18 Nisan 2007 Çarşamba

Bekir Coşkun'un anlatamadıkları ...



Bekir Coşkun dünkü yazısına “Sen gidersen…” diye bir başlık atmış… Bunun sebebini de bir okuyucusunun (B.Coşkun’a göre) “Kimi haksız suçlamaların etkisinde kalıp ya da öylesine Hürriyet’e kızıp gönderdiği ‘Hoşçakalın’  maili” üzerineymiş… Bekir Coşkun bu “hoşçakalın”  maili üzerine çok üzülmüş. Gazete mutfağının içindeki çalışanların yaşadıklarıyla, kendi yaşadıklarını kısa ve öz cümlelerle çok güzel ifade etmiş… Gerçekten de geçmişte basında çalışan, bir basın emekçisi olarak ben de kendisine hak veriyorum…

Aslında bu  “Hoşçakalın” kelimesinin ardındaki gerçeği Bekir Coşkun yazısında tam anlatmamış, ya da anlatamamış… Ya da anlatmak istememiş…

Bu yazısının nedeni nedir diye hiç sordunuz mu kendinize? Hadi şayet sıkılmazsanız bir de benden dinleyin… Nedir çok sevdiğimiz ağabeyimiz Bekir Coşkun’un dile getiremedikleri…

Ben Yahoogroups’ta onlarca mail grubuna üyeyim. Bu mail gruplarının içinde benim için çok özel olanları da var elbette… Bugün mail kutuma bu özel gruplardan çok sevdiğim bir dostumdan mail geldi ve Bekir Coşkun’un dünkü yazısını neden kaleme aldığını hemen anladım…

Sizlere de anlatayım…

Bu mail şöyle başlıyor:

“Arkadaşlar,

Saygıdeğer medyamızın uzunca bir süredir yanlı yayın yaptığını zaten hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet Mitingi öncesi ve sonrası süreçte nasıl bir tavır takındıklarını da biliyoruz. Medyamız 14 Nisan’da sınıfta kaldı.

Ama toplu olarak bir tepki göstermezsek bu enerji boşa akıp gidecek.

Ben ve birkaç arkadaşım dün aşağıda e-mail adresi bulunan tüm Hürriyet Gazetesi yazarlarına, gerekçelerini de kısaca anlatarak ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar Hürriyet Gazetesi satın almayacağımızı’ bildiren mesajlar attık. (Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan Bey’i bu eleştirilerin dışında tutarak kendileri ile vedalaştık.)

 ………
 ………

Mail tabii bu kadar satırla bitmiyor. Alıntılar yaparak devam ediyorum…

“Sayın Bekir Coşkun bugünkü köşe yazısında bu konuya değinmiş. Umarım bizim katkımız olmuştur. Yani yüzbinlerce insan okumuş oldu. Mesajımız kitlelere yayıldı.

Hürriyet Gazetesi’nden maillerimizi gönderdiğimiz köşe yazarlarımız sadece Bekir Coşkun’la kısıtlı kalmıyor. Aşağıdaki yazarların mail adreslerine de aynı mailimizi gönderdik… Bunlar;

ybayer@hurriyet.com.tr
eozkok@hurriyet.com.tr
fercan@hurriyet.com.tr
oeksi@hurriyet.com.tr
rauftamer@posta.com.tr
bcoskun@hurriyet.com.tr
ecolasan@hurriyet.com.tr
msoysal@hurriyet.com.tr

Lütfen sizler de neden memnun değilseniz bunu çekinmeden dile getiriniz…

Medyaya şikâyetimizi bildirmek için ise Hürriyet Gazetesi ile başlamaya ne dersiniz?

Bu eylemimiz 14 Nisan’da sınıfta kalan diğer gazete yazarlarına da gönderilecek ve ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar tüm gazeteleri satın almayacağımızı’ kamuoyuna duyuracağız…

…..”

Mail birkaç satır sonra sona eriyordu…

Gazete yayımcıları ve çalışanları çok iyi bilirler ki; Bir okuyucuyu kaybetmek, bin okuyucuyu kaybetmek gibidir… Gazete çalışanları ve yazarları, okuyucularının gazeteye bağlılığını çok iyi bilirler… Okuyucularıyla kendileri arasında çok değişik bir sinerjik bağ vardır…

Ben her zaman  “sanal ortamı” yani “internet”i hiçbir zaman boş bir alan olarak görmüyorum. Aksine hepimiz biliyoruz ki, güzel sayılabilecek ya da sayılamayacak en ufak bilginin bile nasıl her yere fütursuzca forward’landığını yani mail listeleri oluşturularak gönderildiğini biliyoruz… Yıllardır hepimizin mail kutuları bu tür maillerle dolmuştur, bilirsiniz…

İnternet kullanan kamuoyunun ve onların tanıdıklarının da bu eyleme iştirak edebileceğini hiç düşündünüz mü? Bu mail ve benzeri mailler mail grupları tarafından ışık hızıyla her yere gönderiliyor şu an…

Bekir Coşkun  ağabeyimiz şu an haklı olarak bir okuyucusu kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yarın kaybedilen bu okuyucu kitlesine binlerin, onbinlerin eklenmeyeceğini kim taahhüt edebilir ki… Bu da haklı olarak tiraj kaybına sebep olacaktır…

Tiraj kaybı demek… Neyse bunun sebep olabileceği olasılıkları hiç düşünmek dahi istemiyorum…

Ben birçok gazetenin mutfağında çalıştım… Tiraj kayıplarının nasıl yaşandığını ve o tiraj kayıplarının sonrasında gazetelerde nelerin yaşandığını çok iyi bilenlerdenim…

Cumhuriyet’imize, onun ilke ve inkilaplarına sahip çıkmayan bir Bâbıâli düşünemiyordum bir zamanlar. Oysa şimdi renkli camlı plazaların ardında kalan bu güzide camianın  “Bir mitinge ve dolayısıyla da Cumhuriyet’e sahip çıkamaması”nın ceremesini de yine kendilerinin çekeceğini söylemek istiyorum…

Bu halk sanıldığı kadar vurdumduymaz değildir… 14 Nisan mitingi için söylenen “Onlar üç beş kişi olurlar meydanlarda” söyleminin ne kadar asılsız bir safsata olduğunu hepimiz gördük, şu birkaç gün içinde…

Şimdi üç-beş kişiyle başlayan mail trafiğinin sonucunda da basının alacağı darbeyi de bugünden görmek herhalde her basın çalışanının ve yazarının aklından çıkmamalıdır.

Durum bundan ibarettir… Bu yazıyı siz değerli onpuntocu arkadaşlarımla ve gönderebildiğim kadar gazeteci büyüklerimle ve küçüklerimle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz…

Türkiye’deki tüm basın çalışanları ve yazarlarımızın takkelerini önlerine koyup bir kez daha düşüneceklerini ümit ediyorum… Daha başka ne diyebilirim ki… Çözümlerini de kendileri üretsinler, kamuoyunun bu haklı protestosuna köşelerinde yer verip,  “hoşça kalın” diyen okuyucularının gönüllerini alsınlar… Bekir Coşkun ağabeyimiz köşesinde hemen yer vermiş ve gönül almaya başlamış bile… Kendisine çok teşekkürler…

Ertan Yurderi
Emekli bir basın emekçisi

3 Nisan 2007 Salı

Okulda cinayet olur mu?


Olur, olmaz mı? Tıpkı film gibi cinayet olur hem de... Tekmili birden Türkiye denilen bu sinema sahnesinde oynanır... Cinayet işlenen okul Amerika'nın Teksas'ında değil, Türkiye'nin Darıca ilçesindedir...

Minik çocukların gözü önünde "Kurtlar Vadisi" gibi korkunç infaz işlendi dün... Bir hiç uğruna, meslektaşını öldüren, elini tebeşir tozu yerine kana bulayan bir öğretmeni izledik hep birlikte...

Olay, dün Darıca Süreyya Yalçın İlköğretim Okulu'nda meydana geliyor. Okulda eğitim veren sınıf öğretmenleri Necati Kumaş ile Hüseyin Cebe arasında belirlenemeyen bir nedenle tartışma çıkıyor. Tartışma karşılıklı küfürleşmeye ve sonrasında da kavgaya dönüşürken, öğretmen Necati Kumaş üzerinde taşıdığı tabancayı çıkararak meslektaşı Hüseyin Cebe'ye öğrencilerin korku dolu bakışları arasında, kurşun yağdırıyor. Öğrenciler panik halinde kaçışırken, vücuduna 6 mermi isabet eden öğretmen Hüseyin Cebe kanlar içinde koridorde yere yığılıp ölüyor...


O korkunç infazı gören çocukların hafızalarına kazınanlara ne demeli? Bunlar yarının yetişkinleri olacak...

Bizler çocuklarımızı şiddetten nasıl koruruz nasıl uzaklaştırırız diye düşünürken herhalde önce öğretmenleri eğitmemiz gerekecek... Bu konuda eğitim şart... Bir de bu eğitimcileri arada bir ciddi bir sağlık kontrolünden geçirmek lazım.

Minik bedenlere ve minik dimağlara eğitim veren bir eğitim kurumunda belinde silahla eğitim veren bir eğitimciye ne gerek var bunu da anlayamıyorum... Geleceğimizi emanet ettiğimiz insanlar neden bu kadar çıldırdı? Öğretmenlik mesleği neden bu kadar ayağa düştü bunu da anlayabilmiş değilim...

Türkiye'nin toptan çivisi çıkmış, bunu çakacak kimse çıkmayacak mı?

Ertan Yurderi 

21 Mart 2007 Çarşamba

"Gemi de neymiş, uçağın yoksa..."



Uçağın yoksa gemi almışsın ne önemi var? Önemli olan uçak almandı... Hani şöyle en fiyakalısından... 4 jet motorlu olanından... Şöyle içine bindin mi ver elini Amerika ver elini Japonya... Umurunda mı o zaman dünya?

Şimdi gemi aldın da ne olacak? Onunla ne yapacaksın? Bir yerden bir yere ulaşman günler aylar alır... İçindeki fareler de cabası... Hani dikkat et, arada bir de onları besle... Yoksa alimallah bir akşam uyurken, gelip seni en uygunsuz yerinden ısırırlar...

Ama uçak öyle mi... İçine de attın mı bir iki güzel fıstık... En fiyakalısından sana "Uçma"yı da öğretirler. Ehliyet de alırsın, bilmem kaç saatlik, garantili uçuş ehliyetin olur... Hani ne iyi de olur... Gün gelir sana ve ailene lazım olur...

Sen denizde zahmet mi çekmek istiyorsun... Dalgalar gelir, bir gün seni de yakalar... O dümenlere suların nerden geldiğini hiç bilir misin? Yok bilmezsin, nerden bileceksin? Dümen suyunun suyudur onlar... Hani tavşanın suyunun suyu gibi... Milletimin cebindeki üç beş kuruştur... O da deve olmuştur... Birileri onu ham yapıp, dümenlerine su yapmıştır..

Ama ya uçak öyle mi? Arada bir tirbülansa girer çıkarsın, ancak sen onu zevk-ü alem sanırsın... Hop hop hoplatırsın yüreğini, kendini havaların hakimi sanırsın... Ancak havadır bu dikkat etmek lazım, üşütmeyesin... "Her göğe çıkışın, bir de inişi vardır" bilesin...

Bir türkü tutturmuş denizci misali gördüm seni canım... Hani başının üstünde bir gemici koron da var... "Ak Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi" türküsünü tutturmuşlar... Ama bilesin ki, o geminin uğrayacağı çok limanlar var... O limanlarda bekleşen "ak sütten çıkmış" seçmenler var...  

Evet evlat neden bu kadar kendini zorluyorsun...

Bence bir menzilden bir menzile giderken en iyisini seç... 

Gemiyi bırak, en kısa zamanda uçağa geç...

Ertan Yurderi

20 Mart 2007 Salı

Asayiş berkemal mi? İşte buna Güler'im ...



Sayın Muammer Güler'in TV'deki basın açıklamalarından sonra dudaklarımdaki gülümsemem, kahkahaya dönüşüverdi birden... Gülümsememin ve kahkahalarımın sebebi ise "İstanbul'un yüksek nüfusuna karşı suç oranlarının diğer şehirlerden daha düşük olduğu" açıklamasınaydı...

Bu haberin ajanslara düşüp de gazete editörlerinin önüne gelmesinden sonra, haber toplantılarına katılan gazetecilerin yüzlerindeki gülümsemenin nasıl kahkahaya dönüştüğünü de görür gibiyim... 

Gazete ortamlarında yaşayan insanlar gazetelerin iç sayfalarına düşen haberlerin nasıl oluşturulduğunu çok iyi bilirler... Ayrıca gazetelerin istihbarat servislerinde de gün be gün boyunca polis telsizleri hiç durmaz ve susmaz...

O polis telsizlerinden o kadar enteresan konuşmaları yakalarsınız ki... Her an her polis kanalında bir olaya şahit olursunuz...

Gazetelerin istihbarat servislerindeki telsizler, polislerin tüm konuşma frekanslarına ayarlıdır... Devamlı kanallar taranmaktadır... Artık öyle bir hal almıştır ki, nerdeyse her kanalı bir arkadaş dinlemek zorunda kalır... Kanallar çoktur yani... Asayiş Kanalı, Bölge Trafik Kanalı, vs.. vs.. kanalları...

Polis telsizi hiç susmaz, hiç durmaz... Sürekli anonslar peşpeşe ardı sıra gelir... Çünki burası Istanbul'dur... Her kanal bir bölgeye tahsis edilmiştir... Zaman zaman genel anonslar yapılır... Ya bir hırsızlık suçlusu kovalanmaktadır, ya da bir çalıntı araç anonsları peşi sıra gelmektedir...

Durum bir zamanlar öyle bir hal almıştı ki, bir bakıyordunuz, polisin anonsundan sonra, polisten önce oraya gazeteciler gitmiş, birbirlerine haber atlatmakta... Polis bu durumla başedemeyince 700'le başlayan kodlu haberleşmeye geçtiler...

700'lü kodlu haberleşmeyle duyuruyorlardı anonslarını birbirlerine... Eh bizim gazeteciler de bu kodu çok kısa sürede çözdüler elbet... 

Daha sonra da GSM'ler çıktı, mertlik işte o zaman bozuldu... Artık polis merkezleri, bir olayı duyurmak ve bilgi vermek için GSM'lerini kullanır oldular... Polisler telsizlerini gerekmedikçe kullanmaz oldular... Bu arada bizim gazeteciler de bunu da çözmenin yollarını buldular bulmasına da bu biraz zor oldu tabii ki...

Ancak öyle zamanlar oluyor ki, o telsizlerdeki anonsları hiç susmuyor... Gerek hafta içi gece geç saatlerde, gerekse de hafta sonları, hiç durmak bilmiyor...

Yine ayrıca önemli gün ve Istanbul'a ziyarete gelen misafirler zamanında da, telsizlerinde önemli görüşmeler oluyor...

Yani kısaca İstanbul'daki polis hiç uyumuyor. 24 saat görevinin başında... 24 saat konuşuyor, 24 saat haberleşiyor...

Asayiş berkemal olsaydı, kullandıkları telsizler suskun mu olurdu? Ortalıkta suç muç yokmuş gibi mi olurdu?... GSM'e terfi eden polisimiz de ortalık süt liman oldu diye, telefonda eşiyle dostuyla muhabbete dalar mıydı?...

Ama durum hiç de öyle sanıldığı gibi değil... Polis telsizleri günün 24 saati hiç susmuyor, sürekli asayiş haberleri veriyor... GSM'ler ise durmadan bu teşkilata çalışıyor...

Durum böyleyken Sayın Muammer Güler'in bu açıklamalarına sadece gülümseyebiliyorum...
İsterseniz Istanbul'un belli başlı semtlerini şöyle arada bir gezinin. Bazı semtlerinde gece saatlerinde sokağa çıkın bakalım... Neler yaşayacaksınız, başınıza neler gelecek çok merak ediyorum...

İyi ki polisimiz var, polislerimiz var ve asayiş bu sayede berkemal...
  
Güvenli bir şehirde mi yaşıyoruz... İşte anca buna gülerim...

Ertan Yurderi


Eşruhumuzu Nasıl Buluruz?



Spiritüel konularla uğraşan kişilerin ağzına pelesenk olmuş bir kavram vardır. Eşruh konusudur bu...

Bu kişiler hep bir gün eşruhlarıyla karşılaşacakları anı bekler dururlar...

Bence bu nosyonun da bir illüzyon olabileceği şüphesi var içimde... Umarım değildir... Umarım bu da sevgi adıyla yaşanan pek çok aldanış gibi tatlı/acı bir tuzak değil, ruhumuzun yolculuğunda gerçek bir eşiktir bize veyahut bizlere...

Romeo ve Jüliet’i, Kerem ile Aslı’yı ya da Leyla ile Mecnun’u kim bilmez ki? Ya Dante’nin dokuz yaşındayken âşık olduğu ve bir ömür boyu sürecek olan büyük esin kaynağı Beatrice’ine duyduğu evrensel sevgiyi?.. Ve daha nice “eşruhlar”ın dillere destan efsanevi aşklarını ve kozmik danslarını duymayan kalmış mıdır acaba?

“... Günler günleri kovalamış, bu soylular soylusu kadının görünmesinin üzerinden tam dokuz yıl geçmişti. Bu günlerin sonuncusunda, bu ışıl ışıl kadın, bembeyaz giysiler içinde, ondan yaşça büyük, iki soylu kadının arasında göründü; bir sokaktan geçiyorlardı ki benim korku içinde, allak bullak durduğum tarafa doğru çevirdi gözlerini ve o tanımlanamaz inceliğiyle selamladı beni. Öyle erdem yüklüydü ki o selam, o an mutluluğun doruğuna ulaştığımı sandım. Bu çok tatlı selamın bana ulaştığı saat, o günün dokuzuncu saatiydi kesinlikle, ve de sözlerinin kulaklarıma varmak üzere ilk kez harekete geçişinden olacak, öyle bir tatlılık yayıldı ki içime, mest olmuş vaziyette ayrıldım insanlardan ve odamın ıssızlığına çekilerek bu çok incelikli kadını düşünmeye koyuldum.”

İtalya’nın en büyük şairi, dünya edebiyatının en büyük ustalarından olan Dante, “eşruhu” Beatrice ile karşılaşmalarını, 1292 yılında yazmaya başladığı “Yeni Hayat” adlı yapıtında böyle dile getirir.

Tarihin büyük âşıkları için ölüm, özgürlüğe kavuşma, evrensel ölçülere uygun bir birleşmenin gerçekleşmesi ve ilâhileşmesi anlamına geldiği halde, aşkları bizim geri dünyamızdaki toplumsal değer yargılarına göre hep trajik olarak sona ermiştir. Ya birbirlerine kavuşamamışlardır, ya da kavuşur kavuşmaz birbirlerini bir biçimde yitirmişlerdir.

Belki de evrensel aşkın etkisiyle, kendileri için artık engelden başka bir şey ifade etmeyen bedenlerini sınır kabul etmeyen bu aşkın sevinciyle feda etmeye kalkışmışlardır.

Çağlar boyunca nice yürekler, söz birliği etmişçesine, Romeo ve Jüliet ile, Leyla ve Mecnun ile birlikte atmıştır; nice gözyaşları onların gözyaşlarıyla birlikte akmıştır. Ama aslan payı yine hep o iki sevgiliye kalmıştır.

Her ikisi de evrensel aşkın peşinde koşmuşlar ve onları eşi benzeri ender görülmüş mükemmel bir uyumun içerisine, yani mutlak aşk âlemine atan, ruhlarının bu kaynaşması ve bütünleşmesi olmuştur.

Onlar, belki de yüzlerce, binlerce yıl öncesinden birbirlerine verdikleri, bir buluşmaya ve tek bir bedende eriyip sonsuzlukta yok olmaya dair verilen söz gereği evrenin bir yerlerinde birbirlerini bulmuş “eşruhlar”dır; Leyla Mecnun’dur, Mecnun da Leyla...

İnsanın, yaşamı boyunca çevresinde türlü biçimlerde, türlü gerekçelerle ilişki kurduğu birçok kişi vardır.

Kimi kez de, daha az sayıda olmak üzere, zihinsel ve duygusal bağlar kurulan insanlar vardır. Onlar kimi zaman dostumuz, yol arkadaşımız ve tabii ki âşık olduğumuz (ya da öyle sandığımız) erkekler ve kadınlardır.

Ve çok ender biçimde böylesi ilişkiler uzun yıllar belki de bir ömür boyu sürer. Genellikle de sürmez çünkü biz değişiriz, bedenimiz değişir, dışımızdaki koşullar değişir, ve kuşkusuz ki bunlara bağlı olarak ilişkiler de değişir. Ve sonra... İlişkiler biter. Bir de şu dünya üzerinde, çok çok daha az sayıda olmak üzere “eşruhu”na kavuşanlar vardır.

Peki eşruh nedir?

Bir eşruh, fiziksel, zihinsel ve duygusal düzeylerden çok, ruhsal anlamda ilişki kurulabilen bir varlıktır.

İki ruhsal varlığın bilinen tüm iletişim biçimlerinin ötesinde, zamanın ve mekânın dışında, adeta başka boyutlarda birbirlerini hissetmeleri, aramaları ve nadiren bulmalarıdır bu...

Eşruh demek, her şeyden önce kelimenin tam anlamıyla evrensel düzeyde bir birliktelik demektir. Bu, fiziksel özellikleri birbirine çok uygun bir kadınla bir erkeğin ya da bir erkekle bir kadının, birbirlerine duyduğu bildik anlamda bir ilişki değildir. Çoluk çocuğa karışmak mutlu mutlu yaşam sürdürmek demek ise hiç değildir.

Bazen biriyle tanıştığınızda, onun hakkında çok şey bildiğinize dair bir duyguya kapılırsınız ya da tüm benliğinizi müthiş sıcak bir çekim dalgasının kapladığını duyumsarsınız.

Bir de bakarsınız, onunla şimdiye değin hiç karşılaşmadığınız halde yığınlarca ortak özelliğiniz varmış... Hayatınızdan kimler kimler geçmiştir, ne sevgiler ve aşklar yaşamışsınızdır, ama şimdi durum farklıdır. Sanki “çocukluğunuzdan beri bugüne, onunla karşılaşmaya hazırlanmışsınız” gibidir. Sonra, “Ben hayatımın aşkını buldum” dersiniz. Eşruhun bulunması da buna benzer işte...

Eşruh nerededir?
 
Eşruhunuz belki bu yaşamına daha başlamamıştır bile! Belki bir başka coğrafyadadır. Oraya gidip onu bulmak ne kadar harika olmalıdır. Ama ya karşımıza başka geleneklerden, başka inançtan biri çıkarsa onu kabul eder miyiz acaba? Ya yaşı yaşımıza, boyu boyumuza uygun değilse? Ya “güzel” değilse? Ya toplumsal ve “ahlaki” engeller varsa, mesela o evliyse, çocukları, torunları filan varsa?..

Eşruh olgusu, önümüze koyulmuş bir “evrensel aşk” örneği olarak, tarihin çeşitli sayfalarında yer alan ve genellikle sınır, kural, inanç tanımaksızın, tüm dünyasal tutsaklık zincirlerini kırarak birbirine çılgınca âşık olan çiftlerde ortaya çıkar. Böylesi bir ilişki, karşılıklı bir öğrenme ve öğretme deneyimi, sevgiye dayalı karşılıklı bir ruhsal alışveriş, evrensel bir amaç ya da armağandır.

Bir eşruh, Doğu öğretilerinde “Karma” sözcüğüyle açıklanan ve genellikle kolaylıkla çözülemeyen ve anlaşılamayan, neden-sonuç bağlantılarının (“karmik bağlar”ın) bir sonucu olarak biraraya geldiğiniz bir varlıktır. Bu “karmik bağ”ın nedeni nerede, ne zaman başlamıştır, bunu bilemezsiniz.

Bu dünyada mı, yoksa evrenin uzak köşesindeki bir başka dünyada mı?.. Ne zaman?.. Kaç on, yüz ya da bin yıl önce? Ama yalnızca şunu bilmek yeterlidir herhalde: Bir yerlerde sizin yolunuzu gözleyen, kalbi yalnızca sizin için atan bir eşruhunuz vardır.

Gerçekten de, asla hatırlayamayacağınız kadar uzun bir süre önce, günün birinde evrenin bir köşesinde buluşmaya dair verilmiş bir söz vardır. Ve siz onu bulmuşsunuzdur. Sonra ne olur? Sonra birlikte elele, ruhlar birbirinin içinde erimiş bir halde, yıldızların üzerinde bir yıldız olup parlamaya başlarsınız... Beatrice’ine sayısız dizeler armağan eden Dante, o Beatrice’in yüzünden şunu da yazmak zorunda kalmıştı: “Ötesine, ancak dönülmemek üzere gidilen o bölgesine ayak bastım ben hayatın.”

Peki eşruhumuzu nasıl buluruz? Bunun için birçok metodlar var elbette... Bunları madde başlıkları olarak sıralarsak;

1- Bilinçaltınızdaki gereksiz yükleri atacak bir yol bulun. Küskünlük, kırgınlık, başkalarına yönelik eski duygusal bağlar gibi... Ve öncelikle şu andaki durumunuzun, yaşamınızın bundan sonraki bölümü için hazır olduğunuzdan emin olun.

2- Ne istediğinizi bilmek, bu konuya ilişkin zorlukları ortadan kaldıracaktır. Neler istediğinizin ve neler verebileceğinizin bir listesini yapın. Bu listeyi elinizin altında tutun ve her gün gözden geçirin.

3- Kendinizi tanımayı ve sevmeyi öğrenin. Eğer kendinizi sevmezseniz, başka birinin de sizi sevmesini beklemeyin.

4- Sevginizi, adım adım, tuğla tuğla, bir duvar örer gibi yükseltin. Yüreğinizi, çevrenizdeki her şeye açın; arkadaşlarınıza, hayvanlara, bitkilere, taşlara, topraklara, her şeye... “Dünya’nın Ruhu”na açın. Sevgiyi hissettiğiniz zaman onu büyütün önce tüm bedeninize (mikrokozmosa) sonra dünyaya ve nihayet evrene (makrokozmosa) dağıtın.

5- Vermek! Her şeyinizi vermek ve dağıtmak... Bu, şu evrende bir yer işgal eden bir varlık olarak tüm evrensel kredinizi arttıracaktır.

6- Zihninizde eşruhunuzla konuşun. Özellikle de uyumadan önce ve uyanır uyanmaz.

7- Türlü biçimlerde bu evrensel sevgilinizi selamlayın. Ona aşk şarkıları söyleyin, müzik dinlerken, otomobil kullanırken, kitap okurken, yürürken, her yerde... Resim yapın, kendi kendinize törensel danslar yaratın. Kendinize özel bir yer yapın. Kendinize, çiçeklerle, tütsülerle, mumlarla dolu özel bir ortam yaratın. Orada eşruhunuza seslenebilir ve onu beklediğinizi söyleyebilirsiniz.

8- Kendinizi hiçbir önyargının etkisi altında kalmaksızın yeni tanışma ve iletişim olanaklarına açın.

9- Açıklık, temizlik ve saflık içerisinde inandığınız herhangi bir şeye, tapınırcasına en iyi dileklerinizi iletin.

10- İçinizdeki tüm kötü düşüncelerden arının. Güçlü olun ki eşruhunuz sizi görebilsin ve içinize girebilsin.

Tüm bunlardan hiçbir sonuç alamadınız mı? O zaman dönün kendi içinize bakın... Orada kendinizi bulacaksınız... Belki de kendi eşruhunuz yine kendinizsinizdir...

Ertan Yurderi


19 Mart 2007 Pazartesi

Baz İstasyonu'ndan Porno Bulaşır mı?



Dünkü Pazar gazetelerinin çoğunda olduğu gibi Hürriyet gazetesinde de çıkan "Baz istasyonundan porno bulaşır mı?" haberini okuyunca hınzırca gülümsedim...

Çünki aynı sorunu (ya da soruyu diyelim) yarın bizim hoca takımı da TV'lerdeki açık oturumlarda tartışmaya başlayabilirlerdi...

Hatta ve hatta daha da ileriye gidilip ellerde bir kameralı telefon ve içindeki çok özel porno görüntülerle milletin gözüne gözüne sokularak gizli kamera kullanılarak "SON DAKİKA" haberleriyle önümüze sunulup, kamuoyu oluşturulmaya başlanabilirdi...

Neymiş efendim sorun ya da sorumuz: "Baz istasyonundan porno bulaşır mı?" Sizin de yüzünüzde hınzırca gülümsemelerin oluştuğunu görür gibiyim... Doğru mu?..

Efendim aslında konu şu: İngiltere'de kilise ve katedraller için çok önemli bir gelir kaynağı olan baz istasyonları, "cep telefonundan pornografik sitelere erişim olması" nedeniyle yasaklanabilirmiş...

İki kilisenin baz istasyonu başvurusu, bu nedenle reddedilmiş... Karar, en üst başvuru makamı olan Archer Kilise Mahkemesi tarafından da onaylanırsa, ülke genelindeki bütün kiliselerde bulunan baz istasyonları sökülecekmiş...

Bizimkiler uyuyor bu arada tabii ki... Eh İngiltere'de en üst başvuru makamı olan Kilise Mahkemeleri tarafından onaylanırsa, bizimkilerin de elleri armut toplamayacak ya... Yarın öbür gün bizim de en üst yetkililerimizin alacağı kararlarla, tüm camilerin minareleri ya da kubbeleri üzerine monte edilmiş olan baz istasyonlarının ruhsatları iptal edilebilir diye düşünmeye başladım... Belki de başlamıştır bile bu haberden sonra diyeceğim ama, maalesef durum hiç de sizin sandığınız gibi değil... Satırlarımı okumaya devam ederseniz, bunun neden sandığınız gibi olmadığını göreceksiniz...

Tıpkı ülkemizde olduğu gibi İngiltere'nin yüzlerce kilisesinde baz istasyonları bulunuyormuş. Bir kilise yılda yaklaşık olarak bir baz istasyonundan 10 bin sterlin (yaklaşık 27 bin YTL eski deyimle 27 milyar Törkiş lira) kazanıyormuş...

Bizim cami hocalarının bu baz istasyonlarından ne kadar kazandığını pek bilemem ama, onlar da azımsanamayacak kadar para alıyorlardır herhalde GSM şirketlerinden şu sıralarda... Kulağıma fısıldayan kuşlardan duyduğuma göre bizimkiler de aylık 1 milyardan yılda 12 milyar lira kazanıyorlarmış... Tabii ki önemli mevkilerdeki camilerle ne kadara anlaşıyorlar GSM'ciler bunu bilemem...

Zaten camilere baz istasyonları kurulması konusu 2002'de gündeme gelmişti... O zamanlar yine Hürriyet'te çıkan şu haberde ( http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/01/24/79517.asp ) Minareye baz istasyonu kurmanın bedeli 4 bin 500 dolar olarak açıklanmıştı...

Bu habere göre, GSM şirketleri, Diyanet İşleri Başkanlığı'na yıllık 4 bin 500 dolar ödeyerek minarelere baz istasyonu kurabilecekti. Minarelere baz istasyonu kurulması ve elde edilecek gelirin kullanımına ilişkin protokol, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanmıştı... Bu protokole göre de, baz istasyonu kurulacak camileri Diyanet İşleri Başkanlığı belirleyecek, tarihi camilere baz istasyonu kurulmasına izin verilmeyecekti. Elde edilecek gelir ise öncelikle mülkiyeti Hazine'ye ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait tarihi camilerin bakım, onarım, temizliği ve çevre düzenlemesinde kullanılacaktı...

2002 senesinde Türkiye'de 75 bini aşkın cami bulunurken, bunlardan 500'ünde baz istasyonu olduğu bildirilmişti... Baz istasyonu kurulması kararını Diyanet İşleri Başkanlığı verirken, Türkiye Diyanet Vakfı da kira kontratı, paranın tahsili, hukuki ve güvenlik sertifikasına ilişkin işlemleri yürütecekti...

2005'te yılında ise, Devlet Bakanı Mehmet Aydın camilerin ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için buralara baz istasyonu kurulabileceğini belirtmiş ve "cep telefonu teknolojisine sahip olmak ve bunun getirdiği kolaylıklardan istifade edilmek isteniyorsa bu sistemin altyapısını oluşturacak baz istasyonlarının kurulmasının kaçınılmaz olduğunu" da bildirmişti...

Aynı bakanımız, firmaların baz istasyonu için yaptıkları başvurulara, camilerin bakım ve onarımı için gerekli mali kaynağın bir kısmının temin edilebileceği düşüncesiyle olumlu yaklaşıldığını belirtmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca, camilere baz istasyonu kurdurma görevinin Dini ve Sosyal Hizmetler Vakfı’na verildiğini ifade etmişti...

Bu arada da baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun insan sağlığına etkisini değerlendirebilmek için bilimsel çalışmaların yakından takip edildiğini bildirmişti... Aydın, elektromanyetik radyasyon hakkında, kamuoyunda kavram kargaşası ve yanlış bilgilendirmeden kaynaklanan tepkiler olduğunu da ifade etmişti...

Yönetmeliğe uygun davranıldığını belirten Devlet Bakanı Aydın, baz istasyonlarının, başka ülkelerde meskun mahallerde bulunan çeşitli binalara monte edildiğini belirterek, cep telefonu teknolojisine sahip olmak ve bunun getirdiği kolaylıklardan istifade edilmek isteniyorsa bu sistemin altyapısını oluşturacak baz istasyonlarının kurulmasının kaçınılmaz olduğunu da bildirip, Dini ve Sosyal Hizmet Vakfı’nın, Telekomünikasyon Kurumu’nca yayımlanan baz istasyonlarına ilişkin yönetmeliğe uygun olarak çalışmalarını yürüttüğünü de belirtmişti...

O günden bu güne 75 bin caminin sayısı elbette 75 binde kalmadı... Artış gösterdi... Baz istasyonlarının sayısı da artış gösterdi... O günlerde 500 olan sayı, bugünlerde kimbilir kaç binleri buldu...

Yani hükümet eliyle sağlık terörü yaşatmışlar bugüne kadar bizlere de haberimiz yokmuş... Masum dedelerimiz ve ninelerimiz, ellerinde bastonlarla camilere gidip ibadetlerini huşu içinde gerçekleştirirken, aslında ruhlarının huzura kavuşması için ellerini Yaradan'a açarken, ebediyete kısa yoldan bilet de kesiyorlarmış haberleri yokmuş... Gidenlere yazık, kalanlar ise sağolsunlar... Amin diyelim...

Gelelim akıllı İngiliz GSM'cilere... Onlar biraz daha kurnazlık yapmış bizim GSM'cilerden... Kilisenin görüntüsünün bozulmaması için öyle taktikler geliştirmişler ki, o kilisenin üzerinde baz istasyonu olduğunu bir türlü anlayamıyormuşsunuz... Baz istasyonlarının görünüşünü gizlemek için birçok yöntem ve teknik geliştiriyorlarmış. Örneğin çarmıh biçiminde baz istasyonlarını düzenliyorlarmış. Üzerine bazen Hz. İsa figürü bile koyuyorlarmış...

Hemen bizim camilerin üstü gözümün önüne geldi... Bizim akıllı GSM'ciler de acaba camilerin üstüne huri yüzlü melek görüntüleri koyarlar mı koyalar valla ... Akıllı bir GSM'ci bu önerimi kaçırmaz... İlgilenenlere duyurulur bu arada... Gelsinler kendilerine bu konuda taktik verelim...

Neyse şaka bir yana, bizim GSM'ciler ise kabak gibi çanakları minarelerin üzerine ya da kubbelerin yanına dikiveriyorlar. Çirkin bir görüntü oluşturuyorlar elbette... Belki de hiç gizleme gereğini duymuyorlardır... Üstelik halk sağlığını tehdit ede de, insanların gözlerinin içine baka baka, alay edercesine bu çirkin şeyleri dikiyorlar her yere...

Daha çok değil geçenlerde (8 Mart'ta) Antalya'nın Santral Mahallesi'nde yaşayan aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 50 kadar kişi, mahallerine bir GSM şirketine ait baz istasyonu kurulmasına tepki göstererek, Hacı İsmail Balcı Camii'nde protesto gösterisi düzenlemişti hatırlarsınız... O mahalleli adına açıklamada bulunan mahalle muhtarı Yavuz Karacan, "Mahallemizde 10 bini kişi yaşamaktadır. Çocuklarımızın baz istasyonunun yaydığı radyasyonun etkisi altında yaşamasını istemiyoruz. İbadet ettiğimiz camilerin ticarethane gibi kullanılmasına da karşıyız. Kimse bizim sağlığımızla oynayamaz" demişti... (http://www.kanalvip.com.tr/haber_detay.asp?ID=20606&baslik_id=1)

Eh bu mahalle muhtarımız insan sağlığı konusunda duyarlı bir muhtarmış... Muhtarlığın asli görevlerini de unutmayıp titiz davranmış... Gerçekten de baz istasyonları yaydığı elektromanyetik dalgalar ve radyasyon etkisiyle sağlığımıza çok zararlı olmaya devam ediyor.

Bu arada da Google'dan yaptığım araştırmalarda da GSM baz istasyonlarının elektromanyetik zararları konusunda bilinçlenen halkımız tepkilerini ortaya koymaya başladılar bile... Güzel yurdumun dört bir köşesinde baz istasyonları için gösteri, yürüyüş ve toplantılar yapıyorlar... Mahallelerine, okullarına, apartmanlarına ve camilerine baz istasyonları koydurtmama konusunda haklı olarak eylemlerine devam ediyorlar... (http://www.halkinsesi-tv.com/arsiv/2005/13Haziran2005.html)

Kısaca GSM'lerden trilyonlarca lira kazananlar, halkın sağlığını bozmaya devam ettikleri sürece de bu eylemler artarak sürecektir...

Ben aslında bu konuya çok önceleri takmıştım... Yıl 1998'di... GSM operatörleri daha yeni yeni her yere antenlerini dikmeye başlıyorlardı... Ben de boş durur muyum araştırıyordum bu konuyu...

Derken bir gün, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer'in "Yeter Söz Milletin" köşesinde bir okurunun cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik dalgalar ve radyasyon tehlikesi konusunda bilgi istemesi üzerine oturdum ve bir yazı kaleme aldım... Yalçın Bayer'in kendisine ulaştırdım.. O da sağolsun... Böylesi hassas bir konuda kendisi de hassas davranıp bu yazımı, köşesinin en baş haberi olarak geçmişti o yıllar... (http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/08/02/58995.asp)

Bu haberimde o senelerde görevde bulunduğum derneğin Genel Sekreteri olarak açıklamalarda bulunmuştum...

Şimdi ve her zaman da aynı konuya dikkat çekeceğim...

Bu arada rahipler "baz istasyonlarından porno bulaşır mı bulaşmazmıyı tartışadursunlar" ben bu yazımı okuyan tüm dostlarımı cep telefonları ve GSM baz istasyonları konusunda hassas davranmaları için uyarıyorum... Yarın öbür gün Kilise Mahkemesi kararı alır ve bu olay İngiltere'nin gündemine oturursa bakalım bizim hoca takımı ne yapacaklar? O zaman camilerden baz istasyonlarını indirecekler mi.. Yoksa tatlı kazançlarına devam edecekler mi?

Bu arada da tüm dostlar, lütfen cep telefonlarınızı kullanırken dikkatli olunuz... Sağlığınız üzerindeki etkilerini gözardı etmeyiniz...

O gün de tekrarladığım gibi bugün de aynı şeyleri tekrarlıyorum...

Gerçekten de iletişimin bizi yakalayacağı ve hasta edeceği değil, bizim iletişimi bilinçli yakalayacağımız sağlıklı bir Türkiye umudumu yineliyorum...

Ertan Yurderi

Not: Bu satırlarımla tekrar Yalçın Bayer'e bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. O günlerde bu konu üzerinde örnek bir gazetecilik tavrı sergilediği için... Yeter Söz Milletin - GSM'lerin insanlığa maliyeti