Cahillik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cahillik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2020 Perşembe

“Asbestliyiz, ama şerbetliyiz be Didim!..”


Yıllar öncesi çocukluğumda kömür sobası kullandığımız günlerden aklımda kalan tek şey, kömür sobalarımızın çıkardığı aşırı ısının, koltuklarımızı, kanepelerimizi veya değerli eşyalarımızı etkilemesin diye eşyalarımızın önüne veya yanına koyduğumuz amyant (asbest) levhalardı.

Çocukluğumuzun verdiği muzurlukla, ilkbahar-yaz aylarına geçtiğimiz zamanlarda onları soba arkalarından izinsiz alarak, evde ve sokakta onlarla oyun oynardık... Keserdik, parçalardık, oyuncak kutu yapardık...

Meğersem ne cahillikmiş...

Bu masum malzeme aslında
çok büyük kanserojen maddeymiş... Nerelerde nerelerde kullanılmamış ki zararları öğrenile dek...

Tekstil end
üstrisi (lifler, kumaşlar, ipler) - Çimento endüstrisi (saç, boru) -  İnşaat malzemeleri endüstrisi (çimento ürünlerinin işlenmesi) - Kimya endüstrisi (boya dolgusu, dolgu materyalleri, sentetik reçine kompresyon kalıp materyalleri, termoplastikler, kauçuk ürünleri) - İzolasyon endüstrisi (ısı, ses ve yangın izolasyonu)­ - Kağıt endüstrisi (asbest kağıdı, karton) -  fren - debriyaj - balata üretimi - Gemi yapımı ve vagon üretimi. Vs.. Vs.. Say say bitmez…

Maalesef hayatımızın her alanına girmiş olan bu asbest denilen ŞEY; beyaz toprak olarak da bilinen, ısıya, aşınmaya, kimyasal maddelere olduk
ça dayanıklı, yapısal özellikleri açısından esnek, lifli yapıda bir mineral...

Hatırlıyorum da, evlerimizde tadilat yaptırdığımız zamanlarda,  ısı ve su yalıtım
özellikleri nedeniyle sıva işinde, çatıların ısı ve su yalıtımında, eve çağırdığımız ustalar bu malzemeyi tercih ediyorlardı ve bizlere de bu malzemeleri satın aldırtıyorlardı...

Meğersem ne büyük cahillikmiş...

Havaya sa
çılan asbest liflerinin solunmasıyla solunum yollarına ulaşan liflerin çoğu, bedenimizin savunma mekanizmaları ile uzaklaşabilirmiş uzaklaşmasına da, ancak bazı lifler ise temas yoğunluğuna, temas süresine, asbest lifinin yapısına ve bireysel faktörlere bağlı olarak akciğer dokusunda birikirmiş...

Birikince de;
akciğer zarında sıvı birikmesi, akciğeri saran zarın kalınlaşması ve kireçlenmesi, akciğer dokusu içerisinde asbest liflerinin birikmesi (asbestozis), akciğerleri ve karın boşluğunu saran zarın kanseri (mezotelyoma) ve akciğer kanseri ortaya çıkarmış...

Vay ki, vay vay…

Kansere yol a
çan bu malzeme bütünlüğünün bu kadar yoğun kullanımı sonrası akciğer kanser vakalarının bu kadar çok artması kaçınılmaz olmuştur elbet...

Ülkemizde diğer kanser türlerine göre akciğer kanseri oranı çok yüksekmiş. %30 kadar... TV'lere çıkan ünlü Onkologlar, Türkiye'de her yıl 50 bin civarında yeni akciğer vakasıyla karşılaşıldığını söylüyorlar... Bu sayıyı 365 güne vurursak, günde en az 136 kişi akciğer kanseriyle karşı karşıya kalıyormuş…

Asbest tek başına akciğer kanseri gelişimi için 5 kat risk oluşturmakta iken, sigaranın tek başına oluşturduğu risk de 10 katmış. Sigara ve asbest birlikteliği ise akciğer kanseri gelişimi riskini 50-90 kat daha artırıyormuş...
Bunca sözü ettikten sonra gelelim esas meselemize... Yaptığımız diğer toplumsal büyük cahilliklere...

G
ünümüzde asbestle temas riskinin en fazla olduğu iki alan, gemi sökümü ve kentsel dönüşüm kapsamında eski binaların tadilatı ve yıkım süreci... Çünki eski yapılarda o kadar çok asbestli bölümler var ki... Sök sök bitmiyor...

Ülkemizde asbest üretimi ve kullanılması, tespit edilen hastalıklar sebebiyle 31.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren bir yönetmelikle yasaklanmış.

Hemen akabinde de; 25.01.2013 tarihinde "ASBESTLE
ÇALIŞMALARDA SAĞLIK VE GÜVENLİK ÖNLEMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK" çıkarılarak çalışanların asbest söküm, yıkım, tamir, bakım, uzaklaştırma çalışmalarında asbest tozuna maruziyetlerinin önlenmesi ve bu maruziyetten doğacak sağlık risklerinden korunması, sınır değerlerin ve diğer özel önlemlerin belirlenmesi şartlara bağlanmış...

Efendim bunca s
öz bolluğunun sonunda yaşadığımız bu güzel ilçe Didim’in asbestle iştigaline nihayet sıra geldi ...

15 Nisan 2020 g
ünü gazetemize gelen ihbar sonrası "Altınkum Vakıf Tesislerinde Yıkım Başladı" haberini yaptıktan sonra Didim Belediye Başkanı'mız sayın Ahmet Deniz Atabay;  gazetemizin yıkımın başladığı haberleri üzerine bu bölgedeki yıkım için kendilerine resmi bir müracaatın olmadığını belirterek, yıkım işlerinde de gerekli önlemlerin alınmasında gördükleri eksikliler üzerine zabıta marifetiyle yıkım işlemini durdurduklarını, gayri hukuki olarak başlatılan yıkımın durdurulduğunu duyurmuştu...

Ardından ertesi g
ün (16 Nisan) gazetemizin Konuk Yazarı Şehir Plancısı Filiz Çelik Hekimoğlu'nun konuyla ilgili makalesiyle birlikte Didim Derneği Yönetim Kurulu'nun bu yıkımla ilgili basın açıklaması dikkat çekiciydi...

Didim Derneği Y
önetim Kurulu'nun yaptığı basın açıklamasında, 1960'lı yıllarda yapılan ancak günümüzde metruklaşan Vakıflar binasının döşemelerinde, yalıtım amaçlı kaplamalarında, ara duvarlarında, kaloriferler vb. yapı elemanlarında asbest maddesi kullanılmış olabileceğine dikkat çekerek, asbest malzeme kullanılan binaların yıkım işleminin, özel kanunlarla tanımlanmış olduğunu, kontrolsüz yıkımlarında geriye dönüşün zor, hatta imkânsız olan riskleri ön plana çıkarabileceğini söyleyerek, ilgili makamların konuya duyarlı olması gerektiğini ve herhangi bir yıkım söz konusu olduğunda da gerekli ilginin gösterilmesi konusunda fikirlerini beyan etmişlerdi...

Bu kontrols
üz yıkımın durdurulmasının üzerinden nerdeyse 15 gün geçmemişti ki, Didim Gerçek Gazetesi'ne haber atlatmayı başarmış bir başka yerel gazete haberinden öğrendik ki  (Aslında Didim Belediyesi Basın Bölümü'nün habercileri haberdar etme eksikliği!!!. Bu konuda  da bir yazı yazma zamanımız geldi artık.) Vakıflar binasındaki asbestli malzemeler alınan izin doğrultusunda özel bir firma tarafından özel giysiler giyen ekiple sökülmüş.

Söküm esnasında Didim Belediyesi Zabıta ekipleri olası bir kaçak yıkım işlemine karşı bölgede nöbet tut
muş. Didim İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri güvenlik tedbiri almış... Binadan iş makinalarıyla sökülen 2.5 tonluk asbestlik malzeme de getirilen bir TIR'a yüklenerek, söküm yerinden ayrılmış...

Bu haberden de anlaşılacağı
üzere, demek ki bu bina asbestli imiş ve Didim için ne kadar büyük bir risk taşıyormuş... Şayet bu bina ilk yıkım zamanında apar topar yıkılsaydı, bugün Didim'de büyük bir çevre felaketi yaşanacaktı... Hem yıkanlar açısından, hem de çevredeki yaşayanlar açısından hem de havaya karışacak olan asbestli tozlar Didim halkının sağlığını bu Koronavirüs günlerinde bir kat daha tehlikeye atacaktı... Allah'tan bu yıkım hemen durduruldu... Bunda da Didim Gerçek Gazetesi'nin büyük katkısı var, kuşkusuz… Bu hiçbir yere haber verilmeden ve önlem alınmadan yapılan yıkımı,  anında haberleştirip kamuoyuyla paylaşması da ayrıyeten  gurur verici bir olay… Yerel basının gücü, böyle haberlerle ortaya çıkıyor…

Ger
çi bu sökümle asbest riski geçmiş midir, geçmemiş midir orası muamma, bilmiyoruz... Havada asılı kalmış partikülleri ölçen bir aletimiz yok... Ölçebilecek yetkililer de...

Ayrıca 1960'lı yıllardan asbestin yasaklandığı 2010'lu yıllara kadar yapılmış
çok eski bina var Didim'de... Yeraltı kanalizasyon sistemi ve su şebeke sistemleri var... Bu önemli konuda Didim Belediyesi'nin ya da ilgili kurumların yaptığı bir araştırma var mı? Kaç tane asbestli bina hâlâ ayakta, kaç tane bina yıkılmak için sırasını beklemekte... Asbestli olduğu varsayılabilecek yıkılıp yeniden inşa edilecek binalarda asbest yıkım kurallarına uyuluyor mu? Bu konuda nasıl bir denetim mekanizması var ya da oluşturuldu mu?

Malum Didim'in su ihtiyacını karşılayan bir barajı yok. Didim kullanma suyunu a
çılan 32 kuyudan sağlıyor... Didim'in eski yeraltı şebekelerinde asbestli boru kullanılmış olabileceğini varsayarsak şu anda bu kuyulara yakın yerlerde yeraltında gömülü kalmış, unutulmuş, yenisi ile değiştirilmemiş, kanalizasyon veya su şebekeleri var mı? Eskimiş su boruları sağlıklı borularla değiştiriliyor mu?  Tüm bu sorularımızın yanıtını Didim halkına kim verecek? Ya da bir basın açıklamasıyla verecek birileri çıkacak mı karşımıza?

Yazımın başlığında da dediğim gibi "Asbestliyiz, ama şerbetliyiz be Didim"... Hasbelkader bizlere armağan edilen yaşamları bedavadan yaşıyoruz bilesin...


12 Nisan 2010 Pazartesi

21. Yüzyıl Cehaleti ...


21. yüzyıl cehaleti, kısaca bilim ve teknolojide bilgi kıtlığı, gelişmemişliğidir.

1995'te UNESCO Başkanı Jeolog Federico Mayor ve Geofizikçi Augusto Forty ve birkaç bilim adamı "Science and Power" adlı bir kitap yazmışlardı. Kitabın Federico Mayor tarafından yazılan son bölümünde bu cehaletin öğelerini açıklayan tanımlar vardır.

Bu yüzyıl ortalarında oluşabilecek ve İslam ülkelerine yönelecek yeni ekonomik sömürge çağının altyapısı bu ülkelerin bilimsel ve teknolojik geriliklerinin sonucu olacaktır.

Bu acıklı geleceğe ilişkin bazı gözlemleri, bu kitaptan esinlenerek özetlemek istiyorum.

Bu gözlemlerde yeni bilimsel aydınlanma ve teknolojik yenilenme döneminde özgürlüğün rolü, bilginin paylaşılması, bilgi transferi ve bilim adamlarının sorumluluğu bağlamında vurgulanan olguları, cahil ve vurdumduymaz bir idareci sınıfına sürekli anlatmak zorundayız.

1. Soğuk savaş döneminde hükümetler bilimsel ve teknolojik araştırmalara, özellikle askeri alanda ve ekonomide, çok geniş parasal olanaklar sağlamıştır. Bütün ülkelerin aydınları da geleceklerinin bilim ve teknolojide olduğuna inandılar. Bugün de sözde olmasa bile pratikte aynı tutum geçerlidir. Ne var ki, o dönemdeki yatırıkmlar zengin ve fakir uluslar arasındaki bilimsel kapasite farkını daha da arttırmıştır.

2. Bilimle hükümetler arasındaki yakın işbirliği ancak özgür toplumlarda gerçekleşiyor. Gerçi totaliter devletler de halkları için bilimin sağlayacağı gelecekleri vurgulamışlardı. Fakat bu gelecek için halkın özgürlüklerinden vazgeçmelerini de istemişlerdi. Bizim bugün yaptığımız gibi YÖK Başkanları seçtiler, araştırma paralarını, faşist ya da sosyalist (ya da kendilerince makbul) bilim kuramları üreten sözde bilim adamklarına dağıttılar.

Federico Mayor o dönemde demir ve kömüre ve insan gücüne dayalı sanayileşmenin politik boyutu gözden sakladığını, zorba ekonominin yürüdüğünü, fakat elektronik tarım, biyoloji ve bioteknoloji üzerine dayalı yeni sanayide, özgür olmamanın ve eğitimsizliğin cezasının çekileceğini vurgular.
 

Okuyan cahiller

Türkiye'de bugün okul ve öğrenci sayısına dayalı bir öğretim komedisi var. Geçen gün Ticaret Lisesi'ni bitiren ve işletme (bu işletme fakülteleri Türkiye'yi 'işleten' fakülteler olarak da anılabilir) okuyan, düzenli konuşan ve dışarıdan bakınca zeki bir genç kıza sordum: 'Suriye, Yunanistan ve Azerbaycan nerede?' Bilmiyordu.

Sonra muhasebe okuyan bu yükseköğretim öğrencisinin 13x7 çarpımını akıldan yapmasını istedim, onu da yapamadı. Hiç kitap okumuyormuş.

Bu insanı donduracak deney ve gözlemleri her gençle yapabilirsiniz. Kimi istatistiklere göre Türkiye insanı ortalama 10 yılda bir kitap okuyor, günde 5 saat televizyon seyrediyormuş. Japonya'da ise kişi başına yılda 25 kitap okunuyormuş. Belki milletvekillerimiz de aynı ortalamayı tutturabiliyordur.

Türkiye bir mucizeyi gerçekleştiriyor ve okuyup öğrenmeden müthiş gelişiyor!..

Borcu kabarıyor, dolar milyarderi yetiştiriyor, gökdelen yapıyor ve neredeyse her şeyi ithal ediyor. Böyle bir ekonominin işleyişini ve sanayileşmenin doğasını ancak iyi saatte olsunlar bilebilir. Bu cehalet sorununu serbest ticaretin (liberal ekonominin) çözmeyeceği de açık. Cahil bir ülkenin sadece ucuz işçiliğe, sıcak paraya, faize, kötü eğitime, palavraya ve televizyon seyirciliğine dayalı bir örgütlenme şansı, hele 'özgürlük kültürü' yoksa, olanaksızdır.
 

3. Bilim paylaşılan bilgi üzerine kuruluyor. Fakat 7x13'ü çarpamayan üniversite öğrencisi bu paylaşanlar arasında olamaz. Federico Mayor, 'bilim ve teknoloji her gün yeni buluşlarla giderek karmaşıklaşan bir bilgi (information) ortamında yaşıyor. Oysa toplum ve politik liderler bu gelişmenin dışında kalıyorlar' diyor. Türkiye'de bu  tanım tam yerine oturmaktadır.

4. Çağımızın en önemli sorunu 'bilimsel okumamışlık' (scientific illiteracy)'dır. (Bizim Milli Eğitim Bakanlığımız milli ve eğitim sözcüklerinin içeriğini doğru tanımladığı zaman eğitimimiz amal-i erbaa öğretebilen bir düzeye çıkar inşallah!..) 'Halk en temel bilimsel bilgilere uzak kaldığı için gerektiğinde rasyonel bir seçim yapmakta zorlanıyor' diyor UNESCO Başkanı. (Bizim hükümet enerji kıtlığı ve susuzluk, ulaşım gibi sorunları bu halka referandumla sorarak, inşallah, çözme olanağı bulacaktır.)

Kuşkusuz bilgisizlik sadece Türkiye'ye özgü değil. 1992'de İngiltere'de yapılan 'Okumuş bir insanın okuması gerekli 10 temel kitap' adlı ankette tek bir bilimsel yapıt yokmuş. İleri toplumlar bile edebiyatı temel bilgi açılım olarak görmekte devam ediyorlar. Bu olgu II. Dünya Savaşı'ndan sonra E.J. Snow tarafından da dile getirilmişti.
 

Türkiye'de okumuşluk, bilimsel bilgi sahibi olmak anlamna hiç gelmedi. Fakat toplum yeterince uyanık. Kimse MR'sız hastaneye gitmiyor. Kuşkusuz insan varlık olarak aklı ile olduğu kadar duygularıyla da yaşar Fakat bu insan karnı şişirilen, kafası boş bırakılan, dolar hesabında boğulan insan değildir. Namaza giderse dönünce pabucunda altın bulacağına inanan insanların eğitimle ilgili bir dertleri olamaz.

Federica Mayor bugünün insanının dünyayı bütün boyutlarıyla algılaması gerektiğini söyler. Bizim öğrencilerimizin de hiç olmazsa Azerbaycan'ın nerede olduğunu ve Türkiye'de susuzluk, kuraklık sorunlarının önemini bilmesi gerek. Fakat daha da başta gelen ve çağdaş toplumların en önemli sorunu olan olgu 'karar verici' durumda bulunanların bilgi düzeyidir.
 

Politikacılar umutsuzluk kaynağı

Çağdaş kültürün çok gerisinde kalmış politikacılar, gelecek açısından sadece umutsuzluk kaynağı olabilir. İnsanlar, tarihin kendilerini nereye getirdiğini bilmelidir. Üst düzeyde bilim adamkları yetişmesinin ve eğitimin gelecek dünyada yaşamına olanak veren temel girdi olduğunu da öğrenmek zorundalar. Bu bilgiler ne yazık ki televizyondan öğrenilmiyor. Spor, show, film dizileri, politik dedikodu, bilgi değildir.

UNESCO istatistiklerine göre az gelişmiş (yani Türkiye gibi) ülkelerde yüksek öğretim almış insan sayısı gelişmiş ülkelerin 4-5 katı daha az, sanayileşmiş ülkelerde teknik personel sanayileşmemiş ükelerin 8 katı, az gelişmiş ülkelerde (dünya nüfusunun yüzde 80'i) AR-GE harcamaları dünya araştırma harcamalarının sadece yüzde 4'üdür.

Sürdürülebilir kalkınma programlarında yeterli bir eşiğe gelmenin ilk koşulu yetişmiş insan gücünün kritik bir büyüklüğe erişmesidir. Bu bilgi birikimine liseden mezun olup, Yunanistan'ın nerede olduğunu bilmeyen ve dört işlem yapamayanlarla ulaşılamaz.

Eğitim milyonluk öğrenci sayısı, binlerce yapı ile ölçülmüyor. Bizde okul var, eğitim yok, spor salonu var, spor yok, konferans salonu var, konferans yok, yol var, ulaşım yok. Eğitimin öğrenciler için mi, yoksa inşaat müteahhitleri için mi yapıldığı pek açık değil.

Bugün yeterli olmayan teknisyen, mühendis ve bilim adamı, yarın için gerekli teknik (yani uygarlık) kalitesinin hiç yetişememesi anlamına geliyor. Eğitimin varlığı, ancak amaca uygun, bilim ve teknolojiye gereken ağırlığı veren eğitim programlarının varlığı ile gerçekleşir. İngilizce dilli vakıf üniversitesi bilim adamı, mühendis yerine işletmeci yetiştiriyorsa, bu sadece millet kendini 'işletiyor' demeye gelir.

Türkiye henüz kaç bio-teknolog, kaç enerji uzmanı, kaç jeolog, kaç elektronik uzmanı, kaç doğa bilimci, kaç matematikçi ve kaç 'imam' yetiştireceğini anlamamış bir ülke.

İşletmeci-imam yakın geleceğin okumuş prototipi olarak hazırlanıyor. Türk toplumu cyber-space ve nano-teknoloji dünyasında çağdaş Cro-magnon kuşağı olarak arz-ı endam etmemeli!..
 

Yukarıdaki Cro-magnon adamları rökonstrüksiyonunu hatırlıyor musunuz sayın okuyucular?..

Kaynak: Doğan Kuban, CBT 1103/9 -10, 9 Mayıs 2008

9 Mart 2010 Salı

Cahil yöneticiler ...


"Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular.

20. Yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak. Bilgi ve teknolojiyi üretmeyi satın alanlar, üretenlerin kölesi olmak zorundalar. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da savaşabilir. Afganistan, Irak, Filistin güncel örnekler. Bu onların gelecek perspektiflerini değiştirmiyor.

Bugün dünya ekonomik yaşamın temelini oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği alan yok. Bazı alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı üretim alanlarında yoğunlaşmaktan ibarettir." ( * Doğan Kuban...)

Eğitim sayısal olarak Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Gösterişi de güzel. Fakat entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya ortalamasının altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse Amerika’dan almak zorunda. Sanatımız dünya pazarına hiç yakışmıyor, sadece birkaç musiki virtiyözümüz var. Felsefe dışlanmış bir konu.

Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin değil Batı felsefesi, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri olduğu kuşkulu. Kırsal kültürün en gözde çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci yoksulluğu. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin yanından bile geçmiyorlar.

Ne var ki çağdaş kültürün hiçbir alanında yeterli bir performans göstermeyen kentlere yığışmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği sözü yıllarca çamaşır tozu reklâmları kadar yaygınlaştı. Fakat aynı adamlar Avrupalılara kâfir demeye devam ediyor. Ömürlerinde hiçbir zaman Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne girmek istedikleri bir garip çağdaş yaşıyoruz. Bu arada Amerikan emperyalist propagandasının temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama çağında yaşıyoruz.

Cehaletin temeli nerede?..

Bazen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katıldığını hayal ediyorum. Fakat sonra bu katılımın kişi yaşamında nasıl şekilleneceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bir Barok kilisede koro dinleyen, ya da Rubens’in büyük boy bir tablosunu seyreden Türkleri gözlediğimi hayal ediyorum. Orkestra şefinin memnun bir çehre ile gülümseyerek bir pasajı bitirdiğinin farkına varan bir AKP’li milletvekili düşlüyorum. Beş vakit namazlarını kılanların Paris’te ya da Viyana’daki bir modern sanat sergisinin içeriğini merak ettiklerini hayal ediyorum. Türk vatandaşlarının kültür bakanlarına “Bizde neden doğa tarihi müzesi yok, teknoloji müzesi yok” diye soru sorduklarını hayal ediyorum. Kırsal kültürlü politikacılarımızın Türkiye bilim, sanat, teknoloji, istatistiklerini merak ettiklerini tasavvur ediyorum. Köyden kasabadan son yarım yüzyılda kentlere akın edenlerin cep telefonundan, otomobilden, internetten uzaklaşamayanların, çağdaş düşüncenin gelişmelerini merakla izlediklerini hayal ediyorum.

Bugünkü cehaletin temeli Osmanlı geçmişimizdedir. Cumhuriyet’e %10 okuma-yazma bilenle başladık. %90’ı köyde yaşayan halkın okuma-yazması yoktu. Bugün sayısal olarak geçmişle karşılaştırırsak eğitim olağanüstü. O zamanki Anadolu’nun nüfusundan belki de iki kat fazla öğrencimiz var.

Ne var ki cehalet sadece okullaşma ve okuyup-yazmayla ilgili bir şey değil, öğrenme merakı ile ilgili bir kültürel eğilim. Kırsal kültürlü dediğim tarımsal toplumun temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor. Araba kullanmak için bir şey öğrenmek gerekli değil.

Türkiye’nin eğitim ve kültüründen sorumlu devlet adamlarımız niye Türkiye’de bir doğa tarihi müzesi olmadığını, acaba hiç kendi kendilerine sordular mı?

Acaba bir spor ya da kültür bakanı Türkiye’de bir artistik patinaj yapan sporcunun neden çıkmadığını kendine soruyor mu?..

Acaba bir milli eğitim bakanı Rusya’da liseyi bitirenlerin iki musiki aleti çalmaları öngörülürken, Türkiye’de musiki dersinin kaldırılmasının ne anlama geldiğini hiç düşünmüş mü?..

Musikinin bugünkü dünya kültürünün olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu ve Avrupa’da musikinin toplum katında örgütlenmesinin neredeyse kendi başına uygarlık olduğunu düşünen bir kırsal kültürlü var mı?..

Dünya ve Türkiye’yi yönetenler

Gerçekten bugün insanı en çok düşündüren olgu, dünya yaşamına bir yüzyıldan fazla egemen olan entelektüel akımların ve tartışmaların hiçbirinin, Türkiye’yi idare edenler ve ona oy verenler katında yansıdığını gösteren bir küçük işaretin olmamasıdır.

Dünya entelektüel yaşamını allak bullak eden düşünceler, akımlar, tartışmalar Türkiye eğitim alanında ilköğretimden üniversiteye kadar yer almıyor. Sadece birtakım yaftalar olarak kültür portmantosuna palto gibi asılıyor.

Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Böylece karşılaştırmasız tarih yazını sadece gollerin gösterildiği futbol maçlarına benziyor.

Türkiye’de hiçbir kültür tarihçisi resimsiz, heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını düşünmedi. Kimse bizde Mühendishane açıldığı zaman, Viyana’da da mühendishane var mıydı diye merak etmedi. Biz Rus Bilimler Akademisi’nin ne zaman kurulduğunu merak etmiyoruz. Viyana’da dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi varken, bizde neden olmadığını düşünen bir adam çıkmıyor. Haydn, Mozart, Beethoven ise kırsal kültürlünün aklına bile gelmiyor.

Osmanlı’dan daha cahil

Bugünkü kırsal kültür temsilcileri 18. Yüzyıl Osmanlı idarecilerinden çok daha cahil. Oysa o dönemde Avrupa hakkında bilgisizlik bir ölçüde anlaşılabiliyor. Ama AB kapısında beklerken Türkiye’de yapılmaya çalışılan işler çağdaş bir insanın kabul edemeyeceği kadar mantıksızdır. Bu cehaletin sürüp gitmesinde, paraya odaklanmış düşünceleri ve amaçları yansıtan ve halkı düşünemeyen aptallara çevirme görevini üstlenen bir medya var.

Hiçbir alanda teknik ve entelektüel standartları yerine getiremeyen bu ülkede, beyin yıkama görevi üstün bir “efficiency = verimlilik” ile gerçekleştiriliyor. Bu durum medyanın amacına uygun bir programı gerçekleştirmesi midir, yoksa medyayı yöneten kültürün de halkın düzeyinde olmasından mı kaynaklanıyor bunu söylemek zor. Fakat temelde politik yönlendirme dışında medyanın çağdaş kültürle ilişkisi sporadik gösterilerden ibarettir. İktidar payandacıları gazete ve dergilerinde çağdaş kültürün ve demokrasinin havarileri pozunda, tavus kuşu gibi dolanıyorlar. Ama örneğin hiçbirinin aklına “Amerika’da bu kadar çok Türk tarihçisi varken, Türkiye’den neden bir Amerikan tarihçisi çıkmıyor?” sorusu gelmiyor.

Mustafa Kemal’in büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı 70 yıldır gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.

La Monde Diplomatique yıllarca önce “Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar” adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.

Kaynakça: Doğan Kuban,
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknik,
“Kent ve Kültür”, CBT 1097/7 – 28 Mart 2008




"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kasdetmiyoruz.
Kasdettiğimiz ilim, hakikati bilmektir.
Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi,
hiç okumak bilmeyenlerden de
hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları!
Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz...
Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler,
asla ve asla yorulmazlar.
Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize
durmadan, yorulmadan yürüyecektir."
(Mustafa Kemal Atatürk, 22.03.1923)