CBT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CBT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2010 Pazar

İlericilik ve gericilik doğuştan mı?


İlericilik ve tutuculuk olarak siyasi yelpazenin iki ucunda yer alan siyasi görüşlerin beynimize doğuştan kazınmış olduğunu bilimsel bulgulara dayanarak kanıtlamaya çalışan Teksas’taki Rice Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi John Alford iddiasını şu çarpıcı örnekle açıklıyor:

“Muhafazakâr bir insanı ilerici olması için zorlamak, bu insanı mavi gözlü olması için ikna etmeye benzer. Siyasi görüşleri ikna yoluyla değiştirme konusunda biraz daha düşünmemiz gerekiyor.”

Bu görüşü destekleyen kanıtlar giderek güçleniyor. Örneğin ikizler üzerinde yapılan deneylerde, okullardaki din derslerinden nükleer enerjiye ve eşcinsel haklarına dek pek çok konudaki görüşlerin güçlü bir genetik yanı olduğu görülüyor. Hatta seçim günü oy verme ve vermeme kararının bile genlerle ilişkisi olduğu söyleniyor. Konuyu inceleyen sinir bilimciler, işi bir adım daha ileri götürerek, liberal ve muhafazakârların beyinlerinin farklı çalıştığını ileri sürüyor.

Yeni bir görüş değil…

Siyasi görüşlerimizin genlerimiz tarafından şekillendirildiği fikri aslında yeni değil. Fakat son yıllarda siyaset bilimcilerinin ilgisini çekme şansını yakalamış. Alfrod, 2005 yılında davranış genetiği konusunda yirmi yıl boyunca sürdürülen çalışmaları inceleyerek, elde ettiği sonuçları bir bilim dergisinde yayımladı. Bu çalışmalar 30.000 ikizin siyasi görüşlerini içeren veri tabanına dayanıyor (American Political Science Review, vol. 99, p. 153). Alford, tek yumurta ikizlerinin siyasi sorulara verdiği benzer yanıtların, çift yumurta ikizlerine oranla, daha fazla olduğunu keşfetti. Bütün bu sonuçlar Alford’a göre siyasi görüşlerin genlerden etkilendiğini gösteren somut birer kanıttır.

Bu sonuçlar pek çok bilim insanı için şaşırtıcıydı. Çünkü evrimsel değişim, yüzyılları kapsayan çok yavaş bir süreçtir. Oysa siyasi görüşler evrime oranla çok hızlı değişim geçirir. Bu durumda insanların, siyasi görüşleriyle ilgili genlerle donanmış olmasının evrim açısından ne gibi bir avantajı olabilir? Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden psikolog Frank Sulloway, kalıtsallığın siyasi görüşleri etkilediğini kabul etmekle birlikte, ortaya atılan iddiaların “tuhaf” ve “zor kabullenir” olduğunu itiraf ediyor: “Komünistlerden hoşlanmama geni gibi bir gene sahip olduğumuzu sanmıyorum. Burada önemli olan bazı genlerin kişiliğimizi şekillendirmesi ve bu kişilik özelliklerinin de siyasi görüşlerle bağlantılı olması.”

2003 yılında New York Üniversitesi’nden psikolog John Jost ve ekibi, 12 ülkeden 20.000 kişiyi kapsayan 88 araştırmayı kişilik özellikleri ve siyasi eğilimler arasıda bir korelasyon olup olmaması açısından inceledi (American Pschologist, vol 61, p 651). Aşırı sağ ile ilişkilendirilen yabancı düşmanlığı gibi bazı özelliklerin açıkça siyasetle bağlantısı olduğu düşünülüyor. Ancak Jost, akla gelmeyen başka bağlantıları ortaya çıkartıyor. Örneğin ölüm korkusunu şiddetle yaşayan insanların tutucu görüşlere sahip olma olasılığının dört misli daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. Dogmatik tipler ayrıca daha tutucuyken, yeni deneyimlerden çekinmeyenlerin ise daha ilerici olduğu bulunuyor. Jost’un raporunda bunların yanı sıra muhafazakârların basit ve karmaşık olmayan resimleri, şiirleri ve şarkıları sevdiği belirtiliyor.


Kişilik özellikleri ile siyasi görüşler arasındaki ilişki…

Jost, bu sonuçlardan yola çıkarak varolan kişilik modellerine uygun bir yapıyı ortaya çıkartıyor. Pek çok psikologa göre kişilik başlıca beş kategori altında incelenebilir. Bunlar:

.  Vicdanlı olma
. Açıklık
.  Dışa dönüklük
. Geçimli olma
. Nevrotiklik

Sonuncu özelliğin siyasi eğilimle bir bağlantısının olma olasılığı çok düşük. Oysa vicdanlı olma ölçeği üzerindeki puanlama ile siyasi spektrumun neresinde durduğunuz arasında yakın bir ilişki olduğu görülüyor.

Daha güçlü bir korelasyon, açıklık ve siyasi eğilimler arasında göze çarpıyor. Psikologlar açıklığı yeni düşünceleri kabullenme, belirsizliğe karşı tolerans ve farklı kültürlere ilgi duyma olarak tanımlıyor. Bütün bu özellikler bir araya getirildiğinde, açıklık ölçeğinde yüksek puan alanların ilerici olma olasılığının iki misline yükseldiği görülüyor.

Kişilik üzerindeki genetik etkiler ile farklı kişilik tiplerinin siyasi eğilimlerini birleştirdiğiniz zaman, genetiğin siyasi eğilimleri şekillendirmesi iddiasının pek de yabana atılmaması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu beş kişilik tipi büyük ölçüde kalıtsaldır (Journal of Research in Personality, vol 32, p 431). Çok sayıda araştırma, açıklık puanlarının yarısının genetik farklılıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sosyallik gibi açıklık ile bağlantısı olan bazı özelliklerin beyindeki nörotransmitter düzeyinden etkilendiği biliniyor. Bu kimyasalların düzeyi de kısmen genler tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla komünistlerden hoşlanmama gibi bir gen bulunmasa bile, açıklığı etkileyen bir dizi gen siyasi eğilimleri de etkiliyor olabilir.

Oy verme kararı genetik

Araştırmacılar, bu tartışmadaki boşlukları doldurmak için bir sonraki aşamada siyasi görüşleri şekillendiren genleri ve beyin bölgelerini tespit etmek zorunda. Örneğin bugüne kadar kimse tutuculuk veya ilericilik ile ilgili bir gen bulmuş değil. Ancak San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi James Fowler, seçim günü evde oturup oy vermeme veya oy verme kararının tek genden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Oy verme eylemi kaçınılmaz olarak duygusal bir boyut içerir. Seçmenler genel olarak seçtikleri adaya karşı belirli bir ölçüde güven beslerler. Bu da ayrıntılarıyla bilinen 5HTT ve MAOA genlerinin bu eylemde etkin olduğu anlamına geliyor. Bu iki gen serotonin düzeyini kontrol eder. Serotonin güven ve sosyal ilişkilerle ilgili beyin bölgelerini etkiler. Bu gen versiyonlarına sahip olan bireylerin daha sosyal oldukları gözleniyor. Fowler’in varsayımına göre bu kişilerin oy verme olasılığının daha yüksek olması bekleniyor.

Fowler, sonuçları The Journal of Politics isimli dergide yayımlanan araştırmasında bu varsayımının doğruluğunu kanıtlamaya çalışıyor. 2.500 yetişkin ile ilgili verilerden yararlanan Fowler, serotonin düzeyini düzenleme konusunda etkin bir gen olan MAOA genine sahip insanların, etkin olmayan MAOA genine sahip insanlara oranla oy verme olasılığının 1.3 kez daha yüksek olduğunu gösteriyor. 5HTT tek başına böyle bir etki yaratmıyor. Fakat Fowler, bu genin çevreyle çok karmaşık bir ilişki içinde bulunduğunu keşfetmiş. Spesifik bir dini gruba bağlı insanların oy verme sıklığının daha yüksek olduğu biliniyor.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden Ira Carmen başka bir gene dikkat çekiyor. Bu, dopamin düzeyini düzenleyen D4DR geni. Yüksek düzeyde dopaminin obsesif-kompulsif adı verilen rahatsızlığı doğurduğu biliniyor.  Carmen, bu nedenle dopaminin dünyaya düzen getirme ihtiyacı ile bağlantılı olduğunu düşünüyor. Eğer bu doğru ise, yüksek dopamin düzeyi ile ilişkilendirilen D4DR geninin tutucularda daha fazla bulunma olasılığı yüksek.


Beyin faaliyetlerindeki fark

Gen üzerinde sürdürülen bu araştırmalar, politik görüşlerin kalıtsallığını kanıtlamak için başvurulan tek yöntem değil. Eğer Jost’un kişilik çalışması doğru ise, tutucular ve ilericiler arasındaki farklılık beyin faaliyetlerinin ölçümlerinde de kendini gösterebilir. Örneğin birbiriyle çelişkili bilgileri işleme görevi beyindeki “Anterior Cingulate Cortex (ACC)” denilen bölgede gerçekleşir. İlericiler çelişkili fikirlere daha açık oldukları için bu bölgedeki faaliyetlerin ilerici ve tutucularda farklı olması da kaçınılmaz.

Geçen Eylül ayında New York Üniversitesi’nden sinir bilimci David Amodio bu varsayımını 40 denek üzerinde yürüttüğü araştırmasıyla doğruladı. (Nature Neuroscience, vol 10. p 1246). Sonuçta Amodio, alışkanlık oluşumu kontrolü gibi temel beyin mekanizmalarının tutucu beyin ile muhafazakâr beyin arasında fark yarattığını söylüyor.

İddiaya yöneltilen eleştiriler

Bu arada siyaset bilimini biyoloji ile ilişkilendirme girişimleri sert eleştirilere de hedef oluyor. Bir kere kişilik çalışmalarının “şişirme” olduğu öne sürülüyor. Bunun nedeni açıklık gibi nitelikle ilgili özelliklerin göz rengi veya boy gibi kesin olan rakamlarla ölçülememesi. Kişiliği ölçmek için psikologlar, söz konusu özellikle ilgili bir dizi soru hazırlarlar. Örneğin açıklık özelliğini ölçmek için “düşünmeden bazı konuların üzerine balıklama atlar mısınız?” gibi bir soru yöneltilebilir. Ancak testlerdeki bazı sorular, aslında siyasi olan konulara da değinebilir. Yabancılara karşı bir tavır ile ilgili bir soru, doğası gereği siyasi içeriklidir.

North Carolina’daki Duke Üniversitesi’nden siyaset bilimci Evan Charney, kişilik çalışmalarına daha genel bir eleştiri yöneltiyor. Diğerlerinin belirttiği gibi, tutucular ile ilgili ortaya çok da sevimli olmayan bir tablo çıkıyor. Tutucular dogmatik, değişiklikten hoşlanmayan kişiler olarak sergilenirken, ilericiler, açık fikirli ve özgür ruhlu kişiler olarak tanıtılıyor. Charney bu konuda şu espriyi yapıyor: “Jost’un tutuculukla penis boyutu arasında negatif bir korelasyon bulunmasını beklerdim. İlericilerin çoğunlukta olduğu akademisyenlerin tutuculuğu bir hastalık olarak gösterme eğiliminde olmaları son derece anlaşılabilir.”

Sulloway bu son eleştirinin göz ardı edilmesinin zor olduğunu ileri sürüyor. “Tümüyle tarafsız bir tutumla bu konuyu incelemek neredeyse olanaksız. Özellikle kullanılan dilin tüm önyargılardan arınmış olması gerekir. Tutucu akademisyenlerin yürüttüğü çalışmalar da liberallere ilişkin olumsuz öngörüler yer alıyor.”

Derleyen: Reyhan Oksay.
Kaynak: New Scientist, 2 Şubat 2008,
Alıntı: CBT, 1091-15 Şubat 2008, syf. 8-9
Bu makaleye ulaşmak için: http://media.newscientist.com/data/pdf/press/2641/264128.pdf


24 Nisan 2010 Cumartesi

Felsefe öğrenciliği ...


Prof. Dr. Ahmet İnam hocayı tanımayanınız var mı bilmiyorum…

Kendisi Ortadoğu Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerindendir…

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir… İnam Hoca’nın amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmaktır.

Bu konuda çok eserleri vardır… Ben en çok onun CBT'deki “Gönülden Bilime” adlı yazılarını severim… Ve büyük beğeniyle de okur, feyz kapmaya çalışırım…

Geçenlerde bir gazetede okuduğum yazıda “Laik eğitim özgürleştirir” diye yazıyordu... Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim görevlisi Mehmet Yapıcı imzalı “İnsanları özgürleştiren ve değerli kılan laik eğitimdir” başlıklı yazının felsefeye gönderme yapan spotunu buraya da taşıyayım müsaadenizle...
“Felsefe, doğmalara karşı, tarihsel bir varlık alanı olarak, insanın gerçeklerle donatılmasını sağlayarak, laik eğitimi yücelten, onu anlamlı ve değerli kılan vazgeçilmez ortak “insanlık değeri”dir. Felsefe’den korkan, laik eğitimden de korkar.”

Ahmet İnam hocamız da CBT’nin “Gönülden Bilime” adlı köşesinde “Felsefeyle uğraşmak ‘öğrenci’ olmayı bilmek demektir” demiş… Ve devam etmiş: “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” ...

Hocanın yazısını gelin hep birlikte bir gözden geçirelim… Hocanın güzel saptamalarını bir kez de biz irdeleyip, bir de ondan öğrenelim “Felsefe Öğrenciliği”nin zorluğunu…

“İçten bir şekilde felsefeyle ilişkiye girmek ise öğrenci olmayı bilmekle olanaklı; çünkü, sonsuz bir öğrenme çabası var öğrencilikte, bu çaba da biter gibi de görünmüyor. Daha önce yaşamış olanlardan, düşünülmüş olanlardan bir şeyler öğreniriz. Aynı zamanda kendimizin onlarla olan ilişkisinden de bir şeyler öğreniriz. Bir üçüncü öğrenme daha var ki, bu kendi yaşamımızdan, başımızdan geçmiş olanlardan öğrendiklerimizdir. Çünkü felsefe kendi kişiliğimizi katmadan ilişkiye geçebileceğimiz, tarafsız bir tutumla veya soğukkanlı, yansız bir bakışla ilişkiye girebileceğimiz bir alan değildir.

Görüşlerine kişilik katmak, bizde genellikle öznellik olarak görülür; öznellik de olumsuz bir kavram olarak yorumlanır. Öznelliği bir tür laubalilik, karşındaki nesneyle ilgilenmek yerine kendi özel çağrışım dünyana girip bir sürü laf söylemek olarak anlıyorlar. Benim burada sözünü ettiğim sorun, kendini düşüncene katma sorunudur. Dışımızdaki problemlere, herkes için ortak olan problemlere, herkesin, görebileceği, ele alabileceği problemlere, kendi bakış açımızdan, kendi duruşumuzdan, kendi deneyimlerimizden yola çıkarak, öznelliğimizden ziyade kendi özgüllüğümüzden, bize özgü olandan yola çıkarak bakabilme işidir ki, bu, sanıyorum, zaten bütün bilimcilerin, bütün düşünen insanların da yapageldiği bir şeydir… Dolayısıyla, kendi özgüllüğünü yakalayabilmiş bir öğrenciliğin felsefe için çok gerekli olduğunu, ama bunun aynı zamanda çok zor başarılacağını düşünüyorum.

Bunun çok büyük tehlikeleri de var. Bunun patolojik hali, kötü bir megalomani ve gaflettir; kendini bir matah sanmaktır ve her söylediğinin de özgün bir şeyler olduğunu düşünmektir. Bu, akademik hayatta gençken çok izin verilmeyen bir şeydir; çünkü gençken kendinize özgü lâflar zaten ettirmiyorlar. Ama bir biçimde denetim mekanizmalarından kurtulup, deyim yerindeyse palazlandığınızda ve bir takım rütbeler alıp ağzınıza gelen her şeyi söylediğinizde, sizi denetleyecek bir güç olmadığı için kendinizi çok büyük bir insan sanmaya başlıyorsunuz. Şakşakçılar da olduğu sürece “Bastır hoca”, “Helal olsun hoca”, “Ne güzel söyledin hoca” dedikçe, üfürüğün bir fırtınaya düşündüğünü görebilirsiniz.

Bu durum çok tehlikeli. Çünkü felsefede öğrenci olabilmek, kesinlikle bir özeleştiriyle yürüyen bir şeydir. Bu, öylesine zalimane bir özeleştiri olmalıdır ki, kendini yerin dibine sokup o soktuğun yerin üzerinde tepinmen gerekebilir. Ama bunun hastalıklı hali de “ben akılsızım”, “ben aptalım”, “dur bakalım” falan deyip hiçbir şey söylemeden, sonunda söylediklerini totolojik hale getirip sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Felsefede çok güvenceli bir yol ararsan, söylediklerini öyle teknik ve analitik bir biçimde söyleyeceksin ki, söylediklerinde herkes bir şeyler var sanacak. Tabii, örtük totolojiler olur bunlar da. Birçok akademik makalenin de böyle olduğunu düşünüyorum. Akademik rütbelerin koşullandırmaları da eklendiğinde insanlar, o bir takım dergilerde makaleler yazmak için böylesine hiçbir anlamı olmayan bir sürü lâf söyleyebiliyorlar ve yazdıklarını galiba bir kendileri, bir de hakemler okuyor.

Onun dışında, bu yazılara, arada bir göndermeler, anlaşmalı ya da şaşkınlıkla yapılan göndermeler de olabilir. Çağımızdaki felsefe öğrenciliğinin zorluğu, felsefenin günümüzde geldiği yerle ilgili. Felsefe bir meslek haline geldiği için, akademik bir birimin içinde çalışan ve sırf maaş aldığı için onunla uğraşan insanlar var; içinden geldiği için, başka bir şey yapamayacağı için değil. Hasbelkader bir felsefe bölümüne kapağı atmış ve oradan da ekmek parası kazanabilmek için terfi etmek zorunda olan insanlar var. Bu insanların da belli bir üretimde bulunmaları gerekiyor. Bu üretimin de ortalama, sıradan ve çok saçma laflar etmeyen bir üretim olması lazım. İyi bir felsefe öğrencisi olmak demek, felsefe yolculuğunun doğuracağı sıkıntılara katlanabilmek, o cesareti bulmak, hatta dalga geçilmeye, eğlenilmeye, dışlanılmaya katlanabilmek demektir. Felsefeciler çevresinden sürülebilirsin de, alay edilebilirsin, dalga geçebilirler, insan yerine konmayabilirsin; ama benim olduğum gibi popüler de olabilirsin. Bunlar çok tehlikeli şeyler ve hakiki bir öğrenmenin ve iyi bir öğrenci olmanın göstergeleri değiller. İyi bir öğrenci olmanın göstergesi, kendi yaşamıyla felsefe problemlerinin iç içe oluşundan bir şeyler öğrenebilmektir.

Öğrenci, bu öğrenme sürecinde kendi sorunlarıyla felsefe problemlerini elbette karıştırmayacak. Ama onun yaşam sorunlarıyla felsefe problemlerinin koşut olduklarını görebilen biri olması gerekir.”


Uf ki, uf, uf!..

Ahmet Hocam yazısında “Felsefe öğrenciliğinin zorluğunu” bizlere anlatırken bu camianın içindeki olayları da hasbelkader öğrendim ve felsefeye olan merakımın sadece amatörce kalmasına üzüleyim mi, sevineyim mi bir türlü karar veremedim…

Felsefenin içinde olmakla, severek amatörce uğraşmak gerçekten çok farklı kavramlarmış… Baksanıza hocam “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” diyor…

İnsan felsefenin içine daldıkça engin bir derya denizle karşılaşıyormuş gerçekten… Tamam insan beyni öğrendikçe farkındalığını arttırıyor artırmasına da, o engin denizin içinde boğulmak da varmış şayet iyi yüzmesini bilemezsen…

En iyisi sığ sularda yüzüp, daha fazla ileriye açılmamak… Haa, bu camia içinde bir öğrenci veyahut hocam gibi bir hoca olsaydım şayet, o zaman hocamın dediği gibi “söz sarhoşu” olur muydum işte onu bilemem… Ama “söz sarhoşları”nın arasında olmak bana büyük keyif verirdi bundan ise adım gibi eminim…

Bu satırlara kadar sıkılmadan okuyabildiyseniz şayet, sizi güzel bir karikatür ile uğurlamak isterim...

Ben bu karikatüre ne zaman baksam, hem feyz kapıyor, hem de çok gülüyorum ...


Aradaki mantığı ve bağlantıyı da artık siz çözün ...

Ertan Yurderi

23 Nisan 2010 Cuma

İç Âhlak



İnsan hem birey, hem de toplum olarak, herhangi bir anda bir ahlak durumu içindedir. (Uyusa, bilincini yitirse bile!) İnsan bir ahlak kürede yaşadığı için, ahlak durumunu yaşar. İnsan tıpkı havakürede (Atmosfer’de) yaşadığı gibi ahlak kürede yaşar. Bu küre içinde durumları yaşar. Her ahlak durumu içinde bulunan insanın, bu durumla en az beş açıdan ilişkisi vardır.

Ahlak durumu, bir anlam alanını, onun bir alt kümesi olan değerler alanını içerir. İnsan ahlaki değerlerle yaşar.

Bu değerlerle ilişkili olarak, her ahlak durumu içinde belli yaptırımları içeren ilkeler, kurallar, normlar, “kod”lar taşır.

Ahlak durumu içinde bulunan her eyleyicinin bu değerlere, kurallara, durumun tüm öğelerine karşı sorumluluğu vardır.

Ahlak durumu içinde bulunanların, durumun içerdiği değerlere, yaptırımlara, belli bir sorumlulukla saygı duyarak, belki bir karar ardından, belli bir niyetle eyleme yöneldikleri görülür.

Durum içinde bulunanların eylemleri, ahlakın temel öğelerinden birini oluşturur.


İşte bu beş öğe, iç ahlakın yaşanmasında da önemli olmaktadır. Göz önünde olmayan iç dünyamda, kimseler görüp bilmediği halde, bir iç ahlak durumu yaşarım. Elbette bu durum içinde bilinçli olmam gerekiyor. Değerler, iç ahlak durumu değerleridir. Bu durumun değerlerle yaşanabilmesi, iç ahlakın mümkün olabilmesi için içimdeki dışımın, içimdeki ötekinin ortaya çıkması zorunlu görünüyor. İçimdeki öteki, içimin ya da ortaklaşa iç durumunda içimizin benim (bizim) olmadığını gösterir. İçimde dünya, içimde veren, içimde bilincine varmadığım, varamayacağım, güçler vardır. Her mahrem yaşam, örneğin her iki kişilik iç, içinde ötekini, iki kişiden farklı, ayrı olanı, olanları taşır! Ötekini, ötekileri! Tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik iç dünya olamaz. İç dünyaların kaç kişilik olduğu belirlenemez.

İç dünya ve ahlaklı yaşamak

İç dünyalar, insan için tümüyle belirlenebilir, denetlenebilir bir yapı taşımaz. İç dünya, kimsenin ülkesi değildir; kimsenin tümüyle egemenliği altında değildir. (Kısmen egemen olunabilir!) İç dünyalarımız bize emanettir. Ahlak açısından, biz onlarda, anlam ve değerleri, yaptırımlara karşı belli sorumluluk ve temiz niyetle, iç eylemlerde bulunarak, yaşamakla yükümlüyüz.

Birey olarak, iç dünyamın içinde ahlaklı yaşamak ne demek? Toplum yokken, öteki (bir anlamda!) yokken, benden başka “gören” yokken, içimle ahlakı yaşamak ne demek? İçimde ahlaksız olmak ne demek? Düşüncelerimde, düşlerimde, arzularımda, inançlarımda, beklentilerimde, bir ahlaktan söz edilebilir mi? Edilebilir. İç dünyamda da ahlakküre var. Ahlakküre tende durmaz. Sınırı ten değildir. Tenin öte yanına geçebilir. İç dünyama sızan ahlakküre (ethos) iç ahlakı başlatıyor. İçimde bir ahlak düzeni var, kararlar alıyor, kararları düşüncemde uyguluyorum, eylemde bulunuyorum, içimde. İç eylemde bulunuyorum.

İç ahlakla, “dış” ahlak arasıdna iki temel fark öyleyse:

1) İçte göz önünde olmayış,

2) İçteki eylemin iç eylem olması, fiziksel, toplumsal etkisinin o an görülmemesi. (İç eylemlerim sonraları “dış” eylemlere dönüşebilir.) Elbette iç iylemin iç dünyamda etkisi olabilir. İç ahlak düzeninin en etkin öğelerinden biri iç eylemdir; bir düşünüp taşınmanın, seçenekleri gözden geçirmenin (Aristoteles’in prohairesis’i), sonucunda gerçekleşebildiği gibi, apansız bir biçimde de ortaya çıkabilir.

Bilinç ve iç dünyamız

İç ahlak düzeninin üzerinde biyolojik kökenli dürtülerin etkisi olabileceği gibi, geçmiş yaşantılarımızdan, “belleğimizden” kaynaklanan etkilerin de payı vardır. İç dünyamız üzerine, dış çevrenin uyarıcı gücünü de gözönüne alırsak, fiziksel, psikolojik (duygu durumumuzu etkileyecek etkenlerin yanında, telkinler de önemli olabilir burada!), ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlaki boyutlarda etken kuvvetlerin sürekli çalıştığını söyleyebiliriz. İç ahlak düzeninin gerçekleşip, iç ahlakın başlayabilmesi, içimizdeki ötekinin fark edilmesi, içimizin tümüyle bize ait olmadığının anlaşılması ve iç özgürlüğümüzün duyulmasına bağlıdır.

Çoğu zaman, akılla özdeşleştirilen içimizde, denetleme gücümüz, ötekini içimizden dışarıya atmaya, tüm denetimi elinde tutmaya çalışır. İç özgürlük akıl denetimiyle sağlanabilir mi?

Başka türlü söylersek, bilinç, tümüyle iç dünyayı egemenlik altına alabilir mi?

İç dünyayı mülklenip, içine dışarıdan bir şey almama, aklın surları ve mancınıkları ile dışarıdan gelen etkilere engel olarak, içi kontrol altına almak mıdır, iç ahlakı başlatacak, iç özgürlüğü?

Kaynak: Ahmet İnam – Gönülden Bilime (CBT-  21 Ocak 2006)

5 Nisan 2010 Pazartesi

İyimser olmaya mahkûm muyuz?


- İyimser misinizdir?..

Kötümser iyimserim.

Anlamı şu: İyimserliğin bedelini ödemeye hazır bir iyimserim.

Yaşama, yaşamın gücüne inanan nasıl karamsar olabilir?..

Yaşamsa kendi akışı içinde tüm kuramlarımızın, ahlâk düzenlerimizin, sanatın, inanç sistemlerinin çok üzerinde. Elbette bizim ondan beklediğimiz gibi işlemiyor her zaman. Mutlulukların ardındaki acıları gördüğünüzde iyimserliğiniz ihtiyatlı iyimserliğe dönüşüyor.

Biraz daha kurcaladığınızda anlıyorsunuz ki, "ihtiyat" da çok anlamlı değil, karamsarlığa düşüyorsunuz. Biraz daha düşününce, bunca karamsarlığın yaşandığı dünyada sorunlarla ancak iyimser olarak baş edebileceği sonucuna varıyorsunuz.

Öyleyse ben hem kötümser iyimserim, hem de iyimser kötümser. Tuhaf bir matematikle bunları topladığınızda sonuç iyimser çıkıyor.

-  Sizce içinde bulunduğumuz dönemde (savaşlar, açlık, kültürel çatışma, küresel ısınma...) iyimser olmak için bir neden var mı? Hem bardağın yarısından çoğunun boş olduğunu görüp, hem de iyimser olmayı başarabilir miyiz?..

İyimser olmaya mahkûmuz. İyimserlerin yeterince bilgili, yeterince duyarlı, yeterince akıllı olmadığı kanısı yaygındır. Eko-biyolojik yapımız, sinir sistemimiz bizi karamsar kılarak bu gezegendeki sorunlarımızı çözmemize yardım ediyor, bir açıdan.

İyimserliğin insanı gaflete götürebileceği gibi bir inanç var çoğumuzda. Üstelik bir psikolojik savunma mekanizması olarak kullanıyoruz karamsarlığımızı: Daha fazla üzülmeyelim diye üzülüyoruz. Başımıza daha kötü şeyler gelmesin diye karamsar oluyoruz. Karamsarlık, organizmayı tehlikelere karşı hazırlıyor.

İyimserlerin bu gezegende hâlâ var olabilmelerini nasıl açıklamalı? Karamsarların yönettiği bir dünyada, edilgin, güçsüz, duyarsız, cahil insanlar mı onlar, tümüyle? Bu kötü dünyada ne arar iyimserler aramızda? Gergin, neredeyse nörotik karamsarları zaman zaman kızdırabilir iyimserler. Beni dövmeye kalkan kötümserler gördüm. Adlarını sakladıkları mektuplarla hakarete uğradım.

İyimser olmayı başaramazsak dünya daha şiddetli bir cehenneme döner. İyimserlik Anadolu topraklarından yükselen türkülerde vardır. Taşıdığı yoğun kötümserliği, iyimserlik mayasıyla yoğurarak söylenen türkülerdir onlar...

- İyimserlik daha çok kişisel gelişim kitaplarında rastlanan bir kavram haline geldi. İnsanlara iyimser olmak öğretilebilir mi? Bu gerekli mi?..

Bir ölçüde öğretilebilir. Akıllı, gerçekçi, bilge iyimserlerin yanında yaşanarak. Elbette gereklidir. İyimserlik, yaşamın gerçeklerini, gerçekçi biçimde karşılama yollarından biridir.

- İyimserlik ile kendi kendini kandırma arasında ince bir çizgi var. Sizin için bu çizginin yeri neresidir, nerede başlar?

İyimser kötümser, kötümser iyimser kendi zayıflıklarını, dünyanın durumunu anlamaya çalışan insanlardır. Karamsar da kendini kandırıyor bir anlamda: Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, hayatın başımıza neler getireceğini kim tam anlamıyla bilebilir ki? Karamsar "gerçekçi", iyimser hayalci oluyor. Tuhaf bir alışkanlık. Bu bakıştan kurtulmak gerek.

- İyimserlik insanı nereye vardırır sizce?

İnsanın trajik varlığını anlamış, "anlayan" bir iyimser, kendini yaşama açar, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışır, başına gelen belâları nasıl çözebileceğini daha soğuk kanlı düşünür. İyimseri iyimser yapan temel inançlardan biri, kendine verilen bu yaşamın emanet olduğu düşüncesidir. Yaşam her nasılsa bize sunulmuştur onun hakkını vermek gerekir. Tembellik, boş vermişlik, hayata en büyük hıyanettir. Yaşama karşı duyduğumuz sorumlulukla, kendi yeteneklerimizin ve olanaklarımızın sınırlarında, hiç durmadan çalışmak gerekir. İyimser, bilime, sanata, onları oluşturan insana saygısıyla iyimserdir.

- Bilim felsefesi, bilgi teorisi üzerine de çalışan bir akademisyen olarak, sizce iyimserliğin bilimdeki, bilimsel çalışmalardaki yeri ne?

Bir tür "kaygı"nın bilimsel çalışmalar için gerekli olduğuna inanırım. Araştırma kaygısı, araştırma sorumluluğu ve dürüstlüğü ile kendini sürdürür. Bu kaygı, bu kaygının oluşturduğu eleştirel olma sorumluluğu, kuşku, sağlıklı yürütüldüğünde anlamlıdır.

Yıllar önce Nietzsche'nin haklı olarak vurguladığı gibi önce sağlık gelir. Sağlıklı kuşku, araştırmayı devingen kılar. Sağlıklı kaygı, araştırma sırasındaki düş kırıklıklarının üstesinden gelmemizi sağlar.

Sağlıklılığın bence en önemli ölçütlerinden biri de iyimserliktir. Ben bulamamış, başaramamış, yanlış yapmış olabilirim; bilim yalnız benim çabalarımla bilim olmuyor. Bilime inanıyorsam, bugün uğraşıp da bulamadığımı bir gün birileri bulacaktır umudunu taşımam gerek. Ardımdan gelen araştırmacılara deneyimlerimin yanında, zorluklar karşısındaki dürüstlüğümü, bu zorlukları yenmedeki gerçekçi umudumu, kısaca iyimserliğimi miras olarak bırakmam gerekiyor.

Kaynak: Gönülden Bilime - Ahmet İnam
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 107/11 - 6 Haziran 2008

9 Mart 2010 Salı

Cahil yöneticiler ...


"Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular.

20. Yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak. Bilgi ve teknolojiyi üretmeyi satın alanlar, üretenlerin kölesi olmak zorundalar. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da savaşabilir. Afganistan, Irak, Filistin güncel örnekler. Bu onların gelecek perspektiflerini değiştirmiyor.

Bugün dünya ekonomik yaşamın temelini oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği alan yok. Bazı alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı üretim alanlarında yoğunlaşmaktan ibarettir." ( * Doğan Kuban...)

Eğitim sayısal olarak Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Gösterişi de güzel. Fakat entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya ortalamasının altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse Amerika’dan almak zorunda. Sanatımız dünya pazarına hiç yakışmıyor, sadece birkaç musiki virtiyözümüz var. Felsefe dışlanmış bir konu.

Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin değil Batı felsefesi, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri olduğu kuşkulu. Kırsal kültürün en gözde çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci yoksulluğu. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin yanından bile geçmiyorlar.

Ne var ki çağdaş kültürün hiçbir alanında yeterli bir performans göstermeyen kentlere yığışmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği sözü yıllarca çamaşır tozu reklâmları kadar yaygınlaştı. Fakat aynı adamlar Avrupalılara kâfir demeye devam ediyor. Ömürlerinde hiçbir zaman Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne girmek istedikleri bir garip çağdaş yaşıyoruz. Bu arada Amerikan emperyalist propagandasının temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama çağında yaşıyoruz.

Cehaletin temeli nerede?..

Bazen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katıldığını hayal ediyorum. Fakat sonra bu katılımın kişi yaşamında nasıl şekilleneceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bir Barok kilisede koro dinleyen, ya da Rubens’in büyük boy bir tablosunu seyreden Türkleri gözlediğimi hayal ediyorum. Orkestra şefinin memnun bir çehre ile gülümseyerek bir pasajı bitirdiğinin farkına varan bir AKP’li milletvekili düşlüyorum. Beş vakit namazlarını kılanların Paris’te ya da Viyana’daki bir modern sanat sergisinin içeriğini merak ettiklerini hayal ediyorum. Türk vatandaşlarının kültür bakanlarına “Bizde neden doğa tarihi müzesi yok, teknoloji müzesi yok” diye soru sorduklarını hayal ediyorum. Kırsal kültürlü politikacılarımızın Türkiye bilim, sanat, teknoloji, istatistiklerini merak ettiklerini tasavvur ediyorum. Köyden kasabadan son yarım yüzyılda kentlere akın edenlerin cep telefonundan, otomobilden, internetten uzaklaşamayanların, çağdaş düşüncenin gelişmelerini merakla izlediklerini hayal ediyorum.

Bugünkü cehaletin temeli Osmanlı geçmişimizdedir. Cumhuriyet’e %10 okuma-yazma bilenle başladık. %90’ı köyde yaşayan halkın okuma-yazması yoktu. Bugün sayısal olarak geçmişle karşılaştırırsak eğitim olağanüstü. O zamanki Anadolu’nun nüfusundan belki de iki kat fazla öğrencimiz var.

Ne var ki cehalet sadece okullaşma ve okuyup-yazmayla ilgili bir şey değil, öğrenme merakı ile ilgili bir kültürel eğilim. Kırsal kültürlü dediğim tarımsal toplumun temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor. Araba kullanmak için bir şey öğrenmek gerekli değil.

Türkiye’nin eğitim ve kültüründen sorumlu devlet adamlarımız niye Türkiye’de bir doğa tarihi müzesi olmadığını, acaba hiç kendi kendilerine sordular mı?

Acaba bir spor ya da kültür bakanı Türkiye’de bir artistik patinaj yapan sporcunun neden çıkmadığını kendine soruyor mu?..

Acaba bir milli eğitim bakanı Rusya’da liseyi bitirenlerin iki musiki aleti çalmaları öngörülürken, Türkiye’de musiki dersinin kaldırılmasının ne anlama geldiğini hiç düşünmüş mü?..

Musikinin bugünkü dünya kültürünün olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu ve Avrupa’da musikinin toplum katında örgütlenmesinin neredeyse kendi başına uygarlık olduğunu düşünen bir kırsal kültürlü var mı?..

Dünya ve Türkiye’yi yönetenler

Gerçekten bugün insanı en çok düşündüren olgu, dünya yaşamına bir yüzyıldan fazla egemen olan entelektüel akımların ve tartışmaların hiçbirinin, Türkiye’yi idare edenler ve ona oy verenler katında yansıdığını gösteren bir küçük işaretin olmamasıdır.

Dünya entelektüel yaşamını allak bullak eden düşünceler, akımlar, tartışmalar Türkiye eğitim alanında ilköğretimden üniversiteye kadar yer almıyor. Sadece birtakım yaftalar olarak kültür portmantosuna palto gibi asılıyor.

Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Böylece karşılaştırmasız tarih yazını sadece gollerin gösterildiği futbol maçlarına benziyor.

Türkiye’de hiçbir kültür tarihçisi resimsiz, heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını düşünmedi. Kimse bizde Mühendishane açıldığı zaman, Viyana’da da mühendishane var mıydı diye merak etmedi. Biz Rus Bilimler Akademisi’nin ne zaman kurulduğunu merak etmiyoruz. Viyana’da dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi varken, bizde neden olmadığını düşünen bir adam çıkmıyor. Haydn, Mozart, Beethoven ise kırsal kültürlünün aklına bile gelmiyor.

Osmanlı’dan daha cahil

Bugünkü kırsal kültür temsilcileri 18. Yüzyıl Osmanlı idarecilerinden çok daha cahil. Oysa o dönemde Avrupa hakkında bilgisizlik bir ölçüde anlaşılabiliyor. Ama AB kapısında beklerken Türkiye’de yapılmaya çalışılan işler çağdaş bir insanın kabul edemeyeceği kadar mantıksızdır. Bu cehaletin sürüp gitmesinde, paraya odaklanmış düşünceleri ve amaçları yansıtan ve halkı düşünemeyen aptallara çevirme görevini üstlenen bir medya var.

Hiçbir alanda teknik ve entelektüel standartları yerine getiremeyen bu ülkede, beyin yıkama görevi üstün bir “efficiency = verimlilik” ile gerçekleştiriliyor. Bu durum medyanın amacına uygun bir programı gerçekleştirmesi midir, yoksa medyayı yöneten kültürün de halkın düzeyinde olmasından mı kaynaklanıyor bunu söylemek zor. Fakat temelde politik yönlendirme dışında medyanın çağdaş kültürle ilişkisi sporadik gösterilerden ibarettir. İktidar payandacıları gazete ve dergilerinde çağdaş kültürün ve demokrasinin havarileri pozunda, tavus kuşu gibi dolanıyorlar. Ama örneğin hiçbirinin aklına “Amerika’da bu kadar çok Türk tarihçisi varken, Türkiye’den neden bir Amerikan tarihçisi çıkmıyor?” sorusu gelmiyor.

Mustafa Kemal’in büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı 70 yıldır gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.

La Monde Diplomatique yıllarca önce “Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar” adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.

Kaynakça: Doğan Kuban,
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknik,
“Kent ve Kültür”, CBT 1097/7 – 28 Mart 2008




"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kasdetmiyoruz.
Kasdettiğimiz ilim, hakikati bilmektir.
Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi,
hiç okumak bilmeyenlerden de
hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları!
Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz...
Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler,
asla ve asla yorulmazlar.
Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize
durmadan, yorulmadan yürüyecektir."
(Mustafa Kemal Atatürk, 22.03.1923)

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Özgürlük üstüne...


Özgür insanın yalnız insan olduğu gibi bir inanç var.

İnsanın yalnız olduğu zaman, daha doğrusu bağlarından koptuğu zaman; toplumsal baskıların üstesinden gelebildiğinde özgür olduğu düşünülür.

Bu böyle değil tabii. Sebebi de gayet basit; çünkü özü gereği, insan dediğimiz varlık, yalnız bir varlık değil. Yalnızlık, insana yakışan bir şey değil. Bir başına olmakla yalnızlığı ayırmak lazım.

İnsan, bir başına, bağımsız bir varlık olarak, diğer insanlarla paylaşabildiği oranda özgür olabiliyor.

Paylaşamayan insan özgür olamaz...

Kendimizi soyutlayıp bir odaya kapattığınızda veya insanlardan kaçtığınızda, dağ başında yaşamaya başladığınızda, "Ben özgürüm" diyemezsiniz. Bu, kendinizi başka türlü bir mahkûmiyet içerisine sokmaktan başka bir şey değildir.

 

Özgürlük, birlikte gerçekleştirilebilecek bir erdemdir, özelliktir. Onun için, kaçışlar ve kopuşlarla sağlanabilecek bir şey değil.

Bir takım insanlarda böyle bir düşünce oluşuyor, toplumdan koparak özgür olunabileceği düşünülüyor. Bu, özgürlük değildir, kendimizi başka türlü mahkûm etmektir diye düşünüyorum...


"Anarşizm özgürlük mü?"

Bu sorunun cevabı, anarşizmden ne anladığımıza bağlı olan bir şey. Ben, anarşizmi çok önemseyen bir insanım. Hatta kendi kendime de, "Ben anarşistim"  diye dolaşıp duruyorum. O ayrı bir konu. Ama özgürlüğün hasının böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü anarşizm, müthiş bir bilinç meselesidir. Doğmalara, kalıplara karşı çıkan bir yaşam biçimi önerisidir.

Anarşist, farklı düşünme biçimlerini, yaşama biçimlerini, algılama biçimlerini, kültürleri görebilen, onların farklılığını algılayabilen; o farklılıklar içerisinde onlara saygı duyup, kendi farklılığını onlarla birlikte yaşamak isteyen birisidir. O anlamda, ideal özgürlüğe gitme yolunda önemli bir insandır diye düşünüyorum.


Özgürlük eğitimi olabilir mi, eğitimle öğrenilebilinir mi?

Özgürlük terbiyesi dediğimiz bir terbiye olabilir. Bu, maalesef bize öğretilmiyor, sadece nutuklarla geçiştiriliyor.

Çocuklar küçük yaştan beri aile baskısı içerisinde oldukları için, aile baskısından kurtulmayı bir özgürlük zannediyorlar. Kız çocuğunuza, "Hadi kızım, istediğin yere git" diye kapıyı açtığınız zaman, aileden kurtulduğu zaman özgür olabileceğini sanıyor. Bu çok büyük bir yanılgıdır.

Çünkü özgür olabilmek, bir hazırlık, bir donanım, bir eğitim, bir deneyim ve birikim sonucu elde edilebilecek bir şeydir. Özgür olmak, bir çabanın sonucu oluşan bir şeydir. Özgür olmak, karnımızın acıkması gibi, gayet doğal bir şey değildir; özgür olabilmek, hak edilebilecek bir şeydir, kazanılabilecek bir şeydir ve uzun bir öğrenim ve eğitim yolu olduğunu düşünüyorum.

Bizim kültürümüzün, hatta Batı kültürünün de, bugün dünya gezegeni içerisindeki yaşanan hayatın, bu anlamda özgürlüğe çok imkân vermediğini düşünüyorum. Yaşadığımız dünya düzeni, özgürlüğe izin vermiyor. Sürekli olarak şöyle bir propaganda yapılıyor: "Sen özgürsün..." Amerikalılar bir zamanlar çok söylerlerdi, hâlâ da söylüyorlar: "Burası Amerika, özgürlükler ülkesi..."
 

Halbuki insan, özgürlük konusunda büyük ölçüde yanılgılar taşıyabilir. Bu özgürlük eğitimi, bir özgürlük bilinci eğitimidir. Çünkü özgür olmak, cesur olmayı gerektiren bir şeydir. Yiğit insanların, korkusuz insanların, risk alabilecek insanların özgür olabileceklerini görüyoruz. Sürekli olarak bir sürü içinde, sürünün or ta yerinde yer alarak, "Ben de sürüye uyuyorum, o halde özgürüm" diyerek, özgür olunabilinir mi?

Dolayısıyla bizim kültürümüz, boyun eğmenin, tek otoriteye boyun eğmenin kültürü olarak anlaşılmıştır. Ama yine bizim kültürümüzün köklerinde, bunu kırabilecek olanaklar da vardır. Tasavvufun, insanlara inanılmaz bir özgürlük kapısı açtığını söyleyebilirim.

Burada takınılmasını önerdiğin tavır şudur: Özgür olup olmadığımı mutlak anlamda saptayacak bir olanağa sahip değilim; öyleyse olanakların elverdiği ölçüde kendimin özgür olduğuna inanmalıyım. Eğer özgür değilsem bu inancımın yeterince dikkatli olduğum ölçüde bana bir zararı yoktur. Yok eğer özgürsem, o zaman beni gerçekten özgürleştirir.

Elbette tartışmalı bir sav ileri sürdüm. Gelin bunu "özgürce" tartışmayı sürdürelim.

Kaynak: "Gönülden Bilime" - Ahmet İnam - Özgürlük Üstüne...
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 1111/11 - 4 Temmuz 2008