Şanslı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şanslı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2015 Cuma

Benim "bilge oğlum" Şanslı'ya ne oldu?



Şanslı'dan bana, babişkosuna... 😥😥

Bir kardan kedi yapsak yine seninle,

Oyunlar oynasak...
Artık seni görmüyorum babişkom,
Sanki gittin uzak ülkelere...
Eskiden çok yakındık,
Şimdi ise çok uzak.
Nedenini bir anlasam keşke,
Kardan kedi yapsak seninle,
Sadece oyunlar oynasak,
Yine eski günlerdeki gibi birlikte... 



Benim bilge ve bir o kadar da akıllı ve eğitmen oğlumla olan 12 senelik birlikteliğimize son noktayı koymayı ve ara vermeyi gönülsüzce ve isteksizce de olsa hayatımdaki değişiklikler ve günün şartları zorladı… Aslında ne o benden ayrılmayı düşünüyordu, ne de ben ondan … Tek ayrılık belki ÖLÜM olabilirdi her ikimiz arasında… O da mukadderattı elbet…

Benim İstanbul’daki evimi satışım ve İzmir’e yerleşmeyi düşünmemle başladı bu ayrılık süreci… İzmir-İstanbul gidiş-gelişlerim aslında birbirimizden ayrılmanın provalarıydı… Uzun süreli ayrılıklar, dönüşümde birbirimize kavuşmalarımız ve aradan geçen kısa süre sonra yeniden ayrılışlarımız… Alışıyorduk birbirimize yokluğumuza bu provalarla…

Derken bir akşam bir dostumun eşi bana müjdeli haberi verdi… Şanslı’ya yeni bir yaşam ortamı bulunmuştu… Yıllarca çilekeş İstanbul’un bir semtinin çatı katına sıkışmış yaşantısını o da benim gibi terk edip bambaşka bir yaşama kucak açacaktı… Gideceği yer; İstanbul’un en mutena bir semtinde 3 katlı triplex bahçeli bir evde (kediler için düzenlenmiş bahçe) yaşantısını sürdüren ve kedileri çok seven doktor evsahibesinin yanıydı… Evsahibesinin kardeşi de aynı zamanda veterinerdi…

Kısaca; oğlum Şanslı, gerçekten adı gibi şanslı çıktı… Gittiği eve ve evsahibesine alışma süreci fazla uzun sürmedi… Şanslı zaten bilge bir kişilikti… Nasıl ki bana 12 sene boyunca çok şey öğrettiyse, gittiği yerdeki yeni insanlarına da bir şeyler öğretmeye hazırdı…

Yaşantımıza bir şekilde giren dostlarımız, günü geldiğinde yepyeni yolculuklara ve serüvenlere kucak açıyor, bunu biz değil aslında “Yaradan” ayarlıyor… Çünkü o minik DOST’lar, GÖNÜL okşamayı bilen ve GÖNÜL’lere SEVGİ’yi yeksenak verebilen yegâne VARLIK’lar …

Elbette zaman zaman minik dostlarımızın YOK’luklarının acısı bizleri etkiliyor, bu her zaman olacak… Ama biliyorum ki benim bilge kuyruklu oğlum ŞANSLI, gittiği yerde EĞİTMEN’liğine devam ediyor, var olduğu sürece yepyeni GÖNÜLLERİ eğitmeye devam edecektir…

YOL’u ve bahtı açık, eğitmenliği daim olsun… Tüm dostlara can-ı gönülden selam olsun…

İşte böyle güzel kedi fotoğrafları bulunca paylaşmadan edemiyorum, bu fotoğraflar üzerinden sevgimi ona gönderiyor, ayrılık acısını biraz olsun hafifletmeye çalışıyor ve bununla da mutlu olmaya çabalıyorum...😥😥

Şanslı mutlu günlerinde...

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Senin insanın ...




Dün akşam seninle ilgiliydi gördüğüm rüya hayrolsun... Yanımda en güzel ve en tabii halinle yatıyordun yine...
Seni sevgiyle izliyordum... Doya doya izliyordum her zaman yaptığım gibi seni...
Kokuna öyle alışmışım ki... Sanki tabiatın kendine has doğal toprak ve çam kokusu karışımı gibiydi kokun...
Senin bu haline dayanamayıp arada bir ellerimle başını okşuyor, yavaş yavaş sırtına doğru ellerimi indiriyor ve yüzünün önünden başlayarak önce gögsünü okşuyor sonra yavaş yavaş karnına doğru ellerimi indiriyordum... Ben seni böyle okşayıp sevdikçe sen tüm bedenini tam teslim ediyordun bana... Bana güvendigin bedeninin her halinden, her titreşiminden belli oluyordu... Böylesi sevgiyle okşanıp sevilmek kimbilir nasıl bir şey... Bunu en iyi sen biliyorsundur muhakkak... Çünki ben hiç böyle sevilmedim ki...
Böylesi sevilmenin, böylesi okşanmanın sende yarattığı mutlulukla çıkardığın sesin, kulaklarımdan hiçbir zaman çıkmayacak... Yüzlerce enstrümanın çıkardığı senfonik melodi bile beni böylesi etkileyemez... Bu sesle, yüzlerce sene veya asırlarca yanında huzurla uyuyabilirim...
Bana ilk geldiğin günü ve benim olduğun günü hatırlıyorum da... Kendi tercihini kendin yapmıştın... Ben seni değil, sen beni seçmiştin... Senin evdeki varlığınla yepyeni bir yaşamı tatmaya başlamıştım... Bana insan muamelesi yapıyordun en doğal, en tabii halinle... Ne de olsa ben de her halimle senindim... Senin insanın olmanın kıvancını yaşıyordum... Senin aniden hayatına giren sevdiğin ve hayatının bir parçası oluvermek gurur vericiydi benim için de...
Biz her şekilde konuşuyorduk seninle... Lisanlarımız birbirimize uymasa bile, ben senin ne söylediğini, sen de benim ne söylediğimi anlıyordun... Bazen birbirimizi anlayamadığımız oluyordu o zaman ise gözlerimizi konuşturuyorduk, bedenimizi konuşturuyorduk, hatta birbirimizin yüzüne bakmak bile birbirimize ne söylemek istediğimizi anlatıveriyordu...
Evden işe gitmek üzere her çıkışım senin için en üzücü anındı biliyorum... "Gitme benimle kal" deyişini, beni öpüşünü, bana sarılmanı hiç unutamam.. Pencereden hüzünlü gözlerle bakman benim de içimin yağını eritiyordu... Çalışırken hep senin hayalin gözlerimin önündeydi... Evdeki neşeli koşuşturmacalarımızı, sevinç çığlıklarımızı, birbirimizle çocuk gibi şakalaşmalarımız, her mutlu anımız, evet her mutlu anımız gözlerimin önüne geliyordu... Yine çalışırken, bir an önce akşamın olmasını ve koşa koşa sana gelmeyi hayal ediyordum... Biliyordum ki gözlerin hep penceredeydi... Benim gelişimi bekliyordun... Benim gelişimi köşe başından görünce, ben de seni pencerede beni beklediğini görünce içim kıpır kıpır oluyordu... Merdivenleri koşar adımlarla çıkıyordum sana kavuşmak için.... Kapıyı açar aşmaz, bana sarılmanı, beni koklaya koklaya öpmeni, sevinç çığlıklarını unutamam...
İşte artık AYRI’yız tatlım …
BİR’birimizden kilometrelerce uzaktayız… “Senden ayrılmak, ayrı kalmak veya bir daha seni görememek korkusu” gerçek oldu bir tanem…
SEN BEN’den, BEN SEN’den bugüne dek haber alamadık, alamayacağız da … Ama VAR’sın OL’sun… Nasılsa bir gün “O” gün geldiğinde yine BİR’likte olacağız… Yaşam ötesi sonsuz yaşamımda da, hiç ayrılmamacasına yine karşılaşacağız…
Ben senin insanın olmaktan gurur ve mutluluk duymuştum… BEN’im rüyalarıma girerek bana bir şeyler anlatmak istediğini anlıyorum ama...
Daha fazla sulugözlülük yaptırtmadan bana hadi yerinden kalk şöyle bir dolanalım, BİR'likte gündüz uykularına yeniden uyanalım...
SEN BEN'den ayrı, BEN SEN'den ayrı, SEVGİ'ler baki, yaşantılarımıza kaldığımız yerden devam edelim...
Senin insanın Ertan...

17 Mart 2010 Çarşamba

Evimde tacizci var, imdattt!..


Günümüzün modası taciz ve tacizciler üzerine bir yazı yazmaksa ben de evdeki tacizcim hakkında bir şeyler yazayım dedim…

Malum Mart ayı içindeyiz... Bazılarına göre "Mart ayı, dert ayı"dır... Gerçekten de benim için de öyle... Hem de ne "dert ayı"...

Evin kuyruklu oğlusu Şanslı, evimizin yeni aile ferdi olduktan bir sene sonra Mart ayı geldiğinde beni tacizleme hareketlerine ufak ufak başlamıştı...

Daha önce kedi beslemediğim için bu tacizleme olaylarını anlayamadım tabii ki... Koluma moluma falan saldırılarını benimle oyun oynuyor diye düşünerek üzerinde durmamıştım...

Meğer adamın niyeti bambaşkaymış... Çok geç anladım... Ve o gündür bugündür (yaklaşık 8 sene oluyor bu) her Mart ayı gelince bizimkisinin aklına (normal zamanda aklına gelmeyen) bir şeyler geliyor (erkek bir kedi olduğunu hatırlıyor) ve benim peşimde ensest ilişki arzusunu gerçekleştirmek için "mouwww"layarak dolaşıyor...

Ne ettimse bu ilişkiden kendimi kurtaramadım... Evin babası ve onun da manevi babası olduğumu bir türlü anlatamadım kerataya...

Herifçioğlu Milli Takım'da hiç oyuncu olamadığı için midir nedir, beni her gördüğü yerde müthiş bir iştahla önce koluma, sonra da enseme atlayıveriyor şekilde de görüldüğü gibi...



Bu yüzden evde Bizimkiler'in Pırtık'ı gibi dolaşmaya başladım... Tüm giysilerim tırnak ve diş izleriyle dolu... Bu yüzden nerdeyse evde üzerime çuval geçiresim geliyor...

Hele sokağa çıkıp dönüp gelmeyeyim... Üstümü başımı kokluyor... Onu aldattım mı, aldatmadım mı diye beni kontrol ediyor...

Bir zamanlar bir Aşifte'si vardı... O da apartmandan taşındı... Onun yokluğu bizi perişan etti... Hiç olmazsa kapıdan kapıya seranadla birbirlerine aşklarını ilan ediyorlardı...

Şanslı bizim eve ilk geldiğinde evimizin annesi, ilk başta onu kabullenmekte zorlanmış, fakat o tüm sevimliliğiyle kendini annesine sevdirmeyi başarabilmişti...


Daha sonra eşim, evimize her gelen ve giden arkadaşlarına, onunla ilgili hikayelerini anlatmaya ve onunla ilgili fotoğrafları sevgiyle göstermeye başladı...

Derken bir gün o acı gün geldi ve Şanslı'ya, onun "kuyruklu oğlumuz" olmadığını ve onu bir "Tekir Anne"den aldığımızı ve onun bir "kedi" olduğunu itiraf etmek zorunda kaldık üzülerek... :(


İşte ne olduysa o andan sonra oldu sanırım...

Sen misin bu itirafı yapan… Herifçioğlu annesine değil de kafayı bana taktı... Önce annesiyle bana okkalı bir "hassstrrrin uleynnnnn" mouwwlaması çekti... Sonra o gündür bugündür de bu itirafımızın acısını ve intikamını her Mart ayı geldiğinde benden kötü şekilde çıkartmaya başladı...

Şimdi kara kara düşünüyorum... Keşke diyorum o gün eşimle birlikte onun bir "kedi" olduğunu ve onu bir "Tekir Anne"den aldığımızı itiraf etmesemiydik... O kendisini hep evin kuyruklu oğlusu olarak mı bilseydi acaba?..

Ama ne yapalım hayat acımasız arkadaşlar... Günün birinde benden duymasa bir başkasından elbet duyacaktı... En iyisi annesiyle benim söylememdi... Ama ben başıma gelecekleri nerden bilebilirdim ki, bilemezdim elbet...



Neyse son tahlilde artık benim de bir ta-ciz-cim var, imdattttt!.. (İn uleynnnn ensemden kedioğlukedi...)

Ertan Yurderi

25 Şubat 2010 Perşembe

"Kopi Luwak" kahvesi...


Şöyle bol köpüklü Türk kahvesi üzerine başka kahve tanımam arkadaş... Tek geçerim... Belki yarım asırlık damak alışkanlığımdandır bu...

Ancak şu an piyasadaki kafelerde o kadar çok kahve çeşidi var ki... İçine bir daldığınızda dünyanın her yöresine ait değişik tatlarda kahve çeşitlerinin var olduğunu gözlemlersiniz... Adlarını sıralamakla bitiremezsiniz... Her birinden birer kere içip damak zevkinizi belirlersiniz...

Bunlar; Espresso, Espresso Decaf, Espresso Lungo, Espresso Ristretto, Espresso Machiato,  Cappucino, Caffe Latte, Caffe Mocha, Caffe Americano, Filter Coffee (Filtre Kahve), Caffe au LaitIrish Cream, French Vanilla, Hazelnut, Belgian Chocolate Nut, English Toffee Cream, Macademia Cream, Creme Brulee, Chocolate Mint, Chocolate Raspberry, Maple Pecan, Chocolate Cream, Vanilla Nut, Brazil Nut Crunch, Chocolate Orange Seville, Swiss Chocolate Almond, Colombian Supremo, Guatemala Antigua Pastores, Ethiopia Sidamo Lavato, Kenya AA Limited, Brazilian Dulce NY, Indian Plantation Mysore, Costa Rica SHB Tarrazu S. Rafael, Colombian Dark Roast, Costa Rica Dark Roast ve vs.. vs.. vs'dir...

Neyse bugün benim bahsetmek istediğim yukarıdaki saydığım çeşitlerden biraz daha farklı türde bir kahve...

Bu yazıyı okuduktan sonra artık bilmediğiniz adlarla size servis yapılan kahveyi tatmak ister misiniz bilemem de ben yine de yazayım... İçip içmeme, tadıp tatmama, damak zevkinizi belirleme konusunu da sizin paşa keyfinize bırakayım...

Efendim, Londra'nın Sloane Square semtindeki bir kahvede satılan "Kopi Luwak" adlı kahve, fincanı 50 sterlin (125 YTL) den satılıyor ve büyük ilgi görüyormuş.

Neymiş bu dünyanın en pahalı kahvenin özelliği biliyor musunuz?.. (Hiç bilmeyin diyeceğim ama...)


Sumatra ve çevre adalarda yaşayan kahve üreticileri tarafından beslenen bir tür misk kedisi olan Paradoxurus adlı memeli, kahve ağaçlarındaki en kaliteli çekirdekleri yiyormuş. Bu çekirdekler hayvanın midesindeki enzimlerin etkisiyle bir tür fermantasyona uğruyor, ancak hiçbir şekilde erimiyormuş. Bu kahve çekirdekleri, daha sonra dışkı yoluyla dışarı atılıyor, kahve üreticileri de bu dışkıdaki çekirdekleri toplayarak dünyanın en pahalı kahvesini bu şekilde üretiyormuş.


Yani kısacası, 50 sterlin (125 YTL) vererek içtiğiniz kahve, bir kedinin dışkısındaki kahve çekirdeklerinden başka bir şey değilmiş...

Ben bu yazıyı yazarken, yan sandalyede meditatif bir şekilde gözlerini süzüp bana bakan evin kedi oğlu kedisi Şanslı'yla gözgöze geldim...


Aramızda ilginç anekdotlar geçti, paylaşayım istedim... 

"- Ulan Şanslı... Bak oğlum... Tüm gün yan gelip yatıp göt göbek büyütüp ekmek elden su gölden yaşıyorsun. Bana sevgini vermekten başka bir işe yaradığın yok... Bak elalemin kedisine... Her sıçışta 125 YTL'lik sıçıp, bir işe yarıyor... Biz ise her gün senin boklarını temizlemekten anamız ağlıyor..."

O da bana en vurdumduymaz haliyle:

"- İşin ne be baba?... Elbette ben yiyip sıçıcam, yan gelip de yatacağım... Senin de elin mahkûm, temizleyeceksin boklarımı... Gülü seven dikenine katlanırmış koçum... İstersen sen de bana her gün çiğ kahve yedir. Ben de sana öğütülmüş kahve sıçayım, dilersen onları biriktir, sonra kahve değirmeninde çek, bir güzel kaynatıp iç... 'Kopi Luwak'a benzemezse namerdim... Şayet beğenirsen, girişimci ruhunla git, İstanbul'un en kaliteli yerinde bir Kahvehane aç... Kopi Luwak kahvesi diye sen de milleti kopilersin" demez mi...

İyi fikir verdi bana evin kuyruklusu... Ancak "yerin kulağı vardır" derler ya... Ben bunları gerçekleştirene kadar, bu haber bazı girişimcilerin kulağına çoktaaaan gitmiştir bile... 

Yakında bu kahveyi İstanbul'un en nezih yerlerindeki büyük kahve salonlarında saygın hanım ve beyefendilerin önünde görürseniz hiç şaşmayın...

Ha bu arada içmek isteyenlere kısa bir bilgi daha vereyim... Londra'da yaşayan Kopi Luwak'ın da tiryakisi olan bir arkadaşımın dediğine göre; "Biraz topraksı ve çok yumuşak" tadı varmış bu kahvenin... Ayrıca bu kahvenin telvesinden çok güzel fala bakılıyormuş... Ve yüzde yüz fincanda görülenler çıkıyormuş her ne hikmetse...  

Bilhassa evlenecek kız veya erkekler kısmetlerini, siyasiler de geleceklerini görüyorlarmış bu kahve falında...  

Eh ne diyeyim artık... Helal olsun valla... Kedi bokundan bile kahve üretebildiklerine ve bunu dünyaya pazarlayabildiklerine göre, Sumatralıların bu girişimciliğine bayıldım doğrusu... 

Eh hadi dostlar artık ne duruyorsunuz, doğru Londra'nın Sloane Square semtine, "Kopi Luwak" kahvesi içmeye ve fal baktırmaya... 

Seyahat şirketlerine de tavsiyem, her hafta sonu Londra'ya seferler düzenlesinler, köşeyi dönsünler. Bize de elalemin kedisinin bokundan, böyle boktan konularda yazı yazmak kalsın...

Ertan Yurderi

12 Şubat 2010 Cuma

Evdeki gizli dostlarım...


Aşağıda okuyacağınız yazımı hazırladığım sıralarda ABD Başkanı Barack Obama'nın hafif sırıtık bir biçimde “one minute, one minute” diyerek, "sinek öldürme" şovunu tüm dünya ile birlikte ben de hemen hemen her TV kanalında defalarca izlemek zorunda kalmıştım...

Obama'nın ne kadar sevimli ve başarılı bir "avcı" olduğunu, bir hamlede davetsiz misafirini nasıl hakladığını, zihinlerimize bir şekilde kazıyıp durmuşlardı...


Gerçi bu şovla verilen mesaj aslında gayet açıktı... Eskilerin deyimiyle; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir... Tekdir ile uslanmayanın hakkı ... Daha doğrusu dünyanın süper gücünü ve o gücün devlet başkanını rahatsız etmenin cezası budur" demeye de getirmiştiler...

Barack Obama'nın yaşadığı topraklarda bir Yunus Emre'nin yetişmemiş, "Yaradılanı severim, Yaradan'dan ötürü..." veciz sözüyle de hiç karşılaşmamış olduğunu bir kez daha anlamış olduk milletçe...

Dublör, mublör kullanmışmıdır bilemem ama, o karasineğin sonu bu olmamalıydı diye düşünüyorum... Sırt üstü yatıp nalları havaya dikilmiş hali yüreğimi burkmadı değil hani... İzlerken tuhaf olmuştum....

Neyse sevgili okurlar, o karasineği ve Obama'yı tarihe havale edelim, gelelim aşağıda yalnızca sizlerin okuyacağınız yazıma...

Bu yazıyı gerçekten sadece sizler okuyacaksınız...
Bizim ev halkı bu yazının varlığından bile haberdar olmayacak!..

Durun, durun… Pardon, pardon ya… Birden unutuverdim kendisini…
Ha bir de kendini evin feylozofu sanan kuyruklu oğlum Şanslı'nın haberi var tüm bu yazacaklarımdan…
Gizli dostlarımın varlığından en çok da o haberdar çünkü…

Ancak evimizin annesi yani eşim, ve ablası yani kızım ise hiç bu yazılanları hiç bilmeyecek...
Bu yazımı onlara okutmayacağım için de ne yazdığımı hiç öğrenemeyecekler...

Ancaaak …
Aranızdan birisi ispiyonlarsa işte onu bilemem!..

Öncelikle sizlere, evimdeki karınca kolonilerinden bahsedeceğim...

Kendilerine evin içinde öyle stratejik yer belirlemişler ki...
Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur misaliler...

Eşim onları geceyarısı gizli gizli beslediğimi bir bilse, onlarla birlikte beni kapı dışına koyar eminim…

Ekmek poşetinde kalmış ekmek kırıntılarını, şeker kavanozundan bir tutam şekeri, mısır gevreği kırıntılarını, ayçekirdeği içlerini, fındık kırıntılarını ve daha onların yiyebileceği bir sürü şeyi onların kapısının önüne koyup öyle yatıyorum her gece yarısı...

Bir de onlara tembih ediyorum...

"- Aman gündüzleri ortalıkta görünmeyin, eşimin gazabına gelmeyin..." diye…

Söz dinliyorlar gerçekten de... Gündüzleri hepsi arazi... Hiç birini göremezsiniz ortalıklarda...

Aslında onlar deprem habercileri… Deprem olmadan önce ilk önce onlar hissedip, ortalıktan arazi oluyorlar… Arazi olurken de birbirlerine haber veriyorlar, antenlerini oynatarak…

“- Dıt, dıt… 4.1 geliyor, artçı 3.5 olacak… Herkes sotaya…”
“- Dıt, dıt… Merkez üssü Kandilli’ye 100 km. 3.1 sarsıntı var… Boşverin kaçmayı, herkes kayıntı için ortaya…”

Evde üç koloni aile var... Üç koloninin de başında güzel güzel kızlar var...
Onların özelliği kanatlı olmaları... Tıpkı melekler gibi... Ve epey de iriceler...

Hepsi de anakraliçe karıncalar... Doğurgan özelliğe de sahipler... Tüm işçi karıncalar anakraliçeye hizmet ediyorlar... Anakraliçenin görevi ise sadece doğurmak, doğurmak, doğurmak...

Geçen sene anakraliçeler, yeni anakraliçe adayları doğurmuşlardı ilk kez...
Evin içi uçuşan melek kadar güzel karıncalarla doluydu...

Onların hepsini teker teker toplayıp, başka evlere gelin ettim kendi ellerimle, helali hoş olsun... Şimdi onlar da gittikleri evlerde koloniler kurmuşlardır umarım...

Neyse evimdeki gizli dostlarımdan bir diğeri de örümcek ailesi...
Bir dişi ve bir erkek örümcek (erkek Hakk’ın rahmetine kavuştu)...

Hakk’ yoluna mı, yoksa ne yoluna gittiği belli olmayan erkeğin hazin hikâyesi ise şöyle gerçekleşti, onu da anlatayım kısaca…

Önce dişi örümcek zor bela erkeğini çiftleşmeye davet etti...

Erkek örümcek ise başına gelecekleri bile bile (daha doğrusu biraz da zorlamayla) bu çiftleşmeyi kabul etti…

Çünki eli mahkûmdu rahmetlinin, malum bahar ayları psikozu…

Sonra ne mi oldu? Sonra, dişi örümcek, erkeğinin ölümünü garantiledikten sonra, güzel bir ağla paketledi sevdiğini ve daha sonra onu yemek için ağının en sota bir kenarına gitti yerleştirdi…

Belli bir müddet sonra da dişi örümcek doğurdu... Birkaç ufak yavrusu oldu... Onları babalarının cenazesini yedirip, büyütmekle meşgul arka balkonda...

Bu arada benim kızın örümcek fobisi var, bir bilse, evi ayağa kaldırır...
Hele hanım bilse … Ağıyla birlikte onları da beni de balkondan aşağıya atar eminim…
En iyisi ben onların da varlığını gizlemeye devam edeyim...

Havalar ısındı malum, yaz ayı gelip çattı…
Şimdi evimizin kuyruksuz bir ailesi daha var...
Onlar da kertenkele ailesi...

Demiştim ya, benim evdeki en büyük sırdaşım Şanslı diye...
Bu yeni aileyle aslında Şanslı tanıştırdı beni...
Kerata biliyor ya, benim hayvan sevgimi ve sevdiğimi…
Nerede bir yaratık bulsa bana getirip getirip duruyor…

Bir gün bir baktım balkonun camından içeriye ağzında oynayan bir şeyle atladı Şanslı...

"- Gel oğlum buraya, ne var ağzında?" dedim...
Baktım ki bir de ne göreyim...
Bir kertenkelenin kuyruğu ... Daha capcanlı ve oynuyor...

“- Nerden buldun onu, hadi birlikte gidelim göster onu bana” dedim...

Gittik evin ön balkonundaki büyük saksının yan tarafına...
İşte o kuyruksuz kertenkeleyle oracıkta göz göze geliverdim…

O da Şanslı'yı şikâyet eder gibi bir şeyler mırıldandı bana…

Dedi ki;

"- Abi senin bu Şanslı var ya, kuyruğu ona kaptırdık... N'olacak şimdi benim halim…"

"- Hadi sen merak etme... Nasılsa kuyruk senin, yine büyür” deyiverdim…

Biliyorum ve eminim ki, kısa süre sonra Şanslı'nın ağzına kaptırdığı kuyruğu yerine gelecek, şimdilik böyle idare ediversin diye içimden geçirirken, zavallının durumunun hiç de içaçıcı olmadığını anladım…

Baktım yanında yavuklusu da var...
O da öyle süklüm püklüm kenarda duruyor...

Bizim kuyruksuz damat:

"- Abi bu kızı evinden kaçırdım, bu yaz sizin balkonda yaz tatilimizi geçireceğiz müsaitseniz" deyiverdi...

Eh ne yapalım... Elimiz mahkûm... Bizim kuyruklu oğlumuz madem ki kertenkeleyi kuyruksuz bırakmış, ona da bakmak boynumuzun borcu olsun…

Gittim içerden bir kaba su ve diğer kaba da biraz kavrulmuş kıymadan koydum...

"- Alın şimdilik bununla karnınızı doyurun, ortadan toz olun" dedim... "Sonrası Allah kerim..."

Keratanın nasılsa eşinin kuyruğu var, o kuyruğu kaptırmadı Şanslı’ya...
O gider şimdi ona çevrede ne kadar kelebek, böcek varsa getirip besler...
Sonra yavruları olur, mesut bahtiyar bu yazı bizim terasta geçirirler ailecek...
Şayet evin çatısında kiremitlerin üzerini kendilerine ev belleyen martılarımız onlara rahatlık verirse tabii ki...

İşte bizim evin halleri böyle…

Ben her gece, akşamları el-etek ortalıktan çekilince, ortalık sessizliğe bürününce, herkesçeler rüyalar aleminde gezinmekteyken, kuyruklu oğlum Şanslı'yla birlikte bilumum gizli ve haşere dostlarımın hal ve hatırlarını sormaya çıkıyorum...

Yalnız birkaç akşam önce enteresan bir şey oldu...

Beni görünce hızlı adımlarıyla kaçan bir karafatmaya denk geldim...

"- Yahu dur nereye kaçıyorsun, ben dostum" diyecek oldum...
Zaar beni tanımadı, bu evin yabancısı ne de olsa tabii ki…
 
Sanırım o da banyo penceresinden geldi...
Evin bir yerine saklandı… Arayıp, bulamadım tüm gün onu…

Neyse gündüz hanıma yaptırdığım patates püresinden peçetenin içine birazcık ayırmıştım…
O günün akşamı, o karafatmayla ilgileneyim dedim…

Ne yazık ki tüm aramalarıma rağmen bulamadım onu... Evin bir yerlerinde gizlediğini biliyorum ama neresi, bir türlü bulamıyorum…

Umarım benim dost olduğumu anlar ve kaçmaz benden...
Kaçmazsa çok şey kazanır, kaçarsa da keyfi bilir...

Hanıma denk gelirse, ya karafatma cennetini ya da cehennemini göreceğinden eminim ama, canı bilir...

Hele Şanslı daha onunla teşvik-i mesai'ye başlamadı...
Onu görünce ne yapar bilemem...

Dün Şanslı’nın kulağına bir şeyler fısıldayayım dedim…
Daha sözümü bitirmeden:

"- Peki baba bakarız icabına" dedi...

Ancak ben Şanslı'nın ne demek istediğini hemen anladım tabii ki…

"- Ulan sakın hayvana bir şey yapmayasın" dedim...

"- Sen karışma" dedi...

Neyse az önce Şanslı'ya mama verdim, şimdi o gider bir yerlere devirir poposunu…

Şanslı’yla karşılaşmadan, şu karafatmayla ilk ben karşılaşırsam iyi olacak sanırım...

Şimdi mutfağa gideyim, hanımın pilav için ayırdığı bulgurları erzak dolabında bulayım ve birazını bir yere saklayayım...

Yarın sabah Şanslı'ya kafa tutan bir serçeye vereceğim onu...

Birkaç zamandır bir serçe her sabah geliyor terasın su oluğunun kenarına...

Oradan Şanslı'ya:

"- Nanikkkk, nanikkkk, yakalayamazsın şişko, şişkooo..." diye oğlumu kızdırıyor...

Bizim ki de kuş aklına uyup, onu yakalama derdine düşüyor...

6. kattan düşüp bir yerlerini sakatlayacak diye ödüm kopuyor sürekli...

Şanslı daha bir yaşındayken, "Aaa bu ne güzel kuş" deyip uçan bir kelebeğin peşinden altıncı kattan aşağı paraşütsüz uçmayı denemişti de... Zor bela bir yerine bir şey olmadan kurtarmıştık kendisini...

Yine aynı şeyler başına gelmesin diye serçeye bulgur vereceğim, çenesini susturacağım...

Yani bir bakıma rüşvet vereceğim sussun diye...

Susar mı acaba?.. Deneyip göreceğiz bakalım...

İşte ben ve evin kuyruklusu Şanslı'nın böyle gizli dostları da var...
Sır gibi evin annesinden ve ablasından saklıyoruz bu gizli dostlarımızı...
Neyse bu sırrımızı sizlerle de paylaştık, iyi mi ettik bilmiyoruz da...
Siz yine de okuduklarınızı bir çırpıda unutun e mi!..

Bu laf salatası yazım da burada bitti, gelelim bu yazıdan alacağımız kıssadan hissemize:

“Sevgi, gönül kapılarını açan en güzel bilgelik”tir elbet…

Yunus’un dediği gibi de olmak gerek:
“Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü…”

Yaradan’ın yarattığı her şeyi, Yaradan’a olan sevgisinden dolayı sevdiğini ne güzel anlatır bu sözü değil mi?

İşte bu yüzden evdeki gizli dostlarımı seviyorum…
Aklım ise hâlâ o Obama'nın öldürdüğü karasinekte… Ruh’u şad olsun rahmetlinin…

Ertan Yurderi

5 Şubat 2010 Cuma

Dün biz de destek grevindeydik!..




Dün evin kuyruklu oğlusu Şanslı'yla birlikte Tekel işçilerine hem destek grevindeydik hem de bir günlük açlık grevindeydik...

Evde hiçbir iş yapmadık!.. Elimizi hiçbir işe sürmedik…
Tüm gün, TV karşısında oturup destek eylemimizi bu şekilde sürdürdük...

Tabii bu açlık grevimize en fazla sevinen "Bugün ne yemek pişireceğim, neyle doyuracağım ben bu tosuncuklarımı" diyen eşim oldu...

Daha sonra o da bize destek verdi ve böylece ailecek eylemimizi sürdürmeye devam ettik...

Yalnız şu açlık işinden fotoğrafta da gördüğünüz gibi Şanslı biraz memnun görünmedi... Onun eylemi kısa sürdü...

Varsın kısa sürsün ne çıkar? Sonuçta o da Tekel işçi ağabeylerinin ve ablalarının haklı eylemine destek verdi ya... O da bize yeter...

TV’lerin haber kanallarında tüm gün boyu seyrettiğimiz işçilerin eylem görüntüleri, bizi ziyadesiyle sevindirdi…

Tekel işçilerine verilen desteğin bir anda çığ gibi büyüdüğünü, tüm işkollarıyla birlikte demokratik kitle örgütlerinin ve çeşitli siyasi parti üyelerinin de bu eyleme katılmasını memnuniyetle karşıladık…

Emekçiler uzun yıllar sonra, provokasyonlara gelmeden, kırıp dökmeden,  birlik içinde haklarını savunabilmeyi örgütlü bir şekilde başarabilmişlerdi…

Artık işçiler, kamu mallarının yok pahasına satılmasının “açlık ve işsizlik” olduğunu gördüler…

“Genel grev, genel direniş” sloganları bu haklı mücadelelerinin sembolü haline gelmişti…

İşçiler eylemlerini bu şekilde sürdürürken hükümet kanadından da birbiri ardına yüksek sesle 4/C savunmaları gelmeye devam ediyordu… Ancak o sesler, işçilerin sesleri arasında cılız bir ses haline gelip, kaybolup gidiyordu…

Bu arada “Nuh deyip bir türlü Peygamber" diyemeyenler de işçilerin haklı eylemi karşısında öfkelerini belli etmemeye çalışıyorlardı…

Bugün 53. gün… Aradan tam 53 gün geçti…
Tekel işçileri direnişlerini sürdürmeye devam ediyorlar…

Ankara’nın soğuğunda ayazında, çoğu açlık grevine yattılar…
Önlerinde onları bekleyen koskoca bir aylık süre daha var…

Umudumuz, umutlarımız “hiç kimse hayatını kaybetmeden” işçilerin lehine bir an önce sonuçlanması…

Kulaklarımda şu an Can Yücel babanın sesi yankılanıyor…
Can baba o eşsiz şiirin de diyor ki: “Hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel…”



Susuyorum artık. Can kulağıyla Can Baba’nın sesine kulak veriyorum…

hava döndü işçiden işçiden esiyor yel
dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı
bahar yakın demek ki mevsim böyle kışladı
bu fırtına yarınki sütlimanlara bedel
hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel

tekliyor işte çağın çarkına okuyan çark
ve durdu muydu bir gün bu kör, avara kasnak
bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak
sen de o dünyadansın sınıfın bil safa gel
hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel

köylükler uykusunda döndü dönüyor sola
güne bakıyor bebek büyüyen yumruğuyla
başaklar gövderdi bak başkoydular bu yola
şaltere uzanıyor Allaha açılmış el
hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel

senlik-benlik bitip de kuruldu muydu bizlik
asgari ücret değil, hür ve günlük güneşlik
bir Türkiye olacak aldığın son gündelik
halk kalacak geride bitince bu zalim sel
hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

tarihle yürüyenler, tarihle adım adım
safları sıklaştırın tarihle hızlanalım
lakin hızlandık derken,kolu dağıtma sakın
başları bozuklar var şimdi bize tek engel
hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel

sen ki ferhatsın işçi günün senin gelecek
indir külüngün indir, del, şu karanlığı del
del ki dağlar ardından önümüzde bir çiçek
gibi açsın aydınlık tekmil olunca tünel
hava döndü işçiden işçiden esiyor yel

Ertan Yurderi