Hürriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hürriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2010 Cuma

Gelin UFO'canlar tanış olalım!..


Aslında aşağıda okuyacağınız yazımın bir bölümünü 18.06.2008 günü kaleme almış, Hürriyet gazetesinin şu an var olmayan blogu "Onpunto"sunda da yayınlamıştım...

Aradan epey bir zaman geçti... Çoğu şeyleri unuttuğum gibi bu yazımı da unutmuştum arşivimin tozlu byte'larında...

Ancak bugün Facebook'ta yeni bir video paylaşımıyla bu unuttuğum yazımı yeniden günyüzüne çıkartma gereğini duydum...

Paylaşılan videoda Japon asıllı Amerika Birleşik Devletleri doğumlu fizik teorisyeni olan Michio Kaku, "Kainat ve dünya dışı zeki yaşam" konusunu anlatıyor, bu uçsuz bucaksız evrenin içinde ve dışında nice evrenlerin varolabileceğini bize fizik kuramlarıyla açıklamaya çalışıyordu...

İşte o video...




Evet şimdi gelelim benim bu konuda daha önce de paylaştığım düşüncelerime...

Şu kâinat denilen sonsuz âlemde bir tek canlı varlık olarak dünyalıların olmasını düşünmek ne kadar doğru bir düşüncedir?..

Bilimsel olarak tek akıllı varlık olarak biz dünyalıları mı görmek zorundayız?..

Kendi galaksimizin (Güneş sistemimizin)dışında bizim galaksimize benzer milyarlarca galaksi varken oralarda da dünya benzeri farklı gezegenler ve yaşamlar olamaz mı?

Onların bilimsel ve teknolojik gelişmeleri bizlerden üstün olamaz mı?..

Önyargılardan ve dinsel düşüncelerden uzak olarak bu satırlara yazılamayan milyonlarca düşünceyi felsefi olarak da sorgusalınıza aldığınızda bir çok varsayımlar çıkarabilirsiniz kendinize...

Şöyle bir soruyu yöneltelim kendimize...


- Uzaylılar bir gün biz dünyalılarla iletişime geçmeye karar verirlerse gerçekten hangi ülkenin insanlarını tercih ederler? Amerikalıları mı, Japonları mı, İngilizleri mi, yoksa "UFO taşlamak" gibi sabıkası olan biz Türkleri mi tercih ederler?

Diğer hangi ülke insanlarını tercih ederler bilemem ama şu an ilk önce Türkleri tercih etselerdi, bu konuya hepimizden en fazla meraklı Sirius Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Haktan Akdoğan'la temas etmelerini isterdim doğrusu...

Şundan eminim ki; Haktan Akdoğan, onlarla oturur konuşur, onların Türkiye'yi ziyaret etme sebeplerini bizlere en gerçekçi ve en bilimsel biçimde açıklayabilirdi...

Zaten Haktan Akdoğan'ın bu konuda http://www.uzmantv.com/ sitesinde değerli açıklamaları var...

Haktan Akdoğan'ın açıklamalarını oradan izlediğim şekliyle yazı olarak dökmektense görsel olarak aktarmayı tercih ediyorum...

Şimdi sırasıyla konu başlıklarına göre size linklerini vereyim... Siz seyredin, bu konuda bir fikriniz olsun...

- Uzaylılar Türkiye'yi neden ziyaret ediyor?
http://www.uzmantv.com/uzaylilar-turkiyeyi-neden-ziyaret-ediyor

- Türk devleti UFO'lar hakkında gizli bilgilere sahip mi?
http://www.uzmantv.com/turk-devleti-ufolar-hakkinda-gizli-bilgilere-sahip-mi 

- Anadolu tarihinde UFO ziyaretleri var mı?
http://www.uzmantv.com/anadolu-tarihinde-ufo-ziyaretleri-var-mi

- Niğde ve Aksaray'daki UFO hareketleri nasıl arttı?
http://www.uzmantv.com/nigde-ve-aksaraydaki-ufo-olaylarinda-neler-yasandi

- 17 Ağustos depreminde uzaylılar neden bu bölgeyi sık sık ziyaret ediyorlardı?
http://www.uzmantv.com/17-agustos-depreminde-ufo-hareketleri-nasil-artti

- Hükümetlerin elindeki gizli UFO belgelerinin açıklanması için ne yapılabilir?
http://www.uzmantv.com/hukumetlerin-elindeki-gizli-ufo-belgelerinin-aciklanmasi-icin-ne-yapilabilir 

- Uzaylı ziyaretçiler mutlaka UFO ile mi geliyorlar?
http://www.uzmantv.com/uzayli-ziyaretciler-mutlaka-ufo-ile-mi-geliyor

- Uzaylılar dünyada en çok nereleri ziyaret ediyor?
http://www.uzmantv.com/uzaylilar-dunyada-en-cok-nereleri-ziyaret-ediyor

Ve daha bir çok bilgi Yaşam\Bilinmeyen\UFO Fenomeni başlığı altında http://www.uzmantv.com/ 'da izlenebilir...

Ayrıca Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi'nin http://www.siriusufo.org/tr adresini de ziyaret edebilirsiniz...

Elbetteki, uzaylıların varlığına inanıp inanmamak kişilerin tercih sebebidir.

Dileyen buna inanır, dilemeyen ise inanmaz...

Dileyen "bunlar deli saçması şeyler" diye gülüp geçer, dileyen de düşünür, inceler ve olabilirliğini hem kendisiyle, hem de bu konuya meraklı kuruluş ve kişilerle tartışadurur...

Yukarıda da dediğim gibi şayet biz Türklerle bir gün iletişimleri söz konusu olacaksa, bence ilk olarak o gün bu konuyu çok iyi bilen, bu konuda önyargısı ve beklentisi olmayan, tarihimizden gelen ve elindeki bilimsel verileri ÖZ’ündeki SEVGİ kavramıyla insanlığın ve evrenin hayrına kullanan kişi ve bilim adamlarıyla iletişime geçmeleri daha mantıklı olur diye düşünüyorum...

Çünki şu anda gözlemlediğim ve hissettiğim kadarıyla bazı insanlar ve bilim adamları insanların ve evrenin hayrına hizmet vermiyorlar bu dünyada…Ürettikleriyle, kendilerinin ve dünyadaki tüm canlılarının yaşamsal kaynaklarını yok etmeye programlamışlar kendilerini ve bunu tamamen ülke ve kendi çıkarları için yapmaktalar… Böylece hem dünyaya zararları oluyor bu tiplerin hem de Yaradan’ın tamamen saf SEVGİ’siyle kurulmuş olan evrensel sisteme de zararları oluyor…

Bu bağlamda; dünya dışından gelip ÖZ’lerinde Yaradan’ın saf SEVGİ’sini taşıyan, evrensel sistemlere hizmet etmek isteyen varlıkların bilgi ve deneyimleriyle, dünyada kendini SEVGİ’ye, huzura, barışa adayan ve bu alanda hizmet veren bilim adamlarının bilgi ve birikimleri birleştirilebilinir.

Böylece dünyada ve evrende barışın ve huzurun temininde daha yararlı şeyler yapılabilir inancını her zaman taşıyorum yüreğimde.

UFO veya UFO benzeri uzay gemileriyle ÖZ'lerinde Yaradan'ın saf SEVGİ'sini taşıyan ve evrensel sistemlere hizmet etmek isteyen dünya dışı varlıklarla bir gün kendim de karşılaşırsam şayet, önyargısız olarak hiçbir korku, endişe vs. çekmeyeceğimi, onlarla her şekilde iletişim kurma yolları deneyebileceğimi düşünüyorum...

Ayrıca tüm samimiyetimle ve kocayürekliliğimle söylüyorum ki.. Şayet bir gün böyle bir şey söz konusu olursa; Ben de tıpkı Yunus Emre ve Mevlânâ'nın hümanist felsefelerinde olduğu gibi, Yaradan'dan ötürü dünyayı ziyaret eden ve iletişime geçen bu varlıkları da aynı şekilde SEVGİ'yle kabul edecek ve onları da dünya insanları gibi sevebileceğimi düşünüyorum...


Bu arada rahmetli Bülent Ecevit’in 1953 yılında yazdığı “Uçan daireler” şiiri geldi aklıma...

Diyordu ki üstat bu şiirinde;

"Bu sonsuz gök
bizden midir değil midir
bu yıldızlar
canlı mıdır cansız mı

dostlar olmalı
bu göğün içinde
düşman olmalı

canlıysa bu yıldızlar
toprağında can olmalı
nefes alınmalıdır
yaşanıp ölünmeli

insan bu göğün boşluğuna dayanmaz
bir koca göğün içinde
bir ufacık dünyada yapayalnız
bir avuç insanla yaşanmaz

can olmalıdır göğün
yıldızlarında can
bize benzer veya benzemez
dost veya düşman

gelmeliler dünyamıza
içmeliler suyumuzdan..." 
(Bülent Ecevit, 1953)

Son söz olarak ben de diyorum ki;

"Gelin UFO'canlar tanış olalım,
SEVGİ’ye, barışa hep BİR’likte varalım…"

Ertan Yurderi 

7 Mart 2010 Pazar

Çetin Emeç anısına...





Çetin Emeç, 1935'te İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1952'de babası Selim Ragıp Emeç'in Son Posta gazetesinde başladı. 1972'ye kadar Hayat ve Ses dergilerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1972 yılında Hürriyet grubuna geçti. Hürgün Yayınları'nın genel yönetmenliğini yaptığı sırada, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevini üstlenen Emeç, 1984-85 yıllarında da genel yayın yönetmeni olarak Milliyet'e geçti. 1986'da genel koordinatör olarak Hürriyet gazetesine döndü. Öldürüldüğü 7 Mart 1990'da 38 yıllık gazeteci olan Emeç, Hürriyet Gazetesi Yönetim Kurulu Üyesi ve yazarıydı. Çetin Emeç, Gazeteciler Cemiyeti, Uluslararası Basın Enstitüsü ile Uluslararası Gazetecilik Basın Enstitüleri Federasyonu üyesiydi.

ÇETİN EMEÇ, HAİN BİR SALDIRIYA KURBAN GİTTİ...

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da İstanbul Suadiye'deki evinden işine gitmek için çıktığı sırada bindiği arabasının içinde şoförü Sinan Ercan'la birlikte öldürülmüştü. Teröristler, kullandıkları otomobili Bostancı Karakolu'nun yakınına bırakarak kaçmışlardı.

Olaydan bir gün sonra Atatürk Havalimanı'nın otoparkında terk edilmiş olarak bulunan açık mavi bir Renault 12 marka otomobilin torpido gözünde Hürriyet'in birinci sayfasındaki Çetin Emeç'in fotoğrafı kırmızı kalemle çizilmiş olarak bulunmuştu.

Emeç suikastıyla ilgili üç yıl boyunca hiçbir gelişme kaydedilemezken, 16 Ekim 1993'te Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy'un öldürülmesi emrini veren, İran yanlısı terör örgütü İslami Hareket'in Türkiye Askeri Birim Genel Sorumlusu ve İcra Şurası üyesi 'Deniz' kod adlı Ekrem Baytap, İstanbul Fatih'te yakalandı.

Çetin Emeç suikastının planlayıcılarından, İslami Hareket örgütü üyesi Abdullah Bilen, Merter'deki Garanti Bankası soygunundan sonra polisle girdiği çatışmada Kasım 1993'te öldürüldü. Suikastta, İngram marka silahı kullanan, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli 'Kemal' kod adlı tetikçi, çatışma sırasında ikinci kez polisin elinden kaçmayı başardı.

25 Kasım 1995'te ise Üsküdar Barbaros Mahallesi'nde polisle çatışmaya giren, Çetin Emeç suikastı tetikçilerinden Tamer Aslan, yaralı olarak yakalandı. Tamer Aslan ifadesinde, Emeç suikastında İrfan Çağrıcı ile birlikte tetiği çeken, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli teröristin gerçek adının Muzaffer Dalmaz olduğunu söyledi.

İslami Hareket örgütünün 'Ameliyat Timi' sorumlularından, Emeç suikastının tetikçilerinden İrfan Çağrıcı, 10 Mart 1996'da Kadıköy'de bir banka şubesinden İran kaynaklı yüklü miktarda parayı çekerken yakalandı.

Çetin Emeç, şoförü Sinan Ercan, yazar Turan Dursun ve iki İranlı rejim muhalifini öldürdükleri iddia edilen İslami Hareket Örgütü üyesi 41 sanık, İstanbul 3 No'.lu DGM'de tam üç yıldır yargılanıyor. Son duruşmada örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan sanıklar Kutbettin Gök ve Mehmet Zeki Yıldırım tahliye edildi. Örgütün yöneticisi, Emeç cinayetinin tetikçisi olduğu ileri sürülen İrfan Çağrıcı 2 yıldır duruşmalara katılmıyor. Dava hâlâ devam ediyor.

Mumcu'nun katillerinin yakalanması için başlatılan Umut operasyonuyla birlikte ele geçirilen Kışlalı'nın katilleri ve örgüt üyelerine ait cephanelik Emeç cinayetinin aydınlatılması konusunda da ipucu oldu.

Sincan'da bir köydeki tarlada bulunan silahların seri numaralarının Emeç suikastının faili olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan İslami Hareket Örgütü üyesi İrfan Çağrıcı'nın üzerinde ele geçirilen silahların seri numarasını takip ettiği ortaya çıkarıldı. Bu tesadüf, aynı zamanda suikastlarda İran bağlantısını kanıtlayan başka bir delil oldu.

İrfan Çağrıcı, 23 Temmuz 2000'de İstanbul 3 No'lu DGM'de Çetin Emeç suikastıyla ilgili yargılandığı davada 7.5 yılın ardından, "Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak" suçundan idam cezasına çarptırıldı. Çağrıcı'ya indirim uygulamayan DGM heyeti, aynı davada yargılanan dört sanığa müebbet ağır hapis cezası verdi. 17 sanığa da 3 yıl 9 ay ile 12 yıl 6 ay arasında ağır hapis cezaları veren mahkeme heyeti, 20 sanığın beraatini, yedi sanık hakkındaki dosyanın zaman aşımından düşmesini, bir sanığın da dosyasının ayrılmasını karara bağladı.

AİLESİNİN GÖZÜNDEN ÇETİN EMEÇ

"Bana 'Sizi gideceğiniz yere bırakalım' dedi"
Bilge Emeç (Eşi)

“Arnavutköy Kız Koleji'nde okurken, yazları ailemle, Erenköy'deki evimizde geçirirdik. Zaman zaman, denize girmek için Suna'ların (Kıraç) Çiftehavuzlar'daki yalılarına giderdim. Yine bir hafta sonu, sene 1956, denizde hafif hafif yüzüyorum. Birden farkına vardım ki, sahilden bir hayli açılmışım. Baktım hemen ilerimde demirli bir kotra var, hemen oraya doğru yönelerek, gidip ona tutundum. Tam o sırada kıçtan takma motorlu bir tekne yanımdan geçti ve birden durdu. Motorun içi dolu, iki de kız var, Çetin kullanıyor. Bana, ‘Çok açılmışsınız, yüzerek geri dönemezsiniz, biz sizi gideceğiniz yere bırakalım’ dedi. Dönerken önce o kızları, daha sonra da beni eve bıraktılar. Çetin'le ilk tanışmamız böyle oldu.

"Piyano çalıp mesajını aldığımı gösterdim"

Mehveş Emeç Birol (Kızı)

“Bir dönem zorlandığım için piyanoyu askıya almaya karar verdim. Bunu babama söylediğimde, sandım ki ilk sözü hangi derslerde zorlandığımı sormak olacak. Bana aynen şöyle demişti: "Peki istediğin gibi yap ama o zaman benim kızım olamazsın." Kendimi banyoya kilitleyip, dakikalarca ağlamıştım bu sözleri duyunca. İçim içimi yedi, ona nasıl böyle bir teklifte bulundum diye. Sonraki pazar günü ona bütün gün piyano çalıp, mesajını aldığımı gösterdim.”

"Babamın sözleri kulağıma küpe oldu"

Mehmet Emeç (Oğlu)

“Bir hafta sonu babamla gazetedeyiz, ertesi günün gazetesi gelmiş, okuyoruz. Tam o sırada bir ofis boy girdi içeri, bir şeyler getirmiş, ben harıl harıl spor sayfasını okuyorum. Adama ‘İyi akşamlar’ dedim ama yerimden kalkmadım. Adam odadan çıkar çıkmaz babam canıma okudu, haklı olarak: ‘Sen kimsin ki, ayağa kalkmıyorsun. O adam bütün gün burada çalışıyor, canı çıkıyor. Beni rezil ettin, diyecekler ki: 'Çetin Emeç bir eşek yetiştirmiş.’ Babamın bu sözleri o gün bugündür kulağıma küpe olmuştur.”


ÇETİN EMEÇ'LE İLGİLİ ANILARIM...

Çetin Emeç'i Milliyet'te çalıştığım senelerde tanıdım...

1984 senesinde gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni olmuştu... Her sabah, basın emekçilerinden önce işe gelir, gece geç saatlere kadar çalışır, baskı dönene kadar gazeteden ayrılmazdı...

Gazetede çalıştığım servis gazetenin mutfağı gibiydi. Bir yerde dizgi servisi, bir yerde gazete sayfalarının hazırlandığı pikajörlerin olduğu görsel servis, kamera ve montaj hepimiz aynı kattaydık...

Çetin Emeç, büyük zamanını bizlerin yanında geçirirdi. Sayfaların hazırlanışı sırasında büyük titizlik gösterirdi...

Gazete döndüğünde renk bozukluğu asla kabul etmez, montaj servisine gelir, renk şablonlarını düzelttirir, gerekirse baskı makinesinin yanına gider, kalıpları öyle bir yerleştirirdi ki, baskı hiç fire vermeden dönerdi...

Kendisi tam bir gazeteciydi bu yönüyle de...

Gerek çalıştığım dizgi servisinde, gerek koridorlarda, gerekse de yemekhanede hep çalışanlarıyla birlikteydi...

Hemen hemen gazetede çalışan herkesin yolu onunla bir yerde muhakkak kesişir, gözgöze gelirdi...

Daha sonra bizim gazeteden ayrıldı, yeniden Hürriyet'e döndü...

Aradan geçen birkaç sene sonra bir sabah işe geldiğimde, kapının önünde büyük bir kalabalık gördüm. Mesaimiz başladığı halde hiç kimse içeriye girmemişti... Ölüm haberini öğrenince çok üzüldüm... Çalıştığım servise girdim...

Ölüm haberinin ayrıntıları geldikçe, servise gelen yazılar da çoğalıyordu... O gün tüm gün Çetin Emeç'i yazdık... Gönüllerimizdeki hatıralarla...

Cenazesi Nuruosmaniye Camii'nden kaldırıldı... Ortalık mahşer günü gibiydi... Nuruosmaniye Caddesi'nde iğne atsanız yere düşmezdi... Cenaze namazından sonra yeniden Nuruosmaniye Caddesi'nden Milliyet'in önünden geçerken ve etraftaki işyerlerinden naaşı üzerine karanfiller ve güller atıldı... Sonra son çalıştığı yer olan Hürriyet binası önüne geldik, burada da tören düzenlendi... Slogan atıp, yürüyüş yapmak istedik. Ancak Divanyolu üzerinde polis bizi engellemişti... Oturma eylemi yapıp, sonra dağıldık...

İşte o kara günlere dair aklıma kalanlar bugün bunlar...

Kendisini tüm basın şehitlerimizle birlikte rahmetle anıyorum, ruhu şad olsun...

"Onların hiçbirini unutmadık!.. Unutmayacağız da..."












18 Nisan 2007 Çarşamba

Bekir Coşkun'un anlatamadıkları ...



Bekir Coşkun dünkü yazısına “Sen gidersen…” diye bir başlık atmış… Bunun sebebini de bir okuyucusunun (B.Coşkun’a göre) “Kimi haksız suçlamaların etkisinde kalıp ya da öylesine Hürriyet’e kızıp gönderdiği ‘Hoşçakalın’  maili” üzerineymiş… Bekir Coşkun bu “hoşçakalın”  maili üzerine çok üzülmüş. Gazete mutfağının içindeki çalışanların yaşadıklarıyla, kendi yaşadıklarını kısa ve öz cümlelerle çok güzel ifade etmiş… Gerçekten de geçmişte basında çalışan, bir basın emekçisi olarak ben de kendisine hak veriyorum…

Aslında bu  “Hoşçakalın” kelimesinin ardındaki gerçeği Bekir Coşkun yazısında tam anlatmamış, ya da anlatamamış… Ya da anlatmak istememiş…

Bu yazısının nedeni nedir diye hiç sordunuz mu kendinize? Hadi şayet sıkılmazsanız bir de benden dinleyin… Nedir çok sevdiğimiz ağabeyimiz Bekir Coşkun’un dile getiremedikleri…

Ben Yahoogroups’ta onlarca mail grubuna üyeyim. Bu mail gruplarının içinde benim için çok özel olanları da var elbette… Bugün mail kutuma bu özel gruplardan çok sevdiğim bir dostumdan mail geldi ve Bekir Coşkun’un dünkü yazısını neden kaleme aldığını hemen anladım…

Sizlere de anlatayım…

Bu mail şöyle başlıyor:

“Arkadaşlar,

Saygıdeğer medyamızın uzunca bir süredir yanlı yayın yaptığını zaten hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet Mitingi öncesi ve sonrası süreçte nasıl bir tavır takındıklarını da biliyoruz. Medyamız 14 Nisan’da sınıfta kaldı.

Ama toplu olarak bir tepki göstermezsek bu enerji boşa akıp gidecek.

Ben ve birkaç arkadaşım dün aşağıda e-mail adresi bulunan tüm Hürriyet Gazetesi yazarlarına, gerekçelerini de kısaca anlatarak ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar Hürriyet Gazetesi satın almayacağımızı’ bildiren mesajlar attık. (Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan Bey’i bu eleştirilerin dışında tutarak kendileri ile vedalaştık.)

 ………
 ………

Mail tabii bu kadar satırla bitmiyor. Alıntılar yaparak devam ediyorum…

“Sayın Bekir Coşkun bugünkü köşe yazısında bu konuya değinmiş. Umarım bizim katkımız olmuştur. Yani yüzbinlerce insan okumuş oldu. Mesajımız kitlelere yayıldı.

Hürriyet Gazetesi’nden maillerimizi gönderdiğimiz köşe yazarlarımız sadece Bekir Coşkun’la kısıtlı kalmıyor. Aşağıdaki yazarların mail adreslerine de aynı mailimizi gönderdik… Bunlar;

ybayer@hurriyet.com.tr
eozkok@hurriyet.com.tr
fercan@hurriyet.com.tr
oeksi@hurriyet.com.tr
rauftamer@posta.com.tr
bcoskun@hurriyet.com.tr
ecolasan@hurriyet.com.tr
msoysal@hurriyet.com.tr

Lütfen sizler de neden memnun değilseniz bunu çekinmeden dile getiriniz…

Medyaya şikâyetimizi bildirmek için ise Hürriyet Gazetesi ile başlamaya ne dersiniz?

Bu eylemimiz 14 Nisan’da sınıfta kalan diğer gazete yazarlarına da gönderilecek ve ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar tüm gazeteleri satın almayacağımızı’ kamuoyuna duyuracağız…

…..”

Mail birkaç satır sonra sona eriyordu…

Gazete yayımcıları ve çalışanları çok iyi bilirler ki; Bir okuyucuyu kaybetmek, bin okuyucuyu kaybetmek gibidir… Gazete çalışanları ve yazarları, okuyucularının gazeteye bağlılığını çok iyi bilirler… Okuyucularıyla kendileri arasında çok değişik bir sinerjik bağ vardır…

Ben her zaman  “sanal ortamı” yani “internet”i hiçbir zaman boş bir alan olarak görmüyorum. Aksine hepimiz biliyoruz ki, güzel sayılabilecek ya da sayılamayacak en ufak bilginin bile nasıl her yere fütursuzca forward’landığını yani mail listeleri oluşturularak gönderildiğini biliyoruz… Yıllardır hepimizin mail kutuları bu tür maillerle dolmuştur, bilirsiniz…

İnternet kullanan kamuoyunun ve onların tanıdıklarının da bu eyleme iştirak edebileceğini hiç düşündünüz mü? Bu mail ve benzeri mailler mail grupları tarafından ışık hızıyla her yere gönderiliyor şu an…

Bekir Coşkun  ağabeyimiz şu an haklı olarak bir okuyucusu kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yarın kaybedilen bu okuyucu kitlesine binlerin, onbinlerin eklenmeyeceğini kim taahhüt edebilir ki… Bu da haklı olarak tiraj kaybına sebep olacaktır…

Tiraj kaybı demek… Neyse bunun sebep olabileceği olasılıkları hiç düşünmek dahi istemiyorum…

Ben birçok gazetenin mutfağında çalıştım… Tiraj kayıplarının nasıl yaşandığını ve o tiraj kayıplarının sonrasında gazetelerde nelerin yaşandığını çok iyi bilenlerdenim…

Cumhuriyet’imize, onun ilke ve inkilaplarına sahip çıkmayan bir Bâbıâli düşünemiyordum bir zamanlar. Oysa şimdi renkli camlı plazaların ardında kalan bu güzide camianın  “Bir mitinge ve dolayısıyla da Cumhuriyet’e sahip çıkamaması”nın ceremesini de yine kendilerinin çekeceğini söylemek istiyorum…

Bu halk sanıldığı kadar vurdumduymaz değildir… 14 Nisan mitingi için söylenen “Onlar üç beş kişi olurlar meydanlarda” söyleminin ne kadar asılsız bir safsata olduğunu hepimiz gördük, şu birkaç gün içinde…

Şimdi üç-beş kişiyle başlayan mail trafiğinin sonucunda da basının alacağı darbeyi de bugünden görmek herhalde her basın çalışanının ve yazarının aklından çıkmamalıdır.

Durum bundan ibarettir… Bu yazıyı siz değerli onpuntocu arkadaşlarımla ve gönderebildiğim kadar gazeteci büyüklerimle ve küçüklerimle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz…

Türkiye’deki tüm basın çalışanları ve yazarlarımızın takkelerini önlerine koyup bir kez daha düşüneceklerini ümit ediyorum… Daha başka ne diyebilirim ki… Çözümlerini de kendileri üretsinler, kamuoyunun bu haklı protestosuna köşelerinde yer verip,  “hoşça kalın” diyen okuyucularının gönüllerini alsınlar… Bekir Coşkun ağabeyimiz köşesinde hemen yer vermiş ve gönül almaya başlamış bile… Kendisine çok teşekkürler…

Ertan Yurderi
Emekli bir basın emekçisi

16 Şubat 2007 Cuma

Bir Babıâli Hikayesi...

Yıl 80'li yılların başlangıcıydı... 12 Eylül öncesi askere gidip, 12 Eylül askeri darbesini de askerde yaşamış biri olarak askerliğimi bitirmiş, dönüşte de gençliğimin en taze bahar yıllarında, Babıali'nin gazete ve kağıt kokan havasını Milliyet gazetesinde çalışmaya başlayarak solumaya başlamıştım...


Teknoloji o kadar eskiydi ki o zamanlar gazetelerde... Bilgisayar teknolojisi daha bugünkü gibi gazetelere girmemiş, herkes yazılarını daktilolarda yazıyor, haber ajansları yazılarını telekslerle geçiyor, gazeteye girecek fotoğraflar yine haber ajanslarının telefoto sistemleriyle gazetelere geçiyor, gazetede renkli bir fotoğraf basımı için kamera servisinde birkaç renk film çekilip montajlanıyor, yüzlerce kişi birkaç saat içinde taşra baskısını baskıya yetiştirmek için uğraşlar veriyordu...

Gazetelere haber geçen bir iki haber ajansı vardı o zamanlar. Bu ajanslar da sabah sabah haberlerini geçmezlerdi... Bu yüzden de gazete çalışanlarının personel servis çalışanları hariç (ki onların da mesaisi sabah 09.00'da başlardı) tüm teknik servis çalışanlarıyla birlikte yazıişleri, istihbarat, spor servisi, dış haberler servisi, kamera servisi ve baskı servisi çalışanları saat 11.00'de işbaşı yaparlar, iki vardiya şeklinde çalışmaları sürerdi... Gece çalışanların mesaisi ise gece saat 02.00’de “ajans son” anonsuyla sona ererdi.

Gazetelerin gündemleri, ülkenin gündemini beklerdi resmen.. TBMM'de gündem saat 09.00'a doğru belli olurken, ajanslar bu gündemi saat 10.00 gibi telekslerinden geçmeye başlarlar, gazete genel yayın yönetmenleri ise saat başlarında gündem belirlemek için toplantıya oturur, yazıişleri ve istihbarat servisi kadrosunun da hazırladığı diğer haberlerle birlikte haberler tek tek ve sayfa sayfa değerlendirilirdi... Bu değerlendirmeler sırasında herhangi bir önemli haber geldiğinde de daha önce değerlendirilmiş haberler bir kenara bırakılır, araya bu yeni haber girer, manşetler, spotlar değiştirilir, sütunlar yeni haber ile süslenirdi... Hatta öyle zamanlar olurdu ki, sayfalar baskı için kalıba gönderilmişken bile, araya girecek bu önemli haberler için o saate kadar özenle ve büyük emekle hazırlanmış birçok sayfa baştan sona bozulur, yeniden sayfalar çatılırdı... Pikajörler bu değişiklikten hiç yerinmez, keyifle yeni sayfaları hazırlamaya koyulurlardı...



Ben de o sıralar, gazetenin görsel ve teknik servisi de sayılan dizgi servisinde yaklaşık 45 kişilik dev bir dizgi operatoru ordusuyla birlikte çalışıyordum...

Çalıştığım senelerde şimdiki gibi bilgisayar teknolojisi olmadığı için bizler gazeteye girecek yazıları tek mağazalı ve punto'lu şablonlu elektronik makinelerde ekransız dizmeye çalışırdık... Bu türde birçok makine vardı. Gazete başlığı yazan makine ayrı, spot yazanlar ayrı ayrıydı... Ben genelde English Times fontlu ve 8.5 puntoluk düz yazı yazılan makinelerde çalışmayı severdim...



Bu makinelerin özelliği, yazdığımız metni özel bir film üzerine kısa süreli flaş patlatarak geçirir, daha sonra bizler de o filmi karanlık odalardaki film banyo makinelerine verirdik... Banyo makinelerinin pis kokusu, yazı yazdığımız makinelerin gürültüsüne karışır, yazdığımız yazıları önlerindeki gazete mizanpaj sayfalarına yapıştıran pikajörlerin telaşı, genel yayın yönetmeninin bağırtılarına karışır, zaman hızla akıp geçer, gazete sayfaları şekillenir ve bir bakarsınız saat 17.00 suları olmuş, herkeste baskı öncesi heyecanı başlar...

Az sonra sabahtan beri her yanı temizlenen, boya mağazalarına renkli boyaları tek tek dökülen ve ısıtılan baskı makinesinin gürültülü çalışma sesi duyulur, gazete dönmeye başlarken binamız sallanır ve taptaze çıkan yeni gazetenin boya ve kağıt kokusu ciğerlerimize kadar işlerdi...

Dönen ilk taşra baskısı teknik servislere ve yazıişlerine dağıtılır, herkes gazete üzerine eğilir, baskı, yazım ve görsel hatalar aranırdı... Bu işlem gece de devam eder, Taşra baskısından sonra "İstanbul geç" tabir ettiğimiz baskı saat 23.00 gibi olur, sabaha karşı ise sadece Cağaloğlu bölgesinde dağıtılacak olan ve gazetenin logosu “meşale”nin altında beş yıldızı olan Milliyet gazetesi, Babıali'nin gazete bayilerindeki yerini süslerdi...


 
O zamanlar gazetede çalışanların tümüne yakını sendikalı ve Cemiyet üyesiydiler... İşe ilk girenler anında sigortalı yapılıp kadroya alınıyor ve işe ilk girdiği gün de maaşları peşin veriliyordu. İlk sene 30 gün, daha sonraki senelerde ise 45 gün izin hakları vardı... 6 maaş da ikramiye veriliyordu... Yani bir ay tek, bir ay çift maaş alınıyordu... Kısacası geniş sosyal haklara sahip olan gazeteciler böylesi rahat çalışmanın yanında düşündüklerini de rahat bir şekilde ifade edip paylaşamasalar bile (çünki o günlerde birçok haber üzerinde Sıkıyönetim tarafından ambargo vardı ve her yazar düşündükleriyle kendini rahat ifade edemezdi. Bizlerin o an öğrendiği haberleri, kamuoyu ve halk, günler sonra öğrenebiliyordu) gazete içindeki büyük birliktelik ve beraberlik anlayışıyla bu düşüncelerini sadece bizlerle de olsa paylaşabiliyorlardı...

Derken 80'li senelerin sonuna doğru piyasaya yeni yeni renkli gazeteler de çıkmaya başlamıştı. Bu gazetelerin kadroları oluşturulurken, diğer büyük gazetelerde o güne kadar kemikleşmiş olan kadrolardan elemanlar ayartılarak kadrolar oluşturuluyor ve yüksek ücretlerle transferler yapılıyordu...



O günkü transfer piyasası büyük gazetelerde çalışan insan sayısını azaltırken, gelişen teknoloji sebebiyle de gazetelerin teknik servislerinden insanlar birer ikişer işten çıkartılmaya başlandı... Benim işe girdiğim sene 45 kişilik dizgi operatoru ordusu yarı sayıya inmişti bile...

İstanbul piyasasına önce Güneş gazetesi girdi. Beyazıt Meydanı'nın arka sokaklarında matbaasını kurdu... Ancak yayın ömrü fazla uzun sürmedi... Ardından İzmir'den bir gazete daha geldi adını değiştirerek... Onun adı da Sabah oldu... Bu gazete Babıali piyasasını oldukça karıştırdı... Yüksek fiyatlarla yeni kadrolar oluşturdular oluşturmasına da, sonra sendikayı hiçe sayarak önce çalışanları sendikasızlaştırıp taşeronlaştırdılar, ardından da düşük ücretlerle işçi çalıştırdılar sonra da sıfır sosyal hakla insanları kapı önlerine koymaya başladılar...

Şeker ve Kurban Bayramı demek bir zamanlar gazetelerde en iyi para kazanılan zamanlar demekti... Bayramın arife, birinci ve son günleri çalıştığınız zaman 14 maaşa yakın mesai parası alır, o ayki maaşınızı diğer eklentilerle birlikte ikiye katlardınız... Ayrıca bu bayramlar sırasında, bayramların diğer günlerinde de Cemiyet’in çıkardığı Bayram gazetesinde çalışmışsanız şayet, nerdeyse o ayki maaşınızın üç katı para kazanırdınız... Ancak bu fazla mesaili ve bol kazançlı gelenek fazla uzun sürmedi, bu geleneği ilk bozan, bu piyasaya dışarıdan giren Sabah gazetesi oldu... Şeker ve Kurban Bayramı zamanlarında işçilerini çalıştırıp, gazetesini piyasaya sürdü... Bunu fırsat bilen diğer gazete patronları da bu geleneği sonraki ilerleyen senelerde bozup, onlar da gazetelerini Bayram zamanlarında piyasaya çıkardılar...

Geliyoruz 90'lı yılların başına... Ülkedeki ekonomik istikrarsızlık Milliyet'i de vurmaya başlamıştı... Gazete çalışanları önce teker teker (diğer gazetelerde de olduğu gibi) sendikasızlaştırıldılar, sonra da taşeronlaştırıldılar... Sonrasında ise, gazeteye yeni teknolojiler getirip ardından "iflas ediyoruz, bu teknoloji bizi batırıyor" nidalarıyla getirilen bu teknolojik gelişmeyi bahane ederek çalışanları işten çıkartmaya başladılar, tabii ki yerine daha düşük ücretle çalışanları da işe alarak... İşte bu sıralar da bizim dizgi operatoru sayımız da nerdeyse iki elin parmak sayısına kadar düşmüştü... 9 kişilik bir kadroyla yazıları diziyorduk...

Bu piyasadaki çoğu meslektaşlarımız ve dostlarımız, diğer gazetelerde değil maaşlarını almak, aylarca ve yıllarca maaşlarını ve sosyal haklarını dahi alamadılar... Aramızda hala bugüne kadar haklarını alamayan, mahkemesi süren mağdur dostlarımın varolduğunu biliyorum... O zamanlar başka bir gazeteden arkadaşımız gazete binası içinde masası başında kalp krizi geçirip öldü, bir kısım arkadaşımız içine düştüğü ruhsal bunalımdan dolayı çeşitli hastalıklara yakalanarak aramızdan ayrıldı... Diğer vs.. vs..'leri ise anlatmak istemiyorum, bunlar çok üzücü ve insan ruhunda iz bırakan şeyler çünki...

Nasıl olduysa oldu, Sekizinci Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal gazetelere el atmaya başlayıp piyasada sadece 3.5 gazete bırakacağım dedikten sonra güya iflasa doğru sürüklenen gazete patronları daha bir zenginleşmeye, daha da bir plazalaşmaya ve de şu anda da hepimizin bildiği gibi kartelleşmeye kadar önleri açılmış oldu...

İşte 90'lı yılların başlarında ben de çalıştığım gazetede yapılan en son teksikat sonucu (yani toplu işten çıkarma) çok sevdiğim işimden istemeyerek de olsa ayrıldım... Yaklaşık 3 sene boyunca sürekli iş aradım durdum ama maalesef ekonomik kriz yüzünden bir iş bulamadım... Artık ne iş verirlerse yaparım abi modunda çalmadığım kapı bırakmamışken, yeni kurulan bir gazetenin kapı güvenliğinde 5 milyon TL'ye çalışmaya karar verdiğim sırada, Milliyet'ten aynı sebepten işten çıkarılmış bir ağabeyimin telefonuyla hayatım değişmeye başladı...

- "Ertan napıyorsun?"

- İyiyim abi, bir gazetenin kapı güvenliğinde iş buldum çalışacağım 5 milyon TL'ye... (Not: Bu gazetenin adı daha sonra Yenişafak oldu...)

- Boşver onları oğlum, senin gibi adamın hem öyle bir yerde, hem de kapı güvenliğinde ne işi var, gel sana 15 milyon vereceğiz, yeni kurulan bir gazetenin dizgi servisi şefi olacaksın...

- Hadi be, ciddi misin ağabey?...

- Hiç sana yalan söyler miyim, hadi hemen zaman geçirmeden gel...

Beni işe çağıran bizim camianın duayenlerinden Adnan Genç’ti... Beni oluşturduğu kadroya alan ağabeyimiz de spor yazarı Can Bartu'nun kardeşi Arslan Bartu'ydu... Arslan Bartu daha önce de Politika gazetesinin kuruluşunda da kadro oluşturmuştu... Ne zaman piyasaya yeni bir gazete çıksa, oluşturulacak kadronun başında hep bu Arslan Bartu olurdu o zamanlar... :)

Hemen verilen adrese doğru yola çıktım... Gazetenin adını ben de bilmiyordum o ana dek... Gazetenin Kurtuluş semtindeki binasına geldiğimde içeride ne masa, ne sandalye ne de herhangi bir şey vardı...

Daha sonra gazetenin ismi açıklandı... Çalışacağım yerin adı Akşam gazetesiydi.. Önce masam, sonra sandalyem, ardından ambalajını benim açtığım süper bir PC 386 bilgisayarım oldu... Ardından ben de birlikte çalışacağım dizgici kadromu belirledim... Milliyet'ten işten çıkartılmış çok sevdiğim iki ağabeyimi de işe aldırtıp, 3 kişilik kadroyla dizgi servisini oluşturdum...

Istanbul’da Kurtuluş semtini ve Ergenekon Caddesi’ni bilir misiniz bilmem... Harbiye semtini geçtikten sonra, Pangaltı’ndan yukarıya doğru çıkan caddenin adıdır Ergenekon... Bu caddenin en sonuna doğru Şe-Tat İşhanı'nın üst katlarındaki odalarda çalışmaya başlamıştık... Gazetede önceleri çok sıkıntı çektik... Maaşlarımız bile 15 günlük gecikmeyle veriliyordu... Bir ara büyük gazete dağıtımcıları tarafından gazetemiz dağıtılmadı... Bizler yılmadık, koltuklarımızın altına yüklediğimiz gazetelerimizi, şehrin belirli yerlerinde ücretsiz dağıttık... Daha sonra gazetemiz promosyonlar vermeye başlayınca yavaş yavaş belirli bir tirajı yakalamaya başladı... En sonunda da büyük promosyon sayılan TV’ler verilmeye başlayınca tirajımız diğer gazetelerin tirajlarını ikiye katladı...

İşte böylesi zor ve çetin geçen iki sene sonrası, bir bahar günü Topkapı'daki eski Tercüman baskı tesislerindeki binamıza taşınıverdik, Kurtuluş semtini ve Şetat İşhanı’nı kendi haline bırakarak... Derken önce gazete yönetimi, ardından da gazetemizin patronu değişti... Vs.. Vs..

Ve bir gün aynı son yine başıma geldi... Önce yanımda çalışanlar işten çıkarıldı, ardından ben de işten çıkarıldım...

Zaten teknoloji de hızla ilerlemiş ve bizim dizgicilik işimiz de tüm gazetelerde ölmeye başlamıştı... Önce gazetelerdeki daktiloların tıktıkları sustu, ardından da teleksler kaldırıldı, bunların yerlerini son sistem bilgisayarlar aldı... Yazıişleri ve yazar kadrosu kendi haberlerini ve yazılarını kendileri yazar oldu. Sadece evlerinden yazan, işyerine uğramayan birkaç önemli yazar da bir süre yazılarını faksla geçerken, daha sonra onlar da birer bilgisayar sahibi oldular ve yazılarını diledikleri yerden geçmeye başladılar... Bizlere artık dizilecek iş kalmamıştı...

Kısaca eskilerin tabiriyle mürettiplik yeni deyimle dizgi operatörlüğü böylece tarihe karışmış oldu... Bir zamanlar rahmetli Burhan Felek biz mürettipler için, "O eli karalılarla aynı masaya oturmam, aynı yerde bulunmam" deyip bizleri 212 sayılı yasadan faydalanmamamız ve gazeteci sayılmamamız için uğraş vermişti... Ve yıllarca bu böyle devam etti... Neyse biz elikaralılar, bu mesleğin son nesilleriydik... Ve bir meslek sonunda teknolojiye yenilip, tarihteki yerini böylece almış oldu... (Not: Elikaralı demek, eski kurşun makinelerinde dizgi yapan mürettiplere verilen genel addır...)

90'lı yılların ikinci yarısını bir basın ajansında çalışarak geçirdim... Bu ajansta sahipliğini Gencay Gürsoy’un yaptığı, Genel Yayın Yönetmenliği’ni de Adnan Genç’in yürüttüğü “Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat Vakfı” için “İstanbul Kültür ve Sanat Haritası”nı çıkarttık piyasaya... Ayrıca İTKİB (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri) adına da “Hedef” adlı sektör dergisini çıkartırken, 1999 Ağustos’una yaşanan deprem sonrası bu işyerinden de ayrılmak zorunda kaldım...

Bir süre boşta kalmamak için taksi şoförlüğü yaparken, 2000 senesinin sonlarına doğru kendimi, Radikal gazetesinin Yazıişleri kadrosuna bağlı dizgi servisinde çalışırken buldum... Daha işe yeni girmişken ve bu işe ve ortama alışırken ve üstelik üzerinden de birkaç ay geçmişken, Cumhurbaşkanı'nın anayasayı Başbakan'ın önüne fırlatıp atmasından sonra oluşan ekonomik kriz sebebiyle bir kez daha gazetedeki işimden ayrılmak zorunda bırakıldım...

Çalıştığım gazetelerle olan hukuki mücadelem 2005'li yılların sonlarına kadar sürdü... Önceleri Milliyet'i mahkemeye verip, teknoloji sebeple işten çıkarıldığım için sendikal hakkım olan 14 maaş ikramiyeye hak kazandım, ardından gazetede geçen sürem için 2098 sayılı yasadan faydalanmam için bir kez daha mahkemeye verdim. O da 4 senelik bir süreç sonrası sonuçlandı... Ayrıca Akşam gazetesini de Milliyet'teki davayı kazandıktan sonra emsal göstererek mahkemeye vermiştim... İlk önce davayı kazandığım halde, karşı taraf Yargıtay süreci başlattı, ikinci kez mahkemem görüldü. Ve haklı davamda haksız yere düşüp yine Yargıtay'lık oldu dosyam... Yargıtay’dan en son çıkan karar ise; Akşam gazetesi lehine onanarak geriye döndü... Ve ben haklı mücadelemi kaybetmiş oldum... Bir basın çalışanı olarak 22 sene üzerinden emekli olacakken, 25 yıllık süre üzerinden çalışma süremi doldurarak normal bir işçi statüsünde emekli olmaya hak kazandım...

İşte böyle sevgili dostlar... Bu yazımla birlikte, tamı tamına çeyrek asıra sığan hatıralarım, film şeridindeki kareler gibi, gözümün önünden bir anda gelip geçti...

Daha ne sevinçlerim, ne acılarım, ne hatıralarım, ne dostluklarım ve dostlarım var bu satırlara sığmayacak, sığdırılmayacak büyüklükte... O yaşanmışlıklar artık gönlümün derinliklerinde güzel birer hatıra olarak kalacaklar...

Çünki artık ben de emekliler kervanının bir yolcusuyum, tüm geride bıraktıklarımla...

Ertan Yurderi