Yıl 80'li yılların başlangıcıydı... 12 Eylül öncesi askere gidip, 12 Eylül askeri darbesini de askerde yaşamış biri olarak askerliğimi bitirmiş, dönüşte de gençliğimin en taze bahar yıllarında, Babıali'nin gazete ve kağıt kokan havasını Milliyet gazetesinde çalışmaya başlayarak solumaya başlamıştım...
Teknoloji o kadar eskiydi ki o zamanlar gazetelerde... Bilgisayar teknolojisi daha bugünkü gibi gazetelere girmemiş, herkes yazılarını daktilolarda yazıyor, haber ajansları yazılarını telekslerle geçiyor, gazeteye girecek fotoğraflar yine haber ajanslarının telefoto sistemleriyle gazetelere geçiyor, gazetede renkli bir fotoğraf basımı için kamera servisinde birkaç renk film çekilip montajlanıyor, yüzlerce kişi birkaç saat içinde taşra baskısını baskıya yetiştirmek için uğraşlar veriyordu...
Gazetelere haber geçen bir iki haber ajansı vardı o zamanlar. Bu ajanslar da sabah sabah haberlerini geçmezlerdi... Bu yüzden de gazete çalışanlarının personel servis çalışanları hariç (ki onların da mesaisi sabah 09.00'da başlardı) tüm teknik servis çalışanlarıyla birlikte yazıişleri, istihbarat, spor servisi, dış haberler servisi, kamera servisi ve baskı servisi çalışanları saat 11.00'de işbaşı yaparlar, iki vardiya şeklinde çalışmaları sürerdi... Gece çalışanların mesaisi ise gece saat 02.00’de “ajans son” anonsuyla sona ererdi.
Gazetelerin gündemleri, ülkenin gündemini beklerdi resmen.. TBMM'de gündem saat 09.00'a doğru belli olurken, ajanslar bu gündemi saat 10.00 gibi telekslerinden geçmeye başlarlar, gazete genel yayın yönetmenleri ise saat başlarında gündem belirlemek için toplantıya oturur, yazıişleri ve istihbarat servisi kadrosunun da hazırladığı diğer haberlerle birlikte haberler tek tek ve sayfa sayfa değerlendirilirdi... Bu değerlendirmeler sırasında herhangi bir önemli haber geldiğinde de daha önce değerlendirilmiş haberler bir kenara bırakılır, araya bu yeni haber girer, manşetler, spotlar değiştirilir, sütunlar yeni haber ile süslenirdi... Hatta öyle zamanlar olurdu ki, sayfalar baskı için kalıba gönderilmişken bile, araya girecek bu önemli haberler için o saate kadar özenle ve büyük emekle hazırlanmış birçok sayfa baştan sona bozulur, yeniden sayfalar çatılırdı... Pikajörler bu değişiklikten hiç yerinmez, keyifle yeni sayfaları hazırlamaya koyulurlardı...
Ben de o sıralar, gazetenin görsel ve teknik servisi de sayılan dizgi servisinde yaklaşık 45 kişilik dev bir dizgi operatoru ordusuyla birlikte çalışıyordum...
Çalıştığım senelerde şimdiki gibi bilgisayar teknolojisi olmadığı için bizler gazeteye girecek yazıları tek mağazalı ve punto'lu şablonlu elektronik makinelerde ekransız dizmeye çalışırdık... Bu türde birçok makine vardı. Gazete başlığı yazan makine ayrı, spot yazanlar ayrı ayrıydı... Ben genelde English Times fontlu ve 8.5 puntoluk düz yazı yazılan makinelerde çalışmayı severdim...
Bu makinelerin özelliği, yazdığımız metni özel bir film üzerine kısa süreli flaş patlatarak geçirir, daha sonra bizler de o filmi karanlık odalardaki film banyo makinelerine verirdik... Banyo makinelerinin pis kokusu, yazı yazdığımız makinelerin gürültüsüne karışır, yazdığımız yazıları önlerindeki gazete mizanpaj sayfalarına yapıştıran pikajörlerin telaşı, genel yayın yönetmeninin bağırtılarına karışır, zaman hızla akıp geçer, gazete sayfaları şekillenir ve bir bakarsınız saat 17.00 suları olmuş, herkeste baskı öncesi heyecanı başlar...
Az sonra sabahtan beri her yanı temizlenen, boya mağazalarına renkli boyaları tek tek dökülen ve ısıtılan baskı makinesinin gürültülü çalışma sesi duyulur, gazete dönmeye başlarken binamız sallanır ve taptaze çıkan yeni gazetenin boya ve kağıt kokusu ciğerlerimize kadar işlerdi...
Dönen ilk taşra baskısı teknik servislere ve yazıişlerine dağıtılır, herkes gazete üzerine eğilir, baskı, yazım ve görsel hatalar aranırdı... Bu işlem gece de devam eder, Taşra baskısından sonra "İstanbul geç" tabir ettiğimiz baskı saat 23.00 gibi olur, sabaha karşı ise sadece Cağaloğlu bölgesinde dağıtılacak olan ve gazetenin logosu “meşale”nin altında beş yıldızı olan Milliyet gazetesi, Babıali'nin gazete bayilerindeki yerini süslerdi...
O zamanlar gazetede çalışanların tümüne yakını sendikalı ve Cemiyet üyesiydiler... İşe ilk girenler anında sigortalı yapılıp kadroya alınıyor ve işe ilk girdiği gün de maaşları peşin veriliyordu. İlk sene 30 gün, daha sonraki senelerde ise 45 gün izin hakları vardı... 6 maaş da ikramiye veriliyordu... Yani bir ay tek, bir ay çift maaş alınıyordu... Kısacası geniş sosyal haklara sahip olan gazeteciler böylesi rahat çalışmanın yanında düşündüklerini de rahat bir şekilde ifade edip paylaşamasalar bile (çünki o günlerde birçok haber üzerinde Sıkıyönetim tarafından ambargo vardı ve her yazar düşündükleriyle kendini rahat ifade edemezdi. Bizlerin o an öğrendiği haberleri, kamuoyu ve halk, günler sonra öğrenebiliyordu) gazete içindeki büyük birliktelik ve beraberlik anlayışıyla bu düşüncelerini sadece bizlerle de olsa paylaşabiliyorlardı...
Derken 80'li senelerin sonuna doğru piyasaya yeni yeni renkli gazeteler de çıkmaya başlamıştı. Bu gazetelerin kadroları oluşturulurken, diğer büyük gazetelerde o güne kadar kemikleşmiş olan kadrolardan elemanlar ayartılarak kadrolar oluşturuluyor ve yüksek ücretlerle transferler yapılıyordu...
O günkü transfer piyasası büyük gazetelerde çalışan insan sayısını azaltırken, gelişen teknoloji sebebiyle de gazetelerin teknik servislerinden insanlar birer ikişer işten çıkartılmaya başlandı... Benim işe girdiğim sene 45 kişilik dizgi operatoru ordusu yarı sayıya inmişti bile...
İstanbul piyasasına önce Güneş gazetesi girdi. Beyazıt Meydanı'nın arka sokaklarında matbaasını kurdu... Ancak yayın ömrü fazla uzun sürmedi... Ardından İzmir'den bir gazete daha geldi adını değiştirerek... Onun adı da Sabah oldu... Bu gazete Babıali piyasasını oldukça karıştırdı... Yüksek fiyatlarla yeni kadrolar oluşturdular oluşturmasına da, sonra sendikayı hiçe sayarak önce çalışanları sendikasızlaştırıp taşeronlaştırdılar, ardından da düşük ücretlerle işçi çalıştırdılar sonra da sıfır sosyal hakla insanları kapı önlerine koymaya başladılar...
Şeker ve Kurban Bayramı demek bir zamanlar gazetelerde en iyi para kazanılan zamanlar demekti... Bayramın arife, birinci ve son günleri çalıştığınız zaman 14 maaşa yakın mesai parası alır, o ayki maaşınızı diğer eklentilerle birlikte ikiye katlardınız... Ayrıca bu bayramlar sırasında, bayramların diğer günlerinde de Cemiyet’in çıkardığı Bayram gazetesinde çalışmışsanız şayet, nerdeyse o ayki maaşınızın üç katı para kazanırdınız... Ancak bu fazla mesaili ve bol kazançlı gelenek fazla uzun sürmedi, bu geleneği ilk bozan, bu piyasaya dışarıdan giren Sabah gazetesi oldu... Şeker ve Kurban Bayramı zamanlarında işçilerini çalıştırıp, gazetesini piyasaya sürdü... Bunu fırsat bilen diğer gazete patronları da bu geleneği sonraki ilerleyen senelerde bozup, onlar da gazetelerini Bayram zamanlarında piyasaya çıkardılar...
Geliyoruz 90'lı yılların başına... Ülkedeki ekonomik istikrarsızlık Milliyet'i de vurmaya başlamıştı... Gazete çalışanları önce teker teker (diğer gazetelerde de olduğu gibi) sendikasızlaştırıldılar, sonra da taşeronlaştırıldılar... Sonrasında ise, gazeteye yeni teknolojiler getirip ardından "iflas ediyoruz, bu teknoloji bizi batırıyor" nidalarıyla getirilen bu teknolojik gelişmeyi bahane ederek çalışanları işten çıkartmaya başladılar, tabii ki yerine daha düşük ücretle çalışanları da işe alarak... İşte bu sıralar da bizim dizgi operatoru sayımız da nerdeyse iki elin parmak sayısına kadar düşmüştü... 9 kişilik bir kadroyla yazıları diziyorduk...
Bu piyasadaki çoğu meslektaşlarımız ve dostlarımız, diğer gazetelerde değil maaşlarını almak, aylarca ve yıllarca maaşlarını ve sosyal haklarını dahi alamadılar... Aramızda hala bugüne kadar haklarını alamayan, mahkemesi süren mağdur dostlarımın varolduğunu biliyorum... O zamanlar başka bir gazeteden arkadaşımız gazete binası içinde masası başında kalp krizi geçirip öldü, bir kısım arkadaşımız içine düştüğü ruhsal bunalımdan dolayı çeşitli hastalıklara yakalanarak aramızdan ayrıldı... Diğer vs.. vs..'leri ise anlatmak istemiyorum, bunlar çok üzücü ve insan ruhunda iz bırakan şeyler çünki...
Nasıl olduysa oldu, Sekizinci Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal gazetelere el atmaya başlayıp piyasada sadece 3.5 gazete bırakacağım dedikten sonra güya iflasa doğru sürüklenen gazete patronları daha bir zenginleşmeye, daha da bir plazalaşmaya ve de şu anda da hepimizin bildiği gibi kartelleşmeye kadar önleri açılmış oldu...
İşte 90'lı yılların başlarında ben de çalıştığım gazetede yapılan en son teksikat sonucu (yani toplu işten çıkarma) çok sevdiğim işimden istemeyerek de olsa ayrıldım... Yaklaşık 3 sene boyunca sürekli iş aradım durdum ama maalesef ekonomik kriz yüzünden bir iş bulamadım... Artık ne iş verirlerse yaparım abi modunda çalmadığım kapı bırakmamışken, yeni kurulan bir gazetenin kapı güvenliğinde 5 milyon TL'ye çalışmaya karar verdiğim sırada, Milliyet'ten aynı sebepten işten çıkarılmış bir ağabeyimin telefonuyla hayatım değişmeye başladı...
- "Ertan napıyorsun?"
- İyiyim abi, bir gazetenin kapı güvenliğinde iş buldum çalışacağım 5 milyon TL'ye... (Not: Bu gazetenin adı daha sonra Yenişafak oldu...)
- Boşver onları oğlum, senin gibi adamın hem öyle bir yerde, hem de kapı güvenliğinde ne işi var, gel sana 15 milyon vereceğiz, yeni kurulan bir gazetenin dizgi servisi şefi olacaksın...
- Hadi be, ciddi misin ağabey?...
- Hiç sana yalan söyler miyim, hadi hemen zaman geçirmeden gel...
Beni işe çağıran bizim camianın duayenlerinden Adnan Genç’ti... Beni oluşturduğu kadroya alan ağabeyimiz de spor yazarı Can Bartu'nun kardeşi Arslan Bartu'ydu... Arslan Bartu daha önce de Politika gazetesinin kuruluşunda da kadro oluşturmuştu... Ne zaman piyasaya yeni bir gazete çıksa, oluşturulacak kadronun başında hep bu Arslan Bartu olurdu o zamanlar... :)
Hemen verilen adrese doğru yola çıktım... Gazetenin adını ben de bilmiyordum o ana dek... Gazetenin Kurtuluş semtindeki binasına geldiğimde içeride ne masa, ne sandalye ne de herhangi bir şey vardı...
Daha sonra gazetenin ismi açıklandı... Çalışacağım yerin adı Akşam gazetesiydi.. Önce masam, sonra sandalyem, ardından ambalajını benim açtığım süper bir PC 386 bilgisayarım oldu... Ardından ben de birlikte çalışacağım dizgici kadromu belirledim... Milliyet'ten işten çıkartılmış çok sevdiğim iki ağabeyimi de işe aldırtıp, 3 kişilik kadroyla dizgi servisini oluşturdum...
Istanbul’da Kurtuluş semtini ve Ergenekon Caddesi’ni bilir misiniz bilmem... Harbiye semtini geçtikten sonra, Pangaltı’ndan yukarıya doğru çıkan caddenin adıdır Ergenekon... Bu caddenin en sonuna doğru Şe-Tat İşhanı'nın üst katlarındaki odalarda çalışmaya başlamıştık... Gazetede önceleri çok sıkıntı çektik... Maaşlarımız bile 15 günlük gecikmeyle veriliyordu... Bir ara büyük gazete dağıtımcıları tarafından gazetemiz dağıtılmadı... Bizler yılmadık, koltuklarımızın altına yüklediğimiz gazetelerimizi, şehrin belirli yerlerinde ücretsiz dağıttık... Daha sonra gazetemiz promosyonlar vermeye başlayınca yavaş yavaş belirli bir tirajı yakalamaya başladı... En sonunda da büyük promosyon sayılan TV’ler verilmeye başlayınca tirajımız diğer gazetelerin tirajlarını ikiye katladı...
İşte böylesi zor ve çetin geçen iki sene sonrası, bir bahar günü Topkapı'daki eski Tercüman baskı tesislerindeki binamıza taşınıverdik, Kurtuluş semtini ve Şetat İşhanı’nı kendi haline bırakarak... Derken önce gazete yönetimi, ardından da gazetemizin patronu değişti... Vs.. Vs..
Ve bir gün aynı son yine başıma geldi... Önce yanımda çalışanlar işten çıkarıldı, ardından ben de işten çıkarıldım...
Zaten teknoloji de hızla ilerlemiş ve bizim dizgicilik işimiz de tüm gazetelerde ölmeye başlamıştı... Önce gazetelerdeki daktiloların tıktıkları sustu, ardından da teleksler kaldırıldı, bunların yerlerini son sistem bilgisayarlar aldı... Yazıişleri ve yazar kadrosu kendi haberlerini ve yazılarını kendileri yazar oldu. Sadece evlerinden yazan, işyerine uğramayan birkaç önemli yazar da bir süre yazılarını faksla geçerken, daha sonra onlar da birer bilgisayar sahibi oldular ve yazılarını diledikleri yerden geçmeye başladılar... Bizlere artık dizilecek iş kalmamıştı...
Kısaca eskilerin tabiriyle mürettiplik yeni deyimle dizgi operatörlüğü böylece tarihe karışmış oldu... Bir zamanlar rahmetli Burhan Felek biz mürettipler için, "O eli karalılarla aynı masaya oturmam, aynı yerde bulunmam" deyip bizleri 212 sayılı yasadan faydalanmamamız ve gazeteci sayılmamamız için uğraş vermişti... Ve yıllarca bu böyle devam etti... Neyse biz elikaralılar, bu mesleğin son nesilleriydik... Ve bir meslek sonunda teknolojiye yenilip, tarihteki yerini böylece almış oldu... (Not: Elikaralı demek, eski kurşun makinelerinde dizgi yapan mürettiplere verilen genel addır...)
90'lı yılların ikinci yarısını bir basın ajansında çalışarak geçirdim... Bu ajansta sahipliğini Gencay Gürsoy’un yaptığı, Genel Yayın Yönetmenliği’ni de Adnan Genç’in yürüttüğü “Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat Vakfı” için “İstanbul Kültür ve Sanat Haritası”nı çıkarttık piyasaya... Ayrıca İTKİB (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri) adına da “Hedef” adlı sektör dergisini çıkartırken, 1999 Ağustos’una yaşanan deprem sonrası bu işyerinden de ayrılmak zorunda kaldım...
Bir süre boşta kalmamak için taksi şoförlüğü yaparken, 2000 senesinin sonlarına doğru kendimi, Radikal gazetesinin Yazıişleri kadrosuna bağlı dizgi servisinde çalışırken buldum... Daha işe yeni girmişken ve bu işe ve ortama alışırken ve üstelik üzerinden de birkaç ay geçmişken, Cumhurbaşkanı'nın anayasayı Başbakan'ın önüne fırlatıp atmasından sonra oluşan ekonomik kriz sebebiyle bir kez daha gazetedeki işimden ayrılmak zorunda bırakıldım...
Çalıştığım gazetelerle olan hukuki mücadelem 2005'li yılların sonlarına kadar sürdü... Önceleri Milliyet'i mahkemeye verip, teknoloji sebeple işten çıkarıldığım için sendikal hakkım olan 14 maaş ikramiyeye hak kazandım, ardından gazetede geçen sürem için 2098 sayılı yasadan faydalanmam için bir kez daha mahkemeye verdim. O da 4 senelik bir süreç sonrası sonuçlandı... Ayrıca Akşam gazetesini de Milliyet'teki davayı kazandıktan sonra emsal göstererek mahkemeye vermiştim... İlk önce davayı kazandığım halde, karşı taraf Yargıtay süreci başlattı, ikinci kez mahkemem görüldü. Ve haklı davamda haksız yere düşüp yine Yargıtay'lık oldu dosyam... Yargıtay’dan en son çıkan karar ise; Akşam gazetesi lehine onanarak geriye döndü... Ve ben haklı mücadelemi kaybetmiş oldum... Bir basın çalışanı olarak 22 sene üzerinden emekli olacakken, 25 yıllık süre üzerinden çalışma süremi doldurarak normal bir işçi statüsünde emekli olmaya hak kazandım...
İşte böyle sevgili dostlar... Bu yazımla birlikte, tamı tamına çeyrek asıra sığan hatıralarım, film şeridindeki kareler gibi, gözümün önünden bir anda gelip geçti...
Daha ne sevinçlerim, ne acılarım, ne hatıralarım, ne dostluklarım ve dostlarım var bu satırlara sığmayacak, sığdırılmayacak büyüklükte... O yaşanmışlıklar artık gönlümün derinliklerinde güzel birer hatıra olarak kalacaklar...
Çünki artık ben de emekliler kervanının bir yolcusuyum, tüm geride bıraktıklarımla...
Ertan Yurderi
16 Şubat 2007 Cuma
13 Şubat 2007 Salı
F klavyeye evet, Q klavyeye hayır!.

1954 yılından bu yana Dünya Şampiyonu çıkartan bir kurum olan Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'ndan 1976 yılında 10 parmak daktilo eğitimimi almıştım.
Bu arada birçok şampiyon daktilocuyla da tanışma fırsatım olmuştu tabii ki de... Ece Özbayrak, Hasan Atay ve Bayram Bora'lar o zamanlar bizlerin idolüydü...
1979 yılına kadar Türkiye Şampiyonalarında dereceler alarak ben de Milli Takım'a girdim ve 1979 yılında o zamanki Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'da yapılan Dünya Daktilografi Şampiyonası'nda Gençler Kategorisi'nde "Hatasız Yazı"da "Dünya Üçüncüsü", Sürat Şampiyonası'nda da "Dünya Altıncısı" olmuştum. Elbette ilk 10 derece yine Türk takımına ait olduğu için grup halinde yine DÜNYA ŞAMPİYONU olup, altın madalya ile yurda dönmüştük...
Bizim F klavyedeki dünya rekorumuz şu ana dek 1960'lı yıllardan bu yana asla bir başka ülke tarafindan da kırılamadı... Hep kendi rekorumuzu kendimiz kırarak Dünya Daktilografi ve Stenografi Federasyonu'na adımızı altın harflerle yazdırdık...
F klavyenin sırrı ise, en kabiliyetli parmakların en çok kullanılan harflere denk gelmesi sebebiyledir... Bu yüzden de çok süratli yazdığımız muhakkak... Bugüne kadar ne Amerikalısı, ne İngiliz’i ne de Alman'ı bizi daktiloda geçemedi, bunun için ÜZGÜNÜM..
İlk bilgisayarların Türkiye'ye gelmesiyle bilgisayar klavyelerinin Q klavyesi olması beni hep üzmüştür... Bu da politiktir belki de...
Ayrıca hiç kimse bilmez belki ama; Türkiye'nin 1930'lu yıllardan başlayarak, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klavyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme istekleri 1955 yılında sağlanabildi. "Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu"nca oluşturulan "On parmak yöntemi ile Türkçe için ideal Klavye" 20 Ekim 1955'te "Bakanlıklar arası Standardizasyon Komitesi"nce "Standart Türk Klavyesi" olarak kabul edildi. Türkiye'deki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel Klâvyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanununa bir madde eklenmesi ve 1974 yılında "Türk Standartları Enstitüsü" Tarafından "Zorunlu Standart" olarak kabul edilmesiyle kesinleşmiştir. Bizlere o senelerde eğitimini aldığımız Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları'nda bunu öğretmişlerdir... Bizler ayrıca bu kurslarda namusumuz ve şerefimiz üzerine söz vererek F klavye dışında başka klavye kullanmama yemini de etmiştik...
Ben o senelerde aldığım eğitimle koluma altın bir bilezik taktığımın farkındaydım... Ekmeğimi bu yorulmaz bilmez parmaklarımla kazandım bugünlere kadar... Ve emekliye ayrıldığım halde, yine bu parmaklarım sayesinde yazar yazar dururum...
Bu yüzden ben de her zaman Q klavyeye HAYIR diyenlerdenim...
F KLAVYEYE İSE, HER ZAMAN "EVET" DİYENLERDENİM...
Ertan YURDERİ
Eyvah, suyumuz bitiyor!..
Küresel ısınmanın arttığı son günlerde kuraklıktan İstanbul da nasibini aldı... Son 50 yılın en düşük yağışını alan güzel kentimiz Istanbul'un sadece 8 aylık suyu kalmış...
İSKİ Genel Müdürü Dursun Ali Çodur'un yaptığı açıklamada, İstanbul'un suyu için;
"10 yıldan fazla süredir ilk defa aralık ve ocakta yağmur bu kadar az düştü. Şubatta da gidişat çok iyi değil maalesef. Bu sene bugün itibariyle barajlarımızdaki toplam doluluk oranı yüzde 55. 475 milyon metreküp de suyumuz var. Bu yaklaşık sekiz ay. Geçen yıl barajlardaki doluluk oranı yüzde 94'tü. Geçen yılın aynı gününe göre bu barajdaki suyun oranı yüzde 40 daha az" demiş..
Eyvah ki ne eyvah!..
Bu arada bu haberlere sevinenler de var elbet.. Bunlar kim mi?
İçme suyu satan şirketler, su deposu satıcıları. Su pompası ve hidroforu satan şirketler... Ellerini oğuşturarak müşteri beklemekteler...
İnsanların zaaflarından yararlanarak zenginliklerine zenginlik katanlar, suyumuza bile göz diktiler...
Yıllardır başgösterecek su sıkıntısına önlem almaya çalışan İSKİ yönetimi bakalım bu susuzluğa nasıl çare bulacaklar...
Susuz bir yaza da hazırlanmak gerek... Ama nasıl?
Yine su deposu satıcılarının kucağına düşeceğiz anlaşılan...
Suyu en pahalısından içeceğimiz de muhakkak...
Ne yapmalı acaba? Nereye kaçmalı... Suyu bol olan yere tabii ki de...
Suyu elinde bulunduran devlet bu konuda şanslı ülke olacak... Türkiye de öyle... Doğu bölgelerimiz aldığı yağış oranıyla suyu bol olan ülkelerden...
Türkiye'nin batısını kuraklık beklerken, doğusu su zenginliğini kullanacak anlaşılan...
Ne yapmalı? Doğu'dan biz de yabancılar gibi sulak arazilerden toprak mı almalıyız bilmiyorum...
Manşete düşen bu haberden sonra bu düşüncelerimi sizlerle paylaşayım istedim...
Ertan YURDERİ
İSKİ Genel Müdürü Dursun Ali Çodur'un yaptığı açıklamada, İstanbul'un suyu için;
"10 yıldan fazla süredir ilk defa aralık ve ocakta yağmur bu kadar az düştü. Şubatta da gidişat çok iyi değil maalesef. Bu sene bugün itibariyle barajlarımızdaki toplam doluluk oranı yüzde 55. 475 milyon metreküp de suyumuz var. Bu yaklaşık sekiz ay. Geçen yıl barajlardaki doluluk oranı yüzde 94'tü. Geçen yılın aynı gününe göre bu barajdaki suyun oranı yüzde 40 daha az" demiş..
Eyvah ki ne eyvah!..
Bu arada bu haberlere sevinenler de var elbet.. Bunlar kim mi?
İçme suyu satan şirketler, su deposu satıcıları. Su pompası ve hidroforu satan şirketler... Ellerini oğuşturarak müşteri beklemekteler...
İnsanların zaaflarından yararlanarak zenginliklerine zenginlik katanlar, suyumuza bile göz diktiler...
Yıllardır başgösterecek su sıkıntısına önlem almaya çalışan İSKİ yönetimi bakalım bu susuzluğa nasıl çare bulacaklar...
Susuz bir yaza da hazırlanmak gerek... Ama nasıl?
Yine su deposu satıcılarının kucağına düşeceğiz anlaşılan...
Suyu en pahalısından içeceğimiz de muhakkak...
Ne yapmalı acaba? Nereye kaçmalı... Suyu bol olan yere tabii ki de...
Suyu elinde bulunduran devlet bu konuda şanslı ülke olacak... Türkiye de öyle... Doğu bölgelerimiz aldığı yağış oranıyla suyu bol olan ülkelerden...
Türkiye'nin batısını kuraklık beklerken, doğusu su zenginliğini kullanacak anlaşılan...
Ne yapmalı? Doğu'dan biz de yabancılar gibi sulak arazilerden toprak mı almalıyız bilmiyorum...
Manşete düşen bu haberden sonra bu düşüncelerimi sizlerle paylaşayım istedim...
Ertan YURDERİ
12 Şubat 2007 Pazartesi
Teknoloji devrinde "çağrış"mak!..
Düşünüyorum da bizlerin çocukluğu elektrik ve elektronik anlamda bir sürü yokluklarla geçti... Transistörün bulunuşu ve yaygın şekilde kullanılmasından sonra şimdilerde ise ortalıklarda "yok yok" diye bir şey kalmadı... Gelişen teknoloji sayesinde her şey elimizin altında artık... Kısaca görsel ve işitsel şekilde her türlü haber alma, haberleşme ve eğlence araçlarına sahibiz... Sahip olduklarımızın hepsi de bizlerin yaşamını kolaylaştırıp bizleri oyalıyor bir şekilde... TV'ler, VCD'ler, DVD'ler, Uydu Alıcıları, GSM'ler...
Eskiden öylemiydi ya... Eskiden haber alma ve eğlence denilince, aklıma; çocukluğumuzda etrafında oturarak dinlediğimiz lambalı radyolar, kocaman şeritli teypler, pikaplar geliyor, puls çevirmeli telefonlar geliyordu sadece...
Türkiye'de ve dünyadaki gelişmeleri o kocaman lambalı radyolardan dinlerdik... Yeni gelişmeleri hep onun vasıtasıyla öğrenirdik... Birbirlerimizle haberleşmek için de koca koca siyah telefonları kullanırdık... Müzik dinleyerek eğlenmek için büyük kocaman şeritli teyplerimiz vardı, veyahut 45'lik ve LP adını verdiğimiz plaklarımızı çalmak için pikaplarımız vardı... Telefonların olmadığı ve ulaşamadığımız yerlere ise oturup mektup yazardık, telgraf çekerdik, acılı-tatlı günlerimizi hep bu yolla paylaşırdık... Günlerce beklediğimiz ya yar mektubu olurdu, ya da asker mektubu olurdu... Sevgimizi bu yolla sunardık birbirimize... Böyle haberdar olurduk, onlarca, hatta yüzlerce kilometre ötelerdeki sevdiklerimizden, sevildiklerimizden...
Ama şimdilerde öyle mi ya? Yedisinden yetmişine kadar herkesin elinde her türlü haber alma ve haberleşme ve eğlence araçları var... Artık anı anına her türlü yoldan haber kaynaklarına ulaşıyoruz... Canlı olarak her türlü olaya şahit oluyoruz ve bunu bir şekilde herkese ulaştırıp olaylardan haberdar ediyoruz birbirimizi...
Eğlence araçlarımız bile değişti... Ya CD'lerden dinliyoruz müzikleri, ya internet üzerinden veya uydudan yayın yapan digital radyolardan veya TV'lerden izliyoruz dünyadaki son gelişmeleri anında.. Ya da minik MP3 çalarlarımız var bir gömlek cebimize sığan... Canımızın her istediği yerde dinliyoruz yüzlerce sevdiğimiz müzik eserlerini, yüzlerce kez silip, yeniden içine kaydederek... Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz... Aklıma ilk gelenler bunlar sadece şu an...
Yukarıda da değindiğim gibi transistörün bulunmasından sonra elektronik alandaki büyük devrimin içinde, kavrulup ve kaybolup gittik bir şekilde... Artık mikrochip'lerimiz de var.. Bunlar hayatımızın her alanına girdiler... Mini mini, hatta gözle bile zorla görülebilecek minik mikroçipler üzerine büyük devreler inşa edip onları çalıştırmaya başladı insanoğlu ve yaşamımızı kolaylaştıran aletleri yaşamımıza geçirip, bizlere sunuyor elin oğlu...
Tabii bu gelişme beraberinde birçok sorunu da getirdi... Bedensel olarak işlevselliğimiz azaldıkça, sağlığımızdaki bozulmalarına da şahit olmaya başladık... Daha az hareket ederek, daha fazla bu elektronik nimetten faydalanıyoruz... Saatlerce bilgisayar ve internet karşısında, uydu alıcıları ve TV karşısında oturuyoruz... Artık yıkayacağı çamaşırın kilosunu bilen akıllı çamaşır makinelerimiz, her türlü bulaşığı içine alıp yıkayabilen akıllı bulaşık makinelerimiz, yine içindeki malzemeyi istenilen şekilde saklayan akıllı buzdolaplarımız da var.. Bedensel olarak yorulmadığımız gibi sadece yorulan parmaklarımız oluyor... Her yanımız bu aletlerle dolup taştığından, onların mı bizi, bizim mi onları yönettiğimizden haberimiz bile yok artık...
Buraya kadar yazdıklarım okunduysa şayet, bütün bu yazılanları birlikte yaşadığımız için her şey normalmiş gibi geldi değil mi sizlere...
Ancak normal olmayan bazı alışkanlıklar da edindik bu arada... Daha az konuşup daha çok tüketip, yitirmeye başladık bazı şeylerimizi sanırım...
Geçenlerde kızım yüzünde üzgün ve somurtuk bir ifadeyle evin bir köşesindeki koltukta oturuyor buldum... Yanına gittiğimde elindeki cep telefonuyla cebelleşiyordu...
Sebebini sorduğumda, kız arkadaşının kendisini bugün hiç aramadığını söyledi... Ben de, "Kızım o seni aramamışsa, sen onu ara telefonla, halini hatırı sor" dediğimde şöyle bir yanıtla karşılaştım...
"Hayır baba, o bana bugün hiç çağrı atmadı ki..." "Çağrı atmadı ki" kelimelerine takıldım kaldım.. "Ne demek kızım bu çağrı atmak meselesi" diye sorduğumda ise aldığım yanıt karşısında daha da şaşırdım kaldım...
Bunlar günün belirli saatlerinde, neredeyse her saat başı diyeceğim geliyor; birbirlerine "çağrı atmak - yani birbirlerinin cep telefonlarını bir kez çaldırmak" suretiyle, "Nasılsın? İyi misin? Ben iyiyim, sen nasılsın?" gibilerinden bir konuşma dili oluşturmuşlar...
Kızım da, arkadaşı da, telefonlarını daha sabah açar açmaz birer kez çaldırıp, "Orada mısın?" çağrısı yaptıktan sonra konuşmaya başlıyorlarmış(!!??)... Günün ilerleyen saatlerinden sonra gelen "çağrı"laşmalar, "Nasılsın?", "İyi misin?", "Ne yapıyorsun?", "Ne yapalım?", "Buluşalım mı?" yoksa "Normal telefondan görüşelim" türünde gelişiyormuş...
Tabii bana böyle "çağrı atarak haberleşme" tuhaf geldiği için sordum kızıma... "Peki ya, o anda telefonu müsait değilse, çağrına yanıt alamazsan, ya ulaşılamazsa, ya meşgulse" türünde ya ve ya'larım sürdükçe kızımın yüzündeki ifadesinin değiştiğini hissettim... "Ama baba, o zaman mutlaka bana bir 'çağrı' atıp haber verirdi" demez mi...
Kızımı karşıma alarak konuyu bana tam anlatmasını istedim... O anlatınca şaşkınlığım daha da arttı... Şimdiki gençlerde böyle "çağrı atarak" haberleşme çok modaymış... Birbirlerine böyle gün boyu "çağrı" atarak haberleşmeye başlamışlar...
"Peki kızım çağrı yerine mesaj atın" birbirinize dedimse de, "Baba, mesaj atınca kontörümüz gidiyor... Neden atalım?" dedi... Eh düşünsenize her saat başı mesajlaşırlarsa böyle bir günde 100 kontörü harcarlar diye düşündüm... Haklı buldum kızımı...
"Peki kızım internet üzerinden mesajlaşın" deyince de, arkadaşının bilgisayarı ve interneti olmadığını söyleyince öylece suskun kalakaldım...
Ayrıca mesajlaşarak konuştuğu arkadaşları da varmış kızımın... Onlarla da kontürden tasarruf etmek için bir kontürlük mesajın içine yüzlerce şeyi sığdırıp haberleşebilmek için kelimeleri ya yarım yamalak yazıyorlarmış, ya da birtakım özel işaretler kullanarak yazışıyorlarmış...Tabii kısa dar bir metin alanına yüzlerce sözü sığdırmak için de Türkçe'yi katlediyorlar bu arada o da ayrı bir konu...
Kızımın o günkü üzüntüsü de arkadaşından gün içinde hiç "çağrı" almadığı içinmiş... Bu yüzden arkadaşına küsmüş... Hatta kızımın anlattığına göre, hiç "çağrı" alamadığı için arkadaşlıkları biten arkadaşları bile oluyormuş...
"Vay canına" dedim kendi kendime.... Biz bunca sene boşu boşuna konuşup, yazışıp, didinmişiz, didişmişiz birbirimizle... Halbuki bir "çağrı" atarak veya atmayarak işlerimizi kotaracakmışız GSM denilen cep telefonlarımız olsaymış...
Kısaca bugünlerde cep telefonlarıyla "çağrı"laşmak içerde, "konuşmak" dışarda, bundan da "haberiniz ola" diyerek son söz olarak şunu da ekleyelim yazımıza...
Bugünkü "çağdaş"lıkta "iletişim”; “İletişim çağı”nda ise "çağrı"şalım... "Birbirimizi anlamaya çalışalım...” (mı?..)
Not: Bu yazdıklarımdan bir şey anlayana "çağrı" atılmaz, anlamayana ise itina ile "çağrı" atılır...
Ertan YURDERİ
Etiketler:
45'lik,
Çağrı,
Çağrışmak,
GSM,
iletim,
iletişim,
kocayürek,
LP,
mesaj,
mesaj atmak,
Radyo,
Telefon
8 Şubat 2007 Perşembe
"Annau Mamau"
Yukarıdaki başlığı okuduğunuzda hemen bu da ne diyeceksiniz biliyorum. Bu iki kelimeden oluşan cümle, aslında çok şey anlatıyor. Bu iki kelimeden oluşan cümleyi birkaç kez tekrarladığınızda anlamlı bir cümle olduğunu hemen fark edeceksiniz… Benim bunu fark edip belli bir farkındalığa ulaşmam pek o kadar kolay olmadı…
İnsanoğlu elbette belli başlı kavramlara ve anlayışlara kendini şartlandırıyor. Yaşamsal koşullarımızın zorluğu içindeyken, algılarımızla, çok yakınlarımızda olup bitenlerin pek farkında olmadığımız aşikardır. Oysa yaşam ve yaşamda bizlere sunulanlar bizlere hemen hemen her şeyi öğretiyor, yeter ki bunun farkına hemen varabilelim…
Neyse derin mevzular bunlar, bunlara bir daldık mı yine “pek derin” olacak, en iyisi mi biz yalın ve gerçek yaşama geriye dönelim. Esas konumuz olan “Annau mamau” cümlesine gelelim…
Efendim bu iki kelimeden oluşan cümle, ne Uzakdoğu kökenli bir dil, ne bir yer ismi, ne bileyim bir ülke adı, ne yaşama gözlerini yeni açmış bir bebeğe ait, ne de iki kelimeden oluşan bir “mantra” kelimesi…
Bu iki kelimeyi söyleyen kişi ya da varlık, tıpkı bizim gibi yaşama, dünyasal anlamda gözlerini açmış bir canlı türü… Hem de ne canlı… Tarifini vereyim, siz ne olduğunu anlayın hemen… 4 ayaklı (bizim algılarımıza göre), kuyruklu, üzerindeki giysisi sarı-beyaz olan, uzun bıyıklı, etçil beslenen, evimizin ve bizlerin dostu bir zat-ı muhterem… Kimden mi bahsediyorum, hemen anladınız değil mi? Evimizin tekir kedisi Şanslı Beyefendi’den…
Hadi bu satırlara kadar okuyup geldiniz de şimdi de bana, “Anlat bakalım Ertan efendi, bu ‘annau mamau’ a ne ola ki” dediğinizi duyar gibiyim…
Annau mamau demek (hemen algıladınız biliyorum) “anne mama” demek oluyor… Bu evimizin şanslı beyefendisi artık kendini (canı isteyip, kedilik yapmazsa) düzgün cümlelerle insan gibi ifade ediyor demek oluyor…
Zaten ben onun bir kedi mi, yoksa yaşamını kedi olarak sürdürmeye çalışan “Yükseltilmiş Bir Üstad” mı olduğunu karıştırmaya başladım… “Yükseltilmiş Bir Üstad” da ne ola ki diyeceksiniz, hani canım şöyle kendini yüksek bilgilerle donatmış Uzakdoğulu üstadlar yok mudur bildiğimiz, onlardan bahsediyorum… Böyle bir karara nasıl mı vardım biliyor musunuz, anlatayım, canınız sıkılmazsa…
Şanslı bize geldiğinde kendi annesinin bağrından dört aylıkken koparılmış bir yavru kediydi… Şu an altı yaşında oldu… Bize geldiği günden beri, kışlık evin terasından ve yazlığımın balkonundan başka sokak yüzü görmedi diyebilirim (Yazlıkta birkaç kez bahçeye kaçmaya teşebbüs etti de, ancak bunda başarılı olamadı)… Biz üç kişilik bir aileyiz. Onun katılımıyla evimizin dördüncü ferdi o oldu…
Şimdi şöyle bir düşünün… Hiç dilini bilmediğiniz bir yabancı ülkedesiniz ve altı seneniz o ülkenin insanlarıyla birlikte geçmiş… İster istemez, yaşamsal bir zorunluluk olarak o ülkenin dilini elbet öğreneceksiniz, yoksa sizin kendi anadilinizi o ülkenin insanlarına öğretemeniz na mümkün gibi görünür değil mi?.. Ancak sizinle aynı yaşamsal alanı paylaşanlara kendi dilinizden birkaç kelimeyi de öğretebilirsiniz, bu pek mümkün…
İşte Şanslı’da da ilk zamanlar böyle oldu… Bizlere derdini anlatana kadar “kedi” lisanını biz de çözmüş olduk… Çeşitli boğaz nağmeleriyle bize derdini çok güzel anlatmaya başladı… Yalnız Şanslı’nın dilini en çabuk öğrenen eşim oldu… Eh ne de olsa o da tecrübeli bir anne… Hani bilirsiniz bebekler daha konuşmaya başlamadan önce “dıgıl dıgıl” sesler çıkartırlar ve anneler bu “dıgıl”tıların ne demek olduğunu anlarlar ya… İşte öyle bir şey bu…
Eh zaman da çok çabuk gelip geçiyor elbet… Son zamanlarda dikkatimi çeken çok şey oluyor bu dünyada… Konuşan horozlar mı görmedik TV’lerde, “Allah” diyen arslanlar mı, ney üstadından ney dinleyip ney üstadına saatlerce sarılıp ağlayan kaplanlar mı…
Hele şöyle biraz daha geriye gittiğinizde uzaya ilk seyahat eden hayvanlara ne demeli peki… Maymunlar, köpekler, kediler uzaya insanoğlundan önce çıkmışlar, oradan da bizlere pati sallayarak (artık başparmakları işaret ve orta parmak arasında mı oldu onu bilemem ama) bizden ne kadar üstün canlılar olduklarını kanıtlamışlardır…
Eh durum böyle olunca da, malum bizim boynumuz da kıldan ince… Şimdi Şanslı evde bir üstad modunda yaşamını sürdürürken biraz sonra aşağıda da bahsedeceğim gibi Discovery Channel’den öğrendiğiyle; “Hey baba, benim atam olan tekir Felicette siz insanlardan önce uzaya çıkan ilk kedi. Onu bunu bilmem” tavrına zaman zaman öyle bir bürünüyor ki, o zaman gidip kulağından ısırmak geliyor içimden…
Yaw hakikaten de, 18 Ekim 1963 tarihinde daha insanoğlu uzaya ayak atmamışken, ilk kedi astronot olan Fransız asıllı tekir Felicette Cezayir’den Fransız 47 Veronique roketiyle uzaya gitmiş, dünyadan 120 mil uzaklaşarak oradan bizlere o da pati sallamış… Daha sonra da dünyaya o kadar yükseklikten paraşütle inme rekorunu kırmış…
Konu nerden nereye geldi görüyorsunuz… Bir “annau mamau” cümlesi bizlere satırlarca yazı yazdırtıyor…
Şimdi gelelim “Yükseltilmiş Bir Üstad” Şanslı’nın son durumuna… Herifçioğlu sabahın en er saatlerinde kalkar, tıpkı bir insan gibi ihtiyaçlarını karşılar, daha sonra da biz içerde “Dobra Dobra”yı ne bileyim “Sabah Sabah Seda Sayan”ı seyrederken, o da öbür odadaki TV’nin karşısına geçip ya National Geografic seyreder ya da Discovery Channell… Her iki kanalda da beğenmediği bir program olursa, hemen benim bilgisayarımın yanına gelir benden bilgisayarımda yüklü olan “New Age” tarzı müzik arşivimi açmamı bekler…
Daha sonra yanımdaki koltuğa oturur ve Tibetian Incantations grubunun “Om Mani Padme Hum” müziğiyle günlük meditasyonuna başlar… Müziğin içinde geçen her “Om Mani Padme Hum” sözcüğüyle gözlerini Tibetli Üstad’lar gibi çekik göz haline getirir, daha sonra da ruhsal anlamda astral seyahatine çıkar mır mır mırıldanarak… Meditasyonu yaklaşık bir-iki saat kadar sürer…
Daha sonra yerinden büyük Yogist tavrıyla kalkarak günlük Yoga hareketlerine devam etmeye başlar… (Yaptığım araştırmalarda ve yoga hocası ağabeyimden duyduğum kadarıyla Yoga’daki bazı hareketler, kedilerden ve değişik hayvanların kendilerini rahatlatmak amacıyla yaptığı hareketlerden alınmış)…
Derken Yoga’sını da bitiren Şanslı, benim üzerimde Reiki seanslarına başlar… Şimdi Reiki’yi bilen biri olarak söylüyorum bunları tabii ki de… Bedenimde hangi bölgede bir rahatsızlığımı hissetsem, Şanslı direkt o bölgeye gelir, üzerine oturur ve patilerini bir indirip bir kaldırmaya başlar ve o bölgenin üzerine yatıp seansını bir Reiki Üstadı sessizliğiyle sona erdirir… Cücü ağabeysinin filmlerdeki dediği gibi; “Hadi kalk ulen, işin bitti” der gibidir edası…
Geçenlerde aşağıdaki komşumuz Mukaddes teyzemiz geldi, o da biliyor bizim Reiki uygulayıcısı olduğumuzu, “Şu dizlerim ağrıyor Ertan, sana zahmet bir bakabilir misin?” dedi… Şanslı da oturduğu koltuğundan bu konuşmayı izliyordu… Yerinden o büyük edasıyla kalkıp “Hadi hadi, sen çekil şurdan, ben hallederim” der gibi bana pati atıp, gitti kadının kucağına yerleşiverdi deyuz… Patileriyle kadının dizlerine dokunup durdu. Az sonra kadın “Ay valla, ne iyi etti de geldi bu Şanslı kucağıma oturdu. Ağrım mağrım kalmadı” deyince bendeki karizma da bir anda yok olup gitti tabii…
İşte böyle sevgili dostlar, kedim Şanslı, bizlerle birlikte kendi yaşam senaryosunun gerektirdiği gibi rolünü oynuyor… O yaşamsal görevinin ne olduğunu çok iyi biliyor, ona göre davranıyor, ona göre hareket ediyor ve ona göre de kendini ifade ediyor… Bizlerle anlaşabilmek için de bizden, biz insanoğlunun konuştuğu dilden de konuşabilme yetisini geliştiriyor…. Yaşaması için gerekli olan gıdayı bizden istemesini “annau mamau” diyerek şu an öğrenmiş durumda… Suyunun bittiğini de su tabağına kuvvetli bir pati vuruşuyla belli etmekte… Daha nice hareketleri var bu satırlara da sığdıramadığım…
Kısaca bizim ondan, onun da bizden öğreneceği çok şey daha var muhakkak… Çünki, yaşam her iki türde de devam ediyor… VAR olduğumuz müddetçe de hep devam edecek… Yeter ki, TÜR’ler, birbirleriyle bir BÜTÜN olduğunu farkındalığına varabilsin… Unutmuş olabiliriz ama, Yaradan’ın da zaten BİZLER’den istediği de bu değil miydi?…
Ertan Yurderi
6 Şubat 2007 Salı
İlk yazı

İlk yazının tadı hiçbir şeyde yok sanırım!..
Eh bir yazmaya başlayalım bakalım geriden geriden neler gelecek bilinmez... Gönül sesi bu... İçinden neler çıkacağı belli mi olur?
Bir bakarsın uzun bir yazı, bir bakarsın bir şiir, bir bakarsın makale yazmışsın... Döktürmüşsün yüreğinden geçenleri...
Gönüllerimizi ne kadar suskun bıraktığımızın farkındayım... Konuşturmayı unutmuşuz sanki. Ya da unutturmuşlar mı ne?..
Oysa gönül sesi hiç susturulmaması gereken bir şey... Gönül sesi susturulunca düşünce denizinde kaybolup gidersiniz... Onu yazıya dökmek gerek... Onu paylaşmak gerek...
Oysa gönül sesi nerede, ne zaman, ne şekilde konuşur o da bilinmez...
Şimdi olduğu gibi... Konuşur, konuşur, hiç susmaz...
Yazdırır durur kelimeleri, cümleleri, paragrafları...
"Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde...”
demiş Hayyam Rübailerinden birinde..
Bu şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları, bir anda dökülmeye başladı gönülgözümden klavyemin tıktıklarıyla karşımda öylece duran ekran denilen beyazcam üzerine …
Evet “Gönül” nedir?
Bence, Gönül; yüreğimizde var olduğu sanılan nitelik, sevgi, istek, anış, düşünüş gibi iç dünyamızı yansıtan duygular topluluğudur..
Öyle değişik şekilde insanlarda tezahür eder ki... O kadar değişikliğe bürünmüştür ki insanoğlu denilen bu yaratılmışlarda Gönül… Bunların her birini bu satırlara sığdırabilmek namümkün gibi görünse de, bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazmak gerektiği inancını taşıyorum, belki de bir gün biri çıkar, oturur yazar bu konuda da…
Gönül; kimine göre “sevdalanmak, sevmek, aşık olmak”la eşdeğer, kimine göre de “insanları kendine bağlamakla birlikte o kişiyle birbirine bağlanıp içten içe, özden öze sevmek, sevdanlanmakla…”
Gönül; kimine göre “duygusal birliktelik”, kimine göre “yapılmış bir iyiliğe karşı duyumsanan borçluluk duygusu”…
Gönül; kimine göre “aşk derdi çekmek”… Kimine göre “iç rahatlığı, tasasızlık, dertsizlik…”
Gönül; kimine göre “hiçbir baskı altında olmaksızın kendi isteğiyle, kendi hür iradesiyle kendini nitelendirmek…” Kimine göre “aşırı sevgiden kendini kurtaramamak, alamamak…”
Gönül; kimine göre “sevgilerin ve isteklerin eskisi gibi sürmesi için çabalamak…” Kimine göre “huzur, iç dinginliği, iç huzuru…”
Gönül; kimine göre “her şeye karşı duyulan doyum…”
Kimine göre de “Bir kimsenin gücenikliğini, uygun sözlerle, davranışlarla gidermek, onun gönlünü yeniden hoş etmek için iyi davranışlarda bulunmak” gibi anlamlandırabilirim… Bu “kimine göre”leri öyle çoğaltabilirim ki…
Yalnız bu yazdıklarım, varolan, yaşayan insanların ruhsal özellikleridir… Aslında biz “gönül”ün, “gönlümüz”ün farkındalığını tam yaşamıyoruz gerçek yaşamımızda da… Gönlümüzün tüm özelliklerini bir bilebilsek daha rahat ve huzurlu yaşar, bunun bilincine varınca da yaşamı daha çekilir hale getirebilirdik belki de...
Hayyam'ın anlatımıyla "gönül" bende bu duyumsamalara neden oldu, bir şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları bu bence… Peki ya sizce?
Hadi şimdi ben de size sorayım… Konuşturun bakalım siz de gönüllerinizi… "Gönül" ne?
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







