12 Şubat 2007 Pazartesi

Teknoloji devrinde "çağrış"mak!..


Düşünüyorum da bizlerin çocukluğu elektrik ve elektronik anlamda bir sürü yokluklarla geçti... Transistörün bulunuşu ve yaygın şekilde kullanılmasından sonra şimdilerde ise ortalıklarda "yok yok" diye bir şey kalmadı... Gelişen teknoloji sayesinde her şey elimizin altında artık... Kısaca görsel ve işitsel şekilde her türlü haber alma, haberleşme ve eğlence araçlarına sahibiz... Sahip olduklarımızın hepsi de bizlerin yaşamını kolaylaştırıp bizleri oyalıyor bir şekilde... TV'ler, VCD'ler, DVD'ler, Uydu Alıcıları, GSM'ler...

Eskiden öylemiydi ya... Eskiden haber alma ve eğlence denilince, aklıma; çocukluğumuzda etrafında oturarak dinlediğimiz lambalı radyolar, kocaman şeritli teypler, pikaplar geliyor, puls çevirmeli telefonlar geliyordu sadece...

Türkiye'de ve dünyadaki gelişmeleri o kocaman lambalı radyolardan dinlerdik... Yeni gelişmeleri hep onun vasıtasıyla öğrenirdik... Birbirlerimizle haberleşmek için de koca koca siyah telefonları kullanırdık... Müzik dinleyerek eğlenmek için büyük kocaman şeritli teyplerimiz vardı, veyahut 45'lik ve LP adını verdiğimiz plaklarımızı çalmak için pikaplarımız vardı... Telefonların olmadığı ve ulaşamadığımız yerlere ise oturup mektup yazardık, telgraf çekerdik, acılı-tatlı günlerimizi hep bu yolla paylaşırdık... Günlerce beklediğimiz ya yar mektubu olurdu, ya da asker mektubu olurdu... Sevgimizi bu yolla sunardık birbirimize... Böyle haberdar olurduk, onlarca, hatta yüzlerce kilometre ötelerdeki sevdiklerimizden, sevildiklerimizden...

Ama şimdilerde öyle mi ya? Yedisinden yetmişine kadar herkesin elinde her türlü haber alma ve haberleşme ve eğlence araçları var... Artık anı anına her türlü yoldan haber kaynaklarına ulaşıyoruz... Canlı olarak her türlü olaya şahit oluyoruz ve bunu bir şekilde herkese ulaştırıp olaylardan haberdar ediyoruz birbirimizi...

Eğlence araçlarımız bile değişti... Ya CD'lerden dinliyoruz müzikleri, ya internet üzerinden veya uydudan yayın yapan digital radyolardan veya TV'lerden izliyoruz dünyadaki son gelişmeleri anında.. Ya da minik MP3 çalarlarımız var bir gömlek cebimize sığan... Canımızın her istediği yerde dinliyoruz yüzlerce sevdiğimiz müzik eserlerini, yüzlerce kez silip, yeniden içine kaydederek... Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz... Aklıma ilk gelenler bunlar sadece şu an...

Yukarıda da değindiğim gibi transistörün bulunmasından sonra elektronik alandaki büyük devrimin içinde, kavrulup ve kaybolup gittik bir şekilde... Artık mikrochip'lerimiz de var.. Bunlar hayatımızın her alanına girdiler... Mini mini, hatta gözle bile zorla görülebilecek minik mikroçipler üzerine büyük devreler inşa edip onları çalıştırmaya başladı insanoğlu ve yaşamımızı kolaylaştıran aletleri yaşamımıza geçirip, bizlere sunuyor elin oğlu...

Tabii bu gelişme beraberinde birçok sorunu da getirdi... Bedensel olarak işlevselliğimiz azaldıkça, sağlığımızdaki bozulmalarına da şahit olmaya başladık... Daha az hareket ederek, daha fazla bu elektronik nimetten faydalanıyoruz... Saatlerce bilgisayar ve internet karşısında, uydu alıcıları ve TV karşısında oturuyoruz... Artık yıkayacağı çamaşırın kilosunu bilen akıllı çamaşır makinelerimiz, her türlü bulaşığı içine alıp yıkayabilen akıllı bulaşık makinelerimiz, yine içindeki malzemeyi istenilen şekilde saklayan akıllı buzdolaplarımız da var.. Bedensel olarak yorulmadığımız gibi sadece yorulan parmaklarımız oluyor... Her yanımız bu aletlerle dolup taştığından, onların mı bizi, bizim mi onları yönettiğimizden haberimiz bile yok artık...

Buraya kadar yazdıklarım okunduysa şayet, bütün bu yazılanları birlikte yaşadığımız için her şey normalmiş gibi geldi değil mi sizlere...

Ancak normal olmayan bazı alışkanlıklar da edindik bu arada... Daha az konuşup daha çok tüketip, yitirmeye başladık bazı şeylerimizi sanırım...

Geçenlerde kızım yüzünde üzgün ve somurtuk bir ifadeyle evin bir köşesindeki koltukta oturuyor buldum... Yanına gittiğimde elindeki cep telefonuyla cebelleşiyordu...

Sebebini sorduğumda, kız arkadaşının kendisini bugün hiç aramadığını söyledi... Ben de, "Kızım o seni aramamışsa, sen onu ara telefonla, halini hatırı sor" dediğimde şöyle bir yanıtla karşılaştım...

"Hayır baba, o bana bugün hiç çağrı atmadı ki..." "Çağrı atmadı ki" kelimelerine takıldım kaldım.. "Ne demek kızım bu çağrı atmak meselesi" diye sorduğumda ise aldığım yanıt karşısında daha da şaşırdım kaldım...

Bunlar günün belirli saatlerinde, neredeyse her saat başı diyeceğim geliyor; birbirlerine "çağrı atmak - yani birbirlerinin cep telefonlarını bir kez çaldırmak" suretiyle, "Nasılsın? İyi misin? Ben iyiyim, sen nasılsın?" gibilerinden bir konuşma dili oluşturmuşlar...

Kızım da, arkadaşı da, telefonlarını daha sabah açar açmaz birer kez çaldırıp, "Orada mısın?" çağrısı yaptıktan sonra konuşmaya başlıyorlarmış(!!??)... Günün ilerleyen saatlerinden sonra gelen "çağrı"laşmalar, "Nasılsın?", "İyi misin?", "Ne yapıyorsun?", "Ne yapalım?", "Buluşalım mı?" yoksa "Normal telefondan görüşelim" türünde gelişiyormuş...

Tabii bana böyle "çağrı atarak haberleşme" tuhaf geldiği için sordum kızıma... "Peki ya, o anda telefonu müsait değilse, çağrına yanıt alamazsan, ya ulaşılamazsa, ya meşgulse" türünde ya ve ya'larım sürdükçe kızımın yüzündeki ifadesinin değiştiğini hissettim... "Ama baba, o zaman mutlaka bana bir 'çağrı' atıp haber verirdi" demez mi...

Kızımı karşıma alarak konuyu bana tam anlatmasını istedim... O anlatınca şaşkınlığım daha da arttı... Şimdiki gençlerde böyle "çağrı atarak" haberleşme çok modaymış... Birbirlerine böyle gün boyu "çağrı" atarak haberleşmeye başlamışlar...

"Peki kızım çağrı yerine mesaj atın" birbirinize dedimse de, "Baba, mesaj atınca kontörümüz gidiyor... Neden atalım?" dedi... Eh düşünsenize her saat başı mesajlaşırlarsa böyle bir günde 100 kontörü harcarlar diye düşündüm... Haklı buldum kızımı...

"Peki kızım internet üzerinden mesajlaşın" deyince de, arkadaşının bilgisayarı ve interneti olmadığını söyleyince öylece suskun kalakaldım...

Ayrıca mesajlaşarak konuştuğu arkadaşları da varmış kızımın... Onlarla da kontürden tasarruf etmek için bir kontürlük mesajın içine yüzlerce şeyi sığdırıp haberleşebilmek için kelimeleri ya yarım yamalak yazıyorlarmış, ya da birtakım özel işaretler kullanarak yazışıyorlarmış...Tabii kısa dar bir metin alanına yüzlerce sözü sığdırmak için de Türkçe'yi katlediyorlar bu arada o da ayrı bir konu...

Kızımın o günkü üzüntüsü de arkadaşından gün içinde hiç "çağrı" almadığı içinmiş... Bu yüzden arkadaşına küsmüş... Hatta kızımın anlattığına göre, hiç "çağrı" alamadığı için arkadaşlıkları biten arkadaşları bile oluyormuş...

"Vay canına" dedim kendi kendime.... Biz bunca sene boşu boşuna konuşup, yazışıp, didinmişiz, didişmişiz birbirimizle... Halbuki bir "çağrı" atarak veya atmayarak işlerimizi kotaracakmışız GSM denilen cep telefonlarımız olsaymış...

Kısaca bugünlerde cep telefonlarıyla "çağrı"laşmak içerde, "konuşmak" dışarda, bundan da "haberiniz ola" diyerek son söz olarak şunu da ekleyelim yazımıza...

Bugünkü  "çağdaş"lıkta "iletişim”; “İletişim çağı”nda ise "çağrı"şalım... "Birbirimizi anlamaya çalışalım...” (mı?..)

Not: Bu yazdıklarımdan bir şey anlayana "çağrı" atılmaz, anlamayana ise itina ile "çağrı" atılır...

Ertan YURDERİ

8 Şubat 2007 Perşembe

"Annau Mamau"



Yukarıdaki başlığı okuduğunuzda hemen bu da ne diyeceksiniz biliyorum. Bu iki kelimeden oluşan cümle, aslında çok şey anlatıyor. Bu iki kelimeden oluşan cümleyi birkaç kez tekrarladığınızda anlamlı bir cümle olduğunu hemen fark edeceksiniz… Benim bunu fark edip belli bir farkındalığa ulaşmam pek o kadar kolay olmadı…

İnsanoğlu elbette belli başlı kavramlara ve anlayışlara kendini şartlandırıyor. Yaşamsal koşullarımızın zorluğu içindeyken, algılarımızla, çok yakınlarımızda olup bitenlerin pek farkında olmadığımız aşikardır. Oysa yaşam ve yaşamda bizlere sunulanlar bizlere hemen hemen her şeyi öğretiyor, yeter ki bunun farkına hemen varabilelim…

Neyse derin mevzular bunlar, bunlara bir daldık mı yine “pek derin” olacak, en iyisi mi biz yalın ve gerçek yaşama geriye dönelim. Esas konumuz olan “Annau mamau” cümlesine gelelim…

Efendim bu iki kelimeden oluşan cümle, ne Uzakdoğu kökenli bir dil, ne bir yer ismi, ne bileyim bir ülke adı, ne yaşama gözlerini yeni açmış bir bebeğe ait, ne de iki kelimeden oluşan bir “mantra” kelimesi…

Bu iki kelimeyi söyleyen kişi ya da varlık, tıpkı bizim gibi yaşama, dünyasal anlamda gözlerini açmış bir canlı türü… Hem de ne canlı… Tarifini vereyim, siz ne olduğunu anlayın hemen… 4 ayaklı (bizim algılarımıza göre), kuyruklu, üzerindeki giysisi sarı-beyaz olan, uzun bıyıklı, etçil beslenen, evimizin ve bizlerin dostu bir zat-ı muhterem… Kimden mi bahsediyorum, hemen anladınız değil mi? Evimizin tekir kedisi Şanslı Beyefendi’den…

Hadi bu satırlara kadar okuyup geldiniz de şimdi de bana, “Anlat bakalım Ertan efendi, bu ‘annau mamau’ a ne ola ki” dediğinizi duyar gibiyim…

Annau mamau demek (hemen algıladınız biliyorum) “anne mama” demek oluyor… Bu evimizin şanslı beyefendisi artık kendini (canı isteyip, kedilik yapmazsa) düzgün cümlelerle insan gibi ifade ediyor demek oluyor…

Zaten ben onun bir kedi mi, yoksa yaşamını kedi olarak sürdürmeye çalışan “Yükseltilmiş Bir Üstad” mı olduğunu karıştırmaya başladım… “Yükseltilmiş Bir Üstad” da ne ola ki diyeceksiniz, hani canım şöyle kendini yüksek bilgilerle donatmış Uzakdoğulu üstadlar yok mudur bildiğimiz, onlardan bahsediyorum… Böyle bir karara nasıl mı vardım biliyor musunuz, anlatayım, canınız sıkılmazsa…

Şanslı bize geldiğinde kendi annesinin bağrından dört aylıkken koparılmış bir yavru kediydi… Şu an altı yaşında oldu… Bize geldiği günden beri, kışlık evin terasından ve yazlığımın balkonundan başka sokak yüzü görmedi diyebilirim (Yazlıkta birkaç kez bahçeye kaçmaya teşebbüs etti de, ancak bunda başarılı olamadı)… Biz üç kişilik bir aileyiz. Onun katılımıyla evimizin dördüncü ferdi o oldu…

Şimdi şöyle bir düşünün… Hiç dilini bilmediğiniz bir yabancı ülkedesiniz ve altı seneniz o ülkenin insanlarıyla birlikte geçmiş… İster istemez, yaşamsal bir zorunluluk olarak o ülkenin dilini elbet öğreneceksiniz, yoksa sizin kendi anadilinizi o ülkenin insanlarına öğretemeniz na mümkün gibi görünür değil mi?.. Ancak sizinle aynı yaşamsal alanı paylaşanlara kendi dilinizden birkaç kelimeyi de öğretebilirsiniz, bu pek mümkün…

İşte Şanslı’da da ilk zamanlar böyle oldu… Bizlere derdini anlatana kadar “kedi” lisanını biz de çözmüş olduk… Çeşitli boğaz nağmeleriyle bize derdini çok güzel anlatmaya başladı… Yalnız Şanslı’nın dilini en çabuk öğrenen eşim oldu… Eh ne de olsa o da tecrübeli bir anne… Hani bilirsiniz bebekler daha konuşmaya başlamadan önce “dıgıl dıgıl” sesler çıkartırlar ve anneler bu “dıgıl”tıların ne demek olduğunu anlarlar ya… İşte öyle bir şey bu…

Eh zaman da çok çabuk gelip geçiyor elbet… Son zamanlarda dikkatimi çeken çok şey oluyor bu dünyada… Konuşan horozlar mı görmedik TV’lerde, “Allah” diyen arslanlar mı, ney üstadından ney dinleyip ney üstadına saatlerce sarılıp ağlayan kaplanlar mı…

Hele şöyle biraz daha geriye gittiğinizde uzaya ilk seyahat eden hayvanlara ne demeli peki… Maymunlar, köpekler, kediler uzaya insanoğlundan önce çıkmışlar, oradan da bizlere pati sallayarak (artık başparmakları işaret ve orta parmak arasında mı oldu onu bilemem ama) bizden ne kadar üstün canlılar olduklarını kanıtlamışlardır…

Eh durum böyle olunca da, malum bizim boynumuz da kıldan ince… Şimdi Şanslı evde bir üstad modunda yaşamını sürdürürken biraz sonra aşağıda da bahsedeceğim gibi Discovery Channel’den öğrendiğiyle; “Hey baba, benim atam olan tekir Felicette siz insanlardan önce uzaya çıkan ilk kedi. Onu bunu bilmem” tavrına zaman zaman öyle bir bürünüyor ki, o zaman gidip kulağından ısırmak geliyor içimden…

Yaw hakikaten de, 18 Ekim 1963 tarihinde daha insanoğlu uzaya ayak atmamışken, ilk kedi astronot olan Fransız asıllı tekir Felicette Cezayir’den Fransız 47 Veronique roketiyle uzaya gitmiş, dünyadan 120 mil uzaklaşarak oradan bizlere o da pati sallamış… Daha sonra da dünyaya o kadar yükseklikten paraşütle inme rekorunu kırmış…

Konu nerden nereye geldi görüyorsunuz… Bir “annau mamau” cümlesi bizlere satırlarca yazı yazdırtıyor…

Şimdi gelelim “Yükseltilmiş Bir Üstad” Şanslı’nın son durumuna… Herifçioğlu sabahın en er saatlerinde kalkar, tıpkı bir insan gibi ihtiyaçlarını karşılar, daha sonra da biz içerde “Dobra Dobra”yı ne bileyim “Sabah Sabah Seda Sayan”ı seyrederken, o da öbür odadaki TV’nin karşısına geçip ya National Geografic seyreder ya da Discovery Channell… Her iki kanalda da beğenmediği bir program olursa, hemen benim bilgisayarımın yanına gelir benden bilgisayarımda yüklü olan “New Age” tarzı müzik arşivimi açmamı bekler…

Daha sonra yanımdaki koltuğa oturur ve Tibetian Incantations grubunun “Om Mani Padme Hum” müziğiyle günlük meditasyonuna başlar… Müziğin içinde geçen her “Om Mani Padme Hum” sözcüğüyle gözlerini Tibetli Üstad’lar gibi çekik göz haline getirir, daha sonra da ruhsal anlamda astral seyahatine çıkar mır mır mırıldanarak… Meditasyonu yaklaşık bir-iki saat kadar sürer…

Daha sonra yerinden büyük Yogist tavrıyla kalkarak günlük Yoga hareketlerine devam etmeye başlar… (Yaptığım araştırmalarda ve yoga hocası ağabeyimden duyduğum kadarıyla Yoga’daki bazı hareketler, kedilerden ve değişik hayvanların kendilerini rahatlatmak amacıyla yaptığı hareketlerden alınmış)…

Derken Yoga’sını da bitiren Şanslı, benim üzerimde Reiki seanslarına başlar… Şimdi Reiki’yi bilen biri olarak söylüyorum bunları tabii ki de… Bedenimde hangi bölgede bir rahatsızlığımı hissetsem, Şanslı direkt o bölgeye gelir, üzerine oturur ve patilerini bir indirip bir kaldırmaya başlar ve o bölgenin üzerine yatıp seansını bir Reiki Üstadı sessizliğiyle sona erdirir… Cücü ağabeysinin filmlerdeki dediği gibi; “Hadi kalk ulen, işin bitti” der gibidir edası…

Geçenlerde aşağıdaki komşumuz Mukaddes teyzemiz geldi, o da biliyor bizim Reiki uygulayıcısı olduğumuzu, “Şu dizlerim ağrıyor Ertan, sana zahmet bir bakabilir misin?” dedi… Şanslı da oturduğu koltuğundan bu konuşmayı izliyordu… Yerinden o büyük edasıyla kalkıp “Hadi hadi, sen çekil şurdan, ben hallederim” der gibi bana pati atıp, gitti kadının kucağına yerleşiverdi deyuz… Patileriyle kadının dizlerine dokunup durdu. Az sonra kadın “Ay valla, ne iyi etti de geldi bu Şanslı kucağıma oturdu. Ağrım mağrım kalmadı” deyince bendeki karizma da bir anda yok olup gitti tabii…

İşte böyle sevgili dostlar, kedim Şanslı, bizlerle birlikte kendi yaşam senaryosunun gerektirdiği gibi rolünü oynuyor… O yaşamsal görevinin ne olduğunu çok iyi biliyor, ona göre davranıyor, ona göre hareket ediyor ve ona göre de kendini ifade ediyor… Bizlerle anlaşabilmek için de bizden, biz insanoğlunun konuştuğu dilden de konuşabilme yetisini geliştiriyor…. Yaşaması için gerekli olan gıdayı bizden istemesini “annau mamau” diyerek şu an öğrenmiş durumda… Suyunun bittiğini de su tabağına kuvvetli bir pati vuruşuyla belli etmekte… Daha nice hareketleri var bu satırlara da sığdıramadığım…

Kısaca bizim ondan, onun da bizden öğreneceği çok şey daha var muhakkak… Çünki, yaşam her iki türde de devam ediyor… VAR olduğumuz müddetçe de hep devam edecek… Yeter ki, TÜR’ler, birbirleriyle bir BÜTÜN olduğunu farkındalığına varabilsin… Unutmuş olabiliriz ama, Yaradan’ın da zaten BİZLER’den istediği de bu değil miydi?…

Ertan Yurderi


6 Şubat 2007 Salı

İlk yazı


İlk yazının tadı hiçbir şeyde yok sanırım!..

İnsan bir yere ilk yazı yazacağında ne yazacağına bir türlü karar veremez. Şöyle mi yazsam, böyle mi yazsam diye düşünür durur... Bu yazı da öyle olacak gibi görünüyor... Oysa ilk yazılar biraz daha keyifli olmalı değil mi?

Eh bir yazmaya başlayalım bakalım geriden geriden neler gelecek bilinmez... Gönül sesi bu... İçinden neler çıkacağı belli mi olur?

Bir bakarsın uzun bir yazı, bir bakarsın bir şiir, bir bakarsın makale yazmışsın... Döktürmüşsün yüreğinden geçenleri...

Gönüllerimizi ne kadar suskun bıraktığımızın farkındayım... Konuşturmayı unutmuşuz sanki. Ya da unutturmuşlar mı ne?..

Oysa gönül sesi hiç susturulmaması gereken bir şey... Gönül sesi susturulunca düşünce denizinde kaybolup gidersiniz... Onu yazıya dökmek gerek... Onu paylaşmak gerek...

Oysa gönül sesi nerede, ne zaman, ne şekilde konuşur o da bilinmez...

Şimdi olduğu gibi... Konuşur, konuşur, hiç susmaz...

Yazdırır durur kelimeleri, cümleleri, paragrafları...

"Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde...”

demiş Hayyam Rübailerinden birinde..

Bu şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları, bir anda dökülmeye başladı gönülgözümden klavyemin tıktıklarıyla karşımda öylece duran ekran denilen beyazcam üzerine …

Evet “Gönül” nedir?

Bence, Gönül; yüreğimizde var olduğu sanılan nitelik, sevgi, istek, anış, düşünüş gibi iç dünyamızı yansıtan duygular topluluğudur..

Öyle değişik şekilde insanlarda tezahür eder ki... O kadar değişikliğe bürünmüştür ki insanoğlu denilen bu yaratılmışlarda Gönül… Bunların her birini bu satırlara sığdırabilmek namümkün gibi görünse de, bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazmak gerektiği inancını taşıyorum, belki de bir gün biri çıkar, oturur yazar bu konuda da…

Gönül; kimine göre “sevdalanmak, sevmek, aşık olmak”la eşdeğer, kimine göre de “insanları kendine bağlamakla birlikte o kişiyle birbirine bağlanıp içten içe, özden öze sevmek, sevdanlanmakla…”

Gönül; kimine göre “duygusal birliktelik”, kimine göre “yapılmış bir iyiliğe karşı duyumsanan borçluluk duygusu”…

Gönül; kimine göre “aşk derdi çekmek”… Kimine göre “iç rahatlığı, tasasızlık, dertsizlik…”

Gönül; kimine göre “hiçbir baskı altında olmaksızın kendi isteğiyle, kendi hür iradesiyle kendini nitelendirmek…” Kimine göre “aşırı sevgiden kendini kurtaramamak, alamamak…”

Gönül; kimine göre “sevgilerin ve isteklerin eskisi gibi sürmesi için çabalamak…” Kimine göre “huzur, iç dinginliği, iç huzuru…”

Gönül; kimine göre “her şeye karşı duyulan doyum…”

Kimine göre de “Bir kimsenin gücenikliğini, uygun sözlerle, davranışlarla gidermek, onun gönlünü yeniden hoş etmek için iyi davranışlarda bulunmak” gibi anlamlandırabilirim… Bu “kimine göre”leri öyle çoğaltabilirim ki…

Yalnız bu yazdıklarım, varolan, yaşayan insanların ruhsal özellikleridir… Aslında biz “gönül”ün, “gönlümüz”ün farkındalığını tam yaşamıyoruz gerçek yaşamımızda da… Gönlümüzün tüm özelliklerini bir bilebilsek daha rahat ve huzurlu yaşar, bunun bilincine varınca da yaşamı daha çekilir hale getirebilirdik belki de...

Hayyam'ın anlatımıyla "gönül" bende bu duyumsamalara neden oldu, bir şiirsel güzelliğin çağrıştırdıkları bu bence… Peki ya sizce?

Hadi şimdi ben de size sorayım… Konuşturun bakalım siz de gönüllerinizi… "Gönül" ne?


Ertan Yurderi

20 Ocak 2007 Cumartesi

Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!)



Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin verdiği listede Türkiye'de 1909'da öldürülen Hasan Fehmi Bey'den bu yana 61 gazeteci cinayeti işlendi... Hrant Dink'e 40 gün önce yapılan saldırıyla birlikte listeye eklenen 62. gazeteci oldu...

Bugüne kadar sırf düşüncelerinden ötürü tam 62 gazeteci emekçimiz katledildi... Ne kötü bir manzara Türkiye için...

Hepsine Allah'tan rahmet diliyorum elbet... BİZ'ler onların bıraktıkları yoldan ilerleyenlerden olacağız her zaman...

Gazete havasını soluyup emekliliğe ayrıldığım döneme kadar ne kadar çok katledilen gazeteciye şahit oldum. Her birinin acısı yüreğimin derinliklerinde saklı...

En son 40 gün önce katledilen Hrant Dink'le de bu acım daha bir depreşmişti... Dün Hrant'ın ölümünün 40. günüydü... Mezarı başında tüm sevenleriyle birlikte anıldı... O yerde katledilmiş halini hatırladıkça, içim şimdi daha çok acıyor sanki...

Milliyet gazetesine girdiğim ilk yıllardı. Abdi İpekçi cinayetinin üzerinden sadece 3 yıl geçmişti... Gazetenin her yerinde onun anısı yaşıyordu sanki... 

Odacısından tutun çaycısına kadar tüm çalışanlar onun gazeteye getirmiş olduğu yenilikleri soluyordu sanki... Ben de dahil olmuştum bu soluklanmaya...

O seneler basın emekçilerinin hakkının en fazla alındığı senelerdi. Daha sonra bu elde edilen haklar teker teker ellerimizden alınacak ve emekçiler siyah camlar ardındaki plazalarına çekilip, bambaşka renkli basına dönüşüp, yayın hayatlarını sürdüreceklerdi...

Hrant Dink'le ilk tanışmam ise 90'lı senelerin sonlarına doğru olmuştu...

Akşam gazetesinde yapılan bir teksikat sonucu işten ayrılmıştım...

Birçok gazeteci ve aydın dostumun birlikte kurmuş oldukları Omnia Ajans'ta "basın bölümü"nde işe başlamıştım... Bu ajansta "Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf" adına "İstanbul Kültür ve Sanat Haritası" çıkartıyorduk... Bu dergide Istanbul'daki sinema, tiyatro, konser, opera ve bale, yeni çıkan kitaplar, gezi, müzik market, süreli yayınlar, fuarlar ve fotoğraf sanatı ile ilgili bir ay içinde olacak olan tüm etkinlikleri yayımlıyorduk...

Bu kültür haritasına katkıda bulunan renkli simalar da vardı elbet... Bu renkli simalardan sevdiğim iki kişi daha vardı... Biri Agos yazarlarından sevgili Hrant Dink ve bir diğeri de "İçimizdeki Karadelik" kitabının yazarı Oşin Çilingir'di... Bu iki yazarın da yazılarının dizgisini yapmaktan ve okumaktan büyük zevk duyardım...

Her ikisi de öyle naif'tilerdi ki... Yazılarının her cümlesinde içlerindeki bu ruh güzelliğini görmemek mümkün değildi... Hele ki sevgili Hrant, tıpkı yazdığı son yazısındaki cümleler gibiydi: "Bir güvercin gibiyim" ... "Ruh halim güvercin tedirginliği içinde"...

Dikkat edin sevgili dostlar, bu sözler ruh güzelliğini ön plana çıkarmış bir insana ait değil midir soruyorum size?...

Tıpkı Hilmi Yavuz'un dizelerindeki gibi bir insana ait yani: "Benim dışımdaki sır, senin içindeki aynadır"..

Satırlarıma, şu an kitaplarımın arasında büyük bir sevgiyle sakladığım içinde sevgili Oşin Çilingir'e ait bir yazının da bulunduğu bu Kültür ve Sanat Haritası'ndan Oşin'e ait bir yazıyla son vermek istiyorum...

Hiç'likle ilgili bir yazısıydı bu Oşin'in... Bu yazının en sevdiğim satırları ise;

(...) HİÇ'e varabilmek için öncelikle yaşamın diyalektiğini olduğu gibi onaylamak gerekir. Diyalektiğin kendinde etik arayışa girişmenin hiçbir anlamı yoktur. 'Önsel ilke'nin bize verili olduğunu içimize sindirmeliyiz. İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, namusluyla namussuzu, büyüklenenle küçükleneni, vicdanlıyla acımasızı, hoşgörülüyle hoşgörüsüzü, açgözlüyle alçakgönüllüyü, yardımseverle bencili, insan-severle vahşet işçisini, kısaca manevi tüm edim ve değerleri kendi zıtlarıyla birlikte kabul etmek, HİÇ'e varabilmenin ön koşuludur. Bütün hüner, sevgiyi hak etmeyeni dahi sevebilmektir. Bu aynı zamanda bizi kendimize yabancılaştıran kimliklerimizden kurtulabilmenin de biricik yoludur. HİÇ'e giden yolda zorunlu bir durak sayılan "doğal hoşgörünü"nün kaynağını da bu gerçekte aramamız gerekmektedir. Tıpkı İsa Peygamber'in dediği gibi 'Düşmanını dahi seveceksin' sözü, yaşamı özünden kavrayışın ürünüdür..." (...)

İşte dostlar, 40 gün önce bir güvercini daha havalandırdık İstanbul semalarından HİÇ'liğe giden bu sonsuz yolda...

Hepimizin başı, yitip giden tüm gazeteciler için bir kez daha sağolsun...

Bu arada da Sıdesutyun Paregamıs (Elveda Dostum) Hrant... Sıdesutyun Paregamıs...

Ertan Yurderi

13 Kasım 2006 Pazartesi

"Gideniz Hep Biz..."


"Gideniz hep biz, gideniz hep kendi YOL'umuzda..."

Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran bu boşluk denizinde, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Hiçbir şey göründüğü gibi değil... "Varlık ötemizde bir fısıltıdır bizim..." diye demiştim ya çok önce yazdığım yazılarımda... Fısıltılaşmaları da yaşamak, sözler ardındaki sessizlikte bu olsa gerek...

Demiş ki eski yaşamış Üstad'lardan biri;

"Yol bitmek bilmezdi giderdik biz... Giderdi gök, nerde kervan kimse bilmezdi... Derinlerden bakan bir gözdü sonsuzlukta her zerre...

Görülmez çıngıraklar belki yıldızlardı çepçevre, sınırsız çölde sesler, seslenişler hiç kesilmezdi..."


Evet; Sesler ve seslenişlerimiz boşlukta gibi gelse de bir an, o seslenişlerimiz hiç kesilmez... 'Yol' bitmek bilmez.. çünki, "gideniz hep biz, gideniz hep kendi yolumuzda"...

Benim de zaman zaman kendime sorduğum sorulara yanıtlar bulduğum zamanlar olur ve hemen de bir anda silinir gider dimağımdan... Tıpkı dilim gibi, kekemedir sorularım ve yanıtlarım birbirine.... Ses vermez bana zaman zaman fısıltılarım; içeriksiz, kof, eğreti, çıplak ve anlamsızlıklar içinde bırakır beni...

Varlık yaşıyor elbet kendince AN'lık zamanlarını... Şayet varlığın yokluktan yaratılması gerçek olmasaydı birden delikanlı ve genç kız olurdu çocuklar taaa ki geçmeden ergenlik çağları... Veya büyümüş ağaçlar çıkardı yerden birden... Oysa bellidir her şey; durum, ardarda ve ardısıra olur, nesnelerden oluşan... Belli bir ÖZ'den doğar tüm nesneler... Böyle sürer türlerin özelliği de bilinen... Evet işte bu yüzdendir ki nesnelerin geliştiğini ve sürdüğünü bilmemiz; kendi ÖZ'leri gereğincedir, tüm bunlar BAĞIMSIZ...

Başkaca tanım bulmak gerekmiyor elbet; çünki BAĞIMSIZ'dır insan ve değişik giysiler giymeye uygundur bedeni, bedenindeki düşünceleri... Bin yüzlü bir mücevherin ardında gizlenen bin yüzlü tanrılar gibiyiz her birimiz... Her perdeden inmiş parıltılarımız yeryüzüne... Ancak; HİÇ'leriz biz şimdi ve bu sonrasızlıkta... Yitip yok olmuşlarız... Ne ten, ne can, ne duyu, ne giysi... Bu HİÇ'likte bunlarsız VAR'ız...

Karşındaki en doğal haliyle hiçbir şey olmamış gibi davranır kendince; sen de onu tüm varlığınla önemsemiş gibi davranırsın yine kendince... Düşünce dizgemize göre; hangi nedenle olursa olsun varlığın başka varlıklara karşı ya etkileyen ya da etkilenen özellikleridir bu... Oysa her şey bu kadar mı? Çıkarımlar kurar her iki varlık tüm bu yaşanmışlıklarla... Yaşanmışlıklarla anlar ki varlık, varlık denizinde diğer varlıklarla birlikte sadece bir toz zerresi olduğunu...

Bu dünyada neden varolduğumuzu anlayabilmenin farkındalığına ulaşabilmenin tadı da hiçbir şeyde olmasa gerek... Şayet bunu bulabilmiş ve kendi içimizde yakalayabilmişsek...

Ancak; Hayyam der ki bir rübaisinde;

"Gönlüm dedim, bilgiden mahrum kalmadı. Gizli şeylerden anlamadığım, bilmediğim pek az şey kaldı. Ama bugün, aklımı başıma alıyor da bakıyorum. Anlıyorum ki ömrüm geçip gitmiş, hiçbir şey anlamamışım, bilmemişim..."

Tüm öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, yolumuz, yolumuzdaki yoldaşlarımız, yardımlarımız, yazılarımız vesairemiz, vesairemiz, vesairemiz... BİZ'ler için hala yeterli mi? Değil elbet... Yeterli değil... Bilmek ve anlamak adına, AN'laklar geliştiriyoruz sürekli yaşam alanlarımızda...

Ancak bildiğimiz kadar VAR'ız... Ve yine ancak; bu VAR'lığımız iki YOK'luk arasında da gidip gelmekte yaşadığımız tüm AN'larımızın içinde... Dünya bile esip giden yel üstüne kurulmuş bir HİÇ ise, çevremizdekiler de HİÇ'tir, BİZ de... Onun için yetinmeye yerinmek de niye olsun ki? O (egolarımız) Ne'yi bizden iyi bilmekte???

Paylaşım... Evet paylaşım ve paylaşmak güzeldir ve de özeldir... Ancak bunu endişeden uzak tutmak gerekir ve de gerektir... Neden hep başkalarının düşünceleri için kendimizi endişe denizine atarız ki?

Fuzuli'nin dediği gibi;

"Ger ben ben isem nesün sen ey yar,
Ger sen sen isen neyem ben-i zar"
demezler mi ki adama?

Kendimizdeki sırlar perdesinin ardına geçmeye veya gitmeye başkaca yol yok kendi kendimizden başka... Bu düzenden kimsenin ruhu bile haberdar değil ki.. yine kendi kendimizden başka...

Yorum zincirlerimizi kırmak adına paylaşıma ve paylaşılmaya devam etmek lazım tüm düşüncelerimizi... Nasıl onlar biri tarafından okunuyorsa şu an (tıpkı sizlerin okuduğu gibi), belki de ileride okunacak başka birileri tarafından da...

Evet evet... Karanlıkları besleyen 'gece'nin bedenime verdiği güçlüğü yıkıp, günü getiren güneş ışığının doğmalarını bekliyorum içimde, kendimi ve insan denen bedenleri tanımak adına... Bu yaptıklarım; o uçsuz bucaksız evrenle buluşmak için... Ve de tüm bu yazdıklarım; asılı duran boşlukta, sezilmez bir AN'ın getirdikleri gibi...

Ertan Yurderi

5 Kasım 2006 Pazar

GÜL'mek yakışır tüm ruhlara ...





Ey Sevgili,

Neden yazılanları hak etmez gönül? Neden böylesi kaçış SÖZ'lerden... SÖZ'ler, YOL'u ve YOLCU'larını gözler bilirsin...

Kelimelerini diz, SÖZ'lerin sarhoşluğa boğsun okuyanları, kendi SÖZ sarhoşluğunun ardı sıra... Ne'yi çıkarımlarsa çıkarsınlar bundan... Söylenmemiş söylemlerin seyreltisi mi etkiler onları, yoksa kendi içsel devinimlerinin sallantısı mı?

(Ki SÖZ sarhoşu etmesini isterdim, yazacaklarınla beni ... )

Bak coştum, içim içime sığmıyor, klavyeme vuruyor parmaklarım ve YA-ZI-YO-RUM... Acaba yazarken de yazılıyor muyum? Bu HAL'im ise bilinmez bir muamma...

Hadi, hadi çözül gönlüm, vur parmaklarım klavyemin tozlu tuşlarına...

Sevinç de bizimleydi yürürken o dolaşık yolları düşe kalka,
Umut da bizimleydi bitkin, dudağı çatlak, paralanmış dizleri düşe kalka,
Yaşam da bizimleydi gelince bir çıkmaz kapıya,
Ölüm de bizimleydi, son çare olarak bize sunulan..

Biz ise neyimiz varsa verdik YOL boyu yürürken, kör ve yıkık...
Kısaca her şey bizimleydi...

Neden gözyaşı? Bir yerin mi acıyor Sevgili?
Düşlerini mi unuttun yoksa?
Yoksa her yiteni mi giyindin, her eksileni mi?

Geçmişten kopan bir kırıntı mı,
Yoksa gelecekteki her gülüşün dikeni mi acıttı,
O minik ama bir o kadar da büyük yüreğini?

Gitmek o kadar kolay mı?
Ya da kalmak çaresizliğinle...

Kuşlar hep ağaç tepelerinde,
Rüzgar yok, ot kımıldamıyor belki de bak yörende...
Ama başucunda bekleyen ruhun,
Kanatsız bir karga şaşkınlığı içinde...

Güçlü görünmenin çaresizliğinde,
Neden acıtıyorsun dudaklarını?
Neden pınar yapıyorsun gözyaşlarını,
Pembe yanaklarından süzülen?..
Neden sesini çıkartmıyorsun bunca ağırlıktan kaldırıp da başını?

Söyle o zaman bana... Ne kalabilir senden?..
Yüzünün çizgileri mi, kurumuş bir yapragın okunmaz çizgilerinde?

Ne kalabilir senden, sesin mi,
Bir bilinmedik ırmaktaki sazlar arasından yükselip alçalan kurbaga sesinde?

Suyun gelip gelip dövdüğü ıssız bir kıyıdaki yosunlar ve çakıltaşları,
Ne saklayabilir gölgenden senin?

Her saniye milyonlarca doğuşun, ölümün,
Yenilenişin arasında var mı yer sana,
Gök mü umursadı, yer mi seni, şimdiye dek?

Eline geçirdiğin bütün uçlar,
Görünmez iplerin bütün uçları seni çıkarmadıysa bir yerlere,
Dönüp dönüp sende düğümleniyorsa hepsi,
Ne bu çırpınma? Neden bu çırpınma?

Çektiğin gibi üstüne gecenin yorganını,
Saklan olup bitecek her seyden sonsuza değin...
Gör, düş mü girer koynuna artik, yıldız mı girer...

Hayvansı bir uykuya dal gitsin,
Ne var kalacak senden bu ıpıssız çölde?

Rüzgar dakikada bir, yeni haritalar çizdikçe su uçsuz bucaksız kum yığınlarına,
Söyle, ne var kalacak senden?
Ne var kalacak senden bir düşünsene! ..

Kuşun, ağacın, suyun, kör bir sfenks umursamazlığıyla,
Kendi iç uzayına dalmış zamanın, AN'ın çevresinde?

Zamanin çevresinde eserken milyonlarca toz,
Toz benzeri bütün geçmişler, ya bütün gelecekler? ..

Sana soruyorum tüm bu soruları Sevgili?
Haykırarak yanıt ver bana; 'Ya bütün gelecekler? '...

Sal gitsin tüm olumsuz duyumsamalarını, seni senden uzaklaştıranları...

Elbette 'Sevgi' de olmalı;
Yaşamının en erk gecesine denk gelen de olmalı...
Tıpkı bu gece gibi ve ardı sıra gelecek gecelerin bize sunduğu tılsımlar gibi...

Şöyle sessiz ve sakin otur bir yere,
Düşün hayatından geçen nokta noktalarca küsur seneyi...

Hiç mi değmedi elin bir çiçeğe...
Bir ağaca, bir kuşa...

Varıp, giden, yiten mi oldu hep yaşamında sevgi uğruna...
Sal gitsin tüm olumsuz duyumsamalarını, seni senden uzaklaştıranları...

Sadece ve sadece gönül güzelliğini, içtenliğini sun,
Birkaç satıra dök kendini...
Sal tüm duyumsamalarını sonsuza, koyuver bırak akıp, gitsin...

Belki de şu satıra gelene dek,
İndiyse birkaç damla gözyaşı yanaklarını ıslatarak,
Benim de gözyaşlarıma denk gelen,
Belki de haykırarak hıçkıra hıçkıra ağlayarak sunduk
En dipsiz kuytularımızdaki birikeni;
Gecelerimizin salınımlarına terk ederek...

Neyse şu an salya sümüğüm ben de... Çözüldüm birden, kusuruma bakma olur mu?

Neden yazılanları hak etmez gönül? Neden böylesi kaçış SÖZ'lerden... SÖZ'ler, YOL'u ve YOLCU'larını gözler bilirsin...

Unutma Sevgili; GÜL, ruhun kokusu ve sembolüdür... Gül'mek yakışır tüm ruhlara... Hadi yüzündeki tebessüme eşlik ettir GÖNLÜ'nü, ve değdir SÖZ'lerinin tılsımını tüm yaşamına...

Hadi hadi Sevgili, daha ne duruyorsun, birkaç satır sen de yazsana! ...

Ertan Yurderi ... (Eski yazılarımdan derlemeler-1), 3.11.2006