9 Ağustos 2004 Pazartesi

Hz. Yuşa ve İki Yürek ...




"Yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil,
Ve gitsin gitmesi gereken yere kuşlar gibi özgürce; tutsak değil!.." (Deniz Kite)

İstanbul Boğaziçi'nin Asya tarafının Anadolukavağı'na yakın yerinde bulunan Dev Dağı'ndayım... Şimdiki Yuşa Tepesi'nin ve Camii'nin bulunduğu mekan burası. Bir bankta yanımda oturan yukarıda bu sözleri söyleyen Deniz'in yüzüne bürünmüş ifadeyi şu an bile anlatabilmem hâlâ mümkün değil... Ona, o an sadece "Keyfine bak sevgili Deniz, bulunduğun AN'ın keyfini çıkar, çünki yüzünden her şey anlaşılıyor" diyebiliyordum...

O'nun yolunda iki farklı yürek olarak birkaç gündür ardı ardına yaptığımız evliyalar ziyareti sonrası yolumuz bu tepeye düşmüştü... Bu ziyaret öncesi de yolumuz Sümbül Efendi ve Merkez Efendi'ye çekilmişti... Bugün ise yolumuzu Hz. Yuşa'ya yönlendirmiş orada tamlamaya ve tamamlandırmaya çalışıyorduk yüreklerimizdeki Yaradan'ın sevgisini... Bundan önce de birkaç sevgili gönül dostumla birlikte bu yerleri ziyaret etmiş ve onları farklı duygular içinde YOL'larına uğurlamıştım. Bu yerler O'nun Yolu'nda herhangi bir AN üzre yola çıkılan bir başlangıç yeri,  öylesi huzur dolu bir "Aşk Meydanı"larıydı ki,  yüreklere fırtınalar estirecek olan... Sözcükler böyle anlara ve anlatımlara kifayetsiz kalıyor, yaşanılması ve paylaşılması gerek sanırım dünyasal denilen yer içinde...

Birkaç gün içinde yaptığımız ziyaretlerin en sonuncusu sonrası Deniz'in yüreğinden dökülenleri yine onun sözlerinden dinleyelim isterseniz; Tepe üstünden boğaza bakıyorduk. Geniş terasta, yarı gölge yarı güneş altındaki bir banka oturduk. Derin bir nefes aldım. Ferah duygular vardı yüreğimde beni hafifleten.  Yeni demlenmiş çayımı yudumlarken, az önce Hz. Yüşa'nın  kabrinde yüreğime dolan ( yoksa yüreğimin yükünü alan mı demeliyim?) duyguları düşünüyordum. Yanımda oturan Ertan'a sessizliğime aldırmamasını söylediğimde, Ertan: "Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.

Hafif bir rüzgar vardı. Güneş uzun, heybetli  ve kim bilir kimleri ve neleri görmüş, geçirmiş  ağaçların dalları arasından göz kırpar gibi bana bakıyordu. Çok hoş ve dingin bir perşembe öğleden sonrası idi. Hayatın tuhaf tesadüfleri vardı; aslında tesadüf müydü, bilemiyordum. Sanki gerçekten yürekten dilediğimiz bir şeyler, vakti geldiğinde, perilerin sihirli dokunmalarına benzer dokunuşlarla, aniden hayatımıza giriveriyorlardı. Öte yanda, hayatımda o güne kadar tesadüfmüş gibi gördüğüm şeylerin, ancak onlar olduktan sonra  benim  hayrıma gelişmiş olduklarını fark edivermiştim. Bu fark ediş, başıma gelen şeyleri olgunlukla karşılamama sebep oluyordu. Dinginlik ve bu dinginliğin sebep olduğu huzura bu şekilde ulaşabileceğimi sanıyordum. Herkesin kendinden uzaklarda  aradığı huzur, aslında insanın yüreğinde hayatı olduğu gibi kabullenmesi ile ilgili bir şeydi; gelişmeye ve değişimlere açık olup, olayları oluruna bırakmak dışında huzur bulabilmenin mümkün olduğunu sanmıyordum.

Geçen perşembeye kadar, aklımın köşesinden  aynı hafta içinde üç türbe gezeceğim geçmezdi. Her şey geçen Perşembe  Ertan'ı arayıp, " ne zaman kahve içiyoruz? " diye sormamla başladı. Cuma günü kahve içerken düşük enerjilerden söz ettik. Sonra kendimi önce Merkez Efendi, sonra Sümbül Efendi türbelerinde buldum. Merkez Efendi beni özellikle çok etkiledi; oradayken göz yaşlarıma hakim olamadım. Ve çıkışta inanılmaz bir iç huzuru oluşuverdi yüreğimde. Sonradan birlikte öğle yemeği yerken, Ertan Hz. Yüşa, Yahya Efendi ve Telli Baba türbelerinden  bahsetti.

Hafta başında , bir kez aklıma düşmüştü ya Hz. Yüşa, cuma öğleden sonra kabrini  ziyaret etmeye niyetlendim. Ancak kısmet, Ertan'ın  izin günü olan perşembe öğleden sonrasında orada olmakmış. Gitmeden önce orada ne bulacağımı bilmiyordum, beklentim de yoktu. Sadece ne hissedeceğimi merak ediyordum. Uzun ve dolambaçlı yollardan Boğaz sırtlarına geldik. Arabayı park edip, yenilerde restore edildiği belli olan ve  bizi Hz. Yüşa'nın kabrine götürecek kapıdan içeri girdik. Ertan bana yolu gösterdi. Ve işte karşımda, 17 metre uzunluğunda, üstü çiçeklerle kaplı ve Hz. Yüşa'nın kabri olduğu söylenen yer duruyordu.  Orada da bir şey oldu; sanki bir kez daha yüreğimin tüm yükü alındı ve  bir sevgi yumağı kondu onun yerine. Bir süre  mezarın başında durdum, yüreğimden sevginin akışını hissederken kendi kendime devamlı "yüreğimden gelsin kelamım, aklımdan değil" diyordum "Ve gitsin gitmesi gerektiği yere kuşlar gibi özgürce, tutsak değil"... Tarifsiz bir  duyguydu ve giderek hafifledim.

Sonra mezarın başından ayrılıp, taze demlenmiş  çaylarımızı alarak, kabrin bulunduğu yerdeki terasta oturduk birlikte. Güneşin göz kırpmalarını seyretmeye daldım, sessizce. Kısa bir süre sonra, rüzgarla şarkı söyleyen ağaçlara karıştı ezan sesi ve yüreğimde, kalmıştıysa son bir yük, işte onu da alarak gitti göğe yükselen sesler. Sessizdim, sanki soluksuzdum.

Ve Ertan bir kez daha: " Keyfine bak, yüzünden her şey anlaşılıyor" dedi.

 
Yuşa Peygamber kimdir?

Hazreti Yuşa (Yeşua)  adını İbranice'den alır... İbranice'de Ye Allah, Şua da Kurtarsın demektir... Yeşua (Allah Kurtarsın) anlamına gelmektedir... Daha sonraları Yeşua halk dilinde Yeşu, Yuşa olmuştur. Hz. Yuşa'nın babası Nun, oğluna bu ismi İsrail'in Firavun'dan kurtulması için koymuştur. Yuşa'nın dedesi ise Efrayim yolundan gelen Hazreti Yusuf (A.S.)'tur. Hazreti Yuşa M.Ö. 1082 yılında dünyaya geldiğinde, Hazreti Musa 38, Hazreti Harun 41, Hazreti Şuayib 98 yaşındaydı... Doğum yeri o dönem Mısır'ın başşehri Menif (Men-Menfis)'tir.

110 yıl yaşayan Hazreti Yuşa (A.S)'ın 110 senelik ömrü şu kısımlara ayrılır. a) 15 yaşına kadar çocukluğu, b) Hazreti Musa (A.S) peygamber olup, Medyen'den Mısır'a dönünce ona ilk iman edenlere katılması ve vefatına kadar Hazreti Musa (A.S)'ın fedailiğini, başkumandanlığını yapması. Ki 82 yaşına kadar sürmüştür. c) Peygamberliği Hazreti Musa (A.S)'ın vefatından üç gün sonra 82 yaşında başlayıp  110 yaşına kadar 28 sene sürmüştür. Vefatı M.Ö.972 yılındadır...

Hz. Yuşa'nın gösterdiği mucizelerden önemlileri:

1- Duası üzerine Güneş'in bir gün batmayışı.
2- Hazreti Musa'yı öldürdüğü iftirası üzerine, bütün İsrailoğullarının aynı gece rüyalarında bunun yalan olduğunu görmeleri.
3- Erden (Şeria Nehri)'nden o zaman teknik ilerlemediği ve büyük köprü kurulması bilinmediği halde, yarım milyonu aşan ordusunu geçirmesi.
4- Hırsızın elinin elinde ağırlaşarak onu bulması.
5- Zina yapan askerlerine veba hastalığının gelmesi.
6- Duası üzerine münafık Belam'ın, bedduayı düşmanlara yapması ve dilinin büsbütün göbeğine kadar sarkması.

Hayatı:

Hz. Musa, Arz-i Mukaddes'e bir taş atımı adar bir mesafede vefatından önce Yuşâ Aleyhisselâmı vekil seçmiş, asırlarca süren sürgün hayatı Hz. Yuşa'nın komutanlığında sona ermiş ve İsrailoğulları topraklarına kavuşmuşlardı. Bu arada Hz. Yuşa'ya Allah tarafından peygamberlik görevi de verilmişti.

Hz. Yuşa bu fethi, Firavun'un zulmü altında yıllarca esaret hayatı yaşayan, korkaklık ruhlarına kadar sinen, bir türlü Arz-ı Mukaddes'e girmeye cesaret edemeyen ve bundan dolayı kırk sene çölde kalmaya mahkûm kalan İsrailoğullarının gözüpek, cesur yeni nesliyle gerçekleştirmişti. Musibet de, nimet de lâyik olana veriliyordu. Babaları, Firavunun zulmünden mucizevî bir tarzda kurtaran Rablerine şükredip, dişlerini sıkıp yüreklilik gösterebilselerdi Tih Çölü'nde kırk sene kalmaya mahkûm olmaz, üstelik Hz. Musa (as) gibi ulü'l-azm bir peygamberin riyasetinde Arz-i Mukaddes'e girebilirlerdi. Ne var ki bu, gerekli mânevî eğitimden derslerini alan oğullarına nasip olacaktı.

Bu yeni nesille Arz-ı Mukaddes'te bir tepede fethin plânlarını yapıp tam fethe girişeceği anda ölüm meleğinin gelip Hz. Musa'nın (AS) canını almak istemesi, ölümün işler bitmeden de gelebileceğini, görevin asıl olduğunu ve bu görevi Hz. Yuşa'nın gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Hz. Musa'nın vefatından üç gün sonra yola çıkan Hz. Yuşa, Şeria nehrini mucizevî bir tarzda geçmiş, Arz-ı Mukaddes'i Filistin, Ürdün ve Şam topraklarıyla birlikte fethetmişti. Bir kere daha Ilâhî kanun hükmünü icra ediyordu. Yeryüzü Allah'ın mülküydü. Allah onu zalimlerden alıp emrini tutan kullarına devrediyordu.

28 sene Israiloğullarını idare eden Hz. Yuşa (A.S)'nın 110 yaşında vefat ettiği ve kabrinin de Filistin topraklarında bulunduğu belirtilir. Makamının Yuşa Tepesi'nde yer alması ise bir süre buralara kadar gelip ikamet ettiğinden dolayı olmalı.

Hz. Yuşa'nin mezarı:

Hz. Yuşa (A.S)'nın mezarı konusunda çeşitli rivayetler vardır... Kimilerine göre  Kenanili'nde, Eriha hemen kuzeyinde, Efrayim Dağı'nda medfundur... Kimilerine göre ise de İstanbul Boğazı'nın doğusu kıyısında, Karadeniz yakınında bugün Yuşa Tepesi adıyla anılan eski adı Dev Dağı olan tepede yattığı rivayet edilmektedir. Bir rivayete göre, Hazreti Musa (A.S)'nın Sancaktarı olan Yuşa, O'nun ordularıyla beraber Beykoz'a kadar gelmiş ve burada yapılan savaşta, kabrinin yakınındaki bir yerde şehid olmuştur. Anlatıldığına göre, Sarıyer'in tam karşısında bulunan Sütlüce Köyü önlerinde şehid düşmüş ve mübarek vücudu iki parçaya bölünmüştür. Belden aşağı kısmı deniz kıyısında kalmış, belden yukarı kısmı da, Beykoz sırtlarındaki tepelere doğru sürüne sürüne çıkıp, şimdiki kabrinin bulunduğu yerde ruhunu teslim etmiştir. Boyu çok uzun olan Yuşa Hazretleri'nin belden yukarı kısmı, 17 metrelik kabre konulmuştur. O zamanlar, mezarının baş tarafı Kudüs'e doğru imiş. Dünya İslam'la şereflenip, Kıble, Kabe-i Muazzama olunca, mezarın baştarafı kendiliğinden yer değiştirerek Kıble'ye yönelmiş. Kabrin yanındaki mescid ise Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

Bugünkü mezar yeri, Yuşa Tepesi olarak adlandırılan bölgede, Boğaziçi'nde, sahile en yakın ve en yüksek tepededir. Yuşa Camii ve Hz. Yuşa'nın türbesi, tepenin zirvesinde Karadeniz'i ve Boğaz'ı aynı anda gören bir konumdadır.  Hz. Yuşa'nın mezarının 17 metre uzunlugu konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Birine göre Yusa Peygamber'e duyulan sevgi ve saygı nedeniyle büyük bir mezar yapılmış olabilir. Bir diğerine göre ise, yeri manevi bir keşifle bulunduğu için isabet eder düşüncesiyle geniş ve uzun tutulmuş olabilir.

Tarihsel bir bölge:

Hz. Yuşa'nın gömülü olduğu mekan, adını bir rivayete göre, Fenikelilerin kullandığı Yeşu, (kurtarıcı) kelimesinden, bir rivayete göreyse, Hz. Musa ile birlikte Mecmeal Bahreyn'e (Boğaziçi) gelip burada vefat eden Yuşa Peygamber'den almış.

Chalkedonlular'ın Daphne adına yaptıkları adak yeri tarihin ilk dönemlerinden beri kutsal bir yer olarak kabul edilmiş çeşitli uygarlıklar burada kendi dinlerine göre mabet ve tapınaklar yapmışlar. Bunlardan birisi de ilk çağlarda ki Zeus sunağı olarak biliniyor. Bizans Döneminde. 6. yy da imparator I. Justinianos zamanında ise bu sunak kiliseye çevrilmiş.Osmanlı Döneminde bu tepeye Sadrazam Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Paşa ( Ö.1761) tarafından Hicri 1169 (Miladi 1755) tarihinde bir mescit yaptırılmış.

Tepeye adını veren Hz. Yuşa, Hz. Yusuf'un neslinden, Hz. Musa'nın çağdaşı olan bir peygamber. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa ve Hz. Yuşa'nın, "iki denizin birleştigi noktaya kadar" yaptıkları yolculuk ve Hızır ile buluşmaları, Kehf Suresi'nin 60-65. ayetlerinde anlatılır.

Kaynaklar:

1- Peygamberler Tarihi - Hz. Yuşa - Ahmet Cemil Akıncı - Sinan Yayınları. Syf: 12
2- İstanbul Evliyaları Ziyaret Rehberi - Ayhan Yalçın - Sayfa: 106
3- Suâlar, s. 453
 
Ertan Yurderi 

25 Temmuz 2004 Pazar

Civciv, karga, karma ve ben...



Bu yazımı çok uzun zamandır yazmak ve paylaşmak istiyordum sizlerle... Hatta birkaç dostuma yazacaklarımı anlattığımda bunu mail gruplarınla da paylaş demişti... Bir toplantı öncesi anlattığım sevgili Reiki hocam Gülüm de "Ertan, bunu gruplarınla paylaşsan keşke" dediyse de bugüne kadar her nedense yazıp paylaşma isteğim yoktu... 

Ancak sevgili sonsuzlukotesi mail grubunun sonsuz'u Hasan'ın annesinin yıllar önce bir civciv meselesi sebebiyle teselli etme sözcükleri beni bu yazıyı kaleme almama sebep oldu... Ne demişti Sonsuz Hasan annesine, "Bir boncuuuk ölür, bir boncuuk doğar anne üzülme, ne de olsa pazarda civciv bol"... Evet pazarda civciv bol... Ama kaybettiğin civcivlerinle yaşadığın duygusal bağ ise apayrı bir şey...

Şimdi yazımıza dönelim...

Bugünlerde yaşadığımız bir yaz günü gibi bir yaz günüydü Istanbul'un.. Pazardan küçük kızımla (o zamanlar 6-7 yaşlarındaydı kızım) severek aldığımız 3 civcivimizi güle oynaya evimizin terasında bakıyorduk... Onları besliyor, sularını veriyor, onların neşe içinde terasta gezinmelerini seyrediyorduk... Büyük bir keyif veriyordu bu her ikimize de... Tabii pislikleri de bir çileydi annemiz için... Bize söyleniyor, "bir bu eksikti evde beslediğiniz" gibilerinden sürekli mırıldanıyordu... Biz de onu sinirlendirmeden birkaç kova su alıp balkonu temizliyorduk kızımla birlikte...

Yine böyle bir civcivlerimizi havalandırma sırasında bizlerin terasta bulunmadığı bir anda olacak, civcivlerimizden bir tanesi sırra kadem bastı... Balkonun altını üstüne getirdik yok... Herhalde aşağıya düştü gibilerinden düşünürken ve aşağıya inmeye hazırlanırken üzerimizde pike yaparak uçan kocaman bir karga gördük... Bir diğer karga da, karşı apartmanın üzerinde sarı bir şeyi parçalayıp yiyordu... O zaman anladım ki, bizim küçük civciv, bu karganın hışmına uğramış, Hakk yolunda bir karganın leziz öğlen yemeği olmuştu...

Bu durumu gören kızım sürekli ağlıyordu... "Baba, git o karganın elinden civcivimizi kurtar, onu yemesin" diyordu sürekli... Ben de onu teselli etmeye çalışıyordum... "Kızım bak o karşı evin damında, oraya süpermen olsam bile uçup gidip o civcivimizi kurtaramam... Zaten civcivimiz artık hayatta değil... Allah baba onu yanına aldı"... Kızımın isyanı bitmek bilmiyordu... Ona bunu anlatabilmek çok zor olsa da, kızımı susturabilmiştim sonunda.. "Elimizde kalan 2 tane daha civcivimiz var bak, onlarla oynarız, onlara iyi bakarız... Onlar sonra tavuk olurlar, horoz olurlar" diyordum... Bu arada da diğer karga da evin üzerinde sürekli uçarak, "Gaaak"lamayı sürdürüyordu...

Ben de kargaya dönüp, "Hele bir teşebbüs et de görelim, el mi yaman, bey mi?" diye söyleniveriyordum...

Artık bu karga bizim evi ve teras katını yer bellemişti... Sürekli benim telsiz anteninin üzerine gelip konuyor, aşağısını kontrol ediyordu... Ağır olduğu için telsiz antenimin ucunu da eğmişti, kuş oğlu kuş... Şeytan da bir yandan dürtüyordu beni: "Şu antene 220 volt cereyan ver, karga kızartma olarak düşsün balkona" ...

Neyse bu şeytanca ve aptalca düşüncelerimden kendimi arındırmaya çalışıyordum... "Takma oğlum Ertan, bir kargadan ne istiyorsun, o da sonuçta karnını doyurmak için senin civcivini kaçırdı ve yedi... Bırak afiyet olsun..." kendi kendime desem de, yine de içimde o kargayla bir hesaplaşma fikri aklımdan çıkmıyor değildi hani...

Bir gün arka odamda otururken balkondan tuhaf sesler geliyordu.. "Takkk, tukkkk, takkkk, tukkkk"... Ne oluyor diye çıktım balkona... Etrafıma bakındım, hiç ses seda yok... Hiçbir şey de
görünürlerde yok ortalıkta... "Allah Allah, bu ses de ne ola?" diye söylenip içeriye girdim... Tam odama yönelecekken yeniden bir "takkk, tukkk" ses..

Bir hışımla balkona çıktım... O kuş oğlu kuş kargayla gözgöze geldim...

Karga yerdeydi ve önünde bir şey vardı, ne olduğunu tam anlayamadan, onu ağzına alıp yeniden benim antenimin üzerine yükseldi... "Ne arıyorsun lan karga?" dedim, "Yetmedi mi bize ettiklerin" diye söylenip onu balkonun en sotalı yerinden beni göremeyeceği bir
yerden izlemeye koyuldum...

Kuş oğlu kuş dediğim akıllı karga, ağzındaki şeyi yere yeniden attı... "Takkk" diye balkona düştü.. Hemen yattığım sotadan koşup karganın yere attığı o şeyin başına gittim "Acep bu ne diye?" Bir de ne göreyim... Çok güzel bir ceviz... Ama hala üzerinde kabuğu duruyor... Bu kuş oğlu kuş, bu cevizi bizim balkona atıp kırıp yemek istiyormuş anlaşılan... "Heh dedim, sen şimdi görürsün..." Hıncımı alacağım ya bu kargadan... Balkonun kenarında duran minik mermer parçasını cevizin üzerine indiriverdim. Ceviz kırıldı, cevizin kabuklarını soyup içini yemeye başladım... Bir yandan da kuş oğlu kuş kargaya bakıp:

"Ulan kerhaneci, ne güzel ceviz getirmişsin bana... Bu ders olsun sana... Senin cevizini de yemek varmış kısmette... Sen benim civcivimi yersen, ben de senin cevizini yerim işte böyle" dedim... O da aşağı bana bakarak, "Gaakkk gaakkk, gakkkk" diye serzenişlerde bulunduysa da, ben umrumda bile olmadan cevizin tamamını yedim afiyetle...

Beni bir gören olsa o durumda, bu adam tırlattı diyecek, varsın desin... Kargayla benim aramda olan bir karma meselesiydi bu... O karga nasılsa bir gün bir yerde bunun hesabını verecekti, eh ben de bir gün bir yerde bu karganın rızkını yediğimin hesabını vereceğim, helalleşeceğiz o zaman böylece...

Siz siz olun, bir kargayla da olsa karma yaşayacaksanız varın yaşayın... Çok zevkli oluyor... Herifçioğlu ağzının tadını çok iyi biliyor, eh ben de ondan aşağı kalmıyorum elbette... Boşuna değil arada bir "gaaak"lamak isteğim buradan geliyor demek ki...

Her daim sevgiyle kalın...

Ertan Yurderi

Not: Bu arada beslediğimiz iki civcivin başına neler geldi diye merak edeceklere de şöyle diyeyim... Onların ikisi de horoz oldular. Bir süre sonra ben de bir arkadaşımın kümesine ziyarete gönderiverdim onları.. Çok yaramaz ikili oldukları için de bir gün arkadaşım onları kesip afiyetle yemiş... O arkadaşımla karmam hâlâ devam ediyor...


1 Temmuz 2004 Perşembe

Yunus Emre Humanizmi ...




Yunus Emre’ye ve şiirlerine olan merakım yaklaşık 2 sene önce başladı... Çalıştığım şirketin düzenlediği bir fuar sırasında Yunus hayranı bir gönül dostu ile tanıştım... Kendisiyle yaptığım görüşmenin akabinde Yahoogroups’ta birgaripyunus adlı mail grubunu kurdum... Grupta Yunus Emre, Şiirleri, Düşünceleri, Gönül Dostları ve Erenler konularında bilgilerle birlikte yüreklerimizden kopup gelen şiirleri paylaştık dostlarla... Paylaşmaya da devam ediyoruz... Bizler de birer Yunus misali, Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmasının ışığında YOL’umuza devam ediyoruz...

Elbette Yunus Emre, bütün çağların en büyük hümanistidir... Antik Çağ hümanist düşüncesiyle konuya kısaca bakacak olursak; Antik Çağ’ın hümanistleri insanı her şeyin ölçüsü yapmışlar, onu mikrokosmos olarak görmüşler, bütün insanları doğadan soydaş ve akraba kabul etmişler, erdemli yaşamayı yüceltmişler ve nihayet insanın Tanrı’ya gönül ile varabileceğini söylemişler. Ancak bu düşünceler ilk filozoflardan Yeni Platonculara kadar uzanan bir birikimin ürünüdür. Oysa Yunus’un felsefesi hem sistematiktir hem de daha kapsamlıdır.

Yunus Emre’nin hümanizmi kendine özgü ve orijinaldir. Şüphesiz insana güven duyan, onu yücelten, sevgiyi, insanın varoluşunun yaşamının anlamı yapan düşünceler çoktur. Bunlar mitolojilerden beri, çok renkli ve güzel bir tabloya yeni güzellikler ekleyerek oluşturmaya devam ediyorlar...

Yunus’un hümanizmi çağdaşı olan Batı hümanizmine (Rönesans hümanizmi) göre daha verimli ve çok yönlüdür. Rönesans hümanizmi, daha çok insanın bu dünyadaki yerini aydınlatmak ister. Bu insan, günlük yaşamın içinde, duygularıyla, yaratıcılığıyla, kendine özgülüğü ile somut, gerçek insandır.

Yunus’un hümanizması kapsamlı, derinliği olan sistematik bir yapıya sahiptir. Bu hümanizma bilgi ile yüklüdür. Şiirlerinde engin bir kültür birikimi vardır. O, bütün mutasavvıflar gibi, Kuran’ı, onun hem zahiri (dışsal) hem de batini (içsel) anlamını bilir. İslam klasiklerini, efsaneleri, Hint, İran, Yunan mitolojilerini bilir. Bunları şiirlerinde kullanır. Hece ve aruz ölçülerini ustaca kullanır. Medrese eğitimi aldığını söyler. Mevlana’nın sohbetlerine katılır, ondan ilim irfan alır. Taptuk Emre’den aşk yolunun sırlarını öğrenir. Bütün bunların sonucu olarak, Yunus’un hümanizmi soyut bir sevgi değil, fakat bilgi dolu bir derinliğe sahiptir.

Yunus’un düşünceleri kendi içinde tutarlı bir bütünlük gösterir. İnsanın yaradılışı, Tanrı karşısındaki konumu, insan-evren-Tanrı birlikteliği, insanın bu dünyada etnik bir varlık olarak onurlu yaşaması, sevginin evrenselliği, ‘yetmiş iki milletin’ birliği, bütün bunlar birbiriyle tutarlıdır. Yunus’un sistem kurmuş büyük filozoflardan farkı yoktur. Platon’un sistemi ne kadar kapsamlı ve tutarlı ise, Yunus’un sistemi de en az onun kadar kapsamlı ve tutarlıdır.

Yunus’un şiirleri filozofik açıklamalarla yüklü, fakat ağır ve anlaşılmaz değildir. Türkçenin güzelliklerini ustaca kullanan Yunus, anlaşılması güç, kapsamlı olan, kavratmak için uzun uzun konuşmayı gerektiren düşünceleri bir çırpıda söyler. Bu söyleyişte sadelik ve güzellik vardır.

Bu özellik belki de Yunus’u diğer mutasavvıflardan ayıran bir üstünlüktür. Şiir sanatının kıvraklığını, çarpıcılığını kullanan Yunus, çok güzel bir anlatıma sahip olan Mevlana’nın söylediklerini öz olarak, kısaca özetler;

“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”...


Yunus, tasavvuf geleneğinin güçlü bir izleyicisidir. O Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, İbni Arabi, Mevlana ve Hacı Bektaş geleneğinin devamıdır. Özellikle, Yunus’u aynı zaman diliminde yaşadıkları için, Mevlana ya da Hacı Bektaş’tan birine yakın saymak hata olur. Yunus, her iki büyük mutasavvıfın etki alanı içinde olgunlaşmıştır. Bu yargımızı üç büyük mutasavvıfın yapıtlarındaki konu ve söyleyiş benzerliklerine dayanarak güçlendirmek mümkündür. Ayrıca Mevlana ve Hacı Bektaş’ı farklı konumlarda göstermek, birini saraya diğerini halka yakın tutmak doğru değildir. Onlar bir elin iki yüzü gibidirler. Yunus, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli, bu üç bilge, bu üç ulu ırmak, aynı yüce dağdan doğarlar ve aynı denize varırlar. Geldikleri yer de ulaştıkları yer de birdir. Bu bütün mutasavvıflar için böyledir. Onlar nerede ve ne zaman yaşarlarsa yaşasınlar, hepsi aynı dilden, aynı gönülden konuşurlar.

Yunus’un hümanizmi içinde yaşadığı sosyal koşullara ve siyasal olaylara bağlı olarak gelişmiştir. Yunus’un doğumundan üç yıl sonra Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilmesiyle başlayan buhranlı dönem 82 yıllık yaşamı boyunca devam etmiştir. İstila, yağma, iç kargaşalıklar, yalan, gammazlık, açlık, ağır vergiler insanları bunaltmıştır. Yunus’un insan sevgisi, erdemli davranışları yüceltmesi, insanları birliğe çağırması bu ortamda anlam kazanır.

Yunus sadece Tanrı’ya ulaşmak için çilesini dolduran bir sufi değildir. O, haksızlığa, zulme, yalana karşı çıkmış, doğrunun, haklının yanında olmuştur. Yunus bu tutum içinde olmasaydı halkın gönlüne taht kuramazdı. Çağlar boyuncu erdemin, sevginin ve barışın timsali olamazdı. Yunus, toplumcu bir ozan olmasaydı, kendi döneminde unutulur giderdi... Yunus’un hümanizmi öncelikle kendi dönemine bir tepkidir. Bu gerçek, onun evrenselliğine gölge düşürmez.

Yunus’un insanı, hem pratik yaşamın içindeki sade insandır, hem de ideal bir model olan insan-ı kamil yani yetkin insandır. İnsan, ancak kamil insan ile birlikte olgunlaşır, gerçekleri görür ve aşk yoluna girer. Rönesans hümanizmi bütün insanlara, dillere, dinlere Yunus kadar hoşgörülü değildir. Bireyci yanı ağır basan bu hümanizm evrensel boyutlara yeterince ulaşamamıştır.

Yunus, insanı, Tanrı’dan korkan ve korktuğu için inanan zavallı bir kul olmaktan çıkarıp, ona onurlu bir yer vermiştir. Daha evren varolmadan, can kalıba girmeden, insan, ruh olarak ya da tasarlanan bir imge olarak Tanrı ile beraberdir. Bir köprü olan dünyadan geçince yine Tanrı’ya kavuşacaktır. O “Dost” ile birlikte olacaktır. Böylece Yunus, ezeli-ebedi tanrısal sıfatlarla donatılmış olan insana evrende en ayrıcalıklı, en saygın yeri verir.

Hiçbir hümanist insanı Yunus kadar yüceltmemiştir.

Yunus, çağdaş hümanistlere de rehber olacak zenginliklere sahiptir.

Yunus’un evreni kucaklayan sevgi yüklü hümanizmi bütün insanlara, bugün de bir ışıktır.

Kaynakça: Hüseyin Bal – “Yunus Emre ve Hümanizm”

Ertan Yurderi 

29 Haziran 2004 Salı

"Üç tas has hoşaf" ...



Günlerdir bu tekerleme dilime dolanıp duruyordu hayrolsun... Neyi çözmem gerektiğini bilmiyordum, ne anlatıyordu bana bu tekerleme bilmiyordum... Ama canım her an, "Üç tas has hoşaf" demek istiyordu... Gerçi bu yazacaklarımı sizlerle de paylaşmak istiyordum... Ama nasıl soracağım konusunda da çekincelerim vardı... "En iyisi" diyordum kendi kendime, gruba sadece "Üç tas has hoşaf" yazılı bir mail göndereyim... Elbette birisi konuyu acıp bana soracak? "Ya abi, nedir bu 'Üç tas has hoşaf' meselesi" diyecek ve ben de konuya giriş yapıp, anlatacaktım...

Neyse şimdi anca tam da izine çıkmadan önce bu fırsatı yakalayabildim ve kaleme alıp sizlerle paylaşıyorum işte... Onun için anlatmaya geçmeden önce birkaç kez daha söyleyeyim ki içimde kalmasın bari ("Üç tas has hoşaf", "üç tas has hoşaf", "üç tas has hoşaf") sonra da elimden geldiğince ve becerebildiğim oranda anlatmaya koyulayım isterseniz...

"Üç tas has hoşaf"; üç tastan ibaret has hoşaftır... Canınızın çektiği bir hoşaf türünü hayal edebilirsiniz... Hatta eşinize, annenize, sevgilinize veya becerebiliyorsanız kendi kendinize
yapacağınız bir hoşafı düşünebilirsiniz... Üç tane de tas alıp, (genelde artık tas deyince hamam tası geliyor ya insanın aklına, toplum olarak bizler şimdilerde pek kibarlaştık kase demeyi uygun görüyoruz... Ancak dikkatinizi çekerim a'nın üzerinde şapkası olan türden olanından hani... ) içine mevsimsel meyvelerden yapacağınız has hoşaf şerbetini koyduğunuzda elde ettiğiniz şey'e denir bu şey... Afiyetle de yersiniz belki... O zaman elde ettiğiniz bu şeyin adı ne oluyormuş... Hadi hep birlikte (bir faaa sesi alalım) koro halinde "Üç tas has hoşaf" ...

Hepinizin kafasından şu anda kimbilir neler geçiyordur? "Vah zavallı Ertan abim ya, bu sıcak havada, cık cık cık..." "Daha pek de gençti zavallım", "Vs... Vs... Vs..." gibilerinden muzır bir ifadeye bürünmüş yüz ifadeleri görür gibiyim taa uzaklardan, ekranımın bembeyaz camında... (Vay be ben de ne kadar ileriyi görürmüşüm derrrmişim... )

Ama siz hiç aklınıza benim gibi "Üç tas has hoşaf"ı takmadınız ki?

Eh bu aşamaya kadar gelmiş olan bizler için bu "takmak ve takılmak" gibi kelimeler bizler için birer çalışma yapmamızı gerektiren durumlardır sanırım... Ne de olsa hocalık yapmaya hazırlanan bizler için böylesi şeylere "takmak ve takılmak" olur mu demeyin, işte oluyor görüyorsunuz...

Ne yapacaktım o zaman... Ça-lış-ma... Nasıl bir çalışma hem de... Benim yaptığım bu çalışmamın adı ne olacaktı dersiniz? "Üç tas has hoşaf çalışması"... Bildiniz... Ama nasıl?

Işık köprüsüyle ne öğrenmiştik dostlar; Geçmiş yaşamlarımız ve bilinçaltı çalışmalarıyla şifaya ulaşmanın yollarını... Şimdi ne alakası var demeyim benim bu çalışmamla... Geçmiş yaşamla bu çalışmamım bir ilgisi olabilir miydi? Bilinçaltımda neler vardı? vs. türünden şeyleri düşünürken; kendi kendime ışık köprüsü çalışması yaparken buldum kendimi... (Amma da devrik cümle kurdum ya...)

Gerekli olan hazırlıklarımı yapmış, niyetimi belirtmiş ("Üç tas has hoşaf" neden bu kadar dilime dolanıyor, taktım, takıldım, kısa zamanda yanıtını bulayım) bir vaziyette yapıyordum.. Kendime sorular sorup yine kendi kendime yanıtlar aramaya çalışıyordum... Tek kişilik açıkoturum yöneten birisi gibiydim... Soruları soran ben, yanıtlayan yine ben...

Köprüden karşıya geçtim... Gözlerimin önünde ilk beliren kişiye sordum sorumu alelacele; "Üç tas has hoşaf da ne ola ki?" Gülümsedi o kişi, hiç yanıt vermiyordu... Birkaç kişi daha ileride duruyordu... Onlara da gittim onlara da sordum... Hepsi bana gülümseyen yüz ifadesiyle bakıyordu... Kendimi kırlarda, ovalarda, toprak evlerden yapılma yerlerde görüyor, orada karşılaştığım insanlara soruyordum sorumu... "Üç tas has hoşaf da ne ola ki?"

Tam ben böyle laylaylom her önüme gelene bu soruyu sorup eğlenmeye başlamışken, bu sırada aman Allah'ım o da ne koskoca bir kadın memesiyle karşılaşmam mı? Devhülasa bir meme, burnumun ucuna kadar geldi... Kocaman emzik gibi de ucu vardı... Yanında da kocaman bir kaşık... "İçsin bunu çocuk, bu hoşaf iyi gelir ona" diyordu bir ses... Tanıdık bir sesti bu... Tanıyordum ama nerden? Bir yandan o kocaman memenin ucundan emerken bir yandan da ağzıma dayatılan kocaman bir kaşıktan, ekşi ve tuzlu karışımlı bir şeyi de içiriyorlardı bana... Memeye sordum, "Sen kimin memesisin?" Eh meme bu dile gelir mi demeyin? Bir ses geldi kocaman emzik gibi ucundan... "Zıkkımın kökünü içesi..."

Bağlantım koptu bir an çalışmamda, tam bir yerlere düşüş halindeyim... Ama burnumun ucunda bir ıslaklık... Dudaklarımda bir tat... Oh ne güzel böylesi öpülmek ve yalanmak...

Gözlerimi hemen açtım, aaa ben yataktayım yahu... Ne zaman geldim buraya... Hava sıcak, bizimkiler evde yoktu zaten, yazlıktalar, kapılar açık, TV çalışıyor, gecenin en ilerlemiş bir saati de olmuş... Cam tarafında yatıyordum, zaten cam da açıktı... Arkam ve sırtım da cama dönüktü zaten... Şanslı da üzerime yüzü bana gelecek şekilde uzanmış, benim burnumu yalıyor ve ağzımdan öpüyor... Hemen fırladım, aranıyorum bir yandan da... Aranırken söyleniyorum "hani devhülasa memem nerde, kaşık nereye gitti, ben ışık köprüsü yapıyordum ya..."

Şanslı "maouuwww" dedi üzerimden düştü... Sonra bende de jeton düştü, gördüğüm bir rüyaymış hayr olsun..

Ben ise hâlâ "Üç tas has hoşaf"ın peşindeyim kısacası...

"Üç tas hoşaf"ı bir bileniniz var mı? Help me ya!...

Ertan Yurderi


23 Haziran 2004 Çarşamba

Bir İstanbul öğleden sonrası...



Bir İstanbul öğleden sonrası... Nedeni belirsiz bir şekilde Eminönü'den kalkıp Boğaziçi'ne doğru giden tur motorlarına atıverdim kendimi birden...

Eminönü'ndeki üzerlerinde "Tarihi Meşhur Balık-Ekmek"çi yazan teknelerde kızartılan donuk gözlü Norveç balıkları kızartma kokularından ve Mehmet Efendi Kurukahvecisi'nde yepyeni kavrulup çekilen enfes Brezilya kahvesi kokusunu da içime kata kata, nemden ıslanmış ten'ime, İstanbul Boğazı'nın serin poyraz esintisini vererek uzaklaşıverdik iskeleden....

Köprü altından geçerken, köprüüstü balıkçılarının misinaları birer birer inip çıkıveriyordu suya... Bazıları boştu, bazılarında ise izmarit, istavrit ve kıraçalar doluydu... Oltaların her biri birer usta avcıydı sanki balıklarla cebelleşen... Akşama tutulan nafakalar yenilecekti evde büyük bir iştahla, şöyle caanııım Yedikule bostanı yeşil kıvırcıkla yapılacak salataya katıkla... Yanına da bir ufak Rakı açtın mı, demeyin keyfinize...

Genciyle, yaşlısıyla bir çok insan vardı bindigim motorda... Yolcuların yüzüne baktım şöyle gizlice.. Çoğunun yüzünde bir mutsuzluk okunuyordu sanki, sebebi belli, belirsiz... Yüzlerde gülmeyi bırakın, gülümsemenin esamesi bile okunmuyordu.. Birkaç genç insanın dışında etrafa gülücükler saçan kimse kalmamıştı sanki... O gençler de, genç olmanın verdiği mutlulukla ve evden uzak bir gün geçirmenin mutluluğuyla olsa gerek kendi aralarında şakalaşıp, gülüşüyorlardı sürekli... Belli bir süre sonra onlar da bu tebessümsüz yüzlere iştirak ettiler sessizleşerek... Ortama uyum sağladılar yani...

Gözlerim, köprü çıkışına doğru sol taraftaki Cenevizliler zamanından kalma ticarethanelere ilişti, şimdiki Perşembe Pazarı dedikleri.. Üst tarafta yine Cenevizliler'den kalma tarihi Galata Kulesi silüeti görünüyordu, meşhur Zürafa Sokağı evlerinin ardında kaybolan... Manukyan'ın evlerinden muhabbet tellallarının bağrışları ve o evlerde hayatta kalma gayreti ve çabasıyla bedenlerini üçbeş kuruşa satan, gözlerindeki umut ferleri sönmüş, eski zaman Eftalya'ları gibi şimdiki Ayşe'lerin ve Fatma'ların, açık camlardan bağırış, haykırış sesleri, Karaköy Meydanı'ndaki trafik keşmekeşliğindeki klakson ve insan kalabalıklığına karışıp yok olup gidiyordu....

Ve motorumuz, yıllar öncesi yandıktan sonra yenilenmiş Karaköy İskelesi'ni teğet geçip, bir zamanların İstanbul sosyetesinin uğrak yeri olan meşhur Liman Lokantası önünden de geçerek Üsküdar'a doğru yollandı... Sağ tarafımızda ise Topkapı Sarayı müthiş ihtişamıyla "ben de burdayım, işte" diyordu yıllara meydan okuyarak..

Kız Kulesi önünden geçerken Nurseli İdiz'in bir zamanlar çevirdiği "Kızkulesi Aşıkları" filminin bazı kareleri gözümün önünden geçti sebepsizce... Aklıma Nurseli'nin o ıssız Kız Kulesi içindeki soğuk taş zemin üzerindeki o bilinmez sevgiliyle sevişmeleri geldi.... Şimdi ise Kız Kulesi meşhur bir lokanta oldu olmasına da, şimdi içinde kimbilir ne lüks yemekler yeniyor ve kimbilir nasıl nostalji dolu AN'lar yaşanıyor ve yaşatılıyor anılarda...

Ve Üsküdar'dayız... Motorumuz Üsküdar'da bu motorlara ayrılmış iskeleye yanaşıverdi... Ve karşımda bir sürü cami ve pasaj görünce, hemen aklıma o meşhur tekerleme geldi, hızlı hızlı söyleyemediğim... "Şemsi Paşa Pasajı'nda sesi büzüşeceseciler"... Yazması kolay da, hadi gel de oku bakalım yazdığını hızlı hızlı...

Fethi Paşa Korusu önüne doğru motor yollanırken az önce Üsküdar-Beşiktaş motorlarının iskeleye yanaşma sesleri kulaklarımı tırmaladı... Ama gördüğüm Koru'daki Erguvanlar'ın rengi, beni alıp bambaşka bir yaşama götürdü sanki... Ne güzel bir yeşillik yarabbim... O erguvan ağaçlarının aralarına serpiştirilmiş ıhlamur ağaçları ise bambaşka bir koku katıyor o güzelim tepelere...

Kuzguncuk'a doğru motor ağır ağır ilerlerken, senaryosunu Kandemir Konduk'un yazdığı Perihan Abla dizisi geldi gözlerimin önüne... Şimdilerin TV'lerinde "Hayat Bilgisi" dizisinde gözüpek tarih öğretmeni rolünde Afet Güçverir'i yani sevgili Perran Kutman'ı izlemiştik bu güzel rolünde... Hafızalarımıza kazımıştı bu karakteri 1986 yılları Kuzguncuk'unda.. Nasıl da sevmiştik bu diziyi ailecek.... Sanki az sonra iskeleye doğru geldiğimizde Perihan Abla ve sevgilisi Şakir'i görecekmişim gibi bir his kapladı içimi... Gözlerim onları iskelede arar oldu... Sanki arkalarında onları takip eden Meraklı Melahat rolünde Tuluğ Çizgen ve yine sevgilisi İsmet yani Ercan 
Yazgan vardı...

Derken Astsubay Hazırlık Okulu bahçesinde kara kış elbiselerini çıkartmış, bembeyazlara bürünmüş deniz astsubay hazırlık okulu öğrencileri gördüm... El salladım onlara üzerimde uçan martının kanat darbelerine bindirerek...

Beylerbeyi Sarayı'nın önünden geçerken o muhteşem sarayın görüntüsü ve müthiş bahçesini izledim... Ne güzel zamanlar yaşamışlar oralarda yıllar öncesi...

Güzel güzel yalılar önünden geçtim, meşhur Çınaraltı çay bahçesi, ayazması, iskelesi, balıkçı lokantaları ve meşhur salatalıklarıyla ünlü Çengelköy'üne doğru motorumuz ilerlerken, aklıma yine burada çevrilen Süper Baba TV dizisi geldi... O meşhur Çınaraltı Çay bahçesinde gözlerim Fikret (Fiko'yu)'i oynayan Şevket Altuğ'u, Nihat'ı oynayan Sümer Tilmaç'ı aradı... Ve Filmin müziği kulaklarımı çınlattı durdu, Oya Küçümen'in sesiyle...

Ha bir de Çengelköy'ün önemli ayazması var... Adı Aya Pandeleymun Ayazması... Bu ayazma Çengelköy'ün en önemli tarihi eserlerinden. Akan suyun geçmişinin 504 yılı civarına uzandığı söyleniyor. Rivayete göre tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmış olan bir kız rüyasında bu suyu görür ve ertesi sabah bu su ile yıkanır. Hastalığı geçmiştir. O günden sonra şifalı olduğuna inanılan bu suyun üzerine 1881'de bir ayazma yapılır ve Aziz Aya Pandeleymun adına kutsanır. Her yıl 27 Temmuz'da bu ayazmada kutsal ayin yapılır. Ayazmanın suyu enteresan bir şekilde yaz-kış hep ılık akmakta. Su içilen yerde, yukarıdaki istavrozun altında ise şu yazı var: "Buraya sadece yüzündeki kirlerden arınmak için değil, günahlarından arınmak için de gel." Bir gün kısmet olursa buraya da gitmeyi düşünüyorum...

Vaniköy yalılarının önünden geçerek, tepelerdeki Kandilli Kız Lisesi silüeti ve rengarenk yeşilin her tonuyla kaplı ağaçları seyreyleye seyreyleye Anadoluhisarı önüne gelip, Göksu deresi ötesinden motorumuz karşı sahile Rumelihisarı'na doğru döndü... İçimden keşke dedim kendi kendime biraz daha gitsek de Kanlıca'da meşhur pudraşekerli yoğurt yeseydik... Neyse bunun için Bebek'ten hareket eden minyatür vapura binip kısa bir turla Kanlıca'ya yoğurt yemeğe 
gidilebiliyor... Hiç olmazsa bunu biliyoruz... Bir gün de bunu denerim dedim kendi kendime...

Rumelihisarı'nın o müthiş kale surlarının önünden geçerken, önündeki çay bahçelerinde oturan aşıkların birbirleriyle sarmaş doluş oluşlarına, güya gizlice birbirlerinin dudaklarına sevgi öpücüklerini kondurduklarına şahit oldum tüm motordakilerle birlikte... Deniz ve tepelerden aşağıya sarkan ıhlamur kokusu da aynı bir renk katıyordu ortama...

Aşiyan mezarlığının önünden geçerken içinde yatan nice ünlü şairlerin İstanbul'a seslenişlerini duydum... Münir Nurettin Selçuk "Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul"u meşkeyliyordu... Bir Garip Orhan Veli Aşiyan Mezarlığı'nın yanında bulunan park'tan "İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı" ve "urumelihisarında oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum" derken, bense kulaklarımda Zeki Müren'in sesiyle "Aşiyan yollarında, ses versem duyar mısın?"ı duyup kendi kendime mırıldanıyordum...

Boğaziçi Üniversitesi yüksek tepelerde silüet olarak görünürken, önce Küçük Bebek, sonra Bebek'e gelmiştik bile.. Meşhur Bebek Gazinosu'nun yerinde artık kocaman bir park vardı... İskelede ise yukarıdaki satırlarımda bahsettiğim minyatür vapur Bebek-Kanlıca seferini 
bekliyordu...

Motor Arnavutköy'ün önüne doğru yollanırken, birbiri ardına sıralanmış restoranlar ve yalılar gözüme çarpıverdi... Ama en çirkini de denizin ortasına çakılan kazıklı yoldu... O canım görüntüyü 
bozuvermişti... Galatasaray adacığını geçip Kuruçeşme önlerine gelince orayı liman gibi kullanan iki adet Türkiye Denizcilik İşletmeleri'nin dev gibi gemisiyle karşılaştık... Tamam eskiden burası kömür depolarıydı, sonra onlar buradan kaldırılıp yerlerine park yerleri yapıldı, eğlence yerleri doldu buraya... Fakat bu iki kocaman geminin burada ne işi var diye düşünmeden edemedim...

İstanbul gecelerinin eğlence merkezi olan meşhur sahil diskolarını geçip Ortaköy'e doğru geliverdik.. Ortaköy Camii, Camii'nin sağlı sollu yanında çay bahçeleri... Genci, yaşlısı, incik-boncuk satıcısı, kumpircileriyle, kokoreççileriyle ve burada buluşmaya gelen sevgililerle dopdolu bir meydan'ı geçip gittik... Sonra okullar ardı ardına sıralandı... Okulların ardında Yahya Efendi Hazretleri'nin Camii görünürken, Yıldız Parkı ve Yıldız Parkı'nın yeşilliği, önümüzdeki Çırağan Oteli'nin ihtişamına renk katıyordu...

Beşiktaş, Kabataş, Karaköy derken bir de baktım ki, başladığım yere geriye dönmüşüm yaşantımdan su gibi akıp geçen 2.5 saat içinde...

Evet ben bugün, bir İstanbul öğleden sonrası... Nedeni belirsiz bir şekilde Eminönü'den kalkıp Boğaziçi'ne doğru giden tur motorlarına atıverdim kendimi birden...

Meğerse yaşanılacak ne kadar çok şey varmış bu koskoca şehirde... Her anını anımsadığın... Her bir köşesinde bir hatıra sakladığın...

Şöyle bir nebze de olsa, ekranlarınızın önünden de geçerek, bir İstanbul öğleden sonrasında, Eminönü'nden kalkıp, Boğaziçi'ni turlayan bir motor turunu anlatıverdim sizlere kısaca...

Her biriniz nerde ve nasıl yaşıyor olsanız da...


Ertan Yurderi

11 Haziran 2004 Cuma

"Klarnetin la minör sesi, acıtır yüreğimin içini..."



Bir klarnet taksimi ki sorma gitsin, Hicaz'dan takılıyor ince ince... Taksim'den Beyoğlu'na, Beyoğlu'ndan Kasımpaşa'ya, Dolapdere, Hacıhüsrev, Sulukule'ye kadar... Köçekçe'ye geçti fasıla bak, fasıla... Üfleyenin nefesine sağlık, darbukatör'ün de parmaklarına... İyi arkadaş da, n'oluyor benim yüreğime ya acıyor, acıtıyor beni bu müzik...

En cıstak cıstak cıstaklı fasıl eşliğinde Radyo Alaturka'da geziniyorum her türlü Türk musikisi eşliğinde iyi de, yüreğim niye acıyor?..

Hacıhüsrev'den Sulukule'ye göç etmiş ca'nım Kandıralı'nın esmer afrodit vücutlu bir gacısı, bir masa üstü gümüş tepsi içinde bel kıvırtırken mastikayla, mis gibi anason kokusuyla karışmış kavun kokusu da etrafa yayılmışken, duman altı olmuş bir odada bir çeri başı coştururken etrafını, benim gözyaşım niye dökülüyor, bir klarnetin la minör sesiyle...

Evet klarnet la minör'den takılıyor Hicaz'a, Hicaz'dan Rast'a... N'oluyor ya? Bana...Bendeniz'e..??

Müsebbibini buldum sonunda... Venüssssss....

Geçeceksen geç, çabuk geç ama... Hala geçmedi mi, geçti, geçiyor işte... Bak sivrisinek gibi... Saati geldi, tamam, geçti, o hele şükür, çok şükür...

Oh çok şükür gerçekten çok şükür Venüs geçti sonunda... 2012'ye kadar bir rahatsız (?) bir soluklandık gerçekten çok şükür...

Zaten burcum, burç değil mübarek, sanki duygusal bir sağnak yağmur... İkizler... Venüs'ün tam etkisinde...

O günlerden bugünlere geldim elim sürekli üzerimde Reiki yapmaktayım.. Hemi de günde beş kez namaz vakitleri gibi.... Tüm semboller çiçek açacak sanki üzerimde... Ata Demirer'in geçen haftalarda Avrupa Yakası'nda yaptığı rejim sonrasındaki ağlamaklı hali gibi ortalıklarda dolaşıyordum, dolaştım... Duruldum çok şükür şimdi... Habire kendime; yaşamıma acı veren diye başlayıp, klarnetin la minör sesine bile'yle biten afirrrmasyonlar bile yapıp durdum...

Gönderme yapacağım daha ne vardı, ne afirmasyon kaldı ki?... Louis Hay'in kitabının afirmasyonlarının en az 5 kat fazlasını yaptık bu süreç içinde tabii ki... Canımcım sen ne geçmek bilmez şeymişsin ya...

Venüs... Venüss... Venüsssssss...

Venüscüm, canımın içi... İyi ki geçtin cancağızım...

Bir klarnetin la minör sesinde olsan bile şu kocayüreciğimi acıttın ya, alacağın olsun e mi!.. 

Ertan Yurderi