6 Nisan 2020 Pazartesi

Didimli Kadının Karantina Günleri (2)

“KARANTİNADAN KARANTİNAYA DİDİMLİ BİR KADININ GÜNCESİ”



Bundan önceki http://ertanyurderi.blogspot.com/2020/03/didimli-kadnn-karantina-gunleri-1.html “Didimli Kadının Karantina Günleri (1)” başlıklı yazımda Didim’den Candan arkadaşımızın Almanya seyahati dönüşü İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi kampüsü yakınındaki yurtta 14 günlük karantina günleri güncesini kendisiyle yaptığımız telefon görüşmesinden sizlere aktarmıştım…
Bu mecburi 14 günlük karantina süresini  tamamlayan arkadaşımız Candan, Didim’deki evine dönecekti…
İşte Candan’ın bu zorlu karantina sonrası eve dönüş mücadelesini ve evinde yeniden 14 günlük zorunlu karantinaya girip yaşadıklarını sizlere kendi ağzından aktarmaya çalışacağım…
“ … İstanbul’daki karantina günlerinin sonlarına doğru buradaki yaşama tam ayak uydurmaya başlamıştık ki çıkmamıza iki gün kala bizlere İçişleri Bakanlığı’ndan ve Sağlık Bakanlığı’ndan gelen yazılarla birlikte çıkış evraklarımızı getirdiler. Bu kağıtlar bizim bu karantinadan çıktıktan sonra evlerimize döndüğümüzde yeniden 14 günlük karantinaya girmemiz içindi… Bizlere imzalattıkları formlarda tüm kimlik bilgilerimiz, adresimiz ve sokağa çıkmama konusundaki uyarılara riayet etmemiz konusundaydı… Onları imzaladık, çıkış günümüzü ve saatlerimizi beklemeye başladık…
Ben bu süreçte iki kez İzmir üzerinden uçakla Didim’e gelmek için uçak bileti aldım, her iki seferinde de bu biletleri iptal ettirmek zorunda kaldım… Tabii benimle birlikte orada kalanlar da çeşitli illere gidecekleri için onlar da iptal ettirmek zorunda kaldılar… Salgınla ilgili süreç sürekli değiştiği için, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’ndan gelen talimatlar da değişiyordu sürekli… Bunları takip eder hale gelmiştik anı anına…

Almanya-İstanbul yolculuğum, İstanbul’daki karantina günlerim, İstanbul-İzmir yolculuğum, İzmir-Didim yolculuğum bunlar birer film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu… Bu yaşananlar acaba gerçek miydi? Ya da ben bir film senaryosu içinde rolümü mü oynuyordum?

Artık evimize tek geliş yolunun otobüs olduğunu anlayınca, otobüsle seyahat etmenin çarelerini aramaya başlamıştım… Hangi otobüs şirketiyle gelebileceğimi bilemediğim için İzmir’e geldikten sonra aklıma ilk gelen, İzmir havaalanından Didim’e transfer yapan araçlar olmuştu…  Onları aradığımda da çeşitli zorluklarla karşılaştım… Çünki sadece havaalanları transferleri için hizmet verdiklerini, otobüsle İzmir’e gelenleri çeşitli yerlerden özel araçlarla almak zorunda olduklarını belirttiler… Yanımdaki valizlerin miktarını sordular, en önemlisi de benden istedikleri astronomik taşıma ücretleriydi… 500 TL gibi ücretlerden söz ediyorlardı… Vazgeçtim… Düşüncem şöyleydi; İzmir’e ulaştığımda bir şekilde Didim’e geçmenin yollarını arayacaktım…
Son iki gün dolup, karantinadan tahliyemiz verildikten sonra ilk önce İstanbul’da yaşayanları salıverildiler,  sonra diğer tüm illere gidecekleri gruplara ayırarak gidecekleri yerlere göre servis otobüslerine almaya başladılar… Anladığım kadarıyla bu süreçte devlet METRO şirketiyle anlaşmıştı… Bizleri METRO şirketinin garajına götürdüler…
Garaja gitmek üzere servis otobüslerine bindirilirken oradaki kalabalıklığı ve izdihamı anlatmam mümkün değil… Sosyal mesafe asla korunmuyordu ve herkes binip gideceği servis aracı arayışı içindeydi… Neyse çeşitli zorluklarla bindiğimiz servis aracı bizi METRO şirketinin garajına getirip bıraktı… Oraya indiğimde, 14 günlük karantina günlerimdeki rahatlığımın artık kalmadığını, beni zorlu bir sürecin beklediğini hissetmiştim… Resmen kendimi ters bir köşeye düşmüş ve sıkışmış gibi hissetmiştim…
METRO şirketinin garajında da çok büyük bir kalabalık vardı… Herkes bilet almak için sabırsızlanıyordu. Bu yüzden bilet alınacak gişelere 5’erli ve 10’arlı gruplarla almaya başladılar… Böyle durumlarda uyanık davranmazsanız size sıra gelmesi mümkün değildi… Çünkü büyük bir karmaşa ve hengame vardı… Sanki herkes bir an önce bilet almaz iseler orada kalacakmış hissiyle panikle hareket ediyorlardı… Hiç kimsenin kimseye saygısının kalmadığını görünce kaygım bir kat daha artıyordu…
Şirket yetkilileri bunları görünce İllere göre insanları içeriye almaya başladılar. Önce Ankara’ya gidecekleri içeriye alıp bilet almalarını sağladılar. Sonra diğer illeri sırasıyla almaya çalıştılar…
Ben İzmir’e gideceğim için şanslıydım. Ankara’dan sonra İzmir’e gidecekleri içeriye almaya başladılar 10’ar kişilik gruplarla… Ben bu içeriye alınacak 10’ar kişilik gruplar sırasında tevazuyu bırakıp açıkgöz bir şekilde polisin de tüm uyarılarına rağmen boşluktan yararlanıp balık gibi kıvrılıp içeriye giriverdim… Başka çarem yoktu, çaresizdim ve bir an önce ben de gişelere ulaşıp biletimi almak istiyordum…
İçerisinin de dışarıdan bir farkı yoktu… İçeride de herkes ilk önce bilet alabilmek için birbirlerini dirsekliyor, itekliyor, tartışıyor ve birbirine bağırıyordu… Burada da sosyal mesafe korunmuyordu ne yazık ki… Böyle bir durumda kimin aklına gelirdi ki sosyal mesafeyi korumak? Zaten 14 günlük karantina sürecini yaşayan bizlerde ne psikoloji kalmıştı, ne bir şey… Morallerimiz tamamen bozuktu ve bir an önce evimize gidebilmek için resmen büyük bir savaşım veriyorduk… Bu süreçte yollar için alınan tedbirleri de öğrendiğimizde moralimiz bir kez daha bozuluyordu…
Bilet gişesinde izin belgelerimi göstererek ve 250 TL gibi bir astronomik ücret ödeyerek biletimi aldım. Normal zamanda 130 lira olan bilet bir anda 250 TL olmuştu… Bu parayı vermek zorundaydım ve hiç tereddütsüz ödedim… Bilet almanın sevincini bile yaşayamadan 10 dakika kadar sonra kalkacak otobüsümü peronlarda aramaya başladım.
İzmir yönüne gidecek 4 ya da 5 araç vardı, hangisi benim aracım diye sağdan sola koşuşturmacaya başladım elimdeki valizlerimle birlikte… Sonunda bineceğim otobüsümü buldum… Otobüs iki katlı bir otobüstü… Elimdeki valizlerimi bineceğim araca teslim etmek istediğimde de daha sonradan aracın şöförü olduğunu öğrendiğim kişiyle tartıştım… Bana ve otobüse binecek kişilere kaba ve kötü davranıyordu… Hatta bavullarımı atar gibi otobüsün bagajına yerleştirdi. Ben hayatımda ilk kez böyle bir araç şöförüne denk geldim. Bugüne dek firmaların tüm araç şoförleri müşterilere iyi davranıyordu, bu şöförün bizlere neden böyle kötü muamele ettiğini hâlâ anlayabilmiş değilim…
Neyse sonunda otobüse de binmiştim… Benim koltuk yerim üst kattaydı… Herkesi otobüste tek tek oturttular. Yanlarımıza başka kimseyi oturtturmadılar… Ben karantinadan çıkarken otobüslerin temiz olup olmayacağı konusunda bir bilgi sahibi olmadığım için yanıma çamaşır sulu bezler almıştım… Koltuğuma yerleşmeden önce koltuğumun üstünü, kolumu yaslayacağım dirsekliğimi, önümde duran monitörü ve her yeri güzelce bir dezenfekte ettim.
Yola koyulmuştuk sonunda… Bu arada herkes birbirine dezenfektan  ürünleri dağıtıyordu… Herkes kendisini birbirinden korumak için azami çaba sarfediyordu…
Yolculuğumun ilk saatlerinde bu hengameden kurtulmanın rehavetiyle gözlerime ağırlık çökerken, İstanbul’dan, bu Megaköy’den ayrılmanın rahatlığıyla uykuya dalıvermişim…
Gözlerimi açtığımda kan ter içindeydim. Aracın içi nerdeyse 40 derece civarındaydı… Bir hışımla otobüsün alt katına inerek o aksi şoföre ‘Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz, bu havada kaloriferler bu kadar yanar mı, yukarıda haşlandık biz, lütfen kapatın’ uyarısında bulundum.  Uyarım üzerine kapattı ancak aradan yarım saat kadar bir süre sonra yeniden kaloriferler yanmaya başladı ve biz yine o sıcaklıkla seyahatimize devam ettik.
Otobüs yeni açılan yollardan tam 5 saat kadar bir süre içinde İzmir’e geldi… Otobüsten sıcaklamış ve kan ter içinde İzmir garajında indim… İzmir garajında araçtan inince kendimi sanki Mars’a inmiş gibi hissettim… Etrafta hiçbir ulaşım aracı yoktu, etraf ıpıssızdı… Otobüs bizi bırakınca çekip gitti…
Benim bindiğim otobüste bir çiftle tanışmıştım. Onlar da İzmir Çeşme’ye gideceklerdi… Onlarla birlikte bizi evlerimize götürecek bir araç arayışına girdik. Çoğu otobüs yolcusunun yakınları onları almaya gelmişti. Ne yazık ki bizim böyle bir şansımız yoktu. Gecenin soğuk bir saatinde garajda oradan oraya araç bulmak için sürüklenmeye başladık… O gece ilk kez iliklerime kadar, hatta ruhuma kadar üşüdüğümü hissettim … Hiç böyle bir şey yaşamamıştım bugüne kadar…
Birlikte araç arayışında bulunduğumuz çiftin eşi bana valizlerimi taşımada yardım etti. En sonunda garaj dışında taksi benzeri özel bir araç bulabildik… Bildiğimiz sarı taksilerden değildi bu araç. Araç bulamayan kişilere yardımcı olmak için orada bekliyormuş… Onunla sıkı bir pazarlığa girdik. Yanımdaki çift Çeşme’ye gideceği için onlardan 250 lira gibi bir ücret istedi… Benden de ilk önce 500 lira istedi. Daha sonra yaptığımız pazarlıkta benimle 350 liraya anlaştı. O çifti Çeşme’ye bıraktıktan sonra devam edip beni de Didim’e bırakacaktı. Bu süreçte araç bulduğuma seviniyordum ama o anda gözüm ödeyeceğim ücretin fazlalığını görmüyordu. Amacım bir an önce Didim’e, evime ulaşmaktı…
Çeşme yolculuğumuz güzel geçti, yolda bu çiftle bol bol sohbet etme imkanımız oldu. Onları evlerine bıraktıktan sonra Didim’e yöneldik 24 yaşındaki genç şoför arkadaşımızla birlikte. Onunla da yolda sohbet etmek keyif vericiydi… Dünyanın ve Türkiye’nin bu salgın durumundan nasıl kurtulacağını konuşup durduk yol boyunca… Ayrıca ablalarından birisinin doktor, eniştesinin de asker kökenli olduğunu öğrendim. Doktor ablası kendisine maske ve dezenfektan vermiş. Benimle de paylaştı bu genç arkadaşımız.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Söke ovasına girerken etrafta tomurcuklanan ağaçları, yerlerde açan çiçekleri görünce duygulanıverdim… Nerelerden nerelere nasıl bir yolculuk içinde olduğumu sürekli düşünüp duruyordum… Gözlerim bir yandan rüzgar güllerine takılırken, Didim sapağını dönüyorduk…
Didim’e girdiğinde gözlerimin nemi, gözyaşlarına dönüşüverdi… Yeşilkent yoluna girerken kalbim heyecandan yerinden çıkacak gibiydi… Az sonra evime, yuvama kavuşacaktım… Sitenin önüne kadar şoför beni bıraktı, valizlerimi taşımama yardımcı oldu ve ben sonunda evime kavuşmuştum…
Evimin kapısını açtım, valizlerimi odanın içine taşıdığımda, kendimi koltuğa o yorgunlukla bırakıverdim… Etrafıma baktığımda beni bir zorlu sürecin daha beklediğini düşünmeye başladım… 14 günlük bir süreç, evimin kapısını araladığımda yeniden başlamıştı…
Evim 2 ay önce bıraktığım gibi değildi. Evimin bahçesi ve içi haliyle kirlenmişti… Dinlenip yeniden evi toparlamam gerekiyordu…
Sizlere bunu anlatırken tam 5 gün geçti üzerinden, bugün (Pazartesi) 6 güne gireceğim evdeki karantina sürecimin…
Şu an sizlere bunları anlatırken çok farklı duygular içindeyim. Almanya’dan dönüş sürecinde iyi şeyler yanında, iyi gitmeyen şeyler de yaşadım … Bazı önyargıyla yaklaştığım şeylerin tamamen farklı şeyler olduğunu ve daha iyi şeyler düşünmem gerektiğini öğrendim. Bazen de hakkında iyi şeyler düşündüğüm şeylerin daha dikkatli davranılması gereken şeyler olduğunu öğrendim … Çok farklı farkındalıklar yaşıyor insan…
İstanbul’da geçirdiğim 14 günlük karantina sürecinde devletten ve kişilerden gördüğümüz yardımlar yanında karantina sonrası yaşadıklarım akıl almazdı…
Düşünsenize 14 gün steril bir vaziyette karantinada kalıyorsunuz, sağlığınız her an kontrol altında iken, oradan sizi salıverdiklerinde yine bir kaos ortamına yeniden dalıveriyorsunuz… Kendinizi bu süreçte nasıl koruyacaksınız… Sizlere yukarıda da anlattığım gibi yaşadığım akıl almaz şeyler sonrası enfekte olmamak mümkün müdür acaba? Sanırım bu yüzden sizi yeniden evinizde 14 günlük bir karantina sürecine sokuyorlar…
Bunlar böyle olmamalıydı… O steril ortam bizler evimize gelene dek sürdürülmeliydi diye düşünüyorum… Bu salıverilme sürecinden eve gelene kadar geçen sürede devletimizdeki yöneticilere de sorulacak onlarca sorularım var… Yurtdışından gelip karantinaya alınma ortamının ve karantina sürecinde yaşatılan ortamın, karantinadan salıverilmeden sonra da yaşatılması gerekmez miydi? Bunu yetkililerin düşünmesini istiyorum…
Didim’de yalnız başına yaşayan bir kadın olarak tüm bu sürecin içinde bugünleri yaşamak inanın zordu ama bu zorluğu aklımı ve mantığımı kullanarak yenmeye çalıştım… Bu süreçten daha da güçlü bir kadın olarak çıktığımı düşünüyorum…
Komşularım benim geldiğimi öğrendikten sonra ihtiyaçlarımı karşılamam konusunda bana çok yardımcı oldular ve olmaya da devam ediyorlar… Bu süreci daha da rahat atlatabilmem için yanımda getirdiklerimi şu an için kullanıyorum… Ama bunlar tükenip bittiğinde nasıl bir yol izleyeceğimi süreç karar verecek…
Düşünsenize bir yolculuktan dönüyorsunuz ve kendi ülkenizde 28 günlük bir karantina sürecine giriyorsunuz, herkesten ve her şeyden tecrit bir halde yaşantınızı sürdürmeye çalışıyorsunuz…
Tek tesellim Didim gibi bir şirin ilçede yaşamış olmam… İstanbul’un o kasvetli, betonlaşmış, taşlaşmış ve soğuk havasından kurtulup, sımsıcacık Didim’deki evime kavuştum… Artık karantina altında dahi olsam yuvamdayım ve huzur içindeyim…
Bu satırları okuyan herkese sağlıklı yaşamlar diliyorum… Bu süreçte hepimizin çok dikkatli olması ve bir an önce bu salgından sağlıkla daha fazla zayiat vermeden çıkmamızı ümit ediyorum…
Sizlere sevgili dostum Ertan sayesinde ulaştım, “Karantina’dan Karantina’yı” sizlerle paylaştım. Kendisine de bu vesile ile teşekkür ediyorum… Ayrıca Didim Gerçek Gazetesine ve bu röportajın gerçekleşmesinde katkısı olan Erdem Özden arkadaşımıza da teşekkür ediyorum. Beni yalnız bırakmayan dostlarıma ve desteğini her zaman hissettiğim Didim halkına da teşekkür ediyorum…”
diyerek sözlerini tamamladı Candan…
Ve bizler de kendisine bu deneyimini bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyoruz…  Ve kendisine 14 günlük yeni zorunlu karantina mücadelesinde kolaylıklar diliyoruz… Didim olarak yanındayız Candan, her zaman da yanında olacağız… Kal sağlıcakla…

4 Nisan 2020 Cumartesi

Didim'in Ahval-i Umumiyesi...


Didim'in "ahvâl-i umumiye"si yani genel hali, durumu nasıl diye soracak olursanız, "orta yoldan hallice" diye yanıt verebilirim... Yani ne çok kötü, ne de çok iyi... İdare eder vaziyette görünüyor şimdilik!!!

Şu anda Didim'de yazlık sezona hazırlık, varg
ücüyle devam ediyor... Gürültü yasağı gelmeden  inşaatlara hız verilmiş vaziyette, hummalı çalışmalar sürüyor... Ortalıkta gezinen moloz taşıyan inşaat kamyonlarını, beton kamyonlarını, kaya kıran kepçe sesini, motorlu testere ve keser sesini duymanız mümkün... Covid-19 salgını sanki bu inşaatlara ve inşaat işçilerine uğramayacak şekilde çalışıyorlar. İnşaat işçileri var gücüyle çalışırken, müteahhitler de yaz sezonu buralara gelecek olan yeni müşteriler için gün sayıyorlar...

Hayatını rutine bağlayanlar da var, hayatı seven ve korunan insanlar da... Artık a
çık pazarlarda belediyemiz aldığı önlemlerle daha güvenli alışveriş yapabilmenin olanaklarını sunmaya çalışıyor... Pazarda satış yapan pazarcılar maske kullanırken, pazara gelen insanların maske bulamadıkları için pazar alışverişini nasıl yapacakları ise muammalığını sürdürüyor...

Su sayacı ve elektrik sayacı okumak i
çin dolaşan çalışanların maske taktıklarını göremedim... Zaten bundan sonra gelip sayaç okuma yaparlar mı işte orası da bir muamma...

Ve bu arada halka ila
ç hizmeti veren eczanelerde Sağlık Bakanlığı ve Eczacı Odaları bir düzenleme yapmadığını gözlemlemekteyim... Gerçi eczacılar kendi önlemlerini kendilerini almışlar, halka kendilerini koruyarak hizmet vermeye çalışıyorlar. Ama onlar da en az doktorlar kadar risk grubunda olanlar...

Bu arada aklıma Didim Marina geldi birden... Oradaki Yat Limanı'nda
çalışan işçiler ne yapıyorlar? Nasıl kendilerini koruyorlar? Yatlarıyla denizden gelenler 14 günlük karantina kurallarına uyuyorlar mı? Bu yolla gelenlerin ilçe içinde dolaşmalarına ve ihtiyaçlarını karşılamalarına izin veriliyor mu bunları ise hiç bilmiyorum...

Bu arada a
çık denizlere çıkıp beslenmemiz için balık tutan balıkçılar ne yapıyorlar? Onların işi gerçekten zor bu dönemde... Ufak bir balıkçı motorunun içinde içiçe yaşayıp, tuttukları balıkları halkla paylaşanlar, kendilerini koruma önlemleri alıyorlar mı?

Bu se
çenekleri çoğaltabiliriz... Kargo şirketleri, mobilyacılar, bankalar, şehir içinde toplum ulaşım hizmeti veren minibüslerde sosyal mesafe nasıl sağlanıyor ve bunlar denetleniyor mu? Hep bunlar us'umda delice sorular oluşturuyor...

Ge
çenlerde evde tüpümüz bitti... İsim vermeyeyim, Didim'de en iyi hizmeti veren tüpçü esnafından tüp istedim... Eve tüp değiştirmeye gelen tüpçümüzün ellerinde ne eldiven vardı, ne de ağzında maske... Biz kendimizi uzak tutmaya çalıştık, sosyal mesafemizi koruduk... Elimin ucunda tuttuğum parayı eline sıkıştırıverdim, para üstünü bile almadım, bırakıverdim... Zaten o da hiç umursamadan ve sesini sedasını çıkarmadan çekip gitti...

Didim'deki emniyet g
üçlerinin araç uygulamalarındaki durumunu bilmiyorum ama TV'lerden seyrettiğim kadarıyla İl'den İl'e geçişlerde genç polis kardeşlerimizin eline bir ateşölçer aleti vermişler, onlar da gelenin, geçenin alnına yakın mesafeden dayıyor değdiriyor gibi araç içindeki kişilerin ateşlerini ölçüyorlar...

Aslında b
öyle uygulamadaki temel esas değdirmeden ölçmek... Bu aletlerin çoğu yurtdışı menşeli, orada nasıl kalibre olmuş bunlar. Doğru ölçüyor mu? Bu aletlerdeki enerji yeterli mi? Ya yanlış ölçüyorsa?

Biraz
önce haberlerde de seyrettim, adam arabasında yolculuk ediyor, arabanın içinde 3 kişi var... Polis arabanın içine kadar kolunu soktu, hatta kolu şöforün yanındakine uzanırken, şöforün ağız mesafesine dek kolunu yaklaştırdı... Bu uygulama tam tersine virüsün hızla yayılmasına yol açmaz mı? Polis kardeşimizin kendisi neden sosyal mesafeyi koruma gereğini duymadı? Kendinden o kadar emin mi? Ya o da bir taşıyıcıysa... Ya da arabalardan birinden virüs kaparsa onu bu hastalıktan kim koruyacak?

A
çık pazarlara ve süper marketlere giderken maske takılmalı demiştik... Maske bulamıyorsak kendi üretiminiz maskeler yıkanabilir özellikte olması nedeniyle daha kullanışlı ve ekonomik olabilir... Ellerimize taktığımız eldivenleri çok dikkatli kullanmalıyız. Paraya dokunduğunuz eldivenleri hemen atmamız gerekli. Eğer mümkünse, pazara ve markete 2 kişi birlikte gitmeli ve 1 kişi sadece para alıp vermeli. Diğeri de ürünleri almalı. Para cüzdanda değil, ayrı naylon ya da bir başka torbada saklanmalı... Şayet kredi kartı kullanacaksak, onu eve döndüğümüzde mutlaka sabunlu nemli bir bezle temizleyip hemen kurutmalı.

Bu arada Didim'de covid-19 hastalığının dışında bir hastalığınız olursa, ne yapacağınızı da bilmek zorundasınız... Bu konuda halkın bir bilgisi yok, hastaneye ya da aile hekimine gidip gitmeme konusunda herkes endişe içinde...

Ö
rneğin bu süreçte (Allah korusun hepimizi de) bir kaza geçirdiniz ya da bir kalp krizi atlattınız, nereye götürecekler sizi? Hastanelerde covid-19 pozitif hastalarla beraber mi tedavi edileceksiniz? Ya da örneğin ayağınızı ya da bir yerinizi incittiniz, hastaneye gidip pozitif hastalık taşıyanlarla beraber mi sıra bekleyeceksiniz?

Yazıma başlarken de dediğim gibi Didim'in "ahv
âl-i umumiye"si yani genel hali, durumu nasıl diye soracak olursanız, orta yoldan hallice ... Kafalarımızda onlarca soruyla başbaşayız vesselam...

Hepinize mutlu, huzurlu ve sağlıklı yaşamlar...


3 Nisan 2020 Cuma

“Yaz ayı gelene, incirler olana” dek kalmışsa Didim’de yaşam!!!


Dün Aydın Büyükşehir Belediye Başkanımız Özlem Çerçioğlu Aydın ilinde 12 korona virüs vakası görüldüğünü duyurarak, covid-19 virüsünün daha fazla yayılmaması için sosyal medya aracılığıyla bir video paylaştı. Videosunda Kuşadası’nda ve Didim’de yazlıkları olan çeşitli şehirlerde yaşayıp yaz aylarında Kuşadası ve Didim’e gelen yazlıkçılara “incirler olana kadar gelmeyin, evlerinizde kalın” mesajını verdi…

Ama heyhat bu mesaj için biraz geç kalınmadı mı?

Ben bundan yaklaşık 15 gün önce (19 Mart) bir gözlememi paylaşmıştım “An İtibariyle Didim” adlı yazımda… Evim Didim’in en işlek caddelerinden birisinde olduğundan, evimin camından İstanbul, Ankara Denizli, Çorum, Çankırı vs. plakalı araçların çoğaldığından bahsederek, Didim’in yaz aylarındaki kalabalıklığına geriye döndüğünü ve bunun hastalığın yayılması konusunda tehlikeli bir durum olduğunu yazmıştım...

İtalya’da da aynı durum olmamışmıydı? Belli bir bölgede salgın hastalık baş gösterince İtalyanlar daha güneye yazlıklarına kaçtığında bu virüsü yaymamışmıydılar? Ve şu anda İtalya Avrupa’da en fazla kayıpların yaşandığı ülke haline gelmedi mi?

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca bu virüsün 81 ilde var olduğu bilgisini verince, durum daha net ortaya çıktı… Artık tüm Türkiye bu virüsle bir şekilde tanışmış oldu…

İnanın şehir efsaneleri gibi efsaneler halk arasındaki fısıltı gibi yayılıyor… Nereye gitseniz, nereyi dolaşsanız aynı fısıltılar sizi yoruyor…Normal ölümler bile şüphe uyandırıyor artık Didim’de? Daha dün 45 yaşındaki yalnız yaşayan bir kadının ölüm haberi Didim yerel gazetelerinde manşete çıktı… Kadının naaşı otopsi için götürülmüş… Otopsi sonrası ölüm sebebi açıklanır mı bilmem ama, bizim için gerisi muamma?

Bazen bir markette karşılaştığımız tanıdıklar, “şu markete gitme oradaki kasiyer kız hastalanmış çok kişiye hastalık bulaştırmış”, “şu sokakta fazla dolaşma, şu evden ambulans birisini almış”, “şu eczaneye gitme orada çalışan eczacı kalfası hastalanmış”, “yok hastaneye gitme”, “yok sağlık ocağına gitme” gibi haberler de insanın canını sıkıyor ve korku yaratıyor ister istemez…

Endişe ve panik olmasın diye halk doğru dürüst bilgilendirilmediği ve halktan çok şey saklandığı için için fısıltı gazetesinin önüne geçebilmek mümkün değil bundan böyle…

Ayrıca dün akşam bir arkadaşımla telefonda konuşurken o da gözlemlerini anlatınca bana, canım daha da sıkıldı… Onun minik bir köpeği var ve köpeğin ihtiyacı için her gün sokağa çıkmak zorundalar… Her sokağa çıktıklarında çevreye atılmış halde gördüğü kullanılmış maske ve eldivenlerden söz etti bana… Arkadaş bu nasıl akla ziyan bir şeydir? Çevremiz çöp tenekesiyle dolu ve insanlar bunları çöplere atmaktan bile imtina ediyor? Hastalık yayılmasın da ne etsin? Yerlere tükürenlere, yerlere kullanılmış eldiven ve maske atanlara lanet okumamak için kendimi zor tutuyorum…

“Yaz ayı gelene, incirler olana” dek  kalmışsa Didim’de yaşam, yaz aylarının tadını hep birlikte çıkartırız elbet… Ancak bu tabloya baktığımızda o pek mümkün gibi görünmüyor, ama Didim yazlıkçılarla dolup taşmaya devam ediyor…