Tanol Türkoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanol Türkoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2010 Cuma

"Bilgi, özgür olmak istiyor..."


"Bilgi, özgür olmak istiyor..."

Bu deyim ilk defa 1984 yılında Steward Brand tarafından bir konferansta dile getirilmiştir.

Wikipedia'ya göre deyimin geçtiği metin aynen şöyle:

"Öte yandan bilgi pahalı olmak istiyor çünkü çok değerli. Doğru zamanda bilgi yaşamınızı değiştirebilir. Öte yandan bilgi özgür olmak istiyor. Çünki onu elde etme maliyeti her daim azalmaktadır. Böylece ortaya birbiri ile kavga halindeki bu iki olgu çıkmaktadır."

Bilgi değişik formlarda olabilir. Cep telefonu bir bilgidir. Her yeni modeli çıktığında Brand'ın yukarıdaki saptamasına uyacak şekilde belli bir bedelden satışa sunulur.

Bilgi dediğimizde pek çoğumuzun aklına zihinlerde ya da kitaplarda saklanan pasif bilgi formu gelir. Gerek duyduğunuzda açıp baktığınız, sonra da bir kenara atıp unuttuğunuz. Mesela vapur tarifesi ya da 2006 Dünya Kupası'nı kimin kazandığı bu türden bilgilerdir.

Bu "pasif" bilgi çoğunlukla değersiz sayılır. Tıpkı sağlık gibi.

İnsan sağlığın çok değerli bir şey olduğunu ne zaman idrak eder? Sağlığını yitirdiği zamanlarda. Bir başka deyişle sağlığına gereksinim duyduğunda.

Bu pasif bilgi de gereksinim duyulduğunda bir anda değeri tavan yapan bir olgu haline gelir. Örneğin birisi çıkıp da "1974 Dünya Kupası hangi ülkede yapıldı ve kupayı kim kazandı?" diye sorsa ve bilene yüz bin lira vereceğini açıklasa; iki kere "Almanya" demek bir anda yüz bin lira değerinde bir meta haline gelir.

Bilginin değerini belirleyen başka boyutlar da var. Bu boyutların farkına varmak için ise paradigmasal dönüşümler yaşamak gerekir. Bu tıpkı gazete dediğimiz şeyin ne olduğunu dijital kültürün ortaya çıkmasıyla yeniden tanımlama gereği duymamıza benziyor.

Dijital kültür olmadan önce gazete dediğimizde neyi kastettiğimiz konusunda genel bir fikir birliği vardı. Oysa bugün gazeteyi oluşturan içeriğin kâğıt denilen altyapı olmadan da var olabileceğini bize paradigmasal olarak ispat eden dijital kültür sayesinde gazete dediğimizde "daha doğru" bir tanım yapabiliyoruz.

Bu daha doğru tanım gazete denildiğinde içeriğin kast edildiğini, o içeriğin var olabilmesi için gerekli olan altyapıların ise (ister kâğıt olsun ister web siteleri olsun) farklılıklar gösterebileceğini bize anlatıyor.


Bu paradigmasal dönüşümlerin bilginin özgürlük araması saptamasıyla ilişkisi nedir?

Bilginin aktif formu olan öteki her şey ve onun sahipliği dijitalleşmenin dünya kültürüne yeni bir altyapı modeli sunmasıyla yeniden tanımlanma gereği duymaktadır.

Dün bir bedel ödeyerek edinilen bilgi ürünleri bugünün değişen altyapı formu çerçevesinde hâlâ bir bedel ödenerek mi edinilmelidir?

Ünlü müzisyenimiz Mazhar Alanson, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada kendisinin de internetten bedava müzik indirdiğini açıkladı ve bugüne dek yaptığı müzikten telif anlamında bir gelir elde etmemiş olduğunu, elde ettiği geliri konser gibi, reklam gibi diğer yollardan sağladığını ekledi.

Bu yaklaşım bir süredir dijital kültürde yer almış olan yepyeni ekonomi modelinin de özünde yer alan bir olgudur. Ben bu olguyu şöyle tanımlıyorum:

"Bugün paralı olan bir bilgiyi (bilgi ürününü) bedavaya getirecek bir şey icat edin; sonra da onun referansı ile size gelir getirecek bir oluşum gelip kapınızı çalsın."

Ancak bu formülün çalışması için bir de ön koşul var. Kişisel amacınız birinin gelip kapınızı çalmasını beklemek olmamalıdır. Eğer bu yola bu amaç için çıkarsanız yolun sonunu getiremezsiniz. Yola çıkma nedeniniz formülün birinci kısmında belirtilen şeydir; bir bilgi ürününü bedava haline getirecek bir şey icat etmek.

Bilgi özgür kalmak istedikçe onu kontrol altına kimler ne için almak istiyor?

Elinde herhangi bir nüfuz olan (olmasını isteyen) herkes bilgiyi kontrol altına almak ister. Amacı da özde nüfuzunu artırmaktır. Dijital kültür yeryüzünde kendini gösterene kadar bu böyleydi. Şimdi onun sağladığı lojistik kolaylık sayesinde yeni bir paradigmasal dönüşüm yaşanmakta.

Her paradigmasal dönüşümde olduğu gibi burada da birilerinin canı yanacak, birileri sıfırdan göklere çıkacak, canı yanma potansiyeli olanlar bu sürece karşı çıkacak, kaybedecek bir şeyi olmayanlar bu süreci gönülden destekleyecek.

Kaynak: CBT 1106/19 - 30 Mayıs 2008, "Ooof Off Line" - Tanol Türkoğlu

3 Nisan 2010 Cumartesi

İnternet diyeti ...


Diyet her yerde!.. Çoğumuzun da diyetle sorunu var. Ya hep “yarın başlamak üzere” diye karar veriyor (ama o yarın hiç gelmiyor) ya başlıyor ama sonunu getiremiyoruz.

Öte yandan başka şeylerin de diyeti olabilir.

Peki teknolojik açıdan diyete ne zaman gireceğiz? Ya da böyle bir şey söz konusu olabilir mi?

Örneğin günün belli saatlerinde ya da haftanın belli günlerinde bilgisayarımızı açmadan durabilir miyiz? Ya da hadi açtık diyelim, internete bağlanmadan kullanabilir miyiz onu?

İlk etapta bu soruları sormak anlamsız gelebilir. Çünkü açmayan açmayabiliyor, internete girmeyen girmeyebiliyordur. Asıl sorun zaten bunları yapamayanlarda. Yani bilgisayarı belli dönemlerde açmadan duramayan ya da internete girmeden yapamayanların da böyle bir durumda olduklarını idrak edebilmeleri ve kendilerini zorlayabilmelerinde.

Sigara tiryakisi olmadan önce şöyle bir dönem var malum: “İstediğim zaman içmeden durabilirim”. O aşama geçildikten sonra ise bu değerlendirme asla gündeme gelmez (çünkü gelirse cevap durabilirim olmayacaktır artık).


Şu an bilgisayar ile internet ile iç içe olanlar, özellikle de gençler, bilgisayar kullanımı ya da internet erişimi konusunda o denli “kayıtsız şartsız” bir açlık içindeler ki “belli dönemlerde onlarsız yapabilme” olgusunu özellikle gündeme getirip yaşamlarına monte etme çabasından, gerekliliğinden, bilinç düzeyinden çok uzaktalar. Eşik değeri olabilecek dozu geçtikten sonra da tıpkı sigara tiryakilerinde olduğu gibi konu gündemlerine girmeden çıkmış olacak.

Bu durumda karşımızda bilgisayar bağımlısı, internet müptelası bireyler bulacağız (mevcut durumdan çok daha vahim durumlarla karşılaşacağız). Acaba bunlarla “mücadele etmek için” Yeşilay benzeri kurumlar da kurulacak mı? Ya da kurulmalı mı?

Aslında insanlık tarihinde bu tür dramatik değişimlerin yaşandığı dönemlerde ortaya çıkan tipik ikilemi mi yaşıyoruz? At arabasından motorla çalışan otomobillere geçerken de benzer şeyleri mi yaşadı o kuşağın insanları? Saatte 50 km hızlı ile gitmenin insanı felakete sürükleyeceği dehşetini genç kuşaklara anlatmaya mı çalıştılar? Tıpkı bizim internetin başından kalkmayan gençlerin asosyal yetişmekte olduklarını anlatmaya çalıştığımız gibi.

Konuya belli bir seviyeden baktığımızda “o başka bu başka” demek çok doğal. Oysa belki biraz daha farklı bir açıdan bakıldığında ortada pek de farklı bir durum olmadığını keşfetmek zor değil. Oyuna konu olan figürler, araçlar değişik belki ama oyun aynı oyun.

Bunun daha konvansiyonel bir örneğini “kuşak çatışmasında” yaşamıyor muyuz? Her birey gençken anne ve babası ile ailesi ile kendisinden büyüklerle genelde bir çatışma halindedir ve durum doğaldır. O gençlerin gençlikleri geçip de orta yaşlı ya da daha yaşlı olduklarında, gençken anne ya da babalarının büründükleri role bürünmeleri ve arkalarından gelen genç kuşaklarla çatışma içinde olmaları da aynı şekilde doğaldır.
O halde bu tür olgularda sorun içerik değil. Öyle olsa gençken yaşlı ile çatışan bireyin yaşlandığında gençlerle çatışmaması gerekir.

Bugünün kuşakları için çatışmaya meze olan konu internet, bilgisayar ya da teknoloji. Belki de elli sene sonra, çevremizdeki evcil hayvanların DNA’sını değiştirerek abuk sabuk canavarlar üretme sevdası “kuşaklar arası çatışma konusu” olacak.

Zaten bu türden yapıcı bir çatışma ortamı olmasa ilerleme olur muydu?

Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji CBT 1072/19 5 Ekim 2007
Oof Off Line - Tanol Türkoğlu (tanolturkoglu@gmail.com)

Ertan Yurderi