Cumhuriyet Bilim Teknoloji CBT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Bilim Teknoloji CBT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2010 Pazar

İlericilik ve gericilik doğuştan mı?


İlericilik ve tutuculuk olarak siyasi yelpazenin iki ucunda yer alan siyasi görüşlerin beynimize doğuştan kazınmış olduğunu bilimsel bulgulara dayanarak kanıtlamaya çalışan Teksas’taki Rice Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi John Alford iddiasını şu çarpıcı örnekle açıklıyor:

“Muhafazakâr bir insanı ilerici olması için zorlamak, bu insanı mavi gözlü olması için ikna etmeye benzer. Siyasi görüşleri ikna yoluyla değiştirme konusunda biraz daha düşünmemiz gerekiyor.”

Bu görüşü destekleyen kanıtlar giderek güçleniyor. Örneğin ikizler üzerinde yapılan deneylerde, okullardaki din derslerinden nükleer enerjiye ve eşcinsel haklarına dek pek çok konudaki görüşlerin güçlü bir genetik yanı olduğu görülüyor. Hatta seçim günü oy verme ve vermeme kararının bile genlerle ilişkisi olduğu söyleniyor. Konuyu inceleyen sinir bilimciler, işi bir adım daha ileri götürerek, liberal ve muhafazakârların beyinlerinin farklı çalıştığını ileri sürüyor.

Yeni bir görüş değil…

Siyasi görüşlerimizin genlerimiz tarafından şekillendirildiği fikri aslında yeni değil. Fakat son yıllarda siyaset bilimcilerinin ilgisini çekme şansını yakalamış. Alfrod, 2005 yılında davranış genetiği konusunda yirmi yıl boyunca sürdürülen çalışmaları inceleyerek, elde ettiği sonuçları bir bilim dergisinde yayımladı. Bu çalışmalar 30.000 ikizin siyasi görüşlerini içeren veri tabanına dayanıyor (American Political Science Review, vol. 99, p. 153). Alford, tek yumurta ikizlerinin siyasi sorulara verdiği benzer yanıtların, çift yumurta ikizlerine oranla, daha fazla olduğunu keşfetti. Bütün bu sonuçlar Alford’a göre siyasi görüşlerin genlerden etkilendiğini gösteren somut birer kanıttır.

Bu sonuçlar pek çok bilim insanı için şaşırtıcıydı. Çünkü evrimsel değişim, yüzyılları kapsayan çok yavaş bir süreçtir. Oysa siyasi görüşler evrime oranla çok hızlı değişim geçirir. Bu durumda insanların, siyasi görüşleriyle ilgili genlerle donanmış olmasının evrim açısından ne gibi bir avantajı olabilir? Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden psikolog Frank Sulloway, kalıtsallığın siyasi görüşleri etkilediğini kabul etmekle birlikte, ortaya atılan iddiaların “tuhaf” ve “zor kabullenir” olduğunu itiraf ediyor: “Komünistlerden hoşlanmama geni gibi bir gene sahip olduğumuzu sanmıyorum. Burada önemli olan bazı genlerin kişiliğimizi şekillendirmesi ve bu kişilik özelliklerinin de siyasi görüşlerle bağlantılı olması.”

2003 yılında New York Üniversitesi’nden psikolog John Jost ve ekibi, 12 ülkeden 20.000 kişiyi kapsayan 88 araştırmayı kişilik özellikleri ve siyasi eğilimler arasıda bir korelasyon olup olmaması açısından inceledi (American Pschologist, vol 61, p 651). Aşırı sağ ile ilişkilendirilen yabancı düşmanlığı gibi bazı özelliklerin açıkça siyasetle bağlantısı olduğu düşünülüyor. Ancak Jost, akla gelmeyen başka bağlantıları ortaya çıkartıyor. Örneğin ölüm korkusunu şiddetle yaşayan insanların tutucu görüşlere sahip olma olasılığının dört misli daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. Dogmatik tipler ayrıca daha tutucuyken, yeni deneyimlerden çekinmeyenlerin ise daha ilerici olduğu bulunuyor. Jost’un raporunda bunların yanı sıra muhafazakârların basit ve karmaşık olmayan resimleri, şiirleri ve şarkıları sevdiği belirtiliyor.


Kişilik özellikleri ile siyasi görüşler arasındaki ilişki…

Jost, bu sonuçlardan yola çıkarak varolan kişilik modellerine uygun bir yapıyı ortaya çıkartıyor. Pek çok psikologa göre kişilik başlıca beş kategori altında incelenebilir. Bunlar:

.  Vicdanlı olma
. Açıklık
.  Dışa dönüklük
. Geçimli olma
. Nevrotiklik

Sonuncu özelliğin siyasi eğilimle bir bağlantısının olma olasılığı çok düşük. Oysa vicdanlı olma ölçeği üzerindeki puanlama ile siyasi spektrumun neresinde durduğunuz arasında yakın bir ilişki olduğu görülüyor.

Daha güçlü bir korelasyon, açıklık ve siyasi eğilimler arasında göze çarpıyor. Psikologlar açıklığı yeni düşünceleri kabullenme, belirsizliğe karşı tolerans ve farklı kültürlere ilgi duyma olarak tanımlıyor. Bütün bu özellikler bir araya getirildiğinde, açıklık ölçeğinde yüksek puan alanların ilerici olma olasılığının iki misline yükseldiği görülüyor.

Kişilik üzerindeki genetik etkiler ile farklı kişilik tiplerinin siyasi eğilimlerini birleştirdiğiniz zaman, genetiğin siyasi eğilimleri şekillendirmesi iddiasının pek de yabana atılmaması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu beş kişilik tipi büyük ölçüde kalıtsaldır (Journal of Research in Personality, vol 32, p 431). Çok sayıda araştırma, açıklık puanlarının yarısının genetik farklılıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sosyallik gibi açıklık ile bağlantısı olan bazı özelliklerin beyindeki nörotransmitter düzeyinden etkilendiği biliniyor. Bu kimyasalların düzeyi de kısmen genler tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla komünistlerden hoşlanmama gibi bir gen bulunmasa bile, açıklığı etkileyen bir dizi gen siyasi eğilimleri de etkiliyor olabilir.

Oy verme kararı genetik

Araştırmacılar, bu tartışmadaki boşlukları doldurmak için bir sonraki aşamada siyasi görüşleri şekillendiren genleri ve beyin bölgelerini tespit etmek zorunda. Örneğin bugüne kadar kimse tutuculuk veya ilericilik ile ilgili bir gen bulmuş değil. Ancak San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi James Fowler, seçim günü evde oturup oy vermeme veya oy verme kararının tek genden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Oy verme eylemi kaçınılmaz olarak duygusal bir boyut içerir. Seçmenler genel olarak seçtikleri adaya karşı belirli bir ölçüde güven beslerler. Bu da ayrıntılarıyla bilinen 5HTT ve MAOA genlerinin bu eylemde etkin olduğu anlamına geliyor. Bu iki gen serotonin düzeyini kontrol eder. Serotonin güven ve sosyal ilişkilerle ilgili beyin bölgelerini etkiler. Bu gen versiyonlarına sahip olan bireylerin daha sosyal oldukları gözleniyor. Fowler’in varsayımına göre bu kişilerin oy verme olasılığının daha yüksek olması bekleniyor.

Fowler, sonuçları The Journal of Politics isimli dergide yayımlanan araştırmasında bu varsayımının doğruluğunu kanıtlamaya çalışıyor. 2.500 yetişkin ile ilgili verilerden yararlanan Fowler, serotonin düzeyini düzenleme konusunda etkin bir gen olan MAOA genine sahip insanların, etkin olmayan MAOA genine sahip insanlara oranla oy verme olasılığının 1.3 kez daha yüksek olduğunu gösteriyor. 5HTT tek başına böyle bir etki yaratmıyor. Fakat Fowler, bu genin çevreyle çok karmaşık bir ilişki içinde bulunduğunu keşfetmiş. Spesifik bir dini gruba bağlı insanların oy verme sıklığının daha yüksek olduğu biliniyor.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden Ira Carmen başka bir gene dikkat çekiyor. Bu, dopamin düzeyini düzenleyen D4DR geni. Yüksek düzeyde dopaminin obsesif-kompulsif adı verilen rahatsızlığı doğurduğu biliniyor.  Carmen, bu nedenle dopaminin dünyaya düzen getirme ihtiyacı ile bağlantılı olduğunu düşünüyor. Eğer bu doğru ise, yüksek dopamin düzeyi ile ilişkilendirilen D4DR geninin tutucularda daha fazla bulunma olasılığı yüksek.


Beyin faaliyetlerindeki fark

Gen üzerinde sürdürülen bu araştırmalar, politik görüşlerin kalıtsallığını kanıtlamak için başvurulan tek yöntem değil. Eğer Jost’un kişilik çalışması doğru ise, tutucular ve ilericiler arasındaki farklılık beyin faaliyetlerinin ölçümlerinde de kendini gösterebilir. Örneğin birbiriyle çelişkili bilgileri işleme görevi beyindeki “Anterior Cingulate Cortex (ACC)” denilen bölgede gerçekleşir. İlericiler çelişkili fikirlere daha açık oldukları için bu bölgedeki faaliyetlerin ilerici ve tutucularda farklı olması da kaçınılmaz.

Geçen Eylül ayında New York Üniversitesi’nden sinir bilimci David Amodio bu varsayımını 40 denek üzerinde yürüttüğü araştırmasıyla doğruladı. (Nature Neuroscience, vol 10. p 1246). Sonuçta Amodio, alışkanlık oluşumu kontrolü gibi temel beyin mekanizmalarının tutucu beyin ile muhafazakâr beyin arasında fark yarattığını söylüyor.

İddiaya yöneltilen eleştiriler

Bu arada siyaset bilimini biyoloji ile ilişkilendirme girişimleri sert eleştirilere de hedef oluyor. Bir kere kişilik çalışmalarının “şişirme” olduğu öne sürülüyor. Bunun nedeni açıklık gibi nitelikle ilgili özelliklerin göz rengi veya boy gibi kesin olan rakamlarla ölçülememesi. Kişiliği ölçmek için psikologlar, söz konusu özellikle ilgili bir dizi soru hazırlarlar. Örneğin açıklık özelliğini ölçmek için “düşünmeden bazı konuların üzerine balıklama atlar mısınız?” gibi bir soru yöneltilebilir. Ancak testlerdeki bazı sorular, aslında siyasi olan konulara da değinebilir. Yabancılara karşı bir tavır ile ilgili bir soru, doğası gereği siyasi içeriklidir.

North Carolina’daki Duke Üniversitesi’nden siyaset bilimci Evan Charney, kişilik çalışmalarına daha genel bir eleştiri yöneltiyor. Diğerlerinin belirttiği gibi, tutucular ile ilgili ortaya çok da sevimli olmayan bir tablo çıkıyor. Tutucular dogmatik, değişiklikten hoşlanmayan kişiler olarak sergilenirken, ilericiler, açık fikirli ve özgür ruhlu kişiler olarak tanıtılıyor. Charney bu konuda şu espriyi yapıyor: “Jost’un tutuculukla penis boyutu arasında negatif bir korelasyon bulunmasını beklerdim. İlericilerin çoğunlukta olduğu akademisyenlerin tutuculuğu bir hastalık olarak gösterme eğiliminde olmaları son derece anlaşılabilir.”

Sulloway bu son eleştirinin göz ardı edilmesinin zor olduğunu ileri sürüyor. “Tümüyle tarafsız bir tutumla bu konuyu incelemek neredeyse olanaksız. Özellikle kullanılan dilin tüm önyargılardan arınmış olması gerekir. Tutucu akademisyenlerin yürüttüğü çalışmalar da liberallere ilişkin olumsuz öngörüler yer alıyor.”

Derleyen: Reyhan Oksay.
Kaynak: New Scientist, 2 Şubat 2008,
Alıntı: CBT, 1091-15 Şubat 2008, syf. 8-9
Bu makaleye ulaşmak için: http://media.newscientist.com/data/pdf/press/2641/264128.pdf


16 Nisan 2010 Cuma

"Bilgi, özgür olmak istiyor..."


"Bilgi, özgür olmak istiyor..."

Bu deyim ilk defa 1984 yılında Steward Brand tarafından bir konferansta dile getirilmiştir.

Wikipedia'ya göre deyimin geçtiği metin aynen şöyle:

"Öte yandan bilgi pahalı olmak istiyor çünkü çok değerli. Doğru zamanda bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor. Çünki onu elde etme maliyeti her daim azalmaktadır. Böylece ortaya birbiri ile kavga halindeki bu iki olgu çıkmaktadır."

Bilgi değişik formlarda olabilir. Cep telefonu bir bilgidir. Her yeni modeli çıktığında Brand'ın yukarıdaki saptamasına uyacak şekilde belli bir bedelden satışa sunulur.

Bilgi dediğimizde pek çoğumuzun aklına zihinlerde ya da kitaplarda saklanan pasif bilgi formu gelir. Gerek duyduğunuzda açıp baktığınız, sonra da bir kenara atıp unuttuğunuz. Mesela vapur tarifesi ya da 2006 Dünya Kupası'nı kimin kazandığı bu türden bilgilerdir.

Bu "pasif" bilgi çoğunlukla değersiz sayılır. Tıpkı sağlık gibi.

İnsan sağlığın çok değerli bir şey olduğunu ne zaman idrak eder? Sağlığını yitirdiği zamanlarda. Bir başka deyişle sağlığına gereksinim duyduğunda.

Bu pasif bilgi de gereksinim duyulduğunda bir anda değeri tavan yapan bir olgu haline gelir. Örneğin birisi çıkıp da "1974 Dünya Kupası hangi ülkede yapıldı ve kupayı kim kazandı?" diye sorsa ve bilene yüz bin lira vereceğini açıklasa; iki kere "Almanya" demek bir anda yüz bin lira değerinde bir meta haline gelir.

Bilginin değerini belirleyen başka boyutlar da var. Bu boyutların farkına varmak için ise paradigmasal dönüşümler yaşamak gerekir. Bu tıpkı gazete dediğimiz şeyin ne olduğunu dijital kültürün ortaya çıkmasıyla yeniden tanımlama gereği duymamıza benziyor.

Dijital kültür olmadan önce gazete dediğimizde neyi kastettiğimiz konusunda genel bir fikir birliği vardı. Oysa bugün gazeteyi oluşturan içeriğin kâğıt denilen altyapı olmadan da var olabileceğini bize paradigmasal olarak ispat eden dijital kültür sayesinde gazete dediğimizde "daha doğru" bir tanım yapabiliyoruz.

Bu daha doğru tanım gazete denildiğinde içeriğin kast edildiğini, o içeriğin var olabilmesi için gerekli olan altyapıların ise (ister kâğıt olsun ister web siteleri olsun) farklılıklar gösterebileceğini bize anlatıyor.


Bu paradigmasal dönüşümlerin bilginin özgürlük araması saptamasıyla ilişkisi nedir?

Bilginin aktif formu olan öteki her şey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır.

Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hâlâ bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Ünlü müzisyenimiz Mazhar Alanson, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada kendisinin de internetten bedava müzik indirdiğini açıkladı ve bugüne dek yaptığı müzikten telif anlamında bir gelir elde etmemiş olduğunu, elde ettiği geliri konser gibi, reklam gibi diğer yollardan sağladığını ekledi.

Bu yaklaşım bir süredir dijital kültürde yer almış olan yepyeni ekonomi modelinin de özünde yer alan bir olgudur. Ben bu olguyu şöyle tanımlıyorum:

"Bugün paralı olan bir bilgiyi (bilgi ürününü) bedavaya getirecek bir şey icat edin; sonra da onun referansı ile size gelir getirecek bir oluşum gelip kapınızı çalsın."

Ancak bu formülün çalışması için bir de ön koşul var. Kişisel amacınız birinin gelip kapınızı çalmasını beklemek olmamalıdır. Eğer bu yola bu amaç için çıkarsanız yolun sonunu getiremezsiniz. Yola çıkma nedeniniz formülün birinci kısmında belirtilen şeydir; bir bilgi ürününü bedava haline getirecek bir şey icat etmek.

Bilgi özgür kalmak istedikçe onu kontrol altına kimler ne için almak istiyor?

Elinde herhangi bir nüfuz olan (olmasını isteyen) herkes bilgiyi kontrol altına almak ister. Amacı da özde nüfuzunu artırmaktır. Dijital kültür yeryüzünde kendini gösterene kadar bu böyleydi. Şimdi onun sağladığı lojistik kolaylık sayesinde yeni bir paradigmasal dönüşüm yaşanmakta.

Her paradigmasal dönüşümde olduğu gibi burada da birilerinin canı yanacak, birileri sıfırdan göklere çıkacak, canı yanma potansiyeli olanlar bu sürece karşı çıkacak, kaybedecek bir şeyi olmayanlar bu süreci gönülden destekleyecek.

Kaynak: CBT 1106/19 - 30 Mayıs 2008, "Ooof Off Line" - Tanol Türkoğlu

12 Nisan 2010 Pazartesi

21. Yüzyıl Cehaleti ...


21. yüzyıl cehaleti, kısaca bilim ve teknolojide bilgi kıtlığı, gelişmemişliğidir.

1995'te UNESCO Başkanı Jeolog Federico Mayor ve Geofizikçi Augusto Forty ve birkaç bilim adamı "Science and Power" adlı bir kitap yazmışlardı. Kitabın Federico Mayor tarafından yazılan son bölümünde bu cehaletin öğelerini açıklayan tanımlar vardır.

Bu yüzyıl ortalarında oluşabilecek ve İslam ülkelerine yönelecek yeni ekonomik sömürge çağının altyapısı bu ülkelerin bilimsel ve teknolojik geriliklerinin sonucu olacaktır.

Bu acıklı geleceğe ilişkin bazı gözlemleri, bu kitaptan esinlenerek özetlemek istiyorum.

Bu gözlemlerde yeni bilimsel aydınlanma ve teknolojik yenilenme döneminde özgürlüğün rolü, bilginin paylaşılması, bilgi transferi ve bilim adamlarının sorumluluğu bağlamında vurgulanan olguları, cahil ve vurdumduymaz bir idareci sınıfına sürekli anlatmak zorundayız.

1. Soğuk savaş döneminde hükümetler bilimsel ve teknolojik araştırmalara, özellikle askeri alanda ve ekonomide, çok geniş parasal olanaklar sağlamıştır. Bütün ülkelerin aydınları da geleceklerinin bilim ve teknolojide olduğuna inandılar. Bugün de sözde olmasa bile pratikte aynı tutum geçerlidir. Ne var ki, o dönemdeki yatırıkmlar zengin ve fakir uluslar arasındaki bilimsel kapasite farkını daha da arttırmıştır.

2. Bilimle hükümetler arasındaki yakın işbirliği ancak özgür toplumlarda gerçekleşiyor. Gerçi totaliter devletler de halkları için bilimin sağlayacağı gelecekleri vurgulamışlardı. Fakat bu gelecek için halkın özgürlüklerinden vazgeçmelerini de istemişlerdi. Bizim bugün yaptığımız gibi YÖK Başkanları seçtiler, araştırma paralarını, faşist ya da sosyalist (ya da kendilerince makbul) bilim kuramları üreten sözde bilim adamklarına dağıttılar.

Federico Mayor o dönemde demir ve kömüre ve insan gücüne dayalı sanayileşmenin politik boyutu gözden sakladığını, zorba ekonominin yürüdüğünü, fakat elektronik tarım, biyoloji ve bioteknoloji üzerine dayalı yeni sanayide, özgür olmamanın ve eğitimsizliğin cezasının çekileceğini vurgular.
 

Okuyan cahiller

Türkiye'de bugün okul ve öğrenci sayısına dayalı bir öğretim komedisi var. Geçen gün Ticaret Lisesi'ni bitiren ve işletme (bu işletme fakülteleri Türkiye'yi 'işleten' fakülteler olarak da anılabilir) okuyan, düzenli konuşan ve dışarıdan bakınca zeki bir genç kıza sordum: 'Suriye, Yunanistan ve Azerbaycan nerede?' Bilmiyordu.

Sonra muhasebe okuyan bu yükseköğretim öğrencisinin 13x7 çarpımını akıldan yapmasını istedim, onu da yapamadı. Hiç kitap okumuyormuş.

Bu insanı donduracak deney ve gözlemleri her gençle yapabilirsiniz. Kimi istatistiklere göre Türkiye insanı ortalama 10 yılda bir kitap okuyor, günde 5 saat televizyon seyrediyormuş. Japonya'da ise kişi başına yılda 25 kitap okunuyormuş. Belki milletvekillerimiz de aynı ortalamayı tutturabiliyordur.

Türkiye bir mucizeyi gerçekleştiriyor ve okuyup öğrenmeden müthiş gelişiyor!..

Borcu kabarıyor, dolar milyarderi yetiştiriyor, gökdelen yapıyor ve neredeyse her şeyi ithal ediyor. Böyle bir ekonominin işleyişini ve sanayileşmenin doğasını ancak iyi saatte olsunlar bilebilir. Bu cehalet sorununu serbest ticaretin (liberal ekonominin) çözmeyeceği de açık. Cahil bir ülkenin sadece ucuz işçiliğe, sıcak paraya, faize, kötü eğitime, palavraya ve televizyon seyirciliğine dayalı bir örgütlenme şansı, hele 'özgürlük kültürü' yoksa, olanaksızdır.
 

3. Bilim paylaşılan bilgi üzerine kuruluyor. Fakat 7x13'ü çarpamayan üniversite öğrencisi bu paylaşanlar arasında olamaz. Federico Mayor, 'bilim ve teknoloji her gün yeni buluşlarla giderek karmaşıklaşan bir bilgi (information) ortamında yaşıyor. Oysa toplum ve politik liderler bu gelişmenin dışında kalıyorlar' diyor. Türkiye'de bu  tanım tam yerine oturmaktadır.

4. Çağımızın en önemli sorunu 'bilimsel okumamışlık' (scientific illiteracy)'dır. (Bizim Milli Eğitim Bakanlığımız milli ve eğitim sözcüklerinin içeriğini doğru tanımladığı zaman eğitimimiz amal-i erbaa öğretebilen bir düzeye çıkar inşallah!..) 'Halk en temel bilimsel bilgilere uzak kaldığı için gerektiğinde rasyonel bir seçim yapmakta zorlanıyor' diyor UNESCO Başkanı. (Bizim hükümet enerji kıtlığı ve susuzluk, ulaşım gibi sorunları bu halka referandumla sorarak, inşallah, çözme olanağı bulacaktır.)

Kuşkusuz bilgisizlik sadece Türkiye'ye özgü değil. 1992'de İngiltere'de yapılan 'Okumuş bir insanın okuması gerekli 10 temel kitap' adlı ankette tek bir bilimsel yapıt yokmuş. İleri toplumlar bile edebiyatı temel bilgi açılım olarak görmekte devam ediyorlar. Bu olgu II. Dünya Savaşı'ndan sonra E.J. Snow tarafından da dile getirilmişti.
 

Türkiye'de okumuşluk, bilimsel bilgi sahibi olmak anlamna hiç gelmedi. Fakat toplum yeterince uyanık. Kimse MR'sız hastaneye gitmiyor. Kuşkusuz insan varlık olarak aklı ile olduğu kadar duygularıyla da yaşar Fakat bu insan karnı şişirilen, kafası boş bırakılan, dolar hesabında boğulan insan değildir. Namaza giderse dönünce pabucunda altın bulacağına inanan insanların eğitimle ilgili bir dertleri olamaz.

Federica Mayor bugünün insanının dünyayı bütün boyutlarıyla algılaması gerektiğini söyler. Bizim öğrencilerimizin de hiç olmazsa Azerbaycan'ın nerede olduğunu ve Türkiye'de susuzluk, kuraklık sorunlarının önemini bilmesi gerek. Fakat daha da başta gelen ve çağdaş toplumların en önemli sorunu olan olgu 'karar verici' durumda bulunanların bilgi düzeyidir.
 

Politikacılar umutsuzluk kaynağı

Çağdaş kültürün çok gerisinde kalmış politikacılar, gelecek açısından sadece umutsuzluk kaynağı olabilir. İnsanlar, tarihin kendilerini nereye getirdiğini bilmelidir. Üst düzeyde bilim adamkları yetişmesinin ve eğitimin gelecek dünyada yaşamına olanak veren temel girdi olduğunu da öğrenmek zorundalar. Bu bilgiler ne yazık ki televizyondan öğrenilmiyor. Spor, show, film dizileri, politik dedikodu, bilgi değildir.

UNESCO istatistiklerine göre az gelişmiş (yani Türkiye gibi) ülkelerde yüksek öğretim almış insan sayısı gelişmiş ülkelerin 4-5 katı daha az, sanayileşmiş ülkelerde teknik personel sanayileşmemiş ükelerin 8 katı, az gelişmiş ülkelerde (dünya nüfusunun yüzde 80'i) AR-GE harcamaları dünya araştırma harcamalarının sadece yüzde 4'üdür.

Sürdürülebilir kalkınma programlarında yeterli bir eşiğe gelmenin ilk koşulu yetişmiş insan gücünün kritik bir büyüklüğe erişmesidir. Bu bilgi birikimine liseden mezun olup, Yunanistan'ın nerede olduğunu bilmeyen ve dört işlem yapamayanlarla ulaşılamaz.

Eğitim milyonluk öğrenci sayısı, binlerce yapı ile ölçülmüyor. Bizde okul var, eğitim yok, spor salonu var, spor yok, konferans salonu var, konferans yok, yol var, ulaşım yok. Eğitimin öğrenciler için mi, yoksa inşaat müteahhitleri için mi yapıldığı pek açık değil.

Bugün yeterli olmayan teknisyen, mühendis ve bilim adamı, yarın için gerekli teknik (yani uygarlık) kalitesinin hiç yetişememesi anlamına geliyor. Eğitimin varlığı, ancak amaca uygun, bilim ve teknolojiye gereken ağırlığı veren eğitim programlarının varlığı ile gerçekleşir. İngilizce dilli vakıf üniversitesi bilim adamı, mühendis yerine işletmeci yetiştiriyorsa, bu sadece millet kendini 'işletiyor' demeye gelir.

Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç 'imam' yetiştireceğini anlamamış bir ülke.

İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli!..
 

Yukarıdaki Cro-magnon adamları rökonstrüksiyonunu hatırlıyor musunuz sayın okuyucular?..

Kaynak: Doğan Kuban, CBT 1103/9 -10, 9 Mayıs 2008

5 Nisan 2010 Pazartesi

İyimser olmaya mahkûm muyuz?


- İyimser misinizdir?..

Kötümser iyimserim.

Anlamı şu: İyimserliğin bedelini ödemeye hazır bir iyimserim.

Yaşama, yaşamın gücüne inanan nasıl karamsar olabilir?..

Yaşamsa kendi akışı içinde tüm kuramlarımızın, ahlâk düzenlerimizin, sanatın, inanç sistemlerinin çok üzerinde. Elbette bizim ondan beklediğimiz gibi işlemiyor her zaman. Mutlulukların ardındaki acıları gördüğünüzde iyimserliğiniz ihtiyatlı iyimserliğe dönüşüyor.

Biraz daha kurcaladığınızda anlıyorsunuz ki, "ihtiyat" da çok anlamlı değil, karamsarlığa düşüyorsunuz. Biraz daha düşününce, bunca karamsarlığın yaşandığı dünyada sorunlarla ancak iyimser olarak baş edebileceği sonucuna varıyorsunuz.

Öyleyse ben hem kötümser iyimserim, hem de iyimser kötümser. Tuhaf bir matematikle bunları topladığınızda sonuç iyimser çıkıyor.

-  Sizce içinde bulunduğumuz dönemde (savaşlar, açlık, kültürel çatışma, küresel ısınma...) iyimser olmak için bir neden var mı? Hem bardağın yarısından çoğunun boş olduğunu görüp, hem de iyimser olmayı başarabilir miyiz?..

İyimser olmaya mahkûmuz. İyimserlerin yeterince bilgili, yeterince duyarlı, yeterince akıllı olmadığı kanısı yaygındır. Eko-biyolojik yapımız, sinir sistemimiz bizi karamsar kılarak bu gezegendeki sorunlarımızı çözmemize yardım ediyor, bir açıdan.

İyimserliğin insanı gaflete götürebileceği gibi bir inanç var çoğumuzda. Üstelik bir psikolojik savunma mekanizması olarak kullanıyoruz karamsarlığımızı: Daha fazla üzülmeyelim diye üzülüyoruz. Başımıza daha kötü şeyler gelmesin diye karamsar oluyoruz. Karamsarlık, organizmayı tehlikelere karşı hazırlıyor.

İyimserlerin bu gezegende hâlâ var olabilmelerini nasıl açıklamalı? Karamsarların yönettiği bir dünyada, edilgin, güçsüz, duyarsız, cahil insanlar mı onlar, tümüyle? Bu kötü dünyada ne arar iyimserler aramızda? Gergin, neredeyse nörotik karamsarları zaman zaman kızdırabilir iyimserler. Beni dövmeye kalkan kötümserler gördüm. Adlarını sakladıkları mektuplarla hakarete uğradım.

İyimser olmayı başaramazsak dünya daha şiddetli bir cehenneme döner. İyimserlik Anadolu topraklarından yükselen türkülerde vardır. Taşıdığı yoğun kötümserliği, iyimserlik mayasıyla yoğurarak söylenen türkülerdir onlar...

- İyimserlik daha çok kişisel gelişim kitaplarında rastlanan bir kavram haline geldi. İnsanlara iyimser olmak öğretilebilir mi? Bu gerekli mi?..

Bir ölçüde öğretilebilir. Akıllı, gerçekçi, bilge iyimserlerin yanında yaşanarak. Elbette gereklidir. İyimserlik, yaşamın gerçeklerini, gerçekçi biçimde karşılama yollarından biridir.

- İyimserlik ile kendi kendini kandırma arasında ince bir çizgi var. Sizin için bu çizginin yeri neresidir, nerede başlar?

İyimser kötümser, kötümser iyimser kendi zayıflıklarını, dünyanın durumunu anlamaya çalışan insanlardır. Karamsar da kendini kandırıyor bir anlamda: Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, hayatın başımıza neler getireceğini kim tam anlamıyla bilebilir ki? Karamsar "gerçekçi", iyimser hayalci oluyor. Tuhaf bir alışkanlık. Bu bakıştan kurtulmak gerek.

- İyimserlik insanı nereye vardırır sizce?

İnsanın trajik varlığını anlamış, "anlayan" bir iyimser, kendini yaşama açar, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışır, başına gelen belâları nasıl çözebileceğini daha soğuk kanlı düşünür. İyimseri iyimser yapan temel inançlardan biri, kendine verilen bu yaşamın emanet olduğu düşüncesidir. Yaşam her nasılsa bize sunulmuştur onun hakkını vermek gerekir. Tembellik, boş vermişlik, hayata en büyük hıyanettir. Yaşama karşı duyduğumuz sorumlulukla, kendi yeteneklerimizin ve olanaklarımızın sınırlarında, hiç durmadan çalışmak gerekir. İyimser, bilime, sanata, onları oluşturan insana saygısıyla iyimserdir.

- Bilim felsefesi, bilgi teorisi üzerine de çalışan bir akademisyen olarak, sizce iyimserliğin bilimdeki, bilimsel çalışmalardaki yeri ne?

Bir tür "kaygı"nın bilimsel çalışmalar için gerekli olduğuna inanırım. Araştırma kaygısı, araştırma sorumluluğu ve dürüstlüğü ile kendini sürdürür. Bu kaygı, bu kaygının oluşturduğu eleştirel olma sorumluluğu, kuşku, sağlıklı yürütüldüğünde anlamlıdır.

Yıllar önce Nietzsche'nin haklı olarak vurguladığı gibi önce sağlık gelir. Sağlıklı kuşku, araştırmayı devingen kılar. Sağlıklı kaygı, araştırma sırasındaki düş kırıklıklarının üstesinden gelmemizi sağlar.

Sağlıklılığın bence en önemli ölçütlerinden biri de iyimserliktir. Ben bulamamış, başaramamış, yanlış yapmış olabilirim; bilim yalnız benim çabalarımla bilim olmuyor. Bilime inanıyorsam, bugün uğraşıp da bulamadığımı bir gün birileri bulacaktır umudunu taşımam gerek. Ardımdan gelen araştırmacılara deneyimlerimin yanında, zorluklar karşısındaki dürüstlüğümü, bu zorlukları yenmedeki gerçekçi umudumu, kısaca iyimserliğimi miras olarak bırakmam gerekiyor.

Kaynak: Gönülden Bilime - Ahmet İnam
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 107/11 - 6 Haziran 2008

3 Nisan 2010 Cumartesi

İnternet diyeti ...


Diyet her yerde!.. Çoğumuzun da diyetle sorunu var. Ya hep “yarın başlamak üzere” diye karar veriyor (ama o yarın hiç gelmiyor) ya başlıyor ama sonunu getiremiyoruz.

Öte yandan başka şeylerin de diyeti olabilir.

Peki teknolojik açıdan diyete ne zaman gireceğiz? Ya da böyle bir şey söz konusu olabilir mi?

Örneğin günün belli saatlerinde ya da haftanın belli günlerinde bilgisayarımızı açmadan durabilir miyiz? Ya da hadi açtık diyelim, internete bağlanmadan kullanabilir miyiz onu?

İlk etapta bu soruları sormak anlamsız gelebilir. Çünkü açmayan açmayabiliyor, internete girmeyen girmeyebiliyordur. Asıl sorun zaten bunları yapamayanlarda. Yani bilgisayarı belli dönemlerde açmadan duramayan ya da internete girmeden yapamayanların da böyle bir durumda olduklarını idrak edebilmeleri ve kendilerini zorlayabilmelerinde.

Sigara tiryakisi olmadan önce şöyle bir dönem var malum: “İstediğim zaman içmeden durabilirim”. O aşama geçildikten sonra ise bu değerlendirme asla gündeme gelmez (çünkü gelirse cevap durabilirim olmayacaktır artık).


Şu an bilgisayar ile internet ile iç içe olanlar, özellikle de gençler, bilgisayar kullanımı ya da internet erişimi konusunda o denli “kayıtsız şartsız” bir açlık içindeler ki “belli dönemlerde onlarsız yapabilme” olgusunu özellikle gündeme getirip yaşamlarına monte etme çabasından, gerekliliğinden, bilinç düzeyinden çok uzaktalar. Eşik değeri olabilecek dozu geçtikten sonra da tıpkı sigara tiryakilerinde olduğu gibi konu gündemlerine girmeden çıkmış olacak.

Bu durumda karşımızda bilgisayar bağımlısı, internet müptelası bireyler bulacağız (mevcut durumdan çok daha vahim durumlarla karşılaşacağız). Acaba bunlarla “mücadele etmek için” Yeşilay benzeri kurumlar da kurulacak mı? Ya da kurulmalı mı?

Aslında insanlık tarihinde bu tür dramatik değişimlerin yaşandığı dönemlerde ortaya çıkan tipik ikilemi mi yaşıyoruz? At arabasından motorla çalışan otomobillere geçerken de benzer şeyleri mi yaşadı o kuşağın insanları? Saatte 50 km hızlı ile gitmenin insanı felakete sürükleyeceği dehşetini genç kuşaklara anlatmaya mı çalıştılar? Tıpkı bizim internetin başından kalkmayan gençlerin asosyal yetişmekte olduklarını anlatmaya çalıştığımız gibi.

Konuya belli bir seviyeden baktığımızda “o başka bu başka” demek çok doğal. Oysa belki biraz daha farklı bir açıdan bakıldığında ortada pek de farklı bir durum olmadığını keşfetmek zor değil. Oyuna konu olan figürler, araçlar değişik belki ama oyun aynı oyun.

Bunun daha konvansiyonel bir örneğini “kuşak çatışmasında” yaşamıyor muyuz? Her birey gençken anne ve babası ile ailesi ile kendisinden büyüklerle genelde bir çatışma halindedir ve durum doğaldır. O gençlerin gençlikleri geçip de orta yaşlı ya da daha yaşlı olduklarında, gençken anne ya da babalarının büründükleri role bürünmeleri ve arkalarından gelen genç kuşaklarla çatışma içinde olmaları da aynı şekilde doğaldır.
O halde bu tür olgularda sorun içerik değil. Öyle olsa gençken yaşlı ile çatışan bireyin yaşlandığında gençlerle çatışmaması gerekir.

Bugünün kuşakları için çatışmaya meze olan konu internet, bilgisayar ya da teknoloji. Belki de elli sene sonra, çevremizdeki evcil hayvanların DNA’sını değiştirerek abuk sabuk canavarlar üretme sevdası “kuşaklar arası çatışma konusu” olacak.

Zaten bu türden yapıcı bir çatışma ortamı olmasa ilerleme olur muydu?

Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji CBT 1072/19 5 Ekim 2007
Oof Off Line - Tanol Türkoğlu (tanolturkoglu@gmail.com)

Ertan Yurderi