22 Mart 2010 Pazartesi
Türk Standartları Enstitüsü ve Kullanma Kılavuzları ...
Bir ürün satın aldınız ve özelliklerini öğrenmek için kullanım kılavuzuna göz atmak istediniz. Ancak size kullanım açısından yardımcı olacak kullanma kılavuzunun birçok dilde yazılmış olduğunu ama içinde Türkçe çevirisinin bulunmadığını görüyorsunuz.
Sinirleniyorsunuz elbette bu duruma…
Ülkemizde satılan bir ürünün nasıl Türkçe kılavuzunun olamayacağını, üreticinin veya ithalatçının bu kadar mı düşüncesiz-duyarsız olduğunu, 9 milyon nüfusa sahip Yunanistan için bile Yunanca kullanım kılavuzu hazırlanırken, 75 milyonluk ülkemiz için neden aynı düzeyde kılavuz hazırlanmadığını, ülkemizin ve Türkçemizin bu saygıyı neden hak etmediğini, Türkiye'nin ve vatandaşlarının bu kadar mı değersiz görüldüğünü sorgulamak istiyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.
Sanırım bu duruma düşen ve bunu sorgulayan milyonlarca tüketici vardır muhakkak.
Ancak böyle bir rezaletin önüne geçebilmek için sizin de yapabileceğiniz şeyler de var elbet.
Almış olduğunuz yerli ya da ithal malın Türkçe Kullanım Kılavuzu yoksa, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın http://www.sanayi.gov.tr/ adresinden “Tüketici Şikayetleri” bölümünden şikâyet edebiliyorsunuz, satan şirkete ürün başına 156 TL ceza verdirebiliyorsunuz ve Türkçe kılavuzunun da size ulaştırılması sağlayabiliyorsunuz…
Sağlayabiliyorsunuz da aslında şimdi gelelim asıl konumuza… Bu neden böyle oluyor? Neden kullanım kılavuzlarında Türkçe bölümü yok? Ya da bu sektörde ne dolaplar dönüyor?
Son yıllarda ithalat patlaması yaşayan ülkemizde, “Avrupa Birliği Uyum Çalışmaları” çerçevesinde Dış Ticaret Müsteşarlığı yönetiminde, denetim ve gözetim uygulamaları başlatılmıştır. Denetim uygulamalarından en temeli ise CE (Europan Comformity) kapsamındadır. Bizde bu uygulama başlayana dek ithalat denetimleri, gümrük müdürlüklerinde gelen malların tarifelerinin belirlenmesi ile denetimden sorumlu ilgili kuruluşlara yönlendirilmesi ile daha mal ülkeye girmeden önce yapılmakta idi.
Bu kurumların başında da TSE (Türk Standartları Enstitüsü) gelmektedir (ya da gelmekteydi diyebiliriz). Avrupa Birliği’nde ise serbest piyasa gözetimi ile bu iş yapılır. Bizde de hedef bu uygulamaya geçmek olduğundan pilot olarak birkaç çeşit ürün için bu uygulama yapılıyor sadece.
“Avrupa Birliği Uyum Çalışmaları” başladıktan sonra TSE tarafından incelenen ürün çeşitleri o kadar azaltıldı ki neredeyse sadece sembolik ürünler TSE deney ve kontrollerine tabi tutuluyor.
Avrupa Birliği’nin 21 temel direktifi olmakla birlikte Sanayi Bakanlığı bunlardan sadece 3 tanesi için TSE den inceleme istiyor. Bunlar: Makine emniyeti direktifi, Elektro manyetik uyumluluk direktifi ve Alçak gerilim direktifi. Bir de Sağlık Bakanlığı’nın zorunlu kıldığı direktifler var. Bunlar ise: Tıbbi cihaz ve vücuda yerleştirilebilir tıbbi cihaz direktifleri. Yani topu topu 5 direktif var zorunlu incelenen.
Peki bu inceleme nasıl yapılıyor? Bu kapsamda gelen ürün eğer Gümrük Müdürlüğü tarafından ilgili kuruluşa(mesela TSE) gönderilmiş ise (altını çizerek söylemek istiyorum: gönderilmiş ise!!!) o zaman ürünün üzerinde kriterlere uygun bir CE işaretinin olup olmadığına bakılır ve üreticinin CE (Declaration Comformity), yani CE kriterlerine uygunluk self deklarasyonu ile mal çektirilir. Üstelik bu CE deklarasyon yazısının Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden birinin dilinde olması zorunlu. Yani Türkçe olursa kabul edilmiyor!!! (Çünkü biz daha tam üye değiliz…)
Bakanlık Türkçe kullanma kılavuzunu temel zorunluluk kılmamakla beraber, zavallı TSE canhıraş bir şekilde, “Tüketici Kullanma Kılavuzu” arama, olmayanlara mal çekilmeden gümrükte koydurma ve konulan kılavuzun da orijinaline uygun olmasını sağlamak için kendini paralamaktadır.
Peki ürün üzerinde CE’yi göremezlerse ne yapılıyor? O zaman da Avrupa Birliği’nce “Onaylı Kuruluş” adı altında tüm dünyada belirli kriterleri sağlamak zorunda olan özel kuruluşlar var. Bu kuruluşlar tarafından o ürüne ait test raporları isteniyor ve olumlu sonuç verilmiş test raporu ise ithalatçıdan CE’si düzeltilmeden piyasaya arz edilmeyeceğine dair bir taahhütname alınarak yurda sokuluyor.
Ama CE’sinde, hatta Avrupa ülkelerinde onaylı kuruluş adı altında çalışan ve test raporu belge veren bir sürü kuruluş var! Gelen raporların ne kadarı sağlıklı? Bu da çok düşündürücü!..
Eskiden tüm oyuncaklara TSE tarafından (tabii Gümrük’ten gönderilenler!) mutlaka deney yapılırdı. Çocukların oynadığı ağzına götürdüğü vs. bu oyuncaklara artık deney yapılmıyor, daha doğrusu yaptırılmıyor!..
Keza musluk ve armatürler de öyle. Kalitesiz malzemeler nedeniyle musluklardan neredeyse zehirli su akıyor. Uzakdoğu ülkelerinden çok daha kaliteli üretim yapan yerli imalatçılar kan ağlıyor. Neden mi? Çünkü onların uyması gereken bizim Türk standartlarımız var ama ithalatı yapılan bu mallar için artık yok!.. Ve kalitesi düşük ve ucuz mallar yurda girdiği için hem tüketici mağdur, hem de yerli üretici zorunlu olarak kaliteyi düşüremediğinden oldukça zararda.
Bu örnekler gibi o kadar çok ürün çeşidi var ki ARTIK. Hiçbir bir inceleme yapılmadan ya da Avrupa Birliği kurallarına uyum sağlayacağız diye göstermelik kontrole tabi tutulan mallar var ki piyasada.
Mesela bizim milli şartlarımız vardı eskiden. Artık ithal mallarına bunlar uygulanmıyor. Hemen aklıma gelen örnek: Fiş ve prizler. Ucu Avrupa normlarında uygun olan ama hiçbir şekilde bizim prizlere giremeyecek olan türdeki fişli bir sürü ürün sırf üzerinde CE işareti var ve üreticisi uygunluk beyanı veriyor diye ülkemize giriyor!..
Türkçe kullanma kılavuzu çok önemli bence de mutlaka olmalı, onu üreten, bizim halkımıza satarak para kazanıyorsa, o zaman bu ülkenin insanlarına anlayacağı dilden hitap etmeye mecbur, daha doğrusu mecbur tutulmalı...
Bence eğer bir duyarlılık göstermemiz gerekiyorsa adı üzerinde Türk Standartları Enstitüsü Kurumu’na sahip çıkmalıyız derim.
Çeşitli komplolarla küçük düşürülen, halen de alçaltılmak için ellerinden gelen her şey yapılan ve her alanda atıl bir hale getirilmeye çalışılan (halihazırda birçok alan da öyle olmuş durumda) bu kuruma bence Türk halkı olarak sahip çıkmalıyız.
Başka yerlerin hatalarını kapatmak ya da başka yerlere rant sağlamak adına, TSE kurban ediliyor, haberimiz yok...
Bu arada TSE’nin de eksikleri yok mu? Elbette var ama geliştirmek yerine başka hedefler için yok etmek ne kadar doğru?
Aslında konu içinde bir çok konu var. Açıldıkça açılıyor. Ortada kılıfına uydurulmuş çok ciddi bir senaryo var mesela. AB uyum çerçevesi adı altında oynananlar başka, ayrıca TSE konusu da çok özel bir yazı dizisi bile olabilir…
Kısaca TSE için de şunları söyleyebilirim… Bu kurum tüm giderlerini, personel maaşları da dahil olmak üzere kendi kazanıp karşılayan devlete hiç yük olmayan bir kurum.
Ve her yıl çok ciddi miktarda yüklü parayı da Hazine’ye devrediyor ayrıca (ya da devrediyordu!). Birileri bu kurumun kazancına göz koyup suyun yolunu kendilerine çevirmek isteyince çeşitli kılıflarla oyunlara başlandı.
Şöyle söylemek gerekirse, 2003 yılında TSE’nin kendi tüm giderleri dışında o yıl kazandığı paradan Hazine’ye aktardığı miktar 80 milyon (trilyon) civarındaydı. Şu gün yıllık kazancı 3-4 bin (milyar) civarında sadece!!!! Ne acı değil mi?...
IMF’lerden borç dilenirken, Hazine’ye bu para tıkır tıkır geliyordu. Hatta daha önceki yıllarda bu miktar çok daha yüksekti. Ama birileri bu paraya göz koydu ve TSE’nin yaptığı işler elinden alınarak çoğu özelleştirilmeye ya da AB uyum süreci kurallarında başka şekillerde yaptırılmaya başlandı!
Üstelik oyun içinde oyun... Tüm bunlar yapılırken TSE, iş beceremeyen kurum olduğu için böyle olduğu, namusuyla çalışan insanları ufak tefek hataları yüzünden sanki acayip yolsuzluklar yapmış gibi gazetelerde boy boy lanse ettiler, alınlarına karalar çaldılar. Ve birileri de bunu bulmuş konumuna gelerek kahraman olmuş oldular. Çoğu üst düzey, yerinde ağırlığı olan ve kuruma sahip çıkacak güçlü adamlardı. Bunlar yerinden alınınca kurum savunmasız kaldı. Geriye kalanları da saçma sapan şeylerden habire yargıladılar, cezalar verdiler. İş yapanları yapamaz hale getirdiler ya da istifayı zorunlu hale getirerek kurumdan ayırdılar. Meydan ise, iş yapamaz beceriksiz yalakalara ve kendi doldurdukları yeni insanlara kaldı.
Ancak gazetelere aylarca manşet yapılan üst düzey personelin hemen hepsi yargı süreci sonunda görevleri iade edilmek ve de tazminat almak koşulu ile görev yerlerine iade edildiler. Ama hangi gazetede çıktı aklandıkları? Zaten de barınamadılar ve görevini geriye alanların hepsi en fazla birkaç gün yerinde oturup istifa etmek zorunda kaldı! Bu arada da zaten olan çoktaaan olmuştu..
Evet, bu konuda söyleyebileceklerim bu kadar… Yazdığım gibi senaryo çok farklı…
Sadece şunu vurgulayabilirim ki Türk halkı ve tüketicisi uyansın ve kendisi için önemli olan ve görev yapmaya çalışan kurumlarına sahip çıksın… TSE’yi ve diğer kurumlarını, başkalarına kurban ettirmesin!..
Ertan Yurderi
21 Mart 2010 Pazar
Yandaş sinema, yandaş film ve yandaş seyirci ...
Yandaş kelime anlamı olarak birinden ya da bir şeyden yana olan, bir düşünceye, bir isteğe, bir oya katılan, onu destekleyen kimseye verilen sıfat veya addır... Yandaşlık da yandaş olma durumudur...
Son 8 yılda maalesef "yandaş" ve "yandaşlık" kavramı aldı başını gidiyor... Her şeye farklı iki yönden bakar olduk ne yazık ki...
Yandaşlık toplumun her alanına girdi... Yandaş bakkal, yandaş manav, yandaş kasap, yandaş market, yandaş avukat, yandaş savcı, yandaş hâkim, yandaş gazeteci, yandaş oyuncu, yandaş yazar, yandaş TV, yandaş radyo, yandaş sanatçı, vs.. vs.. vs..
Toplum; yandaş olan ve olmayan olarak tanımlanır oldu her alanda...
Kültür ve sanatta yandaşlık olur mu diyeceksiniz... Oluyor ne yazık ki...
Yandaş tiyatro eserleri, yandaş tiyatrolar ve yandaş tiyatro oyuncularının yanına şimdi de yandaş sinemalar, yandaş filmciler ve yandaş seyirciler de eklendi...
Hemen yandaş sinema, film ve yandaş seyirci olayını açalım...

Can Dündar'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği "Mustafa" adlı film 29 Ekim 2009'da vizyona girmeden önce tüm yandaş TV kanallarında, internet sitelerinde "çocuklara Atatürk'ü sevdirtecek film 'Mustafa' vizyona giriyor, herkes çocuğunu alıp bu filmi gitsin" derken basına tanıtım bültenlerinde ise şunlar söyleniyordu:
.... "Ölümünün 70. yıl dönümünde Atatürk’ün Türkiye’ye, dünyaya ve yeni yetişen nesle tam anlatılamadığı, yapılan belgesellerin Türkiye ölçeğiyle sınırlı ve belli bir dönemle kısıtlı kaldığı" ....
.... "Atatürk’ün daha önce görülmeyen fotoğraflarına, hatıralarını yazdığı not defterlerine, yakınlarına yolladığı çok özel mektuplarına, günlüğüne, el yazmalarına ulaşıldığı" ....
.... "Geniş ve deneyimli bir kadronun Atatürk’e dair yazılan kitapları, yerli yabancı basını, diplomatik yazışmaları tarayarak objektif, sıcak bir hayat hikayesi anlatmaya çalıştığı" ....
.... " Atatürk’ten kalan eşyaların, anıların, çalıştığı karargahların, yaşadığı evlerin, geride bıraktığı belgelerin, sevdiği müziklerin, söylediği sözlerin titizlikle derlendiği" ....
Ve film vizyona girdikten sonra... O kadar çok tarihi hatalar yapıldığı, Atatürk'ü o kadar kötü tanıtan bir film olduğu ortaya çıktı ki... O yandaş TV'lerin ve internet sitelerinin Atatürk'ü bu kadar kötü gösteren "Mustafa" filmine neden bu kadar destek vermiş olduğunu ve AKP'li ve Fetocu güruh tarafından neden bu kadar beğeni topladığını, bir kez daha anlamış olduk...
Şimdi gelelim bugüne...
Bugünlerde senaryosunu, müziğini ve yönetmenliğini Zülfü Livaneli'nin yaptığı "Veda" filmi ve Turgut Özakman'ın yazdığı, Hamdi Alkan'ın yönettiği "Dersimiz Atatürk" filmi vizyonda...
"Veda" ve "Dersimiz Atatürk" filmi, "Mustafa" filminden tamamen farklı elbette...
"Mustafa" adlı film çeşitli saçmalıklarla ve uydurma hikayeler ile doluyken, filmde ATATÜRK’e utanmadan ve yüzsüzce “ Yemek yemeyi seven , hep sarhoş gezen, sarhoş olunca ağlayan, kadın düşkünü… …” iftiraları atılırken...
"Veda" filminde ise Salih Bozok’un anlatımıyla, Atatürk’ün hayatının dönüm noktalarının, vatanı kurtarmak için ölüme meydan okuyan bir kuşağın komutanının hikayesi, hiçbir abartıya kaçmadan yalın ve net bir şekilde aktarılmış...
"Dersimiz Atatürk" filminde ise yazar Turgut Özakman herkese şöyle sesleniyor: "Bu film sizlere Atatürk’ü doğru olarak yansıtmak için yapıldı. Bu filme ailecek gelin. Filmi gururla, zevkle, yararlanarak izleyeceğinizden eminim... Mustafa Kemal konusunda doğru, yalın bir film yapmak için hepimiz çok özen gösterdik..."
Kısaca, "Veda" ve "Dersimiz Atatürk" filmde bizlere gösterilen Atatürk ile Can Dündar'ın "Mustafa"sında gösterilen Atatürk arasında dağlar kadar fark olduğunu izlerken anlıyorsunuz...
Can Dündar'ın "Mustafa"sı vizyona girdiğinde yandaş medyada neden bu kadar sansasyon yaratıldığını bir kez daha anlamış olduk... "Mustafa" filminde Atatürk karalanacak, hafızalarımızdaki "Atatürk" imajı silinip yerine bambaşka bir "Atatürk" imajı empoze edilecekti...
Peki bunu başarabildiler mi? Elbette ki hayır... Başaramadılar...
Can Dündar da umarım rezil olmuş, utanmış ve biraz olsun sıkılmıştır...
Ancak bugünlerde tuhaf şeyler de oluyor sinemalarda...
Turgut Özakman'ın filmi "Dersimiz Atatürk" yeni çıktı ama onu bilemiyorum ama (yakında bu filmle de ilgili engellemeleri duyarız basından), "Veda" filmi çeşitli engellemelerle karşılaşıyormuş... Geçen haftalarda CNNTürk'te "Saba Tümer"in programına çıkan Zülfü Livaneli'de benzer şeyler söylemişti...
Engellemelere örnek vermek gerekirse;
"Veda" filmini oynatan bir sinemaya gidiyorsunuz ve herhangi bir matine için bilet almak istiyorsunuz... Ancak bilet yok... Sanıyorsunuz ki, filme çok rağbet var... Yer bulunamıyor... Ancak gerçek hiç de öyle değil... Sinema kaç kişilik ise o kadar bilet ayrılmış... Ancak film saati geldiğinde ne gelen var, ne de giden... Film başlarken tesadüf bilet bulup içeriye girenler ise sadece 3-5 kişinin varlığından söz ediyorlar...
Peki bu biletleri ayırtanlar kimlerdir? Neden gelip almazlar? Neden filmi izlemeye gelenlere bilet yok denir? Bunu anlayan varsa beri gelsin...
Bir örnek de İzmir'den...
Geçenlerde İzmir'de Palmiye AVM'deki sinema salonlarında filmin afişleri ve seans saatleri yazılı olduğu halde gişede filmin gösterimde olmadığı yanıtını almış sinemaseverler...
Nedeni ise İzmir Yüksek İslam Ens. ve İzmir İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin sinemanın tüm gösterimleri için bilet talep ettikleri ve ama "Veda " yerine "Eşrefpaşalılar" filmini izlemek istediklerini beyan edip sinemayı günlük kapatmışlar.
Geçen gün Vatan gazetesinin internet sitesinde "Veda'da şok iddia" başlıklı bir haber okudum... (Bknz: http://haber.gazetevatan.com/VEDAda_sok_iddia/294662/1/Gundem )
Eğitim-İş Samsun Şube Başkanı İsmail Tutoğlu, Atatürk’ü konu alan 'Veda' filmine öğrencilerini götürmek isteyen öğretmen ve idarecilere örtülü ve sözlü bir şekilde, milli eğitim müdürlüklerince, bürokratik zorluk çıkarıldığını ileri sürülüyor dedikten sonra yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bu tür baskıların ancak darbe dönemlerinde yaşandığını demokratik ülkelerde böyle bir uygulamanın olmaması gerektiğini belirtmek istiyoruz. Eğitim-İş olarak bu konu ile ilgili oluşabilecek sorunlarda tüm çalışanlara hukuksal yardımda bulunmayı taahhüt ediyoruz. Böyle bir olay antidemokratiktir... Eğitim İş olarak buradan çağrıda bulunuyoruz. Tüm Atatürkçü, aydın, demokrat, çağdaş, Cumhuriyet öğretmenlerini ve velilerimizi; öğrencilerine Atatürk’ü konu alan 'Veda' ve 'Dersimiz Atatürk' filmlerini izletmeye bu anti demokratik tavra karşı demokratik tavır göstermeye davet ediyoruz"
İşte kısaca durum bu... "Mustafa" filmine otobüs otobüs götürülüp Atatürk'le uzaktan yakından ilgisi ve alakası olmayan filmi izlettirilen öğrenciler, "Veda" filminden ise adeta kaçırılıyormuş...
Asıl merak ettiğim şey ise Turgut Özakman'ın "Dersimiz Atatürk" filmiyle ilgili... Bakalım "Veda"nın başına gelen engellemeler bu filmin de başına gelecek mi?..
Yazımın başlığına "Yandaş sinema, yandaş film ve yandaş seyirci ..." diye boşuna başlık atmadım...
Bu ülkede artık her alana "yandaşlık" kavramının yerleştiği kesin... Herkes bir şekilde birbirini kollar oldu bu yüzden...
Peki bu kavramı kim çıkardı? Bu milletin aklına "yandaşlık" fikrini kimler yerleştirdi? Bunun gelecekte getirisi ve götürüsü ne olacak?
Meydanlarda, "Yaradılanı severim Yaradan'dan ötürü" nutukları atanlar ve bu nutuklara ağlayanlar bu millete ne yaptıklarının farkında değiller mi?
Yazık, çok yazık... Gerçekten bu millet bunların hiçbirisini haketmiyor...
Ertan Yurderi
20 Mart 2010 Cumartesi
Bize bir şey olmaz diyenler!..
Tüm günümü internette çeşitli gazetelerin köşe yazarlarının ve bazı site yazarlarının yazdıklarını ve okuyucuların da bu yazılanlara yazdığı yorumlarını okuyarak geçirdim...
Gözüme çarpan en etkili sözcük "Bize bir şey olmaz diyenler" oldu...
İyi tamam, anladım...
Şayet, "size bir şey olmaz diye düşünüyorsanız" o zaman SİZ'leri "Türkiye'ye güya demokrasiyi yerleştirecek 'demokrasi kahramanı' olarak gördüğünüz NORMALLERE" bırakalım bakalım ne olacak?...
Ülkeye bir şeylerin "yerleşeceği" kesin, ama adı "demokrasi" mi olur, yoksa başka bir şey mi olur, orası biraz belirsiz gibi...
Bu arada çok önceleri "normalleştirme" fonksiyonu ve "normalleşme" ile ilgili bir şeyi farketmiştim bilgisayarımda.
Örneğin;
Farklı kaynaklardan gelen MP3'ler, değişik ses yüksekliğine sahip olabilir.
Bunlardan derleme bir CD yapmak isterseniz önce tüm farklı kaynakları "normalleştirmeniz" gerekir.
Yani yüksek çıkan sesleri biraz kısman, kısık olanları da biraz yükseltmen.
Bu, MP3 için iyi bir özellik olabilir belki.
Ama, "demokrasi" adına yola çıkan biri için, aksine "tek tip insan, sıfır muhalefet" yaratma anlamına gelir bu özellik.
Zaten, her muhalif ses, maddi ve ya manevi güç kullanılarak kısılmaya çalışılıyor...
Bazı APTALLAR da, sıranın kendilerine de geleceğini görmeyip, muhalif sesleri "statükocu dinazorlar" olarak niteliyor.
Birilerinin çok demokrat olduğu veya demokrasi getireceğini savunan, ya yandaştır, ya da kimse kusura bakmasın; geri zekâlı.
Nero programında ses CD'si yaparken de "Normalization" (normalleştirme) gibi bir yer vardır, oraya bir tıklarsın, tüm parçalar bir anda normalleşir.
Ama bunu ancak "kişiye bağımlı olan CD" lerde yapabilirsin.
Bu bağımlılar kim mi?
Onlar kendi başına bir b.k yemeyi beceremeyenler, bir kaç uyanığın bilinçli uygulamaları ile eğitimden geçmeyenler, eğitimsiz, cahil, cühela kalanlardır...
Ama tabii ki eğitimli olup, akıllı olup yine bu "normalization" a kendini kaptıranlar da var...
Onlar da dediğim gibi; ya yandaştırlar, ya menfaat ve çıkarları o yöndedir ya da hakikaten geri zekâlıdırlar.
Onlara boşuna; "tatlısu demokratları" denmiyor...
Balık hafızalıdır bunlar... 3 saniye sonra herşeyi unuturlar...
Aslında bu zavallı balıkların da bir kabahati yok. Asıl kabahatlı onları devamlı bir yerlerden yemleyen ve çift göbek yapmalarını sağlayan cemaatlerinde...
Ya, neyse; "bize bir şey olmaz diyenleri" ben niye bu kadar düşünüyorum ki, baksınlar kendi başlarının çaresine...
Ertan Yurderi
19 Mart 2010 Cuma
"Üreten susarsa, Türkiye susar..."
Yükleyen bigumigu.
Hiç denk geldiniz mi bilmiyorum da, bugünlerde tüm TV kanallarının reklam kuşaklarında bir zamanlar bize ait ancak şu an Kazak'lara (aslında Turanalem bank adı altında hisselerinin çoğu bir Ermeni'ye ait grupmuş) ait Şekerbank'ın reklamları gösteriliyor...
Bir anda ekrana çıkan çiftçi, madenci, dokumacı, ayakkabıcı vs. vs.. sessizce öyle duruyorlar ve o müthiş söz reklama damgasını vuruyor: "Üreten susarsa, Türkiye susar."...
Bu filmi Nefes filminin yönetmeni Levent Semerci çekmiş... Anadolu’da 16 bin kilometre kat ederek 158 küçük işletmeden görüntüler almış ancak bunlardan 11 tanesi reklam filmi olarak bizlere sunuluyormuş...
Çekilen filme, çekene, senaryo yazarına vs..'ye hiç bir diyeceğim yok... Bu reklam filmine katkı sağlayanlar bir Türkiye panoramasını ve gerçeğini ortaya koymuşlar...
Ancak acı gerçek şu ki, bu ülkede 2002'den bu yana koca koca işletmeler satıldı, çokları battı, binlerce esnaf kepenk indirdi, ekonomik sıkıntıdan birçok insan cinnet geçirdi, çoluğunu çocuğunu öldürüp, intihar etti...
Peki bu ülkeyi kim bu hale getirdi? Ekonomiyi kısır döngüye kim soktu? Üretimi, üreteni susturan kim oldu?
Yılmaz Özdil 7 Temmuz 2007 Sabah gazetesi'ndeki köşesinden aşağıdaki saptamaları yapıp, "Sadece 4.5 yıl önce hepsi Türk'tü" dememişmiydi?.. O yazıyı hatırlayalım isterseniz...
"...
Türk Telekom, Arap'ın.
Telsim İngiliz'in.
Kuşadası Limanı İsrailli'nin.
İzmir Limanı Hong Konglu'nun..
Araç muayene işi Alman'ın.
Başak Sigorta Fransız'ın.
Adabank Kuveytli'nin.
İETT Garajı Dubaili'nin.
Avea Lübnanlı'nın.
Petkim Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık..Ermeni...)
Rakı Amerikalı'nın.
Finansbank Yunanlı'nın.
Oyakbank Hollandalı'nın.
Denizbank Belçikalı'nın.
Türkiye Finans Kuveytli'nin.
TEB Fransız'ın.
Cbank İsrailli'nin.
MNG Bank Lübnanlı'nın.
Alternatif Bank Yunanlı'nın.
Dışbank Hollandalı'nın.
Şekerbank Kazak'ın.
Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.
Turkcell'in yarısı Finli'nin, Rus'un.
Beymen'in yarısı Amerikalı'nın.
Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nın.
Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın.
Eczacıbaşı İlaç Çek'in.
İzocam Fransız'ın .
TGRT(Fox) Amerikalı'nın.
Demirdöküm Alman'ın.
Döktaş Fransız'ın.
Süper FM Kanadalı'nın.
Hepsi TÜRKtü.
Sadece 4.5 yıl önce.
...."
Pazarlama dâhisi eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan bunların çoğunu satarken;
“- Ne banka bırakacağız, ne fabrika. Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız. Hepsini satacağız.” demiyor muydu?
Tüm bunlar olurken bu milletimiz neden susuyordu? Başına geleceklerden neden haberi yoktu?
Kemal Unakıtan'ın sözlerinden aklımızda kalanlarını şöyle sıralayalım, hafızamızı tazeleyelim... Sonrasında neler olduğunu da siz bulun artık...
Örneğin Sümerbank için söylediği;
“- Sümerbank tarihten siliniyor. Elinde bir şey kalmadığı için ismini de kaldırıyoruz.” Sonra ne oldu?..
SEKA için söylediği;
“- Stratejik yer imiş. Ne stratejisi önemli olan müşteri bulmak. Müşteri gece gelsin, pijamayla çıkarım karşılarına. Seviyorum bu işleri arkadaş...” Sonra ne oldu?..
Şeker fabrikaları için söylediği;
“- Kâr edeni de, zarar edeni de satacağız”. Sonra ne oldu?..
TEKEL için söylediği;
“- Babalar gibi satarız”... Sonra ne oldu? (Şimdi ortalıkta kalan işçiler 4C statüsünde çalıştırılmak istenmiyor mu?...)
PETKİM için söylediği;
“- Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar. Gelsinler işgal etsinler”. Sonra ne oldu?..
TÜPRAŞ için söylediği;
“- Parayı veren düdüğü çalar. TÜPRAŞ’ı da satar mısın diyorlar. Satarım arkadaş” Sonra ne oldu?..
Limanlar için söylediği;
“- Ne banka bırakacağız ne fabrika. Ne de işletme. Liman da bırakmayacağız. Hepsini satacağız." Sonra ne oldu?
Erdemir’in yabancılara satışına karşı çıkarak istifa eden Erdemir ve İsdemir genel müdürlerine yanıtı neydi: “Kime satılırsa satılsın sana ne?”
Ya Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın TELEKOM için şu söylediğine ne demeli?..
"- 20 bin dolar veren herkese Telekom’a ait bilgileri vereceklerini" söylemişti... Burada utanç verici olan bunu ima etmek için kullandığı cümle “20 bin dolar veren kızımızı görür” diyordu... Sonra ne oldu? Kime satıldı?
Şimdi gelelim kıssadan hisseye ve bu reklamı çözmeye...
Kimin gözünü boyamaya, kimleri kandırmaya çalışıyorlar ki artık daha...
Sanki bu reklamı verenler, diğer kuruluşları satın alanlar gibi Türkiye'nin üretmesini ve kazanmasını mı istiyorlar? "Türkiye üretsin, kazansın, büyüsün" mü demek istiyorlar?
Eğer bu kadar safçana düşünen varsa diyeceğim bir şey yok...
İşsizlik rakamları ortada... Bu milletin değil "üretim" yapacak, "konuşacak hali bile" kalmamış... Bırakmamışlar... Bir de üstüne üstlük bankadan kredi mi alacak borca bir kat daha mı batacak sonra ödeyemeyecek? Eee sonra ne olacak?..
Yarım asırlık ömrüm süresince Türkiye'de üretenin bu kadar sustuğunu ve susturulduğunu, üretimin bu kadar düştüğünü, işsizlik oranının bu kadar arttığını, insanların açlık sınırında yaşatılmak zorunda bırakıldığına hiç şahit olmamıştım... Şu geçen 8 sene zarfında hepsine şahit oldum...
Geleceğe dair ne kadar ümidimiz kaldı ki?
Günden güne iyiye doğru gideceğimize, geriye doğru hızla gidiyoruz. Yanılıyor muyum, yoksa toplumsal paranoyaya ben de mi kendimi kaptırdım...
Bence "üretemeyen ve tüketmekten de kaçınanTürkiye" tamamen sustu...
Ancak ağzı olanlar hâlâ konuşmaya ve satmaya babalar gibi devam ediyorlar...
Başka ne diyebilirim ki: "Yaradan hepimizin sonunu hayr etsin..."
Ertan Yurderi
18 Mart 2010 Perşembe
Türksat3A uydumuzdaki yeni rezillikler ...
Yaklaşık bundan 3 sene önce bloğumda "Çanaklandık yozlaştık(mı?)" başlıklı bir yazı yazmıştım... ( Bknz )
Yazımda Türksat uydusu üzerinden hiçbir anlamı olmayan, sadece "laf olsun, torba olsun" anlamında yayın yapan TV kanallarının varlığından söz etmiştim...
Bu tür TV kanallarında "çöpçatanlıktan tutun, tıpkı diğer yabancı uydular üzerinde yayın yapan cinsel sohbet hatları gibi yarı çıplak hatunları konuşturarak yayın yapıyorlar, bu tür kanalların müdavimlerinin cinsel isteklerini kabartıp soyuyorlar ... " diye de yazmıştım...
Ve şu soruları sormuştum: "Bu tür kanalların sahipleri kimlerdir?" "Bu tür kanalları Türksat'a kim almıştır?" "RTÜK bunları denetlemiyor mu?"
Elbette bu 3 sene içinde Türksat uydusu epey bir yol katetti... Türksat 1C'den başlayarak Türksat 3A uydumuza geçti kanallar... Uydu kanallarımız çoğaldıkça, yozlaşma da buna paralel gidiyor...
Şimdilerde benzer türde yeni kanallar var Türksat3A uydusu üzerinde... Ve o kanallarda yine bahsettiğim şekilde denetimsiz şekilde yayın yapılıyor... Türksat bu tür kanalları bile bile neden yayına alıyor, birilerinin ceplerindeki parayı neden başka bir yere aktarılmasına aracı oluyor bir türlü anlayabilmiş değilim...
Çöpçatan sitelerinin ve cinsel içerikli kanallara son zamanlarda insanların dini duygularını sömüren kanalların da varlığı eklenince, bir curcunadır gidiyor Türksat3A'da... Tıpkı 3 sene önce olduğu gibi; Şu şu numarayı ara, cebine şu sure gelsin, şu şu numarayı ara duaların kabul olsun... Vs.. Vs.. Vs...
Neyse benim şimdi anlatacağım konu dini yayın yapan kanallarla ilgili değil... Onlar zaten milletin dini duygularını sömürmeye devam edip tıpkı Denizfeneri gibi milletin paralarını ütmeye devam ediyorlar...
Benim asıl anlatacağım çöpçatanlık ya da cinsel içerikli yayın yapan kanallarda yaşanan rezilliklerle ilgili...
Geçen akşam Flash TV kanalında Yalçın Çakır'ın sunduğu "Yüzleşme" adlı programda yaşanan bir olay; Türksat üzerinde bahsettiğim tarzda yayın yapan televizyon kanallarındaki rezaleti ortaya çıkarması açısından önemli...
Ben de 3 sene önce yazdığım yazımdaki gibi yine haklı çıktım...
Programa telefonla bağlanan genç kadın, Türksat uydusunda yayın yapan bazı kanalların açıkça lezbiyen ilişkiyi teşvik ettiğini itiraf etti.
Her şey "Yüzleşme" programına katılıp genç adamın kaybolan Emine adlı eşini aradığını anlatması ile başladı.
Çaresiz adam önce eşinin kaybolduğunu ve onu bulamadığını anlattı.
Daha sonra ekranda kayıp kadının resmi yayınlanınca telefonla yayına bağlanan evli bir kadın, Emine adlı kayıp kadını tanıdığını ve onunla görüştüğünü anlattı.

Ekranda resmi görülen bayanı uyduda yayın yapan bir kanaldan görüp onunla arkadaşlık yapmaya başladığını itiraf etti.
Emine adlı kadının TV’de alt yazıyla arkadaş aradığını, gözlerini çok beğendiği için Emine’yi telefonla arayarak arkadaş olduğunu söyledi.
Emine’nin hatta kendisine bir resmini yolladığını anlatan izleyici, sunucu Yalçın Çakır’ı fena halde çılgına çevirdi.
Bu tür ilişkilerin son derece normal olduğunu, Aşk TV, Max TV gibi kanallarda bayanların cep telefon numaralarını vererek "bayan arkadaş" aradığını belirtti.
Hatta telefona bağlanan kadın konuşmasının sonuna doğru, bu tür yayınlarda konuştukları kadınlarla yüzyüze buluşup görüştüğünü de anlattı...
Yalçın Çakır bunun üzerine "Kadınlar artık 'paralı veya altın günleri'ni bırakmışlar, böyle absürd kanallardan arkadaş bulup 'uydu günleri' yapmaya başlamışlar" diye söylenip durdu...
İşte Flash TV'deki o görüntüler...
Emine adlı kadının TV’de alt yazıyla arkadaş aradığını, gözlerini çok beğendiği için Emine’yi telefonla arayarak arkadaş olduğunu söyledi.
Emine’nin hatta kendisine bir resmini yolladığını anlatan izleyici, sunucu Yalçın Çakır’ı fena halde çılgına çevirdi.
Bu tür ilişkilerin son derece normal olduğunu, Aşk TV, Max TV gibi kanallarda bayanların cep telefon numaralarını vererek "bayan arkadaş" aradığını belirtti.
Hatta telefona bağlanan kadın konuşmasının sonuna doğru, bu tür yayınlarda konuştukları kadınlarla yüzyüze buluşup görüştüğünü de anlattı...
Yalçın Çakır bunun üzerine "Kadınlar artık 'paralı veya altın günleri'ni bırakmışlar, böyle absürd kanallardan arkadaş bulup 'uydu günleri' yapmaya başlamışlar" diye söylenip durdu...
İşte Flash TV'deki o görüntüler...
by medyahayat
Önceki yazımda da belirttiğim gibi benim teknolojik gelişmeye hiçbir sözüm ve itirazım yok...
Teknolojiyi ben de kullanıyorum... Her türlü haberleşme aracını elimden geldiğince takip ediyor ve maddi imkanlarım elverdiğince de almaya ve kullanmaya çalışıyorum...
Herkes, özgürce, dilediği uyduyu ve o uydular üzerinden dilediği kanalı da seyredebilir, bu o kişinin en doğal hakkıdır ve sadece o kişiyi bağlar, buna da hiçbir sözüm yok...
Ben Türksat3A uydumuzdaki kalitesiz programlara, konuşma bilmeyen sunuculara, dilde yozlaşma yaratanlara, etnik kökenleri tetikleyicilere, din istismarcılarına ve milletin cebine el atmış bulunan cinsel içerikli kanallara takılmış durumdayım...
Bu tür yayınlar her an evimizin içinde beyaz camlarımızın ardından her an beyin yıkamaktadırlar...
Kısacası; Bir başıboşluk almış başını gidiyor Türksat uydumuzda... Hiçbir denetim olmadığı için müziğimiz müziklikten çıkmış, kültürümüz de kültürlükten...
Kanalların çoğunda avaz avaz avazlanan adı sanı hiç duyulmamış sanatçıların hangi tür müzik söylediğini çözmek mümkün değil...
Dini kanallara bakacak olursanız kendinizi ya bir Arap ülkesinde, ya da çok fakir bir Afrika Müslüman ülkesindeki gibi hissediyorsunuz anlamsız Arapça ve Osmanlıca konuşmalarıyla...
"Açılım, maçılım, saçılım" derken öyle bir "açıldık ve saçıldık" öyle bir "yozlaştık" ki, bir ülkeyi içerden çökertmenin, yıkmanın diğer bir yolu da kültürel yozlaştırma olduğunu unutup gittik...
Sabahı şerifler hepimize hayr ola...
Bu saatten sonra hiçbirimizi toplamak, toparlamak mümkün değil...
Hepimize geçmiş ola...
Hadi ben kaçtım şimdilik eyvallah...
Ertan Yurderi
17 Mart 2010 Çarşamba
Evimde tacizci var, imdattt!..
Günümüzün modası taciz ve tacizciler üzerine bir yazı yazmaksa ben de evdeki tacizcim hakkında bir şeyler yazayım dedim…
Malum Mart ayı içindeyiz... Bazılarına göre "Mart ayı, dert ayı"dır... Gerçekten de benim için de öyle... Hem de ne "dert ayı"...
Evin kuyruklu oğlusu Şanslı, evimizin yeni aile ferdi olduktan bir sene sonra Mart ayı geldiğinde beni tacizleme hareketlerine ufak ufak başlamıştı...
Daha önce kedi beslemediğim için bu tacizleme olaylarını anlayamadım tabii ki... Koluma moluma falan saldırılarını benimle oyun oynuyor diye düşünerek üzerinde durmamıştım...
Meğer adamın niyeti bambaşkaymış... Çok geç anladım... Ve o gündür bugündür (yaklaşık 8 sene oluyor bu) her Mart ayı gelince bizimkisinin aklına (normal zamanda aklına gelmeyen) bir şeyler geliyor (erkek bir kedi olduğunu hatırlıyor) ve benim peşimde ensest ilişki arzusunu gerçekleştirmek için "mouwww"layarak dolaşıyor...
Ne ettimse bu ilişkiden kendimi kurtaramadım... Evin babası ve onun da manevi babası olduğumu bir türlü anlatamadım kerataya...
Herifçioğlu Milli Takım'da hiç oyuncu olamadığı için midir nedir, beni her gördüğü yerde müthiş bir iştahla önce koluma, sonra da enseme atlayıveriyor şekilde de görüldüğü gibi...
Bu yüzden evde Bizimkiler'in Pırtık'ı gibi dolaşmaya başladım... Tüm giysilerim tırnak ve diş izleriyle dolu... Bu yüzden nerdeyse evde üzerime çuval geçiresim geliyor...
Hele sokağa çıkıp dönüp gelmeyeyim... Üstümü başımı kokluyor... Onu aldattım mı, aldatmadım mı diye beni kontrol ediyor...
Bir zamanlar bir Aşifte'si vardı... O da apartmandan taşındı... Onun yokluğu bizi perişan etti... Hiç olmazsa kapıdan kapıya seranadla birbirlerine aşklarını ilan ediyorlardı...
Şanslı bizim eve ilk geldiğinde evimizin annesi, ilk başta onu kabullenmekte zorlanmış, fakat o tüm sevimliliğiyle kendini annesine sevdirmeyi başarabilmişti...
Daha sonra eşim, evimize her gelen ve giden arkadaşlarına, onunla ilgili hikayelerini anlatmaya ve onunla ilgili fotoğrafları sevgiyle göstermeye başladı...
Derken bir gün o acı gün geldi ve Şanslı'ya, onun "kuyruklu oğlumuz" olmadığını ve onu bir "Tekir Anne"den aldığımızı ve onun bir "kedi" olduğunu itiraf etmek zorunda kaldık üzülerek... :(
İşte ne olduysa o andan sonra oldu sanırım...
Sen misin bu itirafı yapan… Herifçioğlu annesine değil de kafayı bana taktı... Önce annesiyle bana okkalı bir "hassstrrrin uleynnnnn" mouwwlaması çekti... Sonra o gündür bugündür de bu itirafımızın acısını ve intikamını her Mart ayı geldiğinde benden kötü şekilde çıkartmaya başladı...
Şimdi kara kara düşünüyorum... Keşke diyorum o gün eşimle birlikte onun bir "kedi" olduğunu ve onu bir "Tekir Anne"den aldığımızı itiraf etmesemiydik... O kendisini hep evin kuyruklu oğlusu olarak mı bilseydi acaba?..
Ama ne yapalım hayat acımasız arkadaşlar... Günün birinde benden duymasa bir başkasından elbet duyacaktı... En iyisi annesiyle benim söylememdi... Ama ben başıma gelecekleri nerden bilebilirdim ki, bilemezdim elbet...
Neyse son tahlilde artık benim de bir ta-ciz-cim var, imdattttt!.. (İn uleynnnn ensemden kedioğlukedi...)
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







