14 Eylül 2007 Cuma

Çanaklandık yozlaştık (mı?)


Çanak antenler ve uydu alıcıları da hayatımızın vazgeçilmezleri arasına tıpkı özel TV'lerin girdiği gibi girdi.

Eskiden birkaç TV kanalını daha iyi seyredebilmek için elimizdeki devhülasa alüminyum antenlerle damlar üzerinde Mart kedileri gibi gezinirken, şimdilerde de elimizde değişik çapta çanak antenlerle uyduların peşine düşer olduk... Çanak kurarken bir milim oynatsanız, o uyduyu seyredemiyorsunuz, çanak anten kurmak ustalık istiyor vesselam...

Ne kadar da çok TV seyretme sevdalısıymışız meğer. İyi görüntü alacağım, daha çok kanal seyredeceğim diye bu işi öyle abartanlar var ki... Bir çanakla yetinmeyip, evinin damını irili ufaklı birkaç tane çanak anten koyduranlar da yok değil hani...

Adam Türkçe'den başka dil bilse amenna... Bilmediği dillerdeki TV yayınlarını seyretmeyi öyle abartmış ki, bu işi hobi olmaktan çıkartmış, hastalık haline getirtmiş...

Bu hastalığını internet ortamına da taşımış. Uydu konusunda yüzlerce forum açılmış. Bu forumlarda da uydu yayınlarının daha nasıl kaliteli ve özgürce seyredilmesinin tüyoları bile verilir olmuş... Şifreli kanallar, şifresiz kanallar, mobil uplinkler, downlinkler vs.. vs.. günü gününe ve anı anına paylaşılır hale gelmiş bu ortamlarda...

Buraya kadar yazılanların çoğunu birebir yaşayanlar vardır elbet bu satırları okuyanlar arasında.

Elbette teknolojik gelişmeye bir sözümüz yok... Adı üzerinde teknoloji... Hızlı bir gelişim halinde... Bundan da sonuna kadar yararlanmak hepimizin hakkı... Ve yine bu yabancı uydular ve bu uydular üzerinden yayın yapan TV kanalları da bizim sorunumuz değil ve olmamalı da...

Bu arada bu teknolojiyi beğenmiyorum kanısı da çıkmasın... Herkes, özgürce, dilediği uyduyu ve o uydular üzerinden dilediği kanalı da seyredebilir, bu o kişinin en doğal hakkıdır ve sadece o kişiyi bağlar, buna da hiçbir sözüm yok...

Şimdi söz sırası geliyor dayanıyor bizim uydumuz olan Türksat uydusuna... Şu anki güncellemelere bakılırsa Türksat uydumuz üzerinde 200'ü aşkın TV kanalı var. Bunların bazıları yerel, bazıları ulusal, bazıları şifreli, bazıları yabancı ve bazıları da "laf olsun, torba dolsun" kanallar...

Yerel, ulusal ve şifreli kanalların içinde hepimizin bildiği aşina TV kanalları var... Bunların yanında da etnik köken, siyasi görüş, dini içerikli kanallar da var...

Bu arada da, Türkçe'den başka hiçbir dil bilmeyen ve amacı sadece TV yayınlarını daha net seyretmek isteyen bir mazbut aile evine çanak anten takıp uydulanınca, kendini bir TV deryasının içinde bulmaya başlıyor...

İnsanlar tüm bu TV kanalları arasında gezinirken kendi dünya görüşüne, düşüncelerine, psikolojisine uygun kanalar bulmaya ve izlemeye de başlıyor haliyle...

Hani bir de yukarıda "laf olsun, torba dolsun" tarzı kanallardan bahsetmiştim ya... Bunlarla da karşılaşan aileler, ya önlem alıyorlar bu tür kanalları silip atıyorlar uydu alıcılarının hafızalarından, ya da bu tür kanalların müdavimleri arasında yerlerini alıyorlar...

Hiçbir zaman canlı yayın yapmayan sadece ekrana birkaç kadın görüntüsü verip kişilerin cinsel isteklerini kabartıp orada verilen numaraları arayanların ceplerini boşaltan kanallar da var bu Türksat uydusunun içinde... Bunların sahipleri kimlerdir bilinmez... Bunları Türksat'a kim almıştır bu da bilinmez...

Adları; Kırmızı, Love, Sıcak, On+, Assk, Stop/T.Temp, Tatil, Mobilca TV, Tube, GA TV vs.. vs.. olan TV'lerdir bunlar... Hele içlerinde yayına yeni çıkan bir Finest TV var ki, resmen bu kanalda çöpçatanlık yapılmlakta, tıpkı diğer yabancı uydulardaki cinsel sohbet hatları gibi hatunları çıkartıp konuşturarak yayın yapmaktadırlar...

Bir de adlarının içinde Manolya, Berat, Kutlu, İman, Vix, Promosyon ve vs.. vs.. olanları var ki, bunlar da alenen insanların dini duygularını sömürmekte ve o kesimin cebinden parasını nasıl ütebilirizi oynamaktadırlar... Şu şu numarayı ara, cebine şu sure gelsin, şu şu numarayı ara duaların kabul olsun... Vs.. Vs..

Şimdi diyeceksiniz ki ne var bu anlattıklarında... Bu ülkede demokrasi var kardeşim... Dileyen istediğini yapar, istediğini alır, istediğini verir, istediğini seyreder, onu yapar, bunu yapar, şunu yapar vs.. vs..

Ben bu çokseslilikteki yozlaşmadan bahsediyorum ... Dikkatleri bu yönde toplamanız için yazıyorum bu satırlarımı...

Durum öyle bir hal almış ki, bunun önüne geçmek artık imkansız gibi görünüyor...

Kendi uydumuzdan bahsediyorum... Öyle kalitesiz programlar, sunucular, dilde yozlaşma ve etnik kökenleri tetikleyici, dini istismar edici öyle programlar var ki bu uydular da... Bunları ne RTÜK kapatır, ne de engelleyebilir...

Bu tür yayınlar her an evimizin içinde beyaz camlarımızın ardından beyin yıkamaktadırlar... Bu arada reyting ve para nerede varsa ulusal kanallarda bu reyting canavarı içindeki yerlerini hemen alıyorlar, bahsetmiş olduğum kanallara benzemeye çalışıyorlar günden güne...

Kısacası; Bir başıboşluk ve başıbozukluk almış başını gidiyor Türksat uydumuzda... Müziğimiz müziklikten çıkmış, kültürümüz de kültürlükten... Kanalların çoğunda avaz avaz avazlanan sanatçının hangi tür müzik söylediği ise muamma... Türküyle karışık pop mu, arabesk mi, sanat müziğimi söylüyor hiç belli değil...

"İslamı en çok bizim kanalamızda yaşar bulursunuz" diye yayın yapan kanallarda işi abarttıkça abartıyor, o kanalları seyrederken kendinizi ya Arap ülkesinde, ya da çok fakir bir Afrika Müslüman ülkesinde hissediyorsunuz... Arapça ve Osmanlıcadan bozma anlamını bir ay düşünseniz de bulamayacağınız süslü kelimelerle program sunanlar mı istersiniz, küçük çocukların beyinlerini yıkayıcı çizgi filmler mi isterseniz her türlüsü var bu kanallarda...

Neyse sözün kısası; bence bir ülkeyi içerden çökertmenin, yıkmanın diğer bir yolu da kültürel yozlaştırmadır, bunu el birliğiyle başarıyorlar her türlü teknolojiyi kullanarak...

Kalitesiz kanalları uydu üzerine çıkartan Türksat'ı da kınıyorum...

Son söz olarak da diyorum ki; "Çanaklandık, daha da mı yozlaştık acaba?"...

Ertan Yurderi

18 Nisan 2007 Çarşamba

Bekir Coşkun'un anlatamadıkları ...



Bekir Coşkun dünkü yazısına “Sen gidersen…” diye bir başlık atmış… Bunun sebebini de bir okuyucusunun (B.Coşkun’a göre) “Kimi haksız suçlamaların etkisinde kalıp ya da öylesine Hürriyet’e kızıp gönderdiği ‘Hoşçakalın’  maili” üzerineymiş… Bekir Coşkun bu “hoşçakalın”  maili üzerine çok üzülmüş. Gazete mutfağının içindeki çalışanların yaşadıklarıyla, kendi yaşadıklarını kısa ve öz cümlelerle çok güzel ifade etmiş… Gerçekten de geçmişte basında çalışan, bir basın emekçisi olarak ben de kendisine hak veriyorum…

Aslında bu  “Hoşçakalın” kelimesinin ardındaki gerçeği Bekir Coşkun yazısında tam anlatmamış, ya da anlatamamış… Ya da anlatmak istememiş…

Bu yazısının nedeni nedir diye hiç sordunuz mu kendinize? Hadi şayet sıkılmazsanız bir de benden dinleyin… Nedir çok sevdiğimiz ağabeyimiz Bekir Coşkun’un dile getiremedikleri…

Ben Yahoogroups’ta onlarca mail grubuna üyeyim. Bu mail gruplarının içinde benim için çok özel olanları da var elbette… Bugün mail kutuma bu özel gruplardan çok sevdiğim bir dostumdan mail geldi ve Bekir Coşkun’un dünkü yazısını neden kaleme aldığını hemen anladım…

Sizlere de anlatayım…

Bu mail şöyle başlıyor:

“Arkadaşlar,

Saygıdeğer medyamızın uzunca bir süredir yanlı yayın yaptığını zaten hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet Mitingi öncesi ve sonrası süreçte nasıl bir tavır takındıklarını da biliyoruz. Medyamız 14 Nisan’da sınıfta kaldı.

Ama toplu olarak bir tepki göstermezsek bu enerji boşa akıp gidecek.

Ben ve birkaç arkadaşım dün aşağıda e-mail adresi bulunan tüm Hürriyet Gazetesi yazarlarına, gerekçelerini de kısaca anlatarak ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar Hürriyet Gazetesi satın almayacağımızı’ bildiren mesajlar attık. (Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan Bey’i bu eleştirilerin dışında tutarak kendileri ile vedalaştık.)

 ………
 ………

Mail tabii bu kadar satırla bitmiyor. Alıntılar yaparak devam ediyorum…

“Sayın Bekir Coşkun bugünkü köşe yazısında bu konuya değinmiş. Umarım bizim katkımız olmuştur. Yani yüzbinlerce insan okumuş oldu. Mesajımız kitlelere yayıldı.

Hürriyet Gazetesi’nden maillerimizi gönderdiğimiz köşe yazarlarımız sadece Bekir Coşkun’la kısıtlı kalmıyor. Aşağıdaki yazarların mail adreslerine de aynı mailimizi gönderdik… Bunlar;

ybayer@hurriyet.com.tr
eozkok@hurriyet.com.tr
fercan@hurriyet.com.tr
oeksi@hurriyet.com.tr
rauftamer@posta.com.tr
bcoskun@hurriyet.com.tr
ecolasan@hurriyet.com.tr
msoysal@hurriyet.com.tr

Lütfen sizler de neden memnun değilseniz bunu çekinmeden dile getiriniz…

Medyaya şikâyetimizi bildirmek için ise Hürriyet Gazetesi ile başlamaya ne dersiniz?

Bu eylemimiz 14 Nisan’da sınıfta kalan diğer gazete yazarlarına da gönderilecek ve ‘Kendilerine bir çeki düzen verene kadar tüm gazeteleri satın almayacağımızı’ kamuoyuna duyuracağız…

…..”

Mail birkaç satır sonra sona eriyordu…

Gazete yayımcıları ve çalışanları çok iyi bilirler ki; Bir okuyucuyu kaybetmek, bin okuyucuyu kaybetmek gibidir… Gazete çalışanları ve yazarları, okuyucularının gazeteye bağlılığını çok iyi bilirler… Okuyucularıyla kendileri arasında çok değişik bir sinerjik bağ vardır…

Ben her zaman  “sanal ortamı” yani “internet”i hiçbir zaman boş bir alan olarak görmüyorum. Aksine hepimiz biliyoruz ki, güzel sayılabilecek ya da sayılamayacak en ufak bilginin bile nasıl her yere fütursuzca forward’landığını yani mail listeleri oluşturularak gönderildiğini biliyoruz… Yıllardır hepimizin mail kutuları bu tür maillerle dolmuştur, bilirsiniz…

İnternet kullanan kamuoyunun ve onların tanıdıklarının da bu eyleme iştirak edebileceğini hiç düşündünüz mü? Bu mail ve benzeri mailler mail grupları tarafından ışık hızıyla her yere gönderiliyor şu an…

Bekir Coşkun  ağabeyimiz şu an haklı olarak bir okuyucusu kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, yarın kaybedilen bu okuyucu kitlesine binlerin, onbinlerin eklenmeyeceğini kim taahhüt edebilir ki… Bu da haklı olarak tiraj kaybına sebep olacaktır…

Tiraj kaybı demek… Neyse bunun sebep olabileceği olasılıkları hiç düşünmek dahi istemiyorum…

Ben birçok gazetenin mutfağında çalıştım… Tiraj kayıplarının nasıl yaşandığını ve o tiraj kayıplarının sonrasında gazetelerde nelerin yaşandığını çok iyi bilenlerdenim…

Cumhuriyet’imize, onun ilke ve inkilaplarına sahip çıkmayan bir Bâbıâli düşünemiyordum bir zamanlar. Oysa şimdi renkli camlı plazaların ardında kalan bu güzide camianın  “Bir mitinge ve dolayısıyla da Cumhuriyet’e sahip çıkamaması”nın ceremesini de yine kendilerinin çekeceğini söylemek istiyorum…

Bu halk sanıldığı kadar vurdumduymaz değildir… 14 Nisan mitingi için söylenen “Onlar üç beş kişi olurlar meydanlarda” söyleminin ne kadar asılsız bir safsata olduğunu hepimiz gördük, şu birkaç gün içinde…

Şimdi üç-beş kişiyle başlayan mail trafiğinin sonucunda da basının alacağı darbeyi de bugünden görmek herhalde her basın çalışanının ve yazarının aklından çıkmamalıdır.

Durum bundan ibarettir… Bu yazıyı siz değerli onpuntocu arkadaşlarımla ve gönderebildiğim kadar gazeteci büyüklerimle ve küçüklerimle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz…

Türkiye’deki tüm basın çalışanları ve yazarlarımızın takkelerini önlerine koyup bir kez daha düşüneceklerini ümit ediyorum… Daha başka ne diyebilirim ki… Çözümlerini de kendileri üretsinler, kamuoyunun bu haklı protestosuna köşelerinde yer verip,  “hoşça kalın” diyen okuyucularının gönüllerini alsınlar… Bekir Coşkun ağabeyimiz köşesinde hemen yer vermiş ve gönül almaya başlamış bile… Kendisine çok teşekkürler…

Ertan Yurderi
Emekli bir basın emekçisi

3 Nisan 2007 Salı

Okulda cinayet olur mu?


Olur, olmaz mı? Tıpkı film gibi cinayet olur hem de... Tekmili birden Türkiye denilen bu sinema sahnesinde oynanır... Cinayet işlenen okul Amerika'nın Teksas'ında değil, Türkiye'nin Darıca ilçesindedir...

Minik çocukların gözü önünde "Kurtlar Vadisi" gibi korkunç infaz işlendi dün... Bir hiç uğruna, meslektaşını öldüren, elini tebeşir tozu yerine kana bulayan bir öğretmeni izledik hep birlikte...

Olay, dün Darıca Süreyya Yalçın İlköğretim Okulu'nda meydana geliyor. Okulda eğitim veren sınıf öğretmenleri Necati Kumaş ile Hüseyin Cebe arasında belirlenemeyen bir nedenle tartışma çıkıyor. Tartışma karşılıklı küfürleşmeye ve sonrasında da kavgaya dönüşürken, öğretmen Necati Kumaş üzerinde taşıdığı tabancayı çıkararak meslektaşı Hüseyin Cebe'ye öğrencilerin korku dolu bakışları arasında, kurşun yağdırıyor. Öğrenciler panik halinde kaçışırken, vücuduna 6 mermi isabet eden öğretmen Hüseyin Cebe kanlar içinde koridorde yere yığılıp ölüyor...


O korkunç infazı gören çocukların hafızalarına kazınanlara ne demeli? Bunlar yarının yetişkinleri olacak...

Bizler çocuklarımızı şiddetten nasıl koruruz nasıl uzaklaştırırız diye düşünürken herhalde önce öğretmenleri eğitmemiz gerekecek... Bu konuda eğitim şart... Bir de bu eğitimcileri arada bir ciddi bir sağlık kontrolünden geçirmek lazım.

Minik bedenlere ve minik dimağlara eğitim veren bir eğitim kurumunda belinde silahla eğitim veren bir eğitimciye ne gerek var bunu da anlayamıyorum... Geleceğimizi emanet ettiğimiz insanlar neden bu kadar çıldırdı? Öğretmenlik mesleği neden bu kadar ayağa düştü bunu da anlayabilmiş değilim...

Türkiye'nin toptan çivisi çıkmış, bunu çakacak kimse çıkmayacak mı?

Ertan Yurderi 

21 Mart 2007 Çarşamba

"Gemi de neymiş, uçağın yoksa..."



Uçağın yoksa gemi almışsın ne önemi var? Önemli olan uçak almandı... Hani şöyle en fiyakalısından... 4 jet motorlu olanından... Şöyle içine bindin mi ver elini Amerika ver elini Japonya... Umurunda mı o zaman dünya?

Şimdi gemi aldın da ne olacak? Onunla ne yapacaksın? Bir yerden bir yere ulaşman günler aylar alır... İçindeki fareler de cabası... Hani dikkat et, arada bir de onları besle... Yoksa alimallah bir akşam uyurken, gelip seni en uygunsuz yerinden ısırırlar...

Ama uçak öyle mi... İçine de attın mı bir iki güzel fıstık... En fiyakalısından sana "Uçma"yı da öğretirler. Ehliyet de alırsın, bilmem kaç saatlik, garantili uçuş ehliyetin olur... Hani ne iyi de olur... Gün gelir sana ve ailene lazım olur...

Sen denizde zahmet mi çekmek istiyorsun... Dalgalar gelir, bir gün seni de yakalar... O dümenlere suların nerden geldiğini hiç bilir misin? Yok bilmezsin, nerden bileceksin? Dümen suyunun suyudur onlar... Hani tavşanın suyunun suyu gibi... Milletimin cebindeki üç beş kuruştur... O da deve olmuştur... Birileri onu ham yapıp, dümenlerine su yapmıştır..

Ama ya uçak öyle mi? Arada bir tirbülansa girer çıkarsın, ancak sen onu zevk-ü alem sanırsın... Hop hop hoplatırsın yüreğini, kendini havaların hakimi sanırsın... Ancak havadır bu dikkat etmek lazım, üşütmeyesin... "Her göğe çıkışın, bir de inişi vardır" bilesin...

Bir türkü tutturmuş denizci misali gördüm seni canım... Hani başının üstünde bir gemici koron da var... "Ak Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi" türküsünü tutturmuşlar... Ama bilesin ki, o geminin uğrayacağı çok limanlar var... O limanlarda bekleşen "ak sütten çıkmış" seçmenler var...  

Evet evlat neden bu kadar kendini zorluyorsun...

Bence bir menzilden bir menzile giderken en iyisini seç... 

Gemiyi bırak, en kısa zamanda uçağa geç...

Ertan Yurderi

20 Mart 2007 Salı

Asayiş berkemal mi? İşte buna Güler'im ...



Sayın Muammer Güler'in TV'deki basın açıklamalarından sonra dudaklarımdaki gülümsemem, kahkahaya dönüşüverdi birden... Gülümsememin ve kahkahalarımın sebebi ise "İstanbul'un yüksek nüfusuna karşı suç oranlarının diğer şehirlerden daha düşük olduğu" açıklamasınaydı...

Bu haberin ajanslara düşüp de gazete editörlerinin önüne gelmesinden sonra, haber toplantılarına katılan gazetecilerin yüzlerindeki gülümsemenin nasıl kahkahaya dönüştüğünü de görür gibiyim... 

Gazete ortamlarında yaşayan insanlar gazetelerin iç sayfalarına düşen haberlerin nasıl oluşturulduğunu çok iyi bilirler... Ayrıca gazetelerin istihbarat servislerinde de gün be gün boyunca polis telsizleri hiç durmaz ve susmaz...

O polis telsizlerinden o kadar enteresan konuşmaları yakalarsınız ki... Her an her polis kanalında bir olaya şahit olursunuz...

Gazetelerin istihbarat servislerindeki telsizler, polislerin tüm konuşma frekanslarına ayarlıdır... Devamlı kanallar taranmaktadır... Artık öyle bir hal almıştır ki, nerdeyse her kanalı bir arkadaş dinlemek zorunda kalır... Kanallar çoktur yani... Asayiş Kanalı, Bölge Trafik Kanalı, vs.. vs.. kanalları...

Polis telsizi hiç susmaz, hiç durmaz... Sürekli anonslar peşpeşe ardı sıra gelir... Çünki burası Istanbul'dur... Her kanal bir bölgeye tahsis edilmiştir... Zaman zaman genel anonslar yapılır... Ya bir hırsızlık suçlusu kovalanmaktadır, ya da bir çalıntı araç anonsları peşi sıra gelmektedir...

Durum bir zamanlar öyle bir hal almıştı ki, bir bakıyordunuz, polisin anonsundan sonra, polisten önce oraya gazeteciler gitmiş, birbirlerine haber atlatmakta... Polis bu durumla başedemeyince 700'le başlayan kodlu haberleşmeye geçtiler...

700'lü kodlu haberleşmeyle duyuruyorlardı anonslarını birbirlerine... Eh bizim gazeteciler de bu kodu çok kısa sürede çözdüler elbet... 

Daha sonra da GSM'ler çıktı, mertlik işte o zaman bozuldu... Artık polis merkezleri, bir olayı duyurmak ve bilgi vermek için GSM'lerini kullanır oldular... Polisler telsizlerini gerekmedikçe kullanmaz oldular... Bu arada bizim gazeteciler de bunu da çözmenin yollarını buldular bulmasına da bu biraz zor oldu tabii ki...

Ancak öyle zamanlar oluyor ki, o telsizlerdeki anonsları hiç susmuyor... Gerek hafta içi gece geç saatlerde, gerekse de hafta sonları, hiç durmak bilmiyor...

Yine ayrıca önemli gün ve Istanbul'a ziyarete gelen misafirler zamanında da, telsizlerinde önemli görüşmeler oluyor...

Yani kısaca İstanbul'daki polis hiç uyumuyor. 24 saat görevinin başında... 24 saat konuşuyor, 24 saat haberleşiyor...

Asayiş berkemal olsaydı, kullandıkları telsizler suskun mu olurdu? Ortalıkta suç muç yokmuş gibi mi olurdu?... GSM'e terfi eden polisimiz de ortalık süt liman oldu diye, telefonda eşiyle dostuyla muhabbete dalar mıydı?...

Ama durum hiç de öyle sanıldığı gibi değil... Polis telsizleri günün 24 saati hiç susmuyor, sürekli asayiş haberleri veriyor... GSM'ler ise durmadan bu teşkilata çalışıyor...

Durum böyleyken Sayın Muammer Güler'in bu açıklamalarına sadece gülümseyebiliyorum...
İsterseniz Istanbul'un belli başlı semtlerini şöyle arada bir gezinin. Bazı semtlerinde gece saatlerinde sokağa çıkın bakalım... Neler yaşayacaksınız, başınıza neler gelecek çok merak ediyorum...

İyi ki polisimiz var, polislerimiz var ve asayiş bu sayede berkemal...
  
Güvenli bir şehirde mi yaşıyoruz... İşte anca buna gülerim...

Ertan Yurderi


Eşruhumuzu Nasıl Buluruz?



Spiritüel konularla uğraşan kişilerin ağzına pelesenk olmuş bir kavram vardır. Eşruh konusudur bu...

Bu kişiler hep bir gün eşruhlarıyla karşılaşacakları anı bekler dururlar...

Bence bu nosyonun da bir illüzyon olabileceği şüphesi var içimde... Umarım değildir... Umarım bu da sevgi adıyla yaşanan pek çok aldanış gibi tatlı/acı bir tuzak değil, ruhumuzun yolculuğunda gerçek bir eşiktir bize veyahut bizlere...

Romeo ve Jüliet’i, Kerem ile Aslı’yı ya da Leyla ile Mecnun’u kim bilmez ki? Ya Dante’nin dokuz yaşındayken âşık olduğu ve bir ömür boyu sürecek olan büyük esin kaynağı Beatrice’ine duyduğu evrensel sevgiyi?.. Ve daha nice “eşruhlar”ın dillere destan efsanevi aşklarını ve kozmik danslarını duymayan kalmış mıdır acaba?

“... Günler günleri kovalamış, bu soylular soylusu kadının görünmesinin üzerinden tam dokuz yıl geçmişti. Bu günlerin sonuncusunda, bu ışıl ışıl kadın, bembeyaz giysiler içinde, ondan yaşça büyük, iki soylu kadının arasında göründü; bir sokaktan geçiyorlardı ki benim korku içinde, allak bullak durduğum tarafa doğru çevirdi gözlerini ve o tanımlanamaz inceliğiyle selamladı beni. Öyle erdem yüklüydü ki o selam, o an mutluluğun doruğuna ulaştığımı sandım. Bu çok tatlı selamın bana ulaştığı saat, o günün dokuzuncu saatiydi kesinlikle, ve de sözlerinin kulaklarıma varmak üzere ilk kez harekete geçişinden olacak, öyle bir tatlılık yayıldı ki içime, mest olmuş vaziyette ayrıldım insanlardan ve odamın ıssızlığına çekilerek bu çok incelikli kadını düşünmeye koyuldum.”

İtalya’nın en büyük şairi, dünya edebiyatının en büyük ustalarından olan Dante, “eşruhu” Beatrice ile karşılaşmalarını, 1292 yılında yazmaya başladığı “Yeni Hayat” adlı yapıtında böyle dile getirir.

Tarihin büyük âşıkları için ölüm, özgürlüğe kavuşma, evrensel ölçülere uygun bir birleşmenin gerçekleşmesi ve ilâhileşmesi anlamına geldiği halde, aşkları bizim geri dünyamızdaki toplumsal değer yargılarına göre hep trajik olarak sona ermiştir. Ya birbirlerine kavuşamamışlardır, ya da kavuşur kavuşmaz birbirlerini bir biçimde yitirmişlerdir.

Belki de evrensel aşkın etkisiyle, kendileri için artık engelden başka bir şey ifade etmeyen bedenlerini sınır kabul etmeyen bu aşkın sevinciyle feda etmeye kalkışmışlardır.

Çağlar boyunca nice yürekler, söz birliği etmişçesine, Romeo ve Jüliet ile, Leyla ve Mecnun ile birlikte atmıştır; nice gözyaşları onların gözyaşlarıyla birlikte akmıştır. Ama aslan payı yine hep o iki sevgiliye kalmıştır.

Her ikisi de evrensel aşkın peşinde koşmuşlar ve onları eşi benzeri ender görülmüş mükemmel bir uyumun içerisine, yani mutlak aşk âlemine atan, ruhlarının bu kaynaşması ve bütünleşmesi olmuştur.

Onlar, belki de yüzlerce, binlerce yıl öncesinden birbirlerine verdikleri, bir buluşmaya ve tek bir bedende eriyip sonsuzlukta yok olmaya dair verilen söz gereği evrenin bir yerlerinde birbirlerini bulmuş “eşruhlar”dır; Leyla Mecnun’dur, Mecnun da Leyla...

İnsanın, yaşamı boyunca çevresinde türlü biçimlerde, türlü gerekçelerle ilişki kurduğu birçok kişi vardır.

Kimi kez de, daha az sayıda olmak üzere, zihinsel ve duygusal bağlar kurulan insanlar vardır. Onlar kimi zaman dostumuz, yol arkadaşımız ve tabii ki âşık olduğumuz (ya da öyle sandığımız) erkekler ve kadınlardır.

Ve çok ender biçimde böylesi ilişkiler uzun yıllar belki de bir ömür boyu sürer. Genellikle de sürmez çünkü biz değişiriz, bedenimiz değişir, dışımızdaki koşullar değişir, ve kuşkusuz ki bunlara bağlı olarak ilişkiler de değişir. Ve sonra... İlişkiler biter. Bir de şu dünya üzerinde, çok çok daha az sayıda olmak üzere “eşruhu”na kavuşanlar vardır.

Peki eşruh nedir?

Bir eşruh, fiziksel, zihinsel ve duygusal düzeylerden çok, ruhsal anlamda ilişki kurulabilen bir varlıktır.

İki ruhsal varlığın bilinen tüm iletişim biçimlerinin ötesinde, zamanın ve mekânın dışında, adeta başka boyutlarda birbirlerini hissetmeleri, aramaları ve nadiren bulmalarıdır bu...

Eşruh demek, her şeyden önce kelimenin tam anlamıyla evrensel düzeyde bir birliktelik demektir. Bu, fiziksel özellikleri birbirine çok uygun bir kadınla bir erkeğin ya da bir erkekle bir kadının, birbirlerine duyduğu bildik anlamda bir ilişki değildir. Çoluk çocuğa karışmak mutlu mutlu yaşam sürdürmek demek ise hiç değildir.

Bazen biriyle tanıştığınızda, onun hakkında çok şey bildiğinize dair bir duyguya kapılırsınız ya da tüm benliğinizi müthiş sıcak bir çekim dalgasının kapladığını duyumsarsınız.

Bir de bakarsınız, onunla şimdiye değin hiç karşılaşmadığınız halde yığınlarca ortak özelliğiniz varmış... Hayatınızdan kimler kimler geçmiştir, ne sevgiler ve aşklar yaşamışsınızdır, ama şimdi durum farklıdır. Sanki “çocukluğunuzdan beri bugüne, onunla karşılaşmaya hazırlanmışsınız” gibidir. Sonra, “Ben hayatımın aşkını buldum” dersiniz. Eşruhun bulunması da buna benzer işte...

Eşruh nerededir?
 
Eşruhunuz belki bu yaşamına daha başlamamıştır bile! Belki bir başka coğrafyadadır. Oraya gidip onu bulmak ne kadar harika olmalıdır. Ama ya karşımıza başka geleneklerden, başka inançtan biri çıkarsa onu kabul eder miyiz acaba? Ya yaşı yaşımıza, boyu boyumuza uygun değilse? Ya “güzel” değilse? Ya toplumsal ve “ahlaki” engeller varsa, mesela o evliyse, çocukları, torunları filan varsa?..

Eşruh olgusu, önümüze koyulmuş bir “evrensel aşk” örneği olarak, tarihin çeşitli sayfalarında yer alan ve genellikle sınır, kural, inanç tanımaksızın, tüm dünyasal tutsaklık zincirlerini kırarak birbirine çılgınca âşık olan çiftlerde ortaya çıkar. Böylesi bir ilişki, karşılıklı bir öğrenme ve öğretme deneyimi, sevgiye dayalı karşılıklı bir ruhsal alışveriş, evrensel bir amaç ya da armağandır.

Bir eşruh, Doğu öğretilerinde “Karma” sözcüğüyle açıklanan ve genellikle kolaylıkla çözülemeyen ve anlaşılamayan, neden-sonuç bağlantılarının (“karmik bağlar”ın) bir sonucu olarak biraraya geldiğiniz bir varlıktır. Bu “karmik bağ”ın nedeni nerede, ne zaman başlamıştır, bunu bilemezsiniz.

Bu dünyada mı, yoksa evrenin uzak köşesindeki bir başka dünyada mı?.. Ne zaman?.. Kaç on, yüz ya da bin yıl önce? Ama yalnızca şunu bilmek yeterlidir herhalde: Bir yerlerde sizin yolunuzu gözleyen, kalbi yalnızca sizin için atan bir eşruhunuz vardır.

Gerçekten de, asla hatırlayamayacağınız kadar uzun bir süre önce, günün birinde evrenin bir köşesinde buluşmaya dair verilmiş bir söz vardır. Ve siz onu bulmuşsunuzdur. Sonra ne olur? Sonra birlikte elele, ruhlar birbirinin içinde erimiş bir halde, yıldızların üzerinde bir yıldız olup parlamaya başlarsınız... Beatrice’ine sayısız dizeler armağan eden Dante, o Beatrice’in yüzünden şunu da yazmak zorunda kalmıştı: “Ötesine, ancak dönülmemek üzere gidilen o bölgesine ayak bastım ben hayatın.”

Peki eşruhumuzu nasıl buluruz? Bunun için birçok metodlar var elbette... Bunları madde başlıkları olarak sıralarsak;

1- Bilinçaltınızdaki gereksiz yükleri atacak bir yol bulun. Küskünlük, kırgınlık, başkalarına yönelik eski duygusal bağlar gibi... Ve öncelikle şu andaki durumunuzun, yaşamınızın bundan sonraki bölümü için hazır olduğunuzdan emin olun.

2- Ne istediğinizi bilmek, bu konuya ilişkin zorlukları ortadan kaldıracaktır. Neler istediğinizin ve neler verebileceğinizin bir listesini yapın. Bu listeyi elinizin altında tutun ve her gün gözden geçirin.

3- Kendinizi tanımayı ve sevmeyi öğrenin. Eğer kendinizi sevmezseniz, başka birinin de sizi sevmesini beklemeyin.

4- Sevginizi, adım adım, tuğla tuğla, bir duvar örer gibi yükseltin. Yüreğinizi, çevrenizdeki her şeye açın; arkadaşlarınıza, hayvanlara, bitkilere, taşlara, topraklara, her şeye... “Dünya’nın Ruhu”na açın. Sevgiyi hissettiğiniz zaman onu büyütün önce tüm bedeninize (mikrokozmosa) sonra dünyaya ve nihayet evrene (makrokozmosa) dağıtın.

5- Vermek! Her şeyinizi vermek ve dağıtmak... Bu, şu evrende bir yer işgal eden bir varlık olarak tüm evrensel kredinizi arttıracaktır.

6- Zihninizde eşruhunuzla konuşun. Özellikle de uyumadan önce ve uyanır uyanmaz.

7- Türlü biçimlerde bu evrensel sevgilinizi selamlayın. Ona aşk şarkıları söyleyin, müzik dinlerken, otomobil kullanırken, kitap okurken, yürürken, her yerde... Resim yapın, kendi kendinize törensel danslar yaratın. Kendinize özel bir yer yapın. Kendinize, çiçeklerle, tütsülerle, mumlarla dolu özel bir ortam yaratın. Orada eşruhunuza seslenebilir ve onu beklediğinizi söyleyebilirsiniz.

8- Kendinizi hiçbir önyargının etkisi altında kalmaksızın yeni tanışma ve iletişim olanaklarına açın.

9- Açıklık, temizlik ve saflık içerisinde inandığınız herhangi bir şeye, tapınırcasına en iyi dileklerinizi iletin.

10- İçinizdeki tüm kötü düşüncelerden arının. Güçlü olun ki eşruhunuz sizi görebilsin ve içinize girebilsin.

Tüm bunlardan hiçbir sonuç alamadınız mı? O zaman dönün kendi içinize bakın... Orada kendinizi bulacaksınız... Belki de kendi eşruhunuz yine kendinizsinizdir...

Ertan Yurderi