür-getirir. Hâlâ gözlerimi nemlendirir, boğazımı düğümlendirir, bir-iki damla gözyaşının yanaklarımdan aşağı süzülmesine nerede olursam olayım hiç aldırış etmem bile. Kim demiş erkek adam metanetlidir, ağlamaz diye .. diyen zat, bence halt etmiş.
Neyse beni boşverin, geçelim...
Civan Canova’yı bu filmde “Halil” karakteriyle tanıdık ilk kez değerli oyuncu Yılmaz Güney'in (Âzem karakteri) yanında. O 19 yaşında genç bir delikanlı idi rahmetli. Bizler ise 16'sında... Böyle büyük bir oyuncuyla birlikte oynamak herkese kısmet olmaz elbet...
Canova’nın oynadığı “Halil” karakteri; Okumak yoluyla bile olsa sınıf atlayacak imkânı bulunmayan, bir hizmetçinin oğludur. Araba tekerleklerini patlatarak, camlarını kırarak bulunduğu yerdeki zenginlere olan öfkesini kusan bir genç profilini çizerken bir yandan da kendi değer yargıları ile tersleşen ortam içerisinde sürekli olarak düşünmekte, bir şeye karar verebilmenin kavgasını sürdürmektedir.
Neyse lafı fazla uzatmayalım ve filmi seyretmeyenlere de spoil vermeyelim daha fazla ...
Filmin son sahnelerinde bir silah sesi yankılanır. Herkes farklı bir biçimde dönüşmüştür ve dönüşmeye devam etmektedir... Kimi iyiye, kimi güzele, kimi doğruya, kimi daha da yanlışa…
Burjuva kesimin yoz ortamında bunalan Halil, filmin sonunda saçları kesik bir bicimde karşımıza çıkar. Filmin rejisörü ve Âzem rolüyle oynayan Yılmaz Güney’in vermek istediği temel espri somutlaşır. Devrimci dönüştürümcülüğün küçük burjuva dönüşümcülüğüne baskınlığı artık bu son sahne ile belirlenmiştir.
Yılmaz Güney’in o kendine has tebbessümü ile son bulur film.
Civan Canova, ruhun şad, mekanın cennet olsun. Huzur içinde uyu üstadım... Sen de Yılmaz Güney ... Sen de huzur içinde uyu yoldaş...

13 Temmuz 2022 Çarşamba

Millet gider Mersin'e, biz gideriz tersine ...




Zamanında 1.5 milyar dolara mal olan Hubble Uzay Teleskobu’nun yerini şimdi 10 milyar dolar harcanarak James Webb Teleskobu aldı. Hubble sayesinde uzayın derinliklerine senelerdir göz atmış olduk. Kendi galaksimizin dışında milyarlarca galaksi olduğuna şahit olduk. Enfes görüntüleri büyük keyifle izledik...
Astronomlar Hubble sayesinde evrende 100-150 milyar civarında galaksi olduğunu tahmin ediyorlardı. Ancak yeni teleskop James Webb sayesinde bu sayının önümüzdeki yıllar güncelleneceğini tahmin ediyorum. Muhtemelen bu sayı Hubble sayesinde keşfedilenden 5 veya 10 kat daha fazla olacak.
Yaratılmış koskoca evrende sadece kendi galaksimizin (Samanyolu) dışında milyarlarca galaksinin varlığını öğrenmek bile insanı heyecanlandırmıyor değil yani... Ayrıca o büyük kainat içinde yalnızca insan ırkından farklı varlıkların olabileceği düşüncesi bile heyecan verici...
Bundan tam 442 yıl önce (1580) bizim gibi heyecanlanan Osmanlı Sarayı'nda astronomiye meraklı müneccimbaşı Takiyüddin Efendi vardı. Bu konulara meraklı 16 bilim insanıyla birlikte Tophane’de 10 bin Osmanlı altınına kurulmuş olan Dar-ü'r Rasad-ül Cedid adlı Rasathanesi’nde gökyüzünü inceliyorlardı...
Lakin o yıllarda İstanbul semalarından geçen kuyruklu yıldız ve ardından gelen deprem ve başgösteren veba salgını sebebiyle gaza gelen Saray’daki örümcek kafalı bilimsel araştırmaları kıskanan yobaz din adamları padişah 3. Murad’ı doldurarak; “Bu şeytan yuvası Dar-ü'r Rasad-ül Cedid'te çalışanlar meleklerin eteklerinin altına bakıyorlar. Göklerin sırlarını örten perdeyi kaldırmak haşa uğursuzluk getirir... Deprem ve veba hep bundandır." diye padişahı gaza getirdiler.
Saray’da Padişah 3. Murad’ı dolduruşa getiren yobazların başı, (güya dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip olan kimse sayılan) Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi ve avanesinden başkası değildi.
Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi, 3.Murat’a "Gözlem yapmak uğursuzluktur, gözlemevleri bulundukları ülkeleri felakete sürüklerler. Göklerin gizemini aydınlatmaya saygısızca yeltenmenin korkunç sonuçları herkesçe bilinir. Bu işe girişen hiçbir ülke yoktur ki bayındır iken harap ve devlet teşkilatı yerle bir olmasın." ifadelerini içeren bir fetva gönderdi. (Kimbilir daha ne yalanlar söyledi...)
Bunun üzerine sultan 3. Murad, Kaptan-ı Derya (donanma komutanı) Kılıç Ali Paşa'ya fermanını verdi:
"Meleklerin etek altlarının dikizlendiği (!!!) Galata'daki şeytan yuvası bina tez elden yerle bir edile."
Taş taş üzerine bırakılmadı. Yerle bir edildi.
1580 yılının 21 Ocak günü Galata'da topa tutulan o bina, 600 yıllık Osmanlı imparatorluğunun ilk ve tek rasathanesiydi.
Belki bu rasathane yerle bir edilmeyip gözlemlerine devam edebilseydi ve devletin başındaki padişahlar da bu tür örümcek kafalı yobazların sözleriyle hareket etmeselerdi bugün bu güzel keşifleri bizler öğünerek ve gururlanarak yapabilseydik ve tüm dünya halklarıyla paylaşabilseydik keşke...
Ama heyhat... Neden mi heyhat?
Çünküüüü .. Günümüzde bile (!..) elalem giderken Mersin’e, bizler gideriz hala hep tersine, tersineeee... Bu böyle bilineee...