karınca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karınca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2010 Pazartesi

Karıncalar, Serçeler ve İnsanlar…




Karıncaların, serçelerin, ilkel olsun çağcıl olsun insanların davranışlarına ilişkin bir betimlemeyi ünlü coğrafya bilgini Prens Peter Kropotkin bir makalesinde şöyle yansıtıyor: Kötü yaratık insan, karınca yuvasını ateşe verdiğinde binlerce karınca alevlere doğru koşar ve larvalarını kurtarma çabasında yüzlercesi yanarak ölür. Karıncalar da gelecek nesilleri kurtarma isteğine uyarlar. Larvalarını alevden kurtarmak için her şeyi göze alırlar; o larvaları bir annenin çocuğuna gösterdiği ilgiden çok daha fazlasını göstererek yetiştirmişlerdir.
Zevk almak, acıdan kaçınmak organik dünyanın gene eylem çizgidir; bazıları, buna yasa da diyebilir.
Yaşam için uygun olana karşı gösterilen istek olmaksızın yaşam olanaksızdır. Organizma dağılır, yaşam sona erer.
Kişinin eylemleri ve davranma biçimi ne olursa olsun, o kişi kendi doğasının istediği şeyleri yapar. Bırakın istediği gibi davransın; birey kendi isteği doğrultusunda davranır çünkü ondan zevk alır veya acıdan kaçınır, belki de kaçındığını sanır.
Elimizde iyi belirlenmiş bir gerçek var. Bencil kuram (Egoistic Theory) adı verilen düşünce dizgesinin özü budur.
Böylece tüm önyargıların kökenindeki önyargıyı parçalayıp, gerçeği yakaladık. İnsana ilişkin materyalist felsefe yukarıda değindiğimiz sonuca işaret eder. Ancak bu sonuçtan, bireyin tüm eylemlerinin aynı zevk alma, acıdan kaçınma isteğinden farksız olduğu sonucu çıkarılabilir mi? Şimdi bu konuya değinelim.
Yukarıda gördük ki insanın tüm eylemlerinin (bilinçli eylemleri; buna bilinç dışı alışkanlıklar -unconscious habit- diyeceğiz) kökeni aynıdır.
Erdemli, şeytani, kendini iyiliklere adamış, küçük şeytani hesaplar peşinde koşan diye adlandırdığımız kişiler; çekici davranışlar, itici davranışlar, bunların hepsinin ortak bir kaynağı var. Bu eylemlerin ve niteliklerin hepsi, bireyin doğasının gereksinimlerine yanıt vermek için yerine getirilir. Sonunda hepsi zevk alma isteği veya acıdan kaçınma arzusudur.
Dinsel ilkelere sıkı sıkıya bağlı olanların bu açıklamalar karşısındaki feryat figanını anlamak zor değil. Bu açıklama doğaüstüne yer bırakmaz. Ölümsüz ruh düşüncesini fırlatır atar. Eğer kişi kendi doğasının gereksinimlerine uyarsa, eğer o, nasıl desek ki, ‘bilinçli robot’ ise, ölümsüz ruha ne olacak? Zevkten payına çok az şey düşmüş ancak acıyı bolca tatmış olan kişinin son sığınağı olan ölümsüzlüğe ne olacak? Zevk alma işini öte dünyaya bırakmış olan, onun düşüyle yaşayan kişi ne yapacak?
Önyargılarla büyümüş, kendisini sıkça yanıltan bilime inancı olmayan, düşünceleriyle değil de duygularıyla davranan kişilerin, son beklentileri olan bu ölümsüzlüğü de ellerinden alan açıklamayı yadsımalarını anlamak zor değil.
Yahudi, budist, hıristiyan ve müslüman din adamları, iyi ile kötüyü ayırt etme konusunda ilahi vahiye (divine inspiration) başvurdular. Bu din adamları, kişi ister barbar ister uygar, ister cahil ister eğitilmiş, ister sapkın ister kibar ve dürüst olsun, davranışının iyi veya kötü olduğunun bilincinde olarak davrandığını gördüler. Bu genel gerçeğe bir açıklama bulamayan din adamları ilahi vahiy yutturmacasını uydurdular. Onların yanında yer alan metafizik, filozoflar da bize vicdandan, mistik ‘zorunluluk’tan söz ettiler ama kendi lafazanlıklarından başka bir şeyi değiştiremediler.
Ancak, insanlar gibi toplu yaşayan hayvanların bile iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneği varken, din adamları bu basit ve çarpıcı gerçeği nasıl değerlendireceklerini bilemediler. Dahası, toplu yaşayan hayvanların iyi ve kötüye ilişkin kavramları tıpkı insanınkiler gibi. Her bir sınıfın en iyi temsilcileri arasında şunları sayabiliriz: Balıklar, böcekler, kuşlar, memeliler.
Forel, bu eşsiz karınca gözlemcisi, bir dizi gözlem ve gerçeklerle göstermiştir ki, aç karıncalar bal ile dolu bir ürünü taşıyan bir karıncayla karşılaştığında yemek talebinde bulunur. Bu küçük karıncaların görevlerinden biri, aç karıncaları doyurmaktır. Sorun bakalım karıncalara, aynı yuvayı paylaşan karıncalar kendi paylarını aldıktan sonra diğerlerine yemek vermemek doğru bir davranış mı? Davranışlarıyla size şaşmaz bir biçimde doğru olmadığını göstereceklerdir. Ayrıca o bencil karınca, başka türden düşmanların göreceği saldırıdan daha beteriyle karşılaşacaktır. Eğer iki farklı tür arasında savaşım sürerken böylesi bencil bir davranış olmuşsa, karıncalar savaşımı durdurup kendi türündeki bencil karıncanın üstüne çullanır. Bu gerçek, deneylerle, herhangi bir kuşkuya yer bırakmaksızın gösterilmiştir.
Yine sorun bakalım bahçenizde yaşayan serçelere. Kendilerine yem atıldığını grubun diğer üyelerine duyurmamak, böylece her bir bireyin kendi payına düşeni almasını sağlamamak doğru bir davranış mı? Sorun bakalım serçelere, çit serçesinin (hedge sparrow) tembellik yapıp kendi yuvası için dal parçaları toplamak yerine komşusunun yuvasından dalları aşırması doğru bir davranış mı? Serçeler, hırsızın peşinden uçarak ve onu gagalayarak yaptığının doğru bir davranış olmadığını göstereceklerdir.
Son olarak, sorun bakalım ilkel insana, kabilenin bir üyesi çadırında yokken girip onun yiyeceklerini almak doğru bir davranış mı? Eğer yiyeceği kendisi için almışsa bunun doğru olmadığını söyleyecektir. Ancak, eğer çok gereksinimi varsa ve yiyeceği alması gerekiyorsa alabilir; bu durumda şapkasını veya bıçağını veya zincirini bırakmalı ki, avcı geri döndüğünde çadıra bir hırsızın değil, bir arkadaşının girdiğini anlasın. Böylesi bir davranış onu, çadırına bir düşmanın girdiği kuşkusundan kurtarır.
İnsanlar ve diğer hayvanlar arasında iyi ve kötü kavramlarının benzerliğini göstermek için bunlara benzer binlerce gerçek aktarabiliriz, kitaplar yazabiliriz.
Karınca, kuş, ilkel insanın hiçbiri ne Kant’ı, ne Kilise papazlarının yazdıklarını ne de Musa’yı okudular. Buna karşın hepsinde de iyi ve kötü kavramları aynı. Bu düşüncenin temelinde yatan şey, karıncalar, kuşlar, Hıristiyanlar, ateistlerin iyi olarak niteledikleri şey, ırkın devamı için yararlı olduğu düşüncesi, içgüdüsüdür; benzer biçimde kötü olduğu düşünülen, duyumsanan şey de ırkın devamı iç in tehlikedir. Tüm bunlar, Bentham ve Mill’in savunduğu gibi, birey için değil, tüm ırkın iyiliği içindir.
Kısacası, iyi ve kötünün dinle veya mistik vicdanla bir ilgisi yoktur. İyi veya kötü hayvan ırkının doğal gereksinimidir. Din, felsefe ve ahlak lafazanları ilahi veya metafizik varlıklardan söz ettiğinde yaptıkları şey, karıncanın, serçenin kendi küçük toplumlarında yaptıklarını yinelemekten başka bir şey değil.
Yapılan şey toplum için yararlı mı? O zaman o iyi bir şey. Toplum için zararlı mı, o zaman kötü!..
Bu düşüncenin, düşük düzeyde örgütlenmiş hayvanlar için ve belli sınırlar çerçevesinde geçerli olduğu ve daha üst düzeyde örgütlenmiş hayvanlara da uygulanabileceği savunulabilir ancak özü aynıdır.
Paris’te Lüksemburg bahçesindeki serçeler birbirleriyle özenilesi dayanışma gösterirken, eğer Monge Meydanı’nda yaşayan serçeler Lüksemburg bahçesine gelme cesaretini gösterirse, onlarla kıyasıya kavga ederler.
İlkel kabile insanı bir başka kabilenin insanına kendi kabilesindekilere davrandığı gibi davranmaz. Karşı kabile üyesine bir şey satmasına da izin verilir; satışta satın alan az çok soyulur. Satıcı veya alıcı daima ‘soyulur’. Tchoutche kabile bireyi, kendi kabilesinden bir bireye bir şey satmanın suç olduğuna inanır; ona, gereksinim duyduğu şeyi herhangi bir karşılık beklemeksizin verir.
Diğer yandan, iyi ve kötü kavramları zekâ düzeyi ve kazanılan bilgi düzeyine göre de değişir. Bu kavramlarda değiştirilemez bir şey yoktur.
İlkel kabile bireyi, yaşlanmış olan ebeveynlerini yemenin doğru bir şey –ırk için yararlı bir şey- olduğunu düşünebilir. Yeni doğmuş olan çocuğunu öldürmenin, her aileye yalnızca iki veya üç çocuk hakkı tanımanın da yararlı olacağını düşünebilir; böylece anne çocuğunu üç yaşına dek emzirir ve sevgisini onlara yeterince vermiş olur.
Düşünce dokumuz zamanla değişebilir. Irkımız için yararlı veya zararlı olan şeyleri değerlendirme biçimimiz de değişebilir, ancak temel aynıdır. Eğer hayvanlar dünyasının tüm felsefesini bir tek tümcede özetlemek gerekirse, kuşların, karıncaların, insanların tek bir noktada fikir birliğine varacağını anlamalıyız.
Tüm hayvanlar âlemini gözledikten sonra ortaya çıkan tinsel yargı şu sözcüklerle özetlenebilir:
“Başkalarının size nasıl davranmasını istiyorsanız, aynı koşullar altında siz de başkalarına öyle davranın” (Do to others what you would have them do you in the same circumstances.)
Bu yargıya şunu da ekleyebiliriz: “Bunun yalnızca bir salık olduğunu unutmayın; ancak bu salık toplu yaşayan hayvanlar aleminin uzun deneyimlerinin bir meyvesidir. İnsan da içerilmek üzere, kitlesel olarak yaşayan toplumsal hayvanlarda bu ilke temelinde davranmak alışkanlık haline gelmiştir. Gerçekten de bu ilke olmasaydı, toplumlar var olamazdı, hiçbir ırk, boğuşmak zorunda olduğu doğal engelleri aşamaz, yok olur giderdi”…
Kaynaklar:
– Peter Kropotkin http://en.wikipedia.org/wiki/Peter_Kropotkin
– Prof. Dr. Renan Pekünlü (Ege Üniversitesi) -Cumhuriyet Bilim Teknik – CBT 1099/17 – 11.04.2008


12 Şubat 2010 Cuma

Evdeki gizli dostlarım...


Aşağıda okuyacağınız yazımı hazırladığım sıralarda ABD Başkanı Barack Obama'nın hafif sırıtık bir biçimde “one minute, one minute” diyerek, "sinek öldürme" şovunu tüm dünya ile birlikte ben de hemen hemen her TV kanalında defalarca izlemek zorunda kalmıştım...

Obama'nın ne kadar sevimli ve başarılı bir "avcı" olduğunu, bir hamlede davetsiz misafirini nasıl hakladığını, zihinlerimize bir şekilde kazıyıp durmuşlardı...


Gerçi bu şovla verilen mesaj aslında gayet açıktı... Eskilerin deyimiyle; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir... Tekdir ile uslanmayanın hakkı ... Daha doğrusu dünyanın süper gücünü ve o gücün devlet başkanını rahatsız etmenin cezası budur" demeye de getirmiştiler...

Barack Obama'nın yaşadığı topraklarda bir Yunus Emre'nin yetişmemiş, "Yaradılanı severim, Yaradan'dan ötürü..." veciz sözüyle de hiç karşılaşmamış olduğunu bir kez daha anlamış olduk milletçe...

Dublör, mublör kullanmışmıdır bilemem ama, o karasineğin sonu bu olmamalıydı diye düşünüyorum... Sırt üstü yatıp nalları havaya dikilmiş hali yüreğimi burkmadı değil hani... İzlerken tuhaf olmuştum....

Neyse sevgili okurlar, o karasineği ve Obama'yı tarihe havale edelim, gelelim aşağıda yalnızca sizlerin okuyacağınız yazıma...

Bu yazıyı gerçekten sadece sizler okuyacaksınız...
Bizim ev halkı bu yazının varlığından bile haberdar olmayacak!..

Durun, durun… Pardon, pardon ya… Birden unutuverdim kendisini…
Ha bir de kendini evin feylozofu sanan kuyruklu oğlum Şanslı'nın haberi var tüm bu yazacaklarımdan…
Gizli dostlarımın varlığından en çok da o haberdar çünkü…

Ancak evimizin annesi yani eşim, ve ablası yani kızım ise hiç bu yazılanları hiç bilmeyecek...
Bu yazımı onlara okutmayacağım için de ne yazdığımı hiç öğrenemeyecekler...

Ancaaak …
Aranızdan birisi ispiyonlarsa işte onu bilemem!..

Öncelikle sizlere, evimdeki karınca kolonilerinden bahsedeceğim...

Kendilerine evin içinde öyle stratejik yer belirlemişler ki...
Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur misaliler...

Eşim onları geceyarısı gizli gizli beslediğimi bir bilse, onlarla birlikte beni kapı dışına koyar eminim…

Ekmek poşetinde kalmış ekmek kırıntılarını, şeker kavanozundan bir tutam şekeri, mısır gevreği kırıntılarını, ayçekirdeği içlerini, fındık kırıntılarını ve daha onların yiyebileceği bir sürü şeyi onların kapısının önüne koyup öyle yatıyorum her gece yarısı...

Bir de onlara tembih ediyorum...

"- Aman gündüzleri ortalıkta görünmeyin, eşimin gazabına gelmeyin..." diye…

Söz dinliyorlar gerçekten de... Gündüzleri hepsi arazi... Hiç birini göremezsiniz ortalıklarda...

Aslında onlar deprem habercileri… Deprem olmadan önce ilk önce onlar hissedip, ortalıktan arazi oluyorlar… Arazi olurken de birbirlerine haber veriyorlar, antenlerini oynatarak…

“- Dıt, dıt… 4.1 geliyor, artçı 3.5 olacak… Herkes sotaya…”
“- Dıt, dıt… Merkez üssü Kandilli’ye 100 km. 3.1 sarsıntı var… Boşverin kaçmayı, herkes kayıntı için ortaya…”

Evde üç koloni aile var... Üç koloninin de başında güzel güzel kızlar var...
Onların özelliği kanatlı olmaları... Tıpkı melekler gibi... Ve epey de iriceler...

Hepsi de anakraliçe karıncalar... Doğurgan özelliğe de sahipler... Tüm işçi karıncalar anakraliçeye hizmet ediyorlar... Anakraliçenin görevi ise sadece doğurmak, doğurmak, doğurmak...

Geçen sene anakraliçeler, yeni anakraliçe adayları doğurmuşlardı ilk kez...
Evin içi uçuşan melek kadar güzel karıncalarla doluydu...

Onların hepsini teker teker toplayıp, başka evlere gelin ettim kendi ellerimle, helali hoş olsun... Şimdi onlar da gittikleri evlerde koloniler kurmuşlardır umarım...

Neyse evimdeki gizli dostlarımdan bir diğeri de örümcek ailesi...
Bir dişi ve bir erkek örümcek (erkek Hakk’ın rahmetine kavuştu)...

Hakk’ yoluna mı, yoksa ne yoluna gittiği belli olmayan erkeğin hazin hikâyesi ise şöyle gerçekleşti, onu da anlatayım kısaca…

Önce dişi örümcek zor bela erkeğini çiftleşmeye davet etti...

Erkek örümcek ise başına gelecekleri bile bile (daha doğrusu biraz da zorlamayla) bu çiftleşmeyi kabul etti…

Çünki eli mahkûmdu rahmetlinin, malum bahar ayları psikozu…

Sonra ne mi oldu? Sonra, dişi örümcek, erkeğinin ölümünü garantiledikten sonra, güzel bir ağla paketledi sevdiğini ve daha sonra onu yemek için ağının en sota bir kenarına gitti yerleştirdi…

Belli bir müddet sonra da dişi örümcek doğurdu... Birkaç ufak yavrusu oldu... Onları babalarının cenazesini yedirip, büyütmekle meşgul arka balkonda...

Bu arada benim kızın örümcek fobisi var, bir bilse, evi ayağa kaldırır...
Hele hanım bilse … Ağıyla birlikte onları da beni de balkondan aşağıya atar eminim…
En iyisi ben onların da varlığını gizlemeye devam edeyim...

Havalar ısındı malum, yaz ayı gelip çattı…
Şimdi evimizin kuyruksuz bir ailesi daha var...
Onlar da kertenkele ailesi...

Demiştim ya, benim evdeki en büyük sırdaşım Şanslı diye...
Bu yeni aileyle aslında Şanslı tanıştırdı beni...
Kerata biliyor ya, benim hayvan sevgimi ve sevdiğimi…
Nerede bir yaratık bulsa bana getirip getirip duruyor…

Bir gün bir baktım balkonun camından içeriye ağzında oynayan bir şeyle atladı Şanslı...

"- Gel oğlum buraya, ne var ağzında?" dedim...
Baktım ki bir de ne göreyim...
Bir kertenkelenin kuyruğu ... Daha capcanlı ve oynuyor...

“- Nerden buldun onu, hadi birlikte gidelim göster onu bana” dedim...

Gittik evin ön balkonundaki büyük saksının yan tarafına...
İşte o kuyruksuz kertenkeleyle oracıkta göz göze geliverdim…

O da Şanslı'yı şikâyet eder gibi bir şeyler mırıldandı bana…

Dedi ki;

"- Abi senin bu Şanslı var ya, kuyruğu ona kaptırdık... N'olacak şimdi benim halim…"

"- Hadi sen merak etme... Nasılsa kuyruk senin, yine büyür” deyiverdim…

Biliyorum ve eminim ki, kısa süre sonra Şanslı'nın ağzına kaptırdığı kuyruğu yerine gelecek, şimdilik böyle idare ediversin diye içimden geçirirken, zavallının durumunun hiç de içaçıcı olmadığını anladım…

Baktım yanında yavuklusu da var...
O da öyle süklüm püklüm kenarda duruyor...

Bizim kuyruksuz damat:

"- Abi bu kızı evinden kaçırdım, bu yaz sizin balkonda yaz tatilimizi geçireceğiz müsaitseniz" deyiverdi...

Eh ne yapalım... Elimiz mahkûm... Bizim kuyruklu oğlumuz madem ki kertenkeleyi kuyruksuz bırakmış, ona da bakmak boynumuzun borcu olsun…

Gittim içerden bir kaba su ve diğer kaba da biraz kavrulmuş kıymadan koydum...

"- Alın şimdilik bununla karnınızı doyurun, ortadan toz olun" dedim... "Sonrası Allah kerim..."

Keratanın nasılsa eşinin kuyruğu var, o kuyruğu kaptırmadı Şanslı’ya...
O gider şimdi ona çevrede ne kadar kelebek, böcek varsa getirip besler...
Sonra yavruları olur, mesut bahtiyar bu yazı bizim terasta geçirirler ailecek...
Şayet evin çatısında kiremitlerin üzerini kendilerine ev belleyen martılarımız onlara rahatlık verirse tabii ki...

İşte bizim evin halleri böyle…

Ben her gece, akşamları el-etek ortalıktan çekilince, ortalık sessizliğe bürününce, herkesçeler rüyalar aleminde gezinmekteyken, kuyruklu oğlum Şanslı'yla birlikte bilumum gizli ve haşere dostlarımın hal ve hatırlarını sormaya çıkıyorum...

Yalnız birkaç akşam önce enteresan bir şey oldu...

Beni görünce hızlı adımlarıyla kaçan bir karafatmaya denk geldim...

"- Yahu dur nereye kaçıyorsun, ben dostum" diyecek oldum...
Zaar beni tanımadı, bu evin yabancısı ne de olsa tabii ki…
 
Sanırım o da banyo penceresinden geldi...
Evin bir yerine saklandı… Arayıp, bulamadım tüm gün onu…

Neyse gündüz hanıma yaptırdığım patates püresinden peçetenin içine birazcık ayırmıştım…
O günün akşamı, o karafatmayla ilgileneyim dedim…

Ne yazık ki tüm aramalarıma rağmen bulamadım onu... Evin bir yerlerinde gizlediğini biliyorum ama neresi, bir türlü bulamıyorum…

Umarım benim dost olduğumu anlar ve kaçmaz benden...
Kaçmazsa çok şey kazanır, kaçarsa da keyfi bilir...

Hanıma denk gelirse, ya karafatma cennetini ya da cehennemini göreceğinden eminim ama, canı bilir...

Hele Şanslı daha onunla teşvik-i mesai'ye başlamadı...
Onu görünce ne yapar bilemem...

Dün Şanslı’nın kulağına bir şeyler fısıldayayım dedim…
Daha sözümü bitirmeden:

"- Peki baba bakarız icabına" dedi...

Ancak ben Şanslı'nın ne demek istediğini hemen anladım tabii ki…

"- Ulan sakın hayvana bir şey yapmayasın" dedim...

"- Sen karışma" dedi...

Neyse az önce Şanslı'ya mama verdim, şimdi o gider bir yerlere devirir poposunu…

Şanslı’yla karşılaşmadan, şu karafatmayla ilk ben karşılaşırsam iyi olacak sanırım...

Şimdi mutfağa gideyim, hanımın pilav için ayırdığı bulgurları erzak dolabında bulayım ve birazını bir yere saklayayım...

Yarın sabah Şanslı'ya kafa tutan bir serçeye vereceğim onu...

Birkaç zamandır bir serçe her sabah geliyor terasın su oluğunun kenarına...

Oradan Şanslı'ya:

"- Nanikkkk, nanikkkk, yakalayamazsın şişko, şişkooo..." diye oğlumu kızdırıyor...

Bizim ki de kuş aklına uyup, onu yakalama derdine düşüyor...

6. kattan düşüp bir yerlerini sakatlayacak diye ödüm kopuyor sürekli...

Şanslı daha bir yaşındayken, "Aaa bu ne güzel kuş" deyip uçan bir kelebeğin peşinden altıncı kattan aşağı paraşütsüz uçmayı denemişti de... Zor bela bir yerine bir şey olmadan kurtarmıştık kendisini...

Yine aynı şeyler başına gelmesin diye serçeye bulgur vereceğim, çenesini susturacağım...

Yani bir bakıma rüşvet vereceğim sussun diye...

Susar mı acaba?.. Deneyip göreceğiz bakalım...

İşte ben ve evin kuyruklusu Şanslı'nın böyle gizli dostları da var...
Sır gibi evin annesinden ve ablasından saklıyoruz bu gizli dostlarımızı...
Neyse bu sırrımızı sizlerle de paylaştık, iyi mi ettik bilmiyoruz da...
Siz yine de okuduklarınızı bir çırpıda unutun e mi!..

Bu laf salatası yazım da burada bitti, gelelim bu yazıdan alacağımız kıssadan hissemize:

“Sevgi, gönül kapılarını açan en güzel bilgelik”tir elbet…

Yunus’un dediği gibi de olmak gerek:
“Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü…”

Yaradan’ın yarattığı her şeyi, Yaradan’a olan sevgisinden dolayı sevdiğini ne güzel anlatır bu sözü değil mi?

İşte bu yüzden evdeki gizli dostlarımı seviyorum…
Aklım ise hâlâ o Obama'nın öldürdüğü karasinekte… Ruh’u şad olsun rahmetlinin…

Ertan Yurderi