7 Ağustos 2003 Perşembe

Sevginin Ödülü




Siz hiç böylesi ödüllendirildiniz mi?

Aldığım en güzel hediyelerden bahsediyorum sizlere... Evvelsi gün üç tane... Dün bir tane... Bu sabah iki tane...

Neler oluyor?.. Ben bunlara layık mıyım ki böyle ödüllendiriliyorum?... Böylesi güzel hediyeleri alacak ne yapıyorum ki bu yaşam sahnesinde ona karşı?

Onun bana bu hediyeleri vermesi, benim onunla daha fazla ilgilenmemi istediğinden mi, yoksa ilişkimizde eksik giden bir şeyi mi telafi etmek çabası içinde?... Yoksa yoksa!.. Onu artık sevmediğimi mi düşünüyor?.. Acaba benim de ona böyle her gün hediye almamı mı istiyor...

Hay Allah ya... Nerden çıktı şimdi bu hediyeler?.. Bunun anlamını çözmem gerekli... Düşüncelerim beynimi zorluyor... Başım çatlayacak gibi...

 İlişkimizi baştan sona tahlil ediyorum, son günlerde iyi gitmeyen neler var yaşantımızda... Bence her şey normal görünüyor... Ama eksik giden bir şey var muhakkak ki... Veya o böyle düşünüyor... Bana karşı onun davranışlarını düşünüyorum da, pek bir değişiklik yok gibi... İlişkimiz her günkü gibi rutin...


Offf başım çatlayacak gibi... Daha fazla düşünemiyorum... Acaba ona sorsam mı, yanıtlayabilir mi bunca sordugum soruları...
 
Tam bunların sorgusalını yaptığım sırada, bir tane daha hediyeyi getirdi önüme atarcasına bıraktı... Bunu da diğerlerini kabul ettiğim gibi kabul etmiş göründüm... Artık daha fazla bu hediyelere dayanamayacağım... Tuttum kolundan, sarsarcasına çekiverdim kendime doğru...

- Ya Allahaşkına söyle... Beni niye böyle ödüllendiriyorsun? Bunları hak edecek ne yapıyorum?


Onu sarsmaktan dolayı sersemlemiş bir yüz ifadesi ile hiç konuşmadan başını çevirip bana baktı... Gözlerindeki ifadeden öyle etkilendim ki... "Hâlâ anlayamadın mı?" der gibiydi gözlerinin içi...

Bu yüz ifadesinden ve gözlerinin halinden çok etkilendiğimi söyleyebilirim... Bir an kendimden çok utandım.. Belki de daha yumuşak bir ses tonumla sorularımı sormalıydım diye düşündüm...
Onu anlayamayacak kadar saf'ım belki... Belki de ... Belki de ... Beni çok sevdiğini hâlâ anlayabilmiş değilim....

- Ya, oğlum Şanslı... Ama ben karafatma, kelebek, sinek ve çekirge türü hayvanları yiyemem ki... Bunları getirip getirip önüme koyup bana hediye ediyorsun... Peki çok sağol, eksik olma ama... Alınma nolur... Biz insan türü bu tür yiyecekleri yiyemeyizzz kiii... Hani getirdiklerin şöyle etli butlu tavuk, horoz, ne bileyim koyun, inek türünden vs. şeyler olsa amenna... Her gün avla getir de... Eh peki yine de beni sevdiğini bunlarla olsa da ifade ettiğin için çok teşekkür ediyorum sana...

Bundan böyle her gün de benden sana bir kap "Whiskas Beef" mama hediye olsun...

Sonuç olarak; siz siz olun, size sunulan hediyelerin türü ne olursa olsun kabul edip, kıymetini bilin...

Belki de benim gibi çok seviliyorsunuzdur, kimbilir?...

Ertan Yurderi

17 Temmuz 2003 Perşembe

Senin insanın ...





Dün akşam seninle ilgiliydi gördüğüm rüya hayrolsun...

Yanımda en güzel ve en tabii halinle yatıyordun yine... Seni sevgiyle izliyordum... Doya doya izliyordum her zaman yaptığım gibi seni...

Kokuna öyle alışmışım ki... Sanki tabiatın kendine has doğal toprak ve çam kokusu karışımı gibiydi kokun...


Senin bu haline dayanamayıp arada bir ellerimle başını okşuyor, yavaş yavaş sırtına doğru ellerimi indiriyor ve yüzünün önünden başlayarak önce göğsünü okşuyor sonra yavaş yavaş karnına doğru ellerimi indiriyordum...

Ben seni böyle okşayıp sevdikçe sen tüm bedenini tam teslim ediyordun bana... Bana güvendigin bedeninin her halinden, her titreşiminden belli oluyordu... Böylesi sevgiyle okşanıp sevilmek kimbilir nasıl bir şey... Bunu en iyi sen biliyorsundur muhakkak... Çünkü ben hiç böyle sevilmedim ki...

Böylesi sevilmenin, böylesi okşanmanın sende yarattığı mutlulukla çıkardığın sesin, kulaklarımdan hiçbir zaman çıkmayacak... Yüzlerce enstrümanın çıkardığı senfonik melodi bile beni böylesi etkileyemez... Bu sesle, yüzlerce sene veya asırlarca yanında huzurla uyuyabilirim...


Bana ilk geldiğin günü ve benim olduğun günü hatırlıyorum da... Kendi tercihini kendin yapmıştın... Ben seni değil, sen beni seçmiştin... Senin evdeki varlığınla yepyeni bir yaşamı tatmaya başlamıştım...

Bana insan muamelesi yapıyordun en doğal, en tabii halinle... Ne de olsa ben de her halimle senindim... Senin insanın olmanın kıvancını yaşıyordum... Senin aniden hayatına giren sevdiğin ve hayatının bir parçası oluvermek gurur vericiydi benim için de...

Biz her şekilde konuşuyorduk seninle... Lisanlarımız birbirimize uymasa bile, ben senin ne söylediğini, sen de benim ne söylediğimi anlıyordun... Bazen birbirimizi anlayamadığımız oluyordu o zaman ise gözlerimizi konuşturuyorduk, bedenimizi konuşturuyorduk, hatta birbirimizin yüzüne bakmak bile birbirimize ne söylemek istediğimizi anlatıveriyordu...

Evden işe gitmek üzere her çıkışım senin için en üzücü anındı biliyorum... "Gitme benimle kal" deyişini, beni öpüşünü, bana sarılmanı hiç unutamam.. Pencereden hüzünlü gözlerle bakman benim de içimin yağını eritiyordu...


Çalışırken hep senin hayalin gözlerimin önündeydi... Evdeki neşeli koşuşturmacalarımızı, sevinç çığlıklarımızı, birbirimizle çocuk gibi şakalaşmalarımız, her mutlu anımız, evet her mutlu anımız gözlerimin önüne geliyordu... Yine çalışırken, bir an önce akşamın olmasını ve koşa koşa sana gelmeyi hayal ediyordum... Biliyordum ki gözlerin hep penceredeydi... Benim gelişimi bekliyordun... Benim gelişimi köşe başından görünce, ben de seni pencerede beni beklediğini görünce içim kıpır kıpır oluyordu... Merdivenleri koşar adımlarla çıkıyordum sana kavuşmak için.... Kapıyı açar aşmaz, bana sarılmanı, beni koklaya koklaya öpmeni, sevinç çığlıklarını unutamam...


İşte şu an yine birlikteyiz... Masamızın başındayız... En sevdiğimiz şeyleri birlikte yiyiyoruz... Gözlerimiz gözlerimizde.. Senin en sevdiğin müzik çalıyor... Hani şu dinlerken kendinden geçtiğin müzik... Hatta hatırlıyor musun bazen o kadar çok kendinden geçersin ki bu müzikle, müzik setine sarılmış uyuyor bulurum seni.....

Şu an hiç konuşmuyoruz sadece bu mutluluğun tadını çıkarmaya çalışıyoruz... Çalışıyoruz da içimde yine garip bir burukluk var... Senden ayrılmak, ayrı kalmak veya bir daha seni görememek korkusu tüm bedenimi sarıyor... Bu mutluluğun kısa süreceği düşüncesi rüyalarıma bile giriyor bak... Kısacık ömrümüze sığan bu birliktelik gün gelip bitecek biliyorum... Yaşam da bunu gerektiriyor, bunu da biliyorum... Belki ben senden önce göçeceğim yaşamdan, belki de sen benden önce... Belli olmaz ama... Ama ... İşte sevdiğini kaybetmek düşüncesi yok mu bu gerçek beni kahrediyor...

Bedenimde senden kalan izlere bakıyorum... Ellerimdeki izlerine... Kollarımdaki izlerine... Göğsümdeki izlerine... Ayaklarımdaki izlerine... Birbirimizle altalta üstüste oynaşırken ve şakalaşırken ısırık izlerine ve beni tırmalama izlerine bakıyorum... Senden hatıra olarak kalacak derinlikte tırmalama ve ısırık izlerin duruyor bedenim her yerinde... Olsun varsın... Sen o izlerini, senin insanın olduğum için bende bıraktın... Bense hiç kıyamadım sana... Bana ne yaptınsa güldüm geçtim... Hatta bedenimdeki tüm ısırık izlerini, tırmalama izlerini gururla gösterdim tüm dostlarıma...



Tevazuyu, munisliği, muzipliği, şakalaşmayı, gülmeyi ve vesaire vesaire her türlü olumlu ve güzel duyguyu yeniden sen öğrettin bana... Şu kısacık zamanda... Şu kısacık zamanda daha önce bildiğimi sandığım ama hiç bilmediğim şeyleri yeniden senden öğrendim... Örneğin, coşkun insan olmayı.. Örneğin mutluluğun öyle çok uzaklarda olmadığını senden öğrendim... Kısacası sen, benim gerçek öğreticim oldum... Biliyorum sen de benden bir şeyler öğrenmişsindir belki... Bana bunları bir bir anlatabilmeni ne çok isterdim bir bilebilsen...

Şimdi yine uyuyorsun... Kuyruğunu yastık yapmışsın yüzüne... Ama kulakların dimdik etrafı dinliyor, sana yazdığım bu satırları mırıltılı şekilde okurken sana, sen de en güzel mırıltını çıkartıyorsun bana...


Ulan Şanslı, ne şanslı kedisin sen be... Bir elin yağda oğlum senin, bir elin de balda... Kalk ulan yatağımın üzerinden... Git yerinde yat... Üzerimdeki pikeyi de kendi üzerine çekmişsin... Bak bir yerlerimiz açıkta kalmış tüm gece boyu.... Ne acayip rüyalar gördüm oğlum seninle ilgili ya... Ulan hele senden ayrılmak düşüncesi var ya, içimi çok yaktı, cız ettirdi şu kocayüreğimi... Beni bunca satırlar boyu yazdırdı... Bir de bunları tüm dostlarımıza gönderdik... Her şeyimizi herkes öğreniverdi birden... Millet yanlış anlamıştır belki ilk satırları okurken ama, bize ne değil mi oğlum... Yanlış anlamasalardı ne yapalım?

Seni çok seviyorum Şanslı... Sen benim kuyruklu bilge oğlumsun... Beni bu dünya denilen mekanda ve yaşam ötesi sonsuz yaşamımda da, hiç yalnız bırakma olurmu? Hep yanımda kal.. Ben senin insanın olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum... Benim rüyalarıma girerek bana bir şeyler anlatmak istediğini anlıyorum ama...Biraz sulugözlü insanınım bunu iyi bilirsin, daha fazla sulugözlülük yaptırtma bana... Hadi, hadi kalk yerinden de patilerinle gözlerimden inen yaşlarımı sil... Daha ne duruyorsun...

Senin insanın, baban Ertan...

27 Şubat 2003 Perşembe

Günlerden Bir Gün .. Ruh'a ne iyi gelir? (Üçleme yazısı)




 
Bir gün bir yerde bir yazı okumuştum... Diyordu ki... Ruh, `herşey' ile `hiçbir şey'i bilendir. Kişi, `herşey' ile `hiçbir şey' arasında gidip gelendir. Ne istediğini bilmeyen `herşey'i deneyendir. Ve her deneyim sonunda`hiçbir şey'i hissedendir. 

Okurken, okudukça içim daralıp daralıp duruluyordu... Ve derken bir de gönlümün sesine kulak vereyim dedim...

Diyordu ki...

 Ruha ne iyi gelir'i sorgular oldum?
Yana yakıla da..
Binlerce kez O'na sordum...
Bir içime döndüm, bir kendime durdum...
Ne TÜM'e VAR'dım,
Ne TÜM'le EŞ oldum...

Vardır bir hikmet-i aliyesi,
Nedir bunun nihayesi?
Ne reddi? Ne parçası?
Ruha ne iyi gelir'i sorgular oldum...


Gönlümün sesini susturamaz olmuştum... Her önüme gelene sorar buluyordum kendimi... Sokakta, parkta, yolda... Sorgusala düşmüş bir "Garip" misali dolaşıyordum artık...

Ne hikmetti Kİ; VAR olanı sürdürmek,
HİÇ'liğin bilmecesiyle...
Ne TÜM'dü ne TÜM'e VAR'ım
Benzersizliğin eşliğiyle...


Hatta arada bir Celal de (Mevlana Celaleddin-i Rumi) bir şeyleri aktarıyordu yazılarıyla, süslüyordu gönlümün bahçesini...

"Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..."

Mevlana Celaleddin Rumi...

Buna yanıtım elbette olacaktı... "Ruha ne iyi gelir" sorgusalım devam ediyordu çünki...

"Düne ait ne varsa, HİÇ'likte...
Bugün VAR olan ise yarın YOK artık..."


Derken sevgili bir dostuma da sorar buluyordum kendimi, sordukça soruyordum... Elbette yanıtlıyordu kendince, düşünceleriyle... Konuşturuyordu klavyesini...

Deneyim sessiz ve sedasız yaşanır, kalbinde ve gönlünde... Bu arada birikimler aktarılır geçmişten geleceğe... Ama ya sonrası? Yani deneyiminin hiçliğine yolcu olması? O da deneyimi yaşayan kişinin aldıklarına bağlı. Kendi hiçliğine, dolayısıyla Bütün'ün hiçliğine yolcu olabilmesi için görevini tamamlamış olması gerekir, yani kişinin veya bütün'ün ondan alması gereken dersi alması da diyebiliriz buna...Sonrası ise hiçliğinden dualiteye yolculuk yapan başka bir deneyim... Başka bir yolculuk, yolcusuyla...

Hiçlik.. Denge ya da nötr olma noktası demiştik.. O noktada sürekliliği bulabilmekse bizim amacımız... Bu tıpkı Sema'ya duran semazenlerin dönüşlerindeki doruk noktası gibi. Ya da derin meditasyon yaparken bir anda kafanın bilinçsizce öne düştüğü an gibi... Bizler için sürekliliği henüz yok. Çünkü insanın gözü çok parlak ışıkta da tıpkı çok karanlıkta olduğu gibi net göremez.. Adım adım aşılacak bir yoldayız... Sakin ve emin adımlarla hep ileriye doğru yürümekteyiz.. Hafif ve arınmış olmak esas bu yolculukta o yolun yolcularıyla... Niyeti en zor anlarda, en keşmekeşlik durumunda bile değiştirmemek onemli.. Sade olmaksa şart... Özverili ve kendine güvenli... Yine de sorgulamakta bilinç her AN "Ruh'a ne iyi gelir'i?.."

Ama, ama diyorum dostuma...

'Hiçbir şey'i hissediyorsan
"Ne mutlu sana ki,
Bir adım daha yaklaşmaktasın O'na...
'Hiç'liği bulmak için..
Ruh'a ne iyi gelir'i sorgulamakla..."


"Dur" diyor, "daha bitmedi"... Devam ettiriyordu sözlerini klavyesinin tıktıklarıyla...

Her deneyim sonunda hissediliyor mu "Hiç"lik duygusu? Herkes gibi sen de hissediyor musun peki? Her deneyimden sonra hissedilmeyebilir de... Ancak insan ruhu ileri aşamalara geçtikten sonra hissetmeye başlar elbet. Yalnız "Boşluk"la "Hiç"liği karıştırmamak gerekiyor burada... Her deneyimden sonra bir boşluk oluyor bu muhakkak... Ama "Hiç"lik başka bir şey.. Yani.. Hiçligin varlığını duyumsayabilmek (idrak edebilmek yani) kişiyi O'na yaklaştırıyor. Çünkü aslında herşeyin bir oyun olduğunu gorebiliyorsun o zaman.

Normale göre biraz daha yukardan bakabilirsek buna, bundan sonra perdenin biraz daha aralanmasını beklemekten baska yapacak bir şey yok gibi... Bu dualitenin üstünde bir şey. Bir de "Hiç"lik aslında nötr bir durumu da ifade ediyor. Artı (+) ile Eksi'nin (-) dengelenmiş hali. Aynı zamanda da "Hiç"lik "Bütün"lük oluyor... O halde "Ruh'a ne iyi gelir"i hala sorgular buluyorsun kendini... Bir yanıt da bulamaz, bulacağın da yok... Çünki... "Herkes farklı deneyimlemekte yaşamını..."

Bu üçleme ile yanıtlıyor gönlüm yine kendini...

Madem herkes farklı deneyimlemekte yaşamını... Neden sorgularsın ruhsalını... Ruha ne iyi gelir'ini...

Tarih: Günlerden bir gün...
Saat: ZAMAN'ı AN olan...


Ertan Yurderi

27 Ocak 2003 Pazartesi

Gönül Nikâhlım...



.... Bir günü daha kapamak üzereydik sevgiliyle...
Hoş bir sohbeti gerçekleştiriyorduk.

Kimi zaman en hınzır, kimi zaman da en muzır halimizle birbirimizle şakalaşıyorduk.Çocuklar gibi eğlendiriyorduk birbirimizi.

Günün aşırı stresini aşmaya, rahatlamaya, huzuru sağlamaya çalışıyorduk en sevimli yaramaz çocuk halimizle...

Alt alta, üst üsteydik...

Bir kovalamaca, bir sobelemece heyecanıyla vücutlarımız birleşiyor, evin içini darmadağın ediyorduk bu sevgi ile...

Neşeli kahkahalarımız karışıyordu odamızda çalan müziğin ritminde...

Saçlarını dağıtmıştı sevgili... Koşuştururken etekleriyle orantılı saçlarını da sallandırıyordu...

Bir ara sevgili, koşturmacadan yorulmuş olacak ki, ön salondaki koltuğun köşesinde soluklanmaya hazırlanırken koşup hemen yanına geldim, oturuverdim...

Gülüşmelerimiz hem yüzlerimizde hem de bedenlerimizde devam ederken, koltuğun köşesiyle benim aramda sıkıştırıvermiştim onu...

Bir an susuverdik...

Her iki elimizin parmakları birbirine kenetleniverdi... Dudaklarımız bir aşk şarkısını mırıldanmaya hazırlanırken, şöyle sordum sevgiliye...

- Bize bu dünyayı gönüllerimiz kuruyor değil mi aşkım. Sen ne dersin?

Ela gözlü sevgilinin ağzından şu sözler dökülüverdi aniden...

- "Gönül nikâhlım"sın...

Bir anda şoka uğramış balık misali donakaldım...

O ana kadar ben sevgiliyle sözlü gibiydim, O da bana... Bağlılık yemini vardı aramızda bunu çok iyi biliyordum. Mutluluk yolu çok yakındı. Yarın kadar yakındı...

O sevgilinin gönülden, en derinlerinden dile gelmesiyle o andan itibaren, tüm Yücelerin ve O'nun şahitliğinde nikahlanıvermiştik bu söz ile...

Nikahımızı kutluyormuşum farkında olmadan o şen halimle, tüm gece boyunca... Sevincim ondanmış... Bu sevgiliyi coşturmam ve onun coşkusu bundanmış... Bunun farkına ancak o zaman varabildim...

Bir an geçirmeden hemen soruverdim tekrar bu sevgiliye...

- "Düğünümüz ne zaman?"

Gülümsemesine devam ederek yanıt verdi, soruma...

- "Gözlerime baktığın gün..."

"Gözlerime baktığın gün..." Bu cümlenin söylendiği andan itibaren ben de o günü sabırsızlıkla beklemeye başladım...

Şimdi artık dualarım, "Günler çabuk geçsin... O güne bir an önce varalım..."la yankılanıyor. "O gün çok yakın" ama "Ne zaman?" ... düşüncesi de sarıyor tüm benliğimi...

Saat ilerlemişti...

Hiç konuşmuyorduk artık, sarmaş dolaş vaziyetteydik...

Günün yorgunluğu çöktü üstümüze...
Sevgilinin göğsüne yasladım başımı...

Ellerim hala ellerinde kilitli... Kokusu TEN'imde... Kıvrılıvermişiz koltuğa yanyana...
Üstümüzde, sevgimiz örtü oldu... Uyuyakaldık...

Düşler ülkesinin perileri de ellerinde yıldızlı sopalarıyla, sevgi yağmurları yağdırdı üstümüze...
Ve sabah yeni bir güne uyandık...

Ertan Yurderi


31 Mayıs 2002 Cuma

"Bana ne anlatmak istedin? - 2"



Sizi bilge bir köpekle tanıştırmıştım önceki yazımda, hani şu "bisküviyi hala ağzında" olan... O ağzındaki bisküviyi kime götürdüğünü sormuştum hani ona... O akşam bana ve oradaki insanlara neler anlatmak istediğini sormuştum, hangi dersleri bize verdiğini sormuştum o bilge dişi köpeğe hatırlarsınız...

Yine yağmurlu bir İstanbul akşamı daha... Yağmur, kış sonrası bahar ayının ilk ılık nefesiyle yağmakta dışarıda. Ben yine arabamın içindeyim, arabamın silecekleri ise çalışıyor, müzikle birbirine paralel...

Yoldayım... Ve kafamda bin bir türlü düşünce... Yoğun bir cuma iş dönüşü trafiği, yağmur da eklenince buna... Çekilmez oluyor bu İstanbul trafiği...

Arabamın teybinde Sting "Shape of my heart"ı yorumluyor... Neon ışıkları bir yanıp bir sönüyor... Kafamda bin bir türlü düşünce seli, ilerliyoruz yavaşça...

Aylar önce bilge bir dişi köpekle karşılaştığım çam ağaçları ve diğer büyük çınar ağaçlarıyla dolu alana doğru geliyorum yine... Çam ağaçları bıraktığım güzellikte duruyor. Çınar ağaçları ise yavaş yavaş yeşillenmiş olarak karşılıyor beni. Ya o benim sevimli bilge köpeğim. "Acaba orada hala ağzında bisküvi ile beklemekte mi?"

Trafik lambaları sayılarını sayıyor, 47, 46, 45... Yağmur ise şiddetini arttırmış, yağmaya devam ediyor. Sting "Shape of my heart"ı yorumlamaya devam ediyor... Neon ışıkları bir yanıp bir sönüyor, kafamdaki bin bir türlü düşünceyle ve arabamın silecekleriyle paralel...

Trafik ışıklarına ulaşmayı başarabildim sonunda... Saymaya başladı sayılarını... 47, 46, 45...

Sol tarafımda o nefis manzarasıyla park ve ağaçlar, esen hafif tatlı yağmur rüzgarıyla selam vermekte sanki... Cam hafif buğulanmış, dışında ise yağmur tanecikleri... Gözlerim ise tanıdık birisini aramakta...

Trafik ışıkları hala saymaya devam ediyor, 28, 27, 26... Acaba onu bir daha görebilecek miyim? Şimdi ne yapıyor? Kimlere ne öğretiyor?

Trafik ışıkları hala saymaya devam ediyor... 5, 4, 3...

Hareket etmeme az kaldı... Trafik açıldı, gözlerim ise hala sol tarafta ağaçlar arasında...

İlerlemeye başladım ama. O da ne?

Ağaçlar arasında tanıdık bir gülümseme... O tatlı bakış... O tatlı ifade... Ve birkaç şirin minik yavruyla gezinen bir köpek var orada...

Hızla frene basıyorum... Arkadan gelen araçlar da benimle beraber frene basıyorlar. Etrafı bir fren sesi kaplıyor...

Dörtlülerimi yaktım, arabamı kenara çektim... Arkamdaki sürücülerin el ve kol hareketlerine aldırmadan, arabadan dışarı çıktım. Ağaçlıklara doğru hızlı yürümeye başladım...

Kendime soruyorum bu arada, "Acaba o gün karşılaştığım dişi köpek ve yavrularımı bunlar?.."

Ben onlara doğru koştukça, yavrular ürkek bir şekilde annesinin arkasına saklanmaya başladılar... Anne köpek ise öyle kalakaldı. Kendisini ve yavrularını savunmaya hazırlanmış bir ifadesi var...

Yumuşak bir ses tonuyla "Kızımmmm, kızımmmm" diyerek yanlarına yaklaştım...

Yine göz gözeyiz... Yavrular titremekte...

Dişi köpek ise ses tonumdan olacak ki sakin bir şekilde beni karşılamakta...

Ve işte... Kuyruğunu sevinçle sallamaya başladı... Evet, işte O... İşte günler önce karşılaştığım ve bisküviyi ise hala ağzında olan o bilge köpeğim yine karşımda...

Birbirimizi kucaklıyoruz sanki... Üzerime ön ayaklarını koydu... "Sev beni der" gibiydi ürkek bakışları...

Seviyorum, okşuyorum ben de başını.. Sonra dönüp gururla yavrularına baktı...

"Onları da sev" der gibiydi bu hareketi... Onları da sevmeye başladım...

Hepsinin karınları aç olduğu belliydi... Hemen arabamın yanına döndüm, onlar da peşimdeler tabii ki... Minik güzel yavrular ve annesi... Arabamın torpido gözünde her zaman saklamakta olduğum bisküvi paketini alıp, yanlarına çöküverdim...

Yağmur yağmaya devam ediyor... Arabamın dörtlüleri yanıyor. İçerde Sting hala "Shape of my heart"ı yorumluyor. Silecekler ise müziğe eşlik etmekte...

Gözlerim bu mutluluktan dolayı yaşlı... Ve ben sevimli yavruları ve o dişi bilge köpekle bisküvimi paylaşmaktayım yine... Hepimiz aynı anda yiyoruz.

Konuşmadan... Çıkarttığımız "kırt kırt" sesleri ise büyük bir huzur vermekte bizlere...

Kısa sürede bisküvi paketimiz bitiverdi... Karınlarının doymadığını biliyorum ama, paylaştığımız bu mutluluk her şeye değerdi doğrusu...

Teşekkür edercesine minik yavrular kendilerini sevdirdiler... O bilge dişi köpekle göz göze kaldık yine... Teşekkür eder gibi bakıyor ve ağlamaklı ince bir ses tonuyla bir şeyler söyler gibi davranıyordu... Onun da başını okşamaya başladım... Ellerimi yalıyor, ön patilerini dizlerime koymaya çalışıyordu... Birbirimize öylece sarılıverdik...

Yağmur şiddetini artırmış, gözlerimden akan yaşlara karışıp bizleri ıslatırken, onları orada bırakıp arabamın başına dönüverdim yeniden... Onlar da ağaçlar arasında sevinçle oynaşıp gözden kayboldular...

Arabam bıraktığım yerde, dörtlüler bir yanıp bir sönmekte, az ilerdeki trafik lambaları ise sayılarını saymakta... Sting "Shape of my heart" söylemekte, silecekler ise hala müziğe eşlik etmekte... Bense ıslanmış ve çamurlu bir şekilde ağaçlıklara doğru yaşlı gözlerle bakmaktayım...

Sevimli bilge köpeğim bugün bana yine neler öğrettin? Güle güle git, yolun açık olsun sevimli minik yavrularınla...

Ertan Yurderi

9 Aralık 2001 Pazar

"Hep Aşk Vardı"



İstanbul geceleri...

Bir başka renkli... Bir başka sevecen...
Bir başka mutlu... Bir başka huzurlu...

Aslında bir başka renksiz... Aslında bir başka sevimsiz...
Bir başka mutsuz ... Bir başka huzursuz ...

Yanıp sönen neonların gözalıcılığında, yanıp sönen hayatların öyküleri, çekilen çilelerin, ortak mücadelelerin öyküleri, hepsi vardır bu kentin içinde...

Yaşarsınız, her anı... İçinizde yaşatmak istediğiniz gibi... Gecenin alacalığında gezerseniz şayet, farklı hayatları ve anları kaydedersiniz hafızanıza...

Yine soğuk bir gecenin başlangıcı...

Günlerdir yağmur yağmadı... Ancak soğuk üşütüyor... Geziyorum şehrin caddelerinde ve sokaklarında arabamla...

Şu an Kurtuluş semtinin ana caddesi üzerinden Pangaltı'ya doğru döndüm, trafik ağır ilerliyor... İnsanlar koşuşturmacalı telaş içinde...

Taksim istikametine dönmeme az kaldı... Döndüm...

Yine ağır ilerliyor trafik... Yeni bir çevre düzenlemesi çalışması... Trafiği aksatıyor...

Durduk...

Hiç ilerlemiyor artık trafik...

15 dakikadır aynı noktadayım...

Sağ tarafımda Kenter Tiyatrosu; "Hep Aşk Vardı" oyununu sahneleniyor...

Tiyatro önü kalabalık... Birazdan oyun başlayacak... Herkes en güzel dış görüntülerini giyinmişler, öyle gelmişler oraya...

Herkesin yüzünde tatlı bir tebessüm... Ya içleri?..

Kimbilir birazdan neler seyredecekler içeride... Ya sevinecekler, ya da üzülecekler... Neyse onları orada öyle kendi mutlulukları içinde bırakırken, bir şeyin farkında olduklarını hiç zannetmiyorum...

Az önce yanlarına iki eş güvercin kondu ve gezindi... Bir şeyleri paylaşıyorlardı birlikte...

Ve minik bir kedicik de o güvercinleri gözlüyordu ... En sevimli haliyle... Caddenin ve kaldırımın yoğunluğuna rağmen, soğuğa rağmen...

Meraklandım... İzlemeye başladım...

Tiyatro'nun sağ tarafında bir kuruyemişçi var, çırağı dışarıda leblebi kavuruyor... Kavrulmuş leblebi kokusu mis gibi... Koku taa oradan burnuma kadar geliyor...

- İnip acaba alsam mı?

- Yok, ya şimdi trafik açılırsa... Arkadan gelenler korna sesleriyle, bu güzel sessizliği bozarlar...

- Neyse...

- O da ne? Bir naylon poşet havalandı kuruyemişçinin önünden.. O minik kedicik, poşeti kovalarcasına patileriyle yakalamaya çalışıyor...

- Rüzgar havalandırdı herhalde... İnanamıyorum... Az önce yerde gördüğüm iki güvercin... Her ikisi de birer ucundan tutmuşlar naylonun, aynı anda uçuyorlar... Naylonu onlar havalandırmışlar... Minik kedicik de poşeti değil, güvercinleri kovalıyormuş...

- Ne yapacaklar acaba? Naylonu bıraktılar havadayken... Naylon rüzgarın da etkisiyle uçup, gözden kaybolup gitti...


Minik kedicik kenar bir yere sindi, kulaklarını geriye attı, o minik sevimli sesiyle "mıkırık mıkırık" diye bağırmaya başladı... Aklı sıra "sizleri yakalarsam, bu akşam bana ziyafet var" demeye getiriyor kerata...

Nasıl yaptı bunu güvercinler? Nasıl kaldırabildiler o koca poşeti? Şimdi de kuruyemişçinin önünde duran bir çuvalın üzerine kondular her ikisi de...

Cam soğuktan buğulanmış göremiyorum... Bir dakika... Siliyorum camı daha iyi görebilmek icin...

- Ah canlarım, miniklerim benim... Çuvalın içinde mısır taneleri var... Nasıl da yemeye başladılar. Hiç ara vermeden...

Minik kedicik de çuvalın üstüne atlamaya çalışıyor ama ufak olduğundan çuvalın yarısına kadar tırmanıyor, sonra düşme endişesi ile geriye atıveriyor kendini tombul haliyle...

Yoldan gelip geçenler farkında değiller, kuruyemişçi farkında değil, tiyatro önündekiler farkında değiller, öylesine bir saldırış var ki mısır tanelerine, hiç durmamacasına... Küçük kafaları bir inip bir kalkıyor...

Kedicik ise bir türlü çuvalın tepesine tırmanmayı başaramıyor... Yarısına kadar gelip, tombul midesini daha fazla kaldıramıyor ve yere düşüyor... Hiç kimse farketmez inşallah, doyursunlar doyurabildikleri kadar karınlarını diye düşünürken, kuruyemişçinin çırağı fark etti bu sevimli hırsızlığı...

Çırak içeriye girdi, kuruyemişçiye bir şeyler söyledi... Birlikte çıktılar dışarıya, güvercinleri kovaladılar. Ve başka bir naylon poşet geçirdiler çuvalın üzerine... Demek ki biraz önce bizim acar hırsızların havalandırdıkları bu çuvalın naylon poşetiymiş...

Kedicik de kuruyemişçi ve çırağından kuvvet almış olacak, dayılanma hareketleriyle güya onlara yardım etmekte... "Bakın güvercinleri bu çuvalın başından ben uzaklaştırıyorum... Ben büyüyünce onları yakalarım, siz merak etmeyin" havasında mırıldanmakta...

Gülüyorum bu izlediğim sahneye... Bacak kadar boyuyla neleri beceriyor baksanıza...

Tam güvercinler nereye gitti sorgulamasındayken... Tekrar iniverdiler çuvalın başına... Etrafında gezindiler... Biraz önce ne güzel karınlarını doyuruyorlardı... Hiç farkettirmeden... Tekrar naylonu açma çabalarına giriştiler... Bu sefer zor olacaktı.. Çünkü çok sıkı bağlamışlardı çuvalın ağzını naylonla... Minik kedicik de artık çuvalın başından ayrılmaz oldu... Koruyor ya orayı... Artık ona emanet o çuval... Görevini tam anlamıyla yerine getiren neferler gibi... Nöbetçi kesiliverdi bir anda...

- Bu trafik de hala açılmadı...

- Mis gibi de kokuyor leblebiler...


İndim arabamdan... Leblebi kavuran çırağın yanındayım...

- "Şurdan 100 gram verir misin bana?"

Çırağı içeriye gönderdim... Mısır çuvalının sıkı bağlanmış poşetini çabucak el yordamıyla açıp, araladım...

Kediciğin de başını okşadım. "Aferim, görevini iyi yapıyorsun.. Yapıyorsun da, ya o güvercinlerin karnı nasıl doyacak: Bırak doyursunlar doyurabildikleri kadar" der gibi gözlerinin içine bakıverdim...

O da büyük bir keyifle nasıl da mırıldanıyor, ayaklarıma dolanıyor bir bilseniz... Çırak hemen bitiverdi yanımda...

-"Buyur ağabey leblebilerini..."

-"Sağol..."

Tekrar yönelirken arabaya, gözlerim iki güvercini havada arar oldu.

- Hehh!! İşte gördüm, yukarıda bir pencerenin yanında ikisi de... Oh hele şükür, ayrılmamışlar buradan...

Arabamdayım...

İki güvercin pencerede...

Minik kedicik çuvalın başında nöbet bekliyor...

İnsanlar tiyatronun önünde bekleşiyorlar...

Trafik hala ilerlemiyor...

Kuruyemişçi ve çırağı dükkanın içindeler...

Mısır çuvalı yerinde ve üstü yarı açık yarı kapalı...

Evvvvetttt... Beklediğim an yeniden geldi.. O iki sevimli yürek, iki güvercin yeniden iniverdiler çuvalın başına... Aralanmış naylon poşetin kenarından mısır tanelerini yemeye koyuldular... Bu arada ben de leblebilerimi... Minik kedicik de habire çuvala tırmanma çabasında... Ama başaramıyor... Dükkanın önüne gelip mırıldanıyor, ama ne çare... Anlatamıyor ki zavallı bu sevimli hırsızlığı...

Görülesi şey değil... Bir tiyatro sahnesi sanki... Bir oyun da burada sergilenmeye başladı bile...

Kenter Tiyatrosu'nun kapısı açıldı, seyirciler içeriye giriyorlar...

Kuruyemişçinin içi müşteri doldu... Hayırlı işler olsun onlara da...

Bu arada iki sevimli güvercin yemekten doymuş olacaklar ki, çuvalın başından ayrılmadan önce birbirlerini gaga sürtüşmeleriyle öptüler sanki... Bu akşamki yemeğimizi de birlikte paylaştık ve doyduk dercesine...

Minik kedicik de güvercinlere doğru bakarak "mıkırık mıkırık" diye bağırmaktan bir hal oldu. Fırsatını bulsa, korkmasa, üstlerine atlayıverecek.. Ama o cesareti daha yok onda...

Sonra iki sevimli güvercin havalandılar, yukarıdaki bir pencerenin kuytu yerine doğru... Bir yuva görünüyordu, pencere kenarıyla, aşağıya inen yağmur oluğu arasında, çer çöple yapılmış.. Aşk yuvaları olacaktı... Sarmaladılar birbirlerini... Karınlarının tokluğuyla...

Tiyatroda da oyun başlamış olmalı... "Hep Aşk Vardı" ....

Ve Perde ....

Trafik açıldı...

Yola devam ediyorum... İçimde derinlemesine bir huzur... İki küçük sevgilinin de bu akşam karınları doydu...

Sevimli bir minik kedicik de görevini yerine getirmenin huzuruyla uykuya daldı.

Aslında yaşanan "Hep Aşk Vardı" ve hep VAR olacaktı...

Ertan Yurderi