11 Nisan 2005 Pazartesi

Kitaro yorumuyla "küçük kurbağam..."



Soğuk ve hafif çisentili bir pazar günüydü dün... Baharın müjdesi yerine biraz daha serin ve soğuk bir hava gelmişti sanki yaşama... Halbuki doğa hiç gelmeyen kış uykusundan daha yeni yeni uyanıyor... Tüm cemreler ise düştü, bitti ve gitti... Sabırsız erik ağaçları Mart ayı başlarında az biraz sıcak görünce çiçeklerini açtı ama, ondan daha akıllı olanları tamamen Nisan ayının ortalarını bekliyor çiçeklerini açmak için... Hatta bazıları da kabuklarından kurtulmaya ve soyunmaya başladı bile...

Ben de ruhumu yeşillikler arasında İzmit'te bırakıp, taş binalar arasında can çekişen Istanbul'a ve evime geriye döndüm...

Dört bir tarafı duvarla çevrili tek yeşili bilgisayarının yanındaki üç beş çiçek olan bilgisayar odama yönelip makinemin karşısına geçip oturdum...

Evde sessizlik hakim şu an... Eşim içerde TV seyrediyor, kızım sınavlarına hazırlanıyor masa başında. Kedim Şanslı da benim eve dönmemin keyifliliği ile etrafımda dolanıp mırıldanıyor... Beni özlemiş olsa gerek, ayaklarıma sürtünüp duruyor çünki...

Kulaklarımda ise tüm gün boyunca keyifle dinlediğim Kitaro'nun "Heaven & Earth" yorumu ve o yoruma eşlik eden kurbağalar korosunun sesleri hala yankılanıyor duruyor...

"Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk"...


Kitaro "Astral Voyage"ye geçerken, ben de bu vraklamalarla medite ediyorum kendimi... 

"Nerdeyim ben acaba?" oluyorum bir an... Cennetin hangi bölümü burası? Yeryüzünde "Cennet"i bulmak bu kadar kolay mı?

Ancak bulunduğum yerin "Kurbağalar Cenneti" olduğu muhakkak... Oysa ben İzmit KentSA tesislerindeyim... Dostlarımla güzel bir günü geçirmek için toplanmışız... Sohbet de en koyu kıvamında ama benim gönlüm dışarıdaki minik havuzlardaki kurbağalarda...

Sabah tesis içindeki oturma yerlerimize doğru yürürken, küçük bir kurbağanın bir havuzdan diğer havuza gitme mücadelesine şahit olduk dostlarımla birlikte...

Küçük kurbağa önce bulunduğu havuzdan büyük bir sıçrayış ile etrafı güvenlik nedeniyle tel örgülerle çevrilmiş havuzdan çimenlerin üzerine atıverdi kendini, büyük bir ustalıkla... Sonra diğer havuzun başına kadar zıp zıp zıplayarak geldi... Sonra öbür havuzun etrafındaki güvenlik tellerini gördü... Havuzun çevresini şöyle bir kolaçan etti... Nereden içeri sızabilirim diye düşündü herhalde...

Sonra da baktı ki içeriye diğer havuzun içine girmek o kadar da kolay olmayacak, bu sefer usta bir askerin yaptığı gibi istihkam stratejilerini geliştirmek için düşüncelere daldı...

İşte küçük kurbağa bu düşüncelerdeyken biz de ona stratejik destek vermeyi düşündük bir an... Ne yapabilirdik? Ona yol gösterebilirdik, şurdan içeriye gir diye... Ama en iyisi elimize alıp, onu havuzun içine bırakmaktı... Ancak daha sonra topluca doğanın planına müdahale etmeme kararı alıp, küçük kurbağayı kendi haline bırakarak, izlemeye koyulduk...

Küçük kurbağa da bizler tarafından izlenmenin dayanılmaz keyifliliği ile birinci etap olarak bir demir bariyerin üzerine zıpladı, sonra büyük bir konsantrasyonla yaklaşık 70 cm'lik telin üzerinden balıklama atlayıverdi, su dolu havuzun içine... Bizlere nispet yapar gibiydi hali ya, neyse bizdeki sevinci görmeliydiniz... Sanki bir spor karşılaşmasını izler gibiydik, gülüşmelerimiz ve alkışlarımız birbirine karıştı...

Biz de gün boyu oturacağımız alana doğru yürümeye başlarken geride bıraktığımız küçük kurbağamız da keyifle yeni geldiği havuzdaki dişi kurbağalara diğer erkek kurbağalarla birlikte kur yapmaya başlamıştı bile...

Kitaro da "Dream" çalarken kulaklarımızda da "Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk" sesleri hiç eksik olmuyordu...

Binalarla taşlaştırdığımız, kendimizden uzaklaştırdığımız doğa ve yaşam, en içtenliğiyle sunuyordu kendini bizlere, bir küçük kurbağanın bedeninde... Onu hissedebilenlere!...

Küçük kurbağam seni ve o büyük mücadeleni hiç mi hiç unutmayacağım...

Senin senfonine de ben de eşlik ediyorum bak şu an bilgisayarım karşısında...

Kitaro'yu koydum CD Rom'uma ve sanallaştığım dünyamdan sana sesleniyorum Kitaro'nun yorumuyla "Thinking of You" küçük kurbağam, "Thinking of You"...

Ertan Yurderi


5 Nisan 2005 Salı

"Errrtann pabucuu yarııımmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaalımmm"...

 
Uslu çocuk kocayurek, 1964, İzmit...

Tekerlemeleri sever misiniz bilmem ama, ben çok severim...  

Çocukluğumuzda pek çok söylediğimiz tekerlemeler vardı... Genelde oyun amaçlıydı bunlar...

Az önce bilgisayarımda eski yazdığım yazıları düzenlerken, bundan 4 sene önce yazdığım ancak sizlerle bugüne dek paylaşmadığım bir yazım elime geçti...

Okurken yine gülümsedim çocuk günlerimin muzırlığıyla...

Ve bu yazıyı da sizlerle paylaşmak istedim yeniden...

Hadi beni yaşam oyununa çağırın... Bugün yeniden "çocuk"  olmak istiyorum, doyasıya oyun oynamak istiyorum...

"Errrr-taaannn, paaa-buu-çuuu-yaaaa-rımmmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lıııımmmm"...

TV'lerimizde birkaç gün önce başlayan Turkcell'in yeni bir Cell tanıtım reklam filminde; çocukluk günlerimizde çok sıklıkla arkadaşlarımızı oyuna davet amacıyla kullandığımız tekerlemeli cümleye hepiniz rastlamışsınızdır muhakkak...

Ben genelde reklam filmlerini pek seyretmem ama, bu kısa film ne zaman TV kanallarının birinde çıksa, hemen TV'nin başına koşarak geliyorum. TV'nin sesini de sonuna kadar açıyorum... Hem keyifle seyrediyorum, hem de bu tekerlemeyi söylüyorum, bir yandan da çocukluk günlerime bir kez daha geri dönmenin mutluluğunu yeniden yaşıyorum... Bu halimde beni dışardan bir gören olsa,  "Yazık valla adama, tüü tüü tühhh, tırlattı"  diyecekler ya, varsın desinler, ne çıkar?..

Geçen akşam yine aynı şeyler oldu, anlatayım...

TV'yi seyrettiğim odada yalnız başıma oturuyordum... Ciddi ciddi TV'deki haberleri seyrediyordum. Neyse TV'de haberler bittikten sonra reklamlar başladı...

Tam kanallar arasında zap turuna başlayacakken, bu reklam filmi çıkmaz mı?.. Hemen TV'nin sesini açtım tabii ki. Hem oynamaya başladım, hem de müzikle kıvırtarak bu tekerlemeyi avaz avaz bağırarak söylemeye başladım...

Yan odada üniversiteye hazırlanan kızım içeriye koşa koşa geldi.

Gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde: "N'oldu babişko, neyin var, bir şey mi oldu?" derken, bir yandan da ağzı açık şekilde yüzüme tuhaf tuhaf bakakaldı...

Sonra TV'deki reklam filmini görüp, benim de onlara eşlik ettiğimin farkına da varınca, kıkır kıkır gülmeye başladı...

"Ayyy baba, çok hoşsun... Hiç yakıştıramadan valla sana"  derken, ben de bir yandan, "Bak koskoca ablalar, abiler, sanatçılar bile oynuyor, ben niye oynamayacakmışım... Hem bu bizim zamanımızın tekerlemesi, siz gençler de bizim şeylerimizi hiç beğenmiyorsunuz" deyiverdim... Katıla katıla gülüştük sonra ailecek...

Ne güzel günlerdi onlar ya...

Bazen evde veya sokakta yaptığımız yaramazlıktan dolayı annemizden evde oturma cezası aldığımız günlerde, camdan dışarı bakıp arkadaşlarımızın oyun oynamalarına imrenerek şahit olurduk... Onlar da bizi sokağa davet için hep bir ağızdan bağırırlardı... "Errrrtaannn pabucu yarıımmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lım!.."

Bu sesleri çıkaran arkadaşlarıma camdan; "Sokağa geleceğim ama, annem izin vermiyor, siz daha çok bağırın ki annem duysun belki izin verir" dediniz mi, hepsi avazı çıktığı kadar bu tekerlemeyi koro halinde söylerlerdi...

Bu seslerin artması üzerine o sırada mutfakta yemek yapmakta olan annemize yalvaran bir ses tonuyla: "Nooolur anne ya, bak arkadaşlarım beni sokağa çağırıyorlar, nooolur bir daha yapmıcam söz veriyorum, senin sözünü dinlicem. Nooooolur!.. Nooolur anne sokağa çıkayım"  yalvarmalarımıza annemiz sonunda olumlu yanıt verir, cezamızı affeder, biz de hemen sokağa atardık kendimizi...

İşte bir tekerlemenin bir anda beni geçmişe götürüp hissettirdikleri anlar, şu satırları yazdığım anlar...

Gözlerimin nemliliğinde, o geri gelmeyecek günleri özlemeler, o eski oyun arkadaşlarımızı anımsamalar... Şimdi o arkadaşlarımından çoğu ya koskocaman birer adam oldular, ya torun torba sahibi sevimli birer anne. Ya da ebedi istirahatgahlarına uğurladığımız arkadaşlar olarak anılarımızda hep birer tatlı hatıra olarak kalacaklar...

İçinizdeki çocuğun hiç ölmemesi ve her anınızın o çocukluk masumluluğuyla geçmesi dileğimle... Son söz olarak:

Haydi sevgili dostlar, hep birlikte koro halinde beni bir kez daha şu yaşadığımız hayat oyununa çağırın...

Size yanıt vereceğimden emin olabilirsiniz: 

"Errrrrtannnnn pabucuuuuu yarııımmmmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaaayalımmmmm!...."

Ertan Yurderi 

19 Şubat 2005 Cumartesi

Biz yazarları seçerken ...



Biz yazarları seç-erkene;

Karpuz seçer gibi elimize alıp, alttan alttan şaplatarak... (Kesmece yemece bunlar, karpuza gel, gel, gellllll!... diyerekten)

Kavunun iyisini (hani kelek olmasın diye) seçerken altını koklayarak... (Böğğğ, ohşşşş)

Salatalığın (hıyarın) iyisini seçer gibi (Çengelköy hıyarı olması tercih sebebi) ne iri, ne pörsük, diri mi diri ince mi ince, uzun mu kısa mı olduguna bakarak...

Patlıcan seçer gibi mosmor renkli olmasına dikkat ederek...

Pırasa seçer gibi, ince uzun ve beyaz olmasına dikkat ederek...

Lahana seçer gibi (dolmalık ve kapuskalık ayrı dikkat ha) beyaz olmasına ve bol yapraklı olmasına dikkat ederek...

Karnıbahar seçer gibi beyaz olmasına ve bol çiçekli olmasına dikkat ederek...

Kereviz seçer gibi (kokusunu sevmem ya... Iyyyy) beyaz ve dolmalıksa ufak minik, sulu yemeklikse orta hallice, zeytinyağlılık ise genişçe ve yayvanca olmasına dikkat ederek...

Portakal seçer gibi (portakalı soydum, başucuma koydum... koydum... koydum...) kıçının pardon alt tarafının ince delikli olmasına dikkat ederek...

Mandalina seçer gibi çekirdeksiz Kıbrıs mandalinası olmasına dikkat ederek, soyarken ve dilimleri yerken ağızda güzel tat bırakmasına ve bitince de kabuklarını başparmak ile işaret parmağı arasına konan lastikle karşınızdakinin ensesine nişan alarak atılmasına dikkat ederek...

Elma soyar gibi kabuklarını soyarken kopmamasına dikkat ederek... (Kopunca sınıfta kalcem, Hatçe beni sevmiyo, Mehmet bana aşık mı? sorularına dikkat ederek.. Vs... Vs... Vs... şeyleri de siz üretin)

Soğan soyarken ağlamaklı olmak gibi ağlayarak soyulmasına dikkat ederek... Zarlar'ına dikkat edin, delmeyin...

Patatesi soyar gibi soyduktan sonra kararmaması için suya koyup, sonra Solo peçete ve rulo ile iyice kurulanmasına dikkat ederek...

Daha atladığım bilumum zerzevat-ın eşkaliyesine dikkat ettiğimiz gibi...
Şeylere dikkat ederek alırız biz AL'dıklarımızı da derKi'ye de;

Umduğumuzu bulamadığımızda da;
HAM'dı hesabı...

Meyve dalında güzeldir ... Olgunlaşsın, pişsin, ağzımıza düşsün hesabı...
Bir ısırıktan bir şey olmaz, BİZ ısırırsak dişleriz... SAP'larını da gümüşleriz hesabı...
Bir dalda iki kiraz, hadi bu gece bize gel oyna biraz hesabı...

Vs... Vs... Vs... deriz de; bitmez bu sevda... Ve devam ederiz...

Sıkıldım... Ben oynamıyorum gidiyorum... Gİ - diyorum ha... Gi-di-YORUM'a da...

Hey baba TORİK!... Heyyyyy Allahhhhhh!... Arabaya BİN'di... Heyyyyy Alllahhhh!!!...

Yallahhhh, Yallahhhhh, Yallahhhhh!.... hı da çekeriz... (Zılgıt sesleri, çeri başı göbek atmakta!...)

Aslında böyle zamanlarda şu formül de hep etkilidir...

1000 üzeri M (+) Kök L (+) Kök L d (+) Kök L (Nazar etme N'olursun, bir de SEN çalış, ha babam çalış senin de olsun)

Yazı Bitti... Alkışlar... Ve perde...

İmza: Bu ne ya Ertan Baba...

Ertan Yurderi

15 Şubat 2005 Salı

10 YTL bana, 10 YTL otele...


Malum emekliyiz ya... Artık İstanbul kazan, ben kepçe doya doya İstanbul sokaklarını arşınlıyorum her gün birkaç saat yürüyerek...

Hem temiz hava alıyorum, hem de yıllardır uzakta kaldığım semtlerdeki nostaljiyi yaşıyorum...

Bugün yine aynı saatte evden çıktım, Aksaray'a doğru salıverdim yokuşaşağı kendimi... Bir çırpıda Aksaray'a vardım tabii ki... Tam Laleli'ye doğru çıkacakken, Aksaray köprüaltında birden bire kendimi mektepe ilk giden gençler gibi hissettim...

Mektep deyince öyle hemen aklınıza ilkokul, ortaokul, lise falan gelmesin... Hani "erkek"liğe ilk adım atılan yer, "ilk milli olunan" yerlerden bahsediyorum... Aksaray köprüaltı böyle bir yer olmuş maalesef ben görmeyeli...

Yanıma ortayaşlarda iyi giyimli, makyajlı, eh eline yüzüne bakılır bir kadın yaklaştı, yarı Türkçe yarı Rusça'ya benzer bir şiveyle, "10 lira bana, 10 lira otele" deyince "Anaaa, ula ben nereye düştüm" dedim kendi kendime.. Hem donakaldım, hem de olduğum yerde kalakaldım... Sesim bile çıkmadı... Bir şey söyleyemedim...

Kadına "olmaz" dercesine iki tarafa doğru kafamı salladım... Bu arada sağıma baktım, soluma baktım, arkama baktım, benden başka bir beniadem yok... Kadın alenen bana aşk teklif ediyor yolun ortasında... İki adım ilerliyorum, bu sefer genç bir sarışın hatun yaklaşıyor, "10 lira bana, 10 lira otele" , birkaç adım daha atıyorum bu sefer bir esmerşın hatun yaklaşıyor "10 lira bana, 10 lira otele"... Neyse tüm saç renklerini bir bir tamamlayıp Laleli'ye doğru 2. vitese taktım yürüyüşümü, söylene söylene...

Ulan hani mahalleden, semtten birileri görse, diyecekler ki, "Herife bak, saçı, başı, kıçı ağarmış, Aksaray köprüaltında, Lalelilerde cirit atıyor..."

Cık, cık cık... Olur mu ya, yakışır mı böyle b..k atılması benim gibi adama...

Tabii Laleli yokuşu Allah'tan eşek anırtan cinsten değil... Ancak, hemen oradan uzaklaşmak için 2. vites'ten sonra 3. vitese taktım yürüyüşümü Beyazıt'a doğru... Aklımdan da bana yapılan teklifler
geçiyor geçmesine de ben de hemen bana yapılan bu tekliflerin şiirsel yanını bulup, dörtlüklere döküveriyorum...

"10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE...
Biri sarışındı, bir diğeri esmerşındı,
Laleli onlarsız olmaz, olamazdı...

10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE..."


diye diye Beyazıt'a vardım çok şükür... Ama ortalık acayip bir şekilde Rus ve Polanyalı kadınlar kaynıyor... Kendimi Moskova'da Kremlin meydanında yürüyor gibi hissediyorum, ne bileyim Polanya'da Warşova'da yürür gibi hissediyorum... Biz Türkler hemen kendimizi belli ediyoruz...

Aslında ben onların Türk olduklarından da şüphe duyuyorum... Esmer esmer bir sürü erkek kalabalığı... Yüzlerinde iki karış sakal, üstleri hırpani giyimli... Acayip anlamadığım birkaç
lisanı birden konuşuyorlar... Nerden öğrenmişlerse öğrenmişler birkaç Rusça kelime, akılları sıra kadınlara laf da atıyorlar... Hepsi aylak takımı belli... Ve hepsi de Beyazıt'a üşüşmüş sanki...

Rus hatunların, Polonyalı hatunların peşinde bir sürü ağızlarından salya sümük akan herifler... Neyse onlara bakmaktansa o kadınlara bakmayı insan yeğliyor... Hepsi de sanki sözleşmişcesine bu kış ayında bahar ayında ve yaz ayında giyindikleri gibi giyinmişler... Boy, pos, endam, şekil şemal her şey alenen ortada maaşallah...

Bu sırada önümde yaşlıca bir amca yürüyor... Yanına yaklaşıyorum... Adımlarımı onun adımlarına uyumluyorum... Hani askerde yaparsın ya... Bir sekersin, hoppp yanındaki kişinin adımlarına adımlarını uydurursun... Ben de öyle yapıyorum... Amcayla yüz yüze geliyoruz...

Belli ki öğlen namazına Beyazıt Camii'ne gidiyor koştura koştura bu sakallı muhterem amcamız... Elindeki 90'lık tespihle de "Ya sabır Allah, fesüphanallah!... Ya sabır Allah, fesüphanallah!.." sabır kelamları getiriyor bir yandan... Yanına geldiğim için bana bakarak hafif bir tebessümle "Selamünaleyküm muhterem" diyor bana...

Allah'ın selamı verdi ya, almaz mıyım ben de, "Aleykümselam muhterem" diyorum... Ama bu amcamız bana selamını verir vermez gözlerini hemen önünde yürüyen hatunun etli butlarına doğru kaydırıyor...

Hatun da ne hatun ama... Sağa sola şaftını kaydıra kaydıra yürümesi bir yana üzerinde de daracık beyaz bir streç pantolon var... Kadının kıçında donu da yok besbelli... Mucizevi bir şekilde inşaa edilmiş abideyi, bir mabedi izliyoruz sanki amcayla birlikte...

Amcamız, benimle selamlaştıktan yola yeniden konsantre oluyor, sonra tespihine kaldığı
yerden devam ediyor... "Ya sabır Allah, fesüphanallah!.. Ya sabır Allah, fesüphanallah!.."


Amcayı orada hayalleriyle ve ibadetiyle başbaşa bırakıp Çarşıkapı'ya doğru yönelecekken, vazgeçip Çemberlitaş istikametine doğru yürüyorum...

Daha Çemberlitaş'a gelmeden önce sol taraftaki baharatçılardan etrafa yayılan mis gibi baharat kokuları burnumun direğini sızlatmaya başlıyor... Eh hava da biraz lodoslu, havalanan az buçuk karabiber tozları ardı ardına beni aksırtıyor yolun ortasında. "Hapşu, hapşu, hapşu... Hay içim çıkası... Hay eşşeğin şeyi" diye diye baharatçı önüne kadar geliyorum...


Biz Türk milletinde "Her derde deva" reçeteler çoktur hani... Türlü reçete türleri buradaki baharatçı dükkanlarının camlarını süslemiş...

Hani duymuştum da, böylesini hiç duymamıştım doğrusu diyeceğiniz yazılar ise camlarda... İksirler, kuvvet macunları, Padişah macunları... Tüm bu duyurular da erkeklere hitap eden bir hava var sanki... Değil değil, alenen var yahu...

Bir baharatçı önünde durdum, tezgahları seyrediyorum, içerde genç bir tezgahtar, yaşlı bir amcaya bir tarif veriyor... Ben de çaktırmadan konuşmalarına şahit oluyorum...

"Bak beyamca, bir bal kavanozunun içine 2 çay kaşığı karabiber, 3 çay kaşığı nane, 1 tutam kekik, 1 paket vanilya, 3 gr zencefil, 1 kaç diş karanfil, göz kararı kişniş, 1 çay kaşığı tarçın, bir bıçaklık hardal, birkaç gram hindistancevizi , bir çay kaşığı safran, biraz da mercanköşk attın mı... Aha şu karşındaki düz duvar var ya, düzduvar, oraya tırmandırır seni Allah seni inandırsın... Dedeme bu karışımdan yapıp verdim, 6 karı eskiten dedem, yedincisini isterim hem de 20'lik kızoglankız isterim diye tutturmaz mı... Valla yenge var ya yenge... Neyse beyamca hem sen, hem yenge memnun kalmazsan gel bana, paranı iade edeceğim" dedi resmen adamcağıza ya... Ben de içimden kıs kıs güldüm tabii ki...

"Erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer" diye bir söz vardır bunu bilirdim ama, alternatif bir yol da cinsellikten mi geçiyor ne? Neyse ne ya, bunu bütün bir dünya çözemedi ben mi çözeceğim, şunun şurasında ne güzel hava alıyorum... Geziniyorum, bir çok olaya şahit oluyorum bak ne güzel...

Tamam bazı gıdaların cinsel istek ve gücü arttırdığı bir gerçek. Afrodizyak kelimesi de mitolojide aşk tanrıçası olarak bilinen Afrodit'in adından geliyor bu da bir gerçek. Beslenme uzmanlarına
göre; dolaşımı arttıran, E vitamini içeren, sinir sistemini pozitif etkileyen, yorgunluğu giderip enerji verici besinsel değerler içeren tüm gıdalar cinselliği uyarıcı yani doğal afrodizyaktır bu da gerçek.

Türk mutfağı doğal afrodizyakların en yaygın kullanım alanı bulduğu mutfaklardan olduğu bu da bir gerçek... Eh bizim mutfaklarımızda baharatlar ön sırada olmak üzere, soğan, sarımsak, balık, çikolata, hindi eti, kereviz, patates, pırasa, çilek, sahlep ve domates bolca tüketilir bu da bir gerçek... Eee gerçek olmayan ne... Kuş'un havalanmaması, kuş'u bir türlü uykudan uyandıramama sorunu da ne ola ki? Eh bu da belli bir yaştan sonra en büyük gerçek oluyor bizler
için galiba... Bu arada da amcaya tavsiye edilen bu baharatların ne işe yaradıklarını da baharatçıda elime tutuşturan bir kağıttan öğreniveriyorum...

Karabiber: Temel afrodizyak malzemedir, cinsel uyarıcı olarak çok etkilidir.

Nane: Rahatlatıcı özelliği vardır.

Kekik: Vücudu toksinlerden (zehirli atıklar) arındırır, erkeklerde uyarıcı etki yapar.

Vanilya: Özel tadı ve aromasıyla sinir sistemini uyarır, cinsel hormaonların işlevini arttırır.

Zencefil: Vücut ısısını arttırır, kadın ve erkekte uyarıcı etki yapar.

Karanfil: Doğadaki en güçlü afrodizyaktır, beyinsel yorgunluk ve hafıza kaybına karşı etkilidir.

Kişniş: Kurutulmuş tohumları kadınlarda uyarıcı etki yapar.

Tarçın: Tadı ve aroması ile etkili bir cinsel uyarıcıdır.

Hardal: Cinsel bezlerin işlevini arttırır.

Hindistancevizi: Erkeklere çok faydalıdır.

Safran: Dünyanın en pahalı afrodizyaklarındandır.

Mercanköşk: Et yemekleri ve köfteler konur, her iki cinse de faydalıdır.

Bunları okuyunca ben de durur muyum tabii ki, içerdeki başka müşterilerle ilgilenen genç tezgahtara seslenerek; "Yap arkadaşım, bana da bir kavanoz şundan" deyiveriyorum...

Eee birden bire, yolculuğum Çemberlitaş önündeki tramvay durağında sona eriyor... Sirkeci istikametinden gelen tramvaya hemen atlayıveriyorum... Bir elimde kavanoz, bir elimde reçete, hayalimde ise Rus ve Polonyalı hatunlar... Laleli'de önüme çıkan sarışınlar, esmerşınlar...

Eve bir an önce varabilmek için yeniden bir türkü tutturuyorum içimden, buselik makamından...

"On lira bana, 10 lira otele,
Eder 20 YE-TE-LE...

Dayan Ertan az kaldı dayan,
Birazdan ulaşacaksın Fındıkzade'deki eve..."

Ertan Yurderi

18 Aralık 2004 Cumartesi

Moderatör ...



Bir moderatör, olup biteni bir gazeteciye anlatmak ister. Ancak ölü bulunur...

Çözülmüş bir sır perdesi vardır aslında moderatörün güncesinin içinde.. Kafa patlatmaya fazla gerek yoktur başkaları için, ancak moderator biraz düş gücünü kullanıp da düşününce ortaya çıkartmıştır birtakım gerçekleri... Bu arada kader de yaşam üzerine oynanacak bir oyunun ağlarını örmeye başlamıştır...

Bir kurucu moderatorun görevi, kurmuş olduğu grubun mail listesini yönetmektir... Kurallar da koyar bu mail listesini yönetmek için... Grubunun mail listesindeki mail trafiğini idare etmektir tek ereği... Olup bitenin farkındadır yani.. İzler, grubuna izinli veya izinsiz girip çıkanları... AN farkıyla takiptedir... Zaman zaman da kendisi grubuna üye alır ve grubundan üye de çıkartır...

Grubuna dışardan gelebilecek her türlü virüs ve hack saldırılarına karşı önlemini almak da görevleri arasındadır... Onun için çok iyi kavrar kullandığı programı, gerekli grup ayarlarını yapar ve yönetmeye devam eder... Grup ayarlarını yaparken yanılıp bir takım açık kapılar bıraktıysa oradan dalmaya başlar virüsler ve hackerlar...

Nedir bunların amaçları diye modaratör düşünmeye başlar... Kendi kendine konuşur, söyleşir zihniyle...

Grup sistemleri mesaj onaylarken sadece gönderenin adresine bakıyorlar. Başka bir doğrulama yapılmıyor, bu da grupların zayıf noktası... Elbette üye adreslerinin önceden bilinmesi lazım. Hem grubun adresini hem de üyenin adresini bilmek ve bununla araya sızmak için çesitli yollar var. Bakalım acaba bu olasılıklar neler:

- Ya hizmet veren sistem bu hinlikleri kendi yapıyor.
- Ya şahsiyetsiz bir moderatör
- Ya şahsiyetsiz bir üye
- Ya da uygun bir yazılımla dışarıdan biri (Ama durum böyle olsaydı moderatör gibi davranıp mesajlara onay da verebilirlerdi öyle degil mi? Bunu da bir düşün. Ne de olsa senin onayın bir veri zincirinden ibaret. Neden bunu yap(a)mıyorlar?)
- Ya da hackerlar hatlardaki TCP/IP veri akisini matrixin kodu gibi okuyup değiştirebiliyorlar...

Deniyor ki: "UNIX komutlarını ve TCP/IP protokolünü bilen biri mail / ftp vs. konularda 'herşeyi' yapabilir."

Moderatör "Sanal dünya mıyım? Salak dünya mıyım? Bir anlasam..." düşüncesini sürdürmektedir hâlâ...

Daha birçok şık üretilebilinir, ama en uygunu "hizmet veren sistemin" bunu bilerek isteyerek yapması... Çünki uzun zamandır "hizmet veren sistemin" alın yazısında bir Antivirüs şirketinin yazılımının logosu ve ilanı vardır...

Moderatör ayrıca kendi kurmuş olduğu ve kendinden başkasının da yönetemediği diğer gruplarında da bazı anormallikleri farketmeye başlar... Bunlar karşısında da şaşırıp kalmıştır ve yeniden düşüncelerini konuşturmaya başlar...

"Benim idarem dışında sızıntılar ve saldırılar başladı... Sağnak sağnak gelmekte... Ancak gruba üye olacaklar benim onayımdan geçtikten sonra üye oluyorlar... Benim üye yapmadığım halde gruba üye olmuş kişiler ve bu kişilerin gruba gönderdikleri virüs ve hack mailleri de bulmaya başladım... Bu üyeler ve mailler nereden geliyor... Bu sızıntılardakiler de kim... Bunlar nasıl oluyor?..."

Aslında "hizmet veren sistem"in alın yazısındaki Antivirüs yazılım şirketinin ismi her şeyi ortaya çıkartıyordur, farkında olabilen moderatörlere...

Durum anlaşılmıştır bu moderator tarafından da... Bunları anlatacaktır bir gazeteciye, elbet...

Antivirüs yazılım şirketi ve "hizmet veren sistem"in yazılımcıları ortak bir çalışma içindedirler... "Hizmet veren sistem"le birlikte Antivirüs yazılım şirketi ortak yazılımlar oluşturarak ve kullanıma
açarak büyük bir servet kapısının da kapısını aralamaya başlamışlardır artık...

Antivirüs yazılımcıları da bu açık bırakılan servet kapılarından sessizce içeriye sızarak (balıklama dalarak) hiçbir şeyden habersiz bir moderatorun kurmuş oldugu grubunun içine dolaşmaya başlar, gruba uygun mailler üreterek yavaş yavaş virüslü mailleri gönderip bir amaç için biraraya gelmiş grup kullanıcılarının tüm sistemlerini yok etmeye başlamışlardır...

Bir, iki kullanıcı derken üç, beş, yüz, bin, on bin kullanıcıya kadar ulaşan virüslü saldırdı mailleri, derken yüz bin, milyon ve hatta milyar kullanıcının sistemini bir anda "hizmet veren sistem"in ve
Antivirüs yazılım şirketinin himayesine sokmaya başarmışlardır.

Ve istenen sonuç sağlanmıştır... "Hizmet veren sistemin" ve Antivirüs üreten şirketin kasalarına para yağışı başlamıştır... Meteoroloji uzmanları bile bu sağnağın hangi şiddette ve kuvvette olduğunu kestiremezler...

Moderatör tüm düşüncelerini değiştirerek;

"Sanal dünya, salak dünya degil, saglam ve insanları saglak bir dünyadır... " der...

Bu arada bu moderatör dönen bu dolapları bir gazeteciye anlatmak ister. Ancak ölü bulunur...

... (18 Aralık 2004, dünyadan herhangi bir ülke ve herhangi bir şehirden bir moderator)

Ertan Yurderi

23 Kasım 2004 Salı

Nankördür derler kedilere ama...




Nankördür derler kedilere ama...
İyidirler ve sevdi mi tam severler...

Kedim, canım kedim... Şanslı... Dört ayaklı sarışın tekirim benim... Yakışıklı mı yakışıklı... Bitirim mi bitirim... Çapkın mı çapkın... Üçkağıtçı mı üçkağıtçı... Kendini insan zanneden kedi mi, yoksa bize insan olduğumuzu hissettiren kedi mi... Her ikisi de belki de yaşantımızın...

Evimi evi bildi... Beni, eşimi ve kızımı ailesi bildi... Sevdi mi sevdi, sevdi... Sevgisini herkese eşit mi veriyor? Hayır... Nabza göre şerbet misali...

Kızımı abla biliyor bilmesine de ama biraz kıskanarak seviyor ablasını, aslında kızım da onu kıskanıyor, bana sevgisini daha fazla verdiği için...

Eşimle ilişkilerine gelince... Ben yokken, eşimin peşinde "anneeaawww anneeawww" diye mırıldanarak dolaşan, eşimin annelik içgüdülerini okşayarak ona her istediğini yaptırtan, fırsatını bulduğunda da eşimin kucağını cennet yatağı belleyip üzerine atılıp orada doyasıya uyuyan...

Ben geldiğimde ise, annesine benim yanımda bir anne gibi terbiyeli davranan... Dedim ya, nerede ne zaman, nasıl hareket edeceğini bilen, sevgisini eşit paylaşmayı seven bir kedi...

Benimle ilişkilerine gelince... Beni kendine dost, arkadaş hatta ileri giderek eş bilen, her türlü cinsellik gücünü üzerimde tatbik etmeye kalkışan, istediğinde seven, istediğinde döven, istediğinde öpen, istediğinde de küsen bir ilişki tarzını seviyor... Akşamları eşimden ve kızımdan daha fazla beni camda ve kapıda bekleyen, ayakkabılarımı çıkartmama bile tahammül gösteremeden üzerime atlayıp, beni öpen bir kediden bahsediyorum...

Akşam iş dönüşü yediğim akşam yemeğinden sonra üzerime çöken rehavetle tv karşısına geçtiğimde kucağıma mırıldanarak gelip, bana çıkarttığı çeşitli nağmeli mırıldanmalarıyla şekerleme yaptırtan ve üzerimdeki günün yorgunluğunu çıkartan bir kedi...

Zaman zaman küseriz... Neden mi? Ona olan ilgimin biraz azalmasına şahit oldumuydu, döner kıçını oturur.. Hiç pas vermez... Suratını asar.. Yalvarsan dönüp bakmaz... O zaman alırım kucağıma başlarım ben onu sıkıştırmaya, gözgöze gelmek bile istemez... Kafasını çevirip durur, küser de çok kolay, barışmaz da kolay kolay... Yalvartır durur beni kedioğlukedi... Neyse sevdiği mamayı veya sevdiği oyuncağını önüne koydum mu, küslük biter, sevgisellik başlar...

Daha ne diyeyim... Neler edeyim... Neler anlatayım Şanslı'ya dair... Kedi mi, yoksa sevgi yumağı mı Yaradan'ınım bana bahşettiği Şanslım, dört ayaklı, bir kuyruklu, kaytan bıyıklı, bal gözlüm...

İyi ki var evimde ve yaşıyor bizlerle, kendilerini sevgi eksikliğine gardiyan tayin etmiş olanlara inat mı inat...

Ulan Şanslı... Ne Şanslı adamsın be... Bak senden bahsediyorum her an, her şekilde, her yerde... İyi ki VAR'sın be oğlum... Mutluyum, sevgiye dair seninle...

Babişkon... Mırrrrrrr.....

Ertan Yurderi