Ahmet İnam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet İnam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2010 Cumartesi

Felsefe öğrenciliği ...


Prof. Dr. Ahmet İnam hocayı tanımayanınız var mı bilmiyorum…

Kendisi Ortadoğu Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerindendir…

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir… İnam Hoca’nın amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmaktır.

Bu konuda çok eserleri vardır… Ben en çok onun CBT'deki “Gönülden Bilime” adlı yazılarını severim… Ve büyük beğeniyle de okur, feyz kapmaya çalışırım…

Geçenlerde bir gazetede okuduğum yazıda “Laik eğitim özgürleştirir” diye yazıyordu... Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim görevlisi Mehmet Yapıcı imzalı “İnsanları özgürleştiren ve değerli kılan laik eğitimdir” başlıklı yazının felsefeye gönderme yapan spotunu buraya da taşıyayım müsaadenizle...
“Felsefe, doğmalara karşı, tarihsel bir varlık alanı olarak, insanın gerçeklerle donatılmasını sağlayarak, laik eğitimi yücelten, onu anlamlı ve değerli kılan vazgeçilmez ortak “insanlık değeri”dir. Felsefe’den korkan, laik eğitimden de korkar.”

Ahmet İnam hocamız da CBT’nin “Gönülden Bilime” adlı köşesinde “Felsefeyle uğraşmak ‘öğrenci’ olmayı bilmek demektir” demiş… Ve devam etmiş: “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” ...

Hocanın yazısını gelin hep birlikte bir gözden geçirelim… Hocanın güzel saptamalarını bir kez de biz irdeleyip, bir de ondan öğrenelim “Felsefe Öğrenciliği”nin zorluğunu…

“İçten bir şekilde felsefeyle ilişkiye girmek ise öğrenci olmayı bilmekle olanaklı; çünkü, sonsuz bir öğrenme çabası var öğrencilikte, bu çaba da biter gibi de görünmüyor. Daha önce yaşamış olanlardan, düşünülmüş olanlardan bir şeyler öğreniriz. Aynı zamanda kendimizin onlarla olan ilişkisinden de bir şeyler öğreniriz. Bir üçüncü öğrenme daha var ki, bu kendi yaşamımızdan, başımızdan geçmiş olanlardan öğrendiklerimizdir. Çünkü felsefe kendi kişiliğimizi katmadan ilişkiye geçebileceğimiz, tarafsız bir tutumla veya soğukkanlı, yansız bir bakışla ilişkiye girebileceğimiz bir alan değildir.

Görüşlerine kişilik katmak, bizde genellikle öznellik olarak görülür; öznellik de olumsuz bir kavram olarak yorumlanır. Öznelliği bir tür laubalilik, karşındaki nesneyle ilgilenmek yerine kendi özel çağrışım dünyana girip bir sürü laf söylemek olarak anlıyorlar. Benim burada sözünü ettiğim sorun, kendini düşüncene katma sorunudur. Dışımızdaki problemlere, herkes için ortak olan problemlere, herkesin, görebileceği, ele alabileceği problemlere, kendi bakış açımızdan, kendi duruşumuzdan, kendi deneyimlerimizden yola çıkarak, öznelliğimizden ziyade kendi özgüllüğümüzden, bize özgü olandan yola çıkarak bakabilme işidir ki, bu, sanıyorum, zaten bütün bilimcilerin, bütün düşünen insanların da yapageldiği bir şeydir… Dolayısıyla, kendi özgüllüğünü yakalayabilmiş bir öğrenciliğin felsefe için çok gerekli olduğunu, ama bunun aynı zamanda çok zor başarılacağını düşünüyorum.

Bunun çok büyük tehlikeleri de var. Bunun patolojik hali, kötü bir megalomani ve gaflettir; kendini bir matah sanmaktır ve her söylediğinin de özgün bir şeyler olduğunu düşünmektir. Bu, akademik hayatta gençken çok izin verilmeyen bir şeydir; çünkü gençken kendinize özgü lâflar zaten ettirmiyorlar. Ama bir biçimde denetim mekanizmalarından kurtulup, deyim yerindeyse palazlandığınızda ve bir takım rütbeler alıp ağzınıza gelen her şeyi söylediğinizde, sizi denetleyecek bir güç olmadığı için kendinizi çok büyük bir insan sanmaya başlıyorsunuz. Şakşakçılar da olduğu sürece “Bastır hoca”, “Helal olsun hoca”, “Ne güzel söyledin hoca” dedikçe, üfürüğün bir fırtınaya düşündüğünü görebilirsiniz.

Bu durum çok tehlikeli. Çünkü felsefede öğrenci olabilmek, kesinlikle bir özeleştiriyle yürüyen bir şeydir. Bu, öylesine zalimane bir özeleştiri olmalıdır ki, kendini yerin dibine sokup o soktuğun yerin üzerinde tepinmen gerekebilir. Ama bunun hastalıklı hali de “ben akılsızım”, “ben aptalım”, “dur bakalım” falan deyip hiçbir şey söylemeden, sonunda söylediklerini totolojik hale getirip sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Felsefede çok güvenceli bir yol ararsan, söylediklerini öyle teknik ve analitik bir biçimde söyleyeceksin ki, söylediklerinde herkes bir şeyler var sanacak. Tabii, örtük totolojiler olur bunlar da. Birçok akademik makalenin de böyle olduğunu düşünüyorum. Akademik rütbelerin koşullandırmaları da eklendiğinde insanlar, o bir takım dergilerde makaleler yazmak için böylesine hiçbir anlamı olmayan bir sürü lâf söyleyebiliyorlar ve yazdıklarını galiba bir kendileri, bir de hakemler okuyor.

Onun dışında, bu yazılara, arada bir göndermeler, anlaşmalı ya da şaşkınlıkla yapılan göndermeler de olabilir. Çağımızdaki felsefe öğrenciliğinin zorluğu, felsefenin günümüzde geldiği yerle ilgili. Felsefe bir meslek haline geldiği için, akademik bir birimin içinde çalışan ve sırf maaş aldığı için onunla uğraşan insanlar var; içinden geldiği için, başka bir şey yapamayacağı için değil. Hasbelkader bir felsefe bölümüne kapağı atmış ve oradan da ekmek parası kazanabilmek için terfi etmek zorunda olan insanlar var. Bu insanların da belli bir üretimde bulunmaları gerekiyor. Bu üretimin de ortalama, sıradan ve çok saçma laflar etmeyen bir üretim olması lazım. İyi bir felsefe öğrencisi olmak demek, felsefe yolculuğunun doğuracağı sıkıntılara katlanabilmek, o cesareti bulmak, hatta dalga geçilmeye, eğlenilmeye, dışlanılmaya katlanabilmek demektir. Felsefeciler çevresinden sürülebilirsin de, alay edilebilirsin, dalga geçebilirler, insan yerine konmayabilirsin; ama benim olduğum gibi popüler de olabilirsin. Bunlar çok tehlikeli şeyler ve hakiki bir öğrenmenin ve iyi bir öğrenci olmanın göstergeleri değiller. İyi bir öğrenci olmanın göstergesi, kendi yaşamıyla felsefe problemlerinin iç içe oluşundan bir şeyler öğrenebilmektir.

Öğrenci, bu öğrenme sürecinde kendi sorunlarıyla felsefe problemlerini elbette karıştırmayacak. Ama onun yaşam sorunlarıyla felsefe problemlerinin koşut olduklarını görebilen biri olması gerekir.”


Uf ki, uf, uf!..

Ahmet Hocam yazısında “Felsefe öğrenciliğinin zorluğunu” bizlere anlatırken bu camianın içindeki olayları da hasbelkader öğrendim ve felsefeye olan merakımın sadece amatörce kalmasına üzüleyim mi, sevineyim mi bir türlü karar veremedim…

Felsefenin içinde olmakla, severek amatörce uğraşmak gerçekten çok farklı kavramlarmış… Baksanıza hocam “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” diyor…

İnsan felsefenin içine daldıkça engin bir derya denizle karşılaşıyormuş gerçekten… Tamam insan beyni öğrendikçe farkındalığını arttırıyor artırmasına da, o engin denizin içinde boğulmak da varmış şayet iyi yüzmesini bilemezsen…

En iyisi sığ sularda yüzüp, daha fazla ileriye açılmamak… Haa, bu camia içinde bir öğrenci veyahut hocam gibi bir hoca olsaydım şayet, o zaman hocamın dediği gibi “söz sarhoşu” olur muydum işte onu bilemem… Ama “söz sarhoşları”nın arasında olmak bana büyük keyif verirdi bundan ise adım gibi eminim…

Bu satırlara kadar sıkılmadan okuyabildiyseniz şayet, sizi güzel bir karikatür ile uğurlamak isterim...

Ben bu karikatüre ne zaman baksam, hem feyz kapıyor, hem de çok gülüyorum ...


Aradaki mantığı ve bağlantıyı da artık siz çözün ...

Ertan Yurderi

23 Nisan 2010 Cuma

İç Âhlak



İnsan hem birey, hem de toplum olarak, herhangi bir anda bir ahlak durumu içindedir. (Uyusa, bilincini yitirse bile!) İnsan bir ahlak kürede yaşadığı için, ahlak durumunu yaşar. İnsan tıpkı havakürede (Atmosfer’de) yaşadığı gibi ahlak kürede yaşar. Bu küre içinde durumları yaşar. Her ahlak durumu içinde bulunan insanın, bu durumla en az beş açıdan ilişkisi vardır.

Ahlak durumu, bir anlam alanını, onun bir alt kümesi olan değerler alanını içerir. İnsan ahlaki değerlerle yaşar.

Bu değerlerle ilişkili olarak, her ahlak durumu içinde belli yaptırımları içeren ilkeler, kurallar, normlar, “kod”lar taşır.

Ahlak durumu içinde bulunan her eyleyicinin bu değerlere, kurallara, durumun tüm öğelerine karşı sorumluluğu vardır.

Ahlak durumu içinde bulunanların, durumun içerdiği değerlere, yaptırımlara, belli bir sorumlulukla saygı duyarak, belki bir karar ardından, belli bir niyetle eyleme yöneldikleri görülür.

Durum içinde bulunanların eylemleri, ahlakın temel öğelerinden birini oluşturur.


İşte bu beş öğe, iç ahlakın yaşanmasında da önemli olmaktadır. Göz önünde olmayan iç dünyamda, kimseler görüp bilmediği halde, bir iç ahlak durumu yaşarım. Elbette bu durum içinde bilinçli olmam gerekiyor. Değerler, iç ahlak durumu değerleridir. Bu durumun değerlerle yaşanabilmesi, iç ahlakın mümkün olabilmesi için içimdeki dışımın, içimdeki ötekinin ortaya çıkması zorunlu görünüyor. İçimdeki öteki, içimin ya da ortaklaşa iç durumunda içimizin benim (bizim) olmadığını gösterir. İçimde dünya, içimde veren, içimde bilincine varmadığım, varamayacağım, güçler vardır. Her mahrem yaşam, örneğin her iki kişilik iç, içinde ötekini, iki kişiden farklı, ayrı olanı, olanları taşır! Ötekini, ötekileri! Tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik iç dünya olamaz. İç dünyaların kaç kişilik olduğu belirlenemez.

İç dünya ve ahlaklı yaşamak

İç dünyalar, insan için tümüyle belirlenebilir, denetlenebilir bir yapı taşımaz. İç dünya, kimsenin ülkesi değildir; kimsenin tümüyle egemenliği altında değildir. (Kısmen egemen olunabilir!) İç dünyalarımız bize emanettir. Ahlak açısından, biz onlarda, anlam ve değerleri, yaptırımlara karşı belli sorumluluk ve temiz niyetle, iç eylemlerde bulunarak, yaşamakla yükümlüyüz.

Birey olarak, iç dünyamın içinde ahlaklı yaşamak ne demek? Toplum yokken, öteki (bir anlamda!) yokken, benden başka “gören” yokken, içimle ahlakı yaşamak ne demek? İçimde ahlaksız olmak ne demek? Düşüncelerimde, düşlerimde, arzularımda, inançlarımda, beklentilerimde, bir ahlaktan söz edilebilir mi? Edilebilir. İç dünyamda da ahlakküre var. Ahlakküre tende durmaz. Sınırı ten değildir. Tenin öte yanına geçebilir. İç dünyama sızan ahlakküre (ethos) iç ahlakı başlatıyor. İçimde bir ahlak düzeni var, kararlar alıyor, kararları düşüncemde uyguluyorum, eylemde bulunuyorum, içimde. İç eylemde bulunuyorum.

İç ahlakla, “dış” ahlak arasıdna iki temel fark öyleyse:

1) İçte göz önünde olmayış,

2) İçteki eylemin iç eylem olması, fiziksel, toplumsal etkisinin o an görülmemesi. (İç eylemlerim sonraları “dış” eylemlere dönüşebilir.) Elbette iç iylemin iç dünyamda etkisi olabilir. İç ahlak düzeninin en etkin öğelerinden biri iç eylemdir; bir düşünüp taşınmanın, seçenekleri gözden geçirmenin (Aristoteles’in prohairesis’i), sonucunda gerçekleşebildiği gibi, apansız bir biçimde de ortaya çıkabilir.

Bilinç ve iç dünyamız

İç ahlak düzeninin üzerinde biyolojik kökenli dürtülerin etkisi olabileceği gibi, geçmiş yaşantılarımızdan, “belleğimizden” kaynaklanan etkilerin de payı vardır. İç dünyamız üzerine, dış çevrenin uyarıcı gücünü de gözönüne alırsak, fiziksel, psikolojik (duygu durumumuzu etkileyecek etkenlerin yanında, telkinler de önemli olabilir burada!), ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlaki boyutlarda etken kuvvetlerin sürekli çalıştığını söyleyebiliriz. İç ahlak düzeninin gerçekleşip, iç ahlakın başlayabilmesi, içimizdeki ötekinin fark edilmesi, içimizin tümüyle bize ait olmadığının anlaşılması ve iç özgürlüğümüzün duyulmasına bağlıdır.

Çoğu zaman, akılla özdeşleştirilen içimizde, denetleme gücümüz, ötekini içimizden dışarıya atmaya, tüm denetimi elinde tutmaya çalışır. İç özgürlük akıl denetimiyle sağlanabilir mi?

Başka türlü söylersek, bilinç, tümüyle iç dünyayı egemenlik altına alabilir mi?

İç dünyayı mülklenip, içine dışarıdan bir şey almama, aklın surları ve mancınıkları ile dışarıdan gelen etkilere engel olarak, içi kontrol altına almak mıdır, iç ahlakı başlatacak, iç özgürlüğü?

Kaynak: Ahmet İnam – Gönülden Bilime (CBT-  21 Ocak 2006)

5 Nisan 2010 Pazartesi

İyimser olmaya mahkûm muyuz?


- İyimser misinizdir?..

Kötümser iyimserim.

Anlamı şu: İyimserliğin bedelini ödemeye hazır bir iyimserim.

Yaşama, yaşamın gücüne inanan nasıl karamsar olabilir?..

Yaşamsa kendi akışı içinde tüm kuramlarımızın, ahlâk düzenlerimizin, sanatın, inanç sistemlerinin çok üzerinde. Elbette bizim ondan beklediğimiz gibi işlemiyor her zaman. Mutlulukların ardındaki acıları gördüğünüzde iyimserliğiniz ihtiyatlı iyimserliğe dönüşüyor.

Biraz daha kurcaladığınızda anlıyorsunuz ki, "ihtiyat" da çok anlamlı değil, karamsarlığa düşüyorsunuz. Biraz daha düşününce, bunca karamsarlığın yaşandığı dünyada sorunlarla ancak iyimser olarak baş edebileceği sonucuna varıyorsunuz.

Öyleyse ben hem kötümser iyimserim, hem de iyimser kötümser. Tuhaf bir matematikle bunları topladığınızda sonuç iyimser çıkıyor.

-  Sizce içinde bulunduğumuz dönemde (savaşlar, açlık, kültürel çatışma, küresel ısınma...) iyimser olmak için bir neden var mı? Hem bardağın yarısından çoğunun boş olduğunu görüp, hem de iyimser olmayı başarabilir miyiz?..

İyimser olmaya mahkûmuz. İyimserlerin yeterince bilgili, yeterince duyarlı, yeterince akıllı olmadığı kanısı yaygındır. Eko-biyolojik yapımız, sinir sistemimiz bizi karamsar kılarak bu gezegendeki sorunlarımızı çözmemize yardım ediyor, bir açıdan.

İyimserliğin insanı gaflete götürebileceği gibi bir inanç var çoğumuzda. Üstelik bir psikolojik savunma mekanizması olarak kullanıyoruz karamsarlığımızı: Daha fazla üzülmeyelim diye üzülüyoruz. Başımıza daha kötü şeyler gelmesin diye karamsar oluyoruz. Karamsarlık, organizmayı tehlikelere karşı hazırlıyor.

İyimserlerin bu gezegende hâlâ var olabilmelerini nasıl açıklamalı? Karamsarların yönettiği bir dünyada, edilgin, güçsüz, duyarsız, cahil insanlar mı onlar, tümüyle? Bu kötü dünyada ne arar iyimserler aramızda? Gergin, neredeyse nörotik karamsarları zaman zaman kızdırabilir iyimserler. Beni dövmeye kalkan kötümserler gördüm. Adlarını sakladıkları mektuplarla hakarete uğradım.

İyimser olmayı başaramazsak dünya daha şiddetli bir cehenneme döner. İyimserlik Anadolu topraklarından yükselen türkülerde vardır. Taşıdığı yoğun kötümserliği, iyimserlik mayasıyla yoğurarak söylenen türkülerdir onlar...

- İyimserlik daha çok kişisel gelişim kitaplarında rastlanan bir kavram haline geldi. İnsanlara iyimser olmak öğretilebilir mi? Bu gerekli mi?..

Bir ölçüde öğretilebilir. Akıllı, gerçekçi, bilge iyimserlerin yanında yaşanarak. Elbette gereklidir. İyimserlik, yaşamın gerçeklerini, gerçekçi biçimde karşılama yollarından biridir.

- İyimserlik ile kendi kendini kandırma arasında ince bir çizgi var. Sizin için bu çizginin yeri neresidir, nerede başlar?

İyimser kötümser, kötümser iyimser kendi zayıflıklarını, dünyanın durumunu anlamaya çalışan insanlardır. Karamsar da kendini kandırıyor bir anlamda: Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, hayatın başımıza neler getireceğini kim tam anlamıyla bilebilir ki? Karamsar "gerçekçi", iyimser hayalci oluyor. Tuhaf bir alışkanlık. Bu bakıştan kurtulmak gerek.

- İyimserlik insanı nereye vardırır sizce?

İnsanın trajik varlığını anlamış, "anlayan" bir iyimser, kendini yaşama açar, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışır, başına gelen belâları nasıl çözebileceğini daha soğuk kanlı düşünür. İyimseri iyimser yapan temel inançlardan biri, kendine verilen bu yaşamın emanet olduğu düşüncesidir. Yaşam her nasılsa bize sunulmuştur onun hakkını vermek gerekir. Tembellik, boş vermişlik, hayata en büyük hıyanettir. Yaşama karşı duyduğumuz sorumlulukla, kendi yeteneklerimizin ve olanaklarımızın sınırlarında, hiç durmadan çalışmak gerekir. İyimser, bilime, sanata, onları oluşturan insana saygısıyla iyimserdir.

- Bilim felsefesi, bilgi teorisi üzerine de çalışan bir akademisyen olarak, sizce iyimserliğin bilimdeki, bilimsel çalışmalardaki yeri ne?

Bir tür "kaygı"nın bilimsel çalışmalar için gerekli olduğuna inanırım. Araştırma kaygısı, araştırma sorumluluğu ve dürüstlüğü ile kendini sürdürür. Bu kaygı, bu kaygının oluşturduğu eleştirel olma sorumluluğu, kuşku, sağlıklı yürütüldüğünde anlamlıdır.

Yıllar önce Nietzsche'nin haklı olarak vurguladığı gibi önce sağlık gelir. Sağlıklı kuşku, araştırmayı devingen kılar. Sağlıklı kaygı, araştırma sırasındaki düş kırıklıklarının üstesinden gelmemizi sağlar.

Sağlıklılığın bence en önemli ölçütlerinden biri de iyimserliktir. Ben bulamamış, başaramamış, yanlış yapmış olabilirim; bilim yalnız benim çabalarımla bilim olmuyor. Bilime inanıyorsam, bugün uğraşıp da bulamadığımı bir gün birileri bulacaktır umudunu taşımam gerek. Ardımdan gelen araştırmacılara deneyimlerimin yanında, zorluklar karşısındaki dürüstlüğümü, bu zorlukları yenmedeki gerçekçi umudumu, kısaca iyimserliğimi miras olarak bırakmam gerekiyor.

Kaynak: Gönülden Bilime - Ahmet İnam
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 107/11 - 6 Haziran 2008

12 Mayıs 2009 Salı

Argonun Felsefesi




Bireylerin yaşamsal süreci içinde karşısına çıkan her şeyi kurallar silsilesi haline getirerek yaşamına uygulayabilmesi yine felsefe sayesinde oluyor muhakkak…
Felsefe tıpkı insan ruhunun bakımı gibi…
Her türlü eksikliklerimizi görmemizi sağlayan, gelişmemiş yönlerimizin gelişmesini sağlayan büyük olanak da diyebiliriz buna…
Hiç düşündünüz mü argonun da gerçekten bir felsefesi olup olmadığını?..
Yaşamını argolu kelimeler üreterek ve kullanarak geçirenler ne türlü bir felsefe yapıyorlar acaba?..
Böylesi sorularla ilk kez karşılaşıyorsak şayet, önce biraz düşünür, sonra karar mekanizmalarımızı harekete geçiririz.
“Olasıdır”“vardır” ya da “olmayabilir”, “yoktur” varsalları arasında gidip gelip dururuz…
Ama felsefeciler bunu böyle söylemiyorlar… Onlar argo’yu; “bir dilin ustalıkla kullanılması hali” olarak düşünüyorlar…
Bakın bu konuda Cumhuriyet Bilim Teknik yazarı ve felsefe üstadı Ahmet İnam hocamız  “argonun da gerçekten bir felsefesi var mı?” sorusuna; “Muhakkak var, çünkü argo, dilin müthiş bir olanağıdır” diye yanıt verip şöyle devam ediyor konuşmasına (*) :
“Alışılagelen konuşma biçimlerine tepki olarak oluşmuş, kendi içinde eleştirel bir hak ve bakış da taşıyan bir dil argo. Tabii belli bir toplumsal kesimin kullandığı bir dil. İçinde dünyayı eleştirme öğesi olduğu için bir felsefi renginin de olduğunu düşünüyorum… Ben çok kullanırım argoyu. Genellikle akademisyenlerin kullanmaması gerekir ama… Felsefeyi argoyla anlattığınız zaman karşı taraf daha çok ilgi duyabiliyor. Ama tabii felsefe argoyla yapılmıyor. Kendi terminolojisi var ve çok ciddi bir iştir. Aklınıza geleni söylemekle, sezgilerle konuşmakla, bir takım zekâ pırıltılarıyla felsefe yapılmaz. Felsefenin bir çilesi vardır.
İster istemez çarpıtıyor, biraz karikatür hale getiriyoruz ama sonradan düzeltmek koşuluyla karikatür bir öğretici araç olarak kullanılabilir. İnsanları felsefeye çekmek için… Felsefeyi argoyla anlatmak gerekirse, o “Ah ulan ah”tır. Yahut felsefe sıkar, ya da yersen… Yalnız dozunda kullanmak lazım. Çocuklar felsefeyi argo sanabilirler. Değil tabii, çok teknik yanı olan bir uğraş.
Yüzlerce büyük düşünür gelmiş ve bunlar olağanüstü zeki, çalışkan ve akıllı insanlar. Arkalarında milyonlarca sayfa bırakmışlar. Bunların sindirilip anlaşılması bayağı bir çabalama ve gayret isteyen bir şey. Bu da insanın ömrünü alıyor. Okuyorsunuz, düşünüyorsunuz. Tam anlayacakken de ölüyorsunuz…”
Hocaya katılıyorum… Gerçekten de öyle… Bir ömür törpüsü gibidir felsefe…
Çoğu zaman tanış olduğum kişilerin konuşma dilini kullanış tarzından nasıl bir yaşamsal felsefeye sahip olduğunu anlamaya çalışırım ben de… Bazen bunu becerir, bazen de o kişiyi çözene kadar çok uğraş veririm… Bazen de hiç çözemem… Gerçi bazı insanlar da kolay çözülecek cinsten de değildir hani… Çözülmesi epey emek ve zaman ister… Çözdükten ve çözüldükten sonrası ise kolay… Onun nabzına göre şerbet verme zamanınız gelmiştir… Verirsiniz, olur biter!..
Biz bu arada o kadar farklı kültürlerle bezeli coğrafyada yaşıyoruz ki… Bunun böyle olması bence çok doğal… Ayrıca her kültürün yaşamsal felsefesi de birbirinden çok farklı… Orta bir yerde buluşabilmek için de çok emek vermek gerek…
Bu arada argo konuşan kişinin racon kestiğini görmek ve o süslü laflarının ardındaki gerçek niyetini anlamanın dayanılmaz hafifliğini çözmek, büyük de keyif verir insana… Böylesi bir keyfi hiç sürdünüz mü bilmiyorum ama, ben gerçekten de büyük keyif alırım böylesi durumlarda…
İşte felsefe böyle bir şeydir bana göre. Zorla olmayan, insanın içinden geldiği şekilde yapılabilen bir şeydir…
Bu konuda da İnam hocam şöyle der: “Felsefe mutluluk öğrettiği propagandası da doğru değil, çünkü tersi de olabilir. Felsefeye burnunu soktuğu için çok mutsuz da olabilir insan. Çok mutlu da… Bütün mesele kişinin kendisinde… Felsefeyle doğru dürüst yürümesini bilirseniz mutlu olursunuz, ama beceremezseniz başınız belaya da girebilir…”
Bu “başınız belaya girebilir”i hoca şöyle açıklıyor:
“Zaman zaman psikiyatrist arkadaşlar telefon edip yardım isterler. ‘Bir hastam var, kendini büyük filozof diye tanıtıyor. Gel de şunu bir dinle, gerçekten filozof mu, yoksa saçmalıyor mu?’ diye… Bunu ayırt etmek zordur hakikaten. Benim gördüğüm örneklerde saçmalama daha fazladır.
Örneğin Nietzsche … Nietzsche, hayatı boyunca birçok ağır depresyon geçirmiş, hastalıklı bir adamdır, ama felsefe ona her zaman bir sağlık kılavuzu olmuştur. Ben felsefenin ruh bakımı olduğunu düşünürüm. Çirkinliklerimizi, gelişmemiş hamlıklarımızı sağlayacak bir olanaktır.”
Bu arada etrafınıza şöyle bir bakın bakalım.
Kim kabadayı kesilerek racon kesiyor karşınızda ve hangi afilli lafları kullanarak sizin gözünüzün içinde baka baka uyutmaya ve kandırmaya çalışıyor… Bu arada da argo-lafsal felsefesini de konuşmasından hiç eksik etmiyor…
İlla ki de, billaki de benden bir “tiyo” aparmak isterseniz, veya böyle bir uğraşı içinde kıvranıyorsanız, o tüyo da aşağıdaki son paragraflarımın birisinin içinde gizli…
Gerçi biraz düşünürseniz bu sorunun yanıtını çabuk bulacağınızdan eminim…
Bulanlar, bulmayanların kulağına söylesin… Ya da bu soruyu unutup gitsin!..
Yazının sonunu gözleyenlere, son sözlerim ise..
Argo, resmi dil karşısında “varoş”un oluşturduğu bir dildir. Varoşçular, kendilerini adam yerine koymayan, kendilerini ikinci sınıf vatandaş sayan burjuvaya karşı bir varoş dili (argo) ile başkaldırıyorlardı… Önceleri kendilerini tanımada yardımcı olan bu dil, sonradan burjuvanın da ilgisini çekti… Şarkılarında, türkülerinde, hatta günlük dillerinde burjuvalar da “argo” kullanmaya başladılar…
Yıllarca küçümsenen bu dil, giderek şiire de girdi, sanatsal da oldu… Şimdilerde “iktidar” bile oldu… Racon kesiyor…
Yetti mi gari, bu yazının da sonu geldi…
Varın gerisini de siz düşünün artık!..
(*) Gönülden Bilime, Ahmet İnam, Felsefe Üstüne Söyleşi Örnekleri, Cumhuriyet Bilim Teknik, 4 Nisan 2008, 1098/11


5 Temmuz 2008 Cumartesi

Özgürlük üstüne...


Özgür insanın yalnız insan olduğu gibi bir inanç var.

İnsanın yalnız olduğu zaman, daha doğrusu bağlarından koptuğu zaman; toplumsal baskıların üstesinden gelebildiğinde özgür olduğu düşünülür.

Bu böyle değil tabii. Sebebi de gayet basit; çünkü özü gereği, insan dediğimiz varlık, yalnız bir varlık değil. Yalnızlık, insana yakışan bir şey değil. Bir başına olmakla yalnızlığı ayırmak lazım.

İnsan, bir başına, bağımsız bir varlık olarak, diğer insanlarla paylaşabildiği oranda özgür olabiliyor.

Paylaşamayan insan özgür olamaz...

Kendimizi soyutlayıp bir odaya kapattığınızda veya insanlardan kaçtığınızda, dağ başında yaşamaya başladığınızda, "Ben özgürüm" diyemezsiniz. Bu, kendinizi başka türlü bir mahkûmiyet içerisine sokmaktan başka bir şey değildir.

 

Özgürlük, birlikte gerçekleştirilebilecek bir erdemdir, özelliktir. Onun için, kaçışlar ve kopuşlarla sağlanabilecek bir şey değil.

Bir takım insanlarda böyle bir düşünce oluşuyor, toplumdan koparak özgür olunabileceği düşünülüyor. Bu, özgürlük değildir, kendimizi başka türlü mahkûm etmektir diye düşünüyorum...


"Anarşizm özgürlük mü?"

Bu sorunun cevabı, anarşizmden ne anladığımıza bağlı olan bir şey. Ben, anarşizmi çok önemseyen bir insanım. Hatta kendi kendime de, "Ben anarşistim"  diye dolaşıp duruyorum. O ayrı bir konu. Ama özgürlüğün hasının böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü anarşizm, müthiş bir bilinç meselesidir. Doğmalara, kalıplara karşı çıkan bir yaşam biçimi önerisidir.

Anarşist, farklı düşünme biçimlerini, yaşama biçimlerini, algılama biçimlerini, kültürleri görebilen, onların farklılığını algılayabilen; o farklılıklar içerisinde onlara saygı duyup, kendi farklılığını onlarla birlikte yaşamak isteyen birisidir. O anlamda, ideal özgürlüğe gitme yolunda önemli bir insandır diye düşünüyorum.


Özgürlük eğitimi olabilir mi, eğitimle öğrenilebilinir mi?

Özgürlük terbiyesi dediğimiz bir terbiye olabilir. Bu, maalesef bize öğretilmiyor, sadece nutuklarla geçiştiriliyor.

Çocuklar küçük yaştan beri aile baskısı içerisinde oldukları için, aile baskısından kurtulmayı bir özgürlük zannediyorlar. Kız çocuğunuza, "Hadi kızım, istediğin yere git" diye kapıyı açtığınız zaman, aileden kurtulduğu zaman özgür olabileceğini sanıyor. Bu çok büyük bir yanılgıdır.

Çünkü özgür olabilmek, bir hazırlık, bir donanım, bir eğitim, bir deneyim ve birikim sonucu elde edilebilecek bir şeydir. Özgür olmak, bir çabanın sonucu oluşan bir şeydir. Özgür olmak, karnımızın acıkması gibi, gayet doğal bir şey değildir; özgür olabilmek, hak edilebilecek bir şeydir, kazanılabilecek bir şeydir ve uzun bir öğrenim ve eğitim yolu olduğunu düşünüyorum.

Bizim kültürümüzün, hatta Batı kültürünün de, bugün dünya gezegeni içerisindeki yaşanan hayatın, bu anlamda özgürlüğe çok imkân vermediğini düşünüyorum. Yaşadığımız dünya düzeni, özgürlüğe izin vermiyor. Sürekli olarak şöyle bir propaganda yapılıyor: "Sen özgürsün..." Amerikalılar bir zamanlar çok söylerlerdi, hâlâ da söylüyorlar: "Burası Amerika, özgürlükler ülkesi..."
 

Halbuki insan, özgürlük konusunda büyük ölçüde yanılgılar taşıyabilir. Bu özgürlük eğitimi, bir özgürlük bilinci eğitimidir. Çünkü özgür olmak, cesur olmayı gerektiren bir şeydir. Yiğit insanların, korkusuz insanların, risk alabilecek insanların özgür olabileceklerini görüyoruz. Sürekli olarak bir sürü içinde, sürünün or ta yerinde yer alarak, "Ben de sürüye uyuyorum, o halde özgürüm" diyerek, özgür olunabilinir mi?

Dolayısıyla bizim kültürümüz, boyun eğmenin, tek otoriteye boyun eğmenin kültürü olarak anlaşılmıştır. Ama yine bizim kültürümüzün köklerinde, bunu kırabilecek olanaklar da vardır. Tasavvufun, insanlara inanılmaz bir özgürlük kapısı açtığını söyleyebilirim.

Burada takınılmasını önerdiğin tavır şudur: Özgür olup olmadığımı mutlak anlamda saptayacak bir olanağa sahip değilim; öyleyse olanakların elverdiği ölçüde kendimin özgür olduğuna inanmalıyım. Eğer özgür değilsem bu inancımın yeterince dikkatli olduğum ölçüde bana bir zararı yoktur. Yok eğer özgürsem, o zaman beni gerçekten özgürleştirir.

Elbette tartışmalı bir sav ileri sürdüm. Gelin bunu "özgürce" tartışmayı sürdürelim.

Kaynak: "Gönülden Bilime" - Ahmet İnam - Özgürlük Üstüne...
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 1111/11 - 4 Temmuz 2008