21 Şubat 2007 Çarşamba

Uluslararası Turist Rehberleri Günü



1989'dan beri her yılın 21 Şubat günü “Uluslararası Turist Rehberleri Günü” olarak kutlanıyor.

Bugünün amacı; turist rehberliği mesleğinin kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, turist rehberinin imajını yükseltmek, halka bu meslek hakkında doğru bilgiler vermek ve grupların profesyonel yönetimi ile çevresel, kültürel mirasın korunabileceğini vurgulamak, rehberlerin üstlendikleri rolün öneminin farkında olmalarını sağlamak…

1989 yılından bu yana tüm dünyada ve ülkemizde de basın yayın kuruluşlarına yapılan duyurular, konferans ve broşürler, sergiler aracılığıyla kutlanan "21 Şubat Turist Rehberleri Günü", Dünya Turist Rehberleri Birliği'nin (WFTGA) en önemli etkinliklerinden biri.

REHBER KİMDİR?

Bir rehber konuşan bir kitap değil, anlatımı, vücut dili, görünümü, kişiliği ile bir bütün olarak turisti etkileme, ikna etme, ziyaret edilen ülke hakkında olumlu bir izlenim oluşturma şansına sahip bir bireydir...

Bir rehberin görevleri arasında turistin gereksinimlerini sezme, bunlara zamanında ve yerinde cevap verebilme büyük önem taşır. Hoşgörü, espri, dinleme ve topluluk önünde konuşabilme yeteneği, dışa dönüklük turist rehberinin vazgeçilmez nitelikleridir.

Nitelikli bir rehber, grubun da güvencesidir. Grup adına kararlar alır, bu kararlarda nesnel olmaya çalışır ve sorunları çözer. Turistin rahat ve iyi hissetmesini sağlar.

Turist rehberliğinin günden güne artan önemi tüm dünyada niteliği yükseltme çabalarını, seçme ve yetiştirme mekanizmaları güçlendiriyor.

Türkiye'de turist rehberlerinin profili ise bu açıdan oldukça çarpıcı bir tabloya sahip. Ülkemizdeki yaklaşık 9 bin profesyonel turist rehberinin yüzde 80'i yüksekokul, üniversite ya da lisansüstü düzeyinde eğitimli oldukları görülüyor.

Türkiye'nin tanıtımında çok önemli bir konuma sahip böylesine seçkin bir kitle olan turist rehberliğinin bugün hala Bakanlık tarafından bir yönetmelik ile yönetilen bir meslek olması ise düşündürücü olmaya devam ediyor...

Rehberlere, hukuksal anlamıyla 'meslek' niteliğini kazandırmak hem ulusal yararlar hem de rehberlerin yararları bakımından kaçınılmaz şekilde gerekli olduğu aşikar.

Bugünün anlamı itibariyle, Bakanlık'ta bekleyen Rehberlik Meslek Yasası'nın en kısa zamanda çıkarılması dileklerimizle, tüm rehberlerimizin "Dünya Rehberlik Günü"nü kutluyorum…

Ertan Yurderi

20 Şubat 2007 Salı

"Mort ou vif" ya da Mortingen!!!.



Efendim "Konut Finansmanı Kanun Tasarısı" diye de adlandırılan "Mortgage" isimli tasarı, bu hafta Meclis Genel Kurulu'nun gündemine gelecekmiş...

Bu haberi duyan, bugüne kadar ev sahibi olamayan kiracı vatandaşlarımız, ismini bile doğru dürüst telaffuz edemediği tasarıya şüpheyle bakmaya başladı şimdiden... Tıpkı kendi evsahibine kira öder gibi uzun vadede para ödeyip ev sahibi olma hayalleri kurmaya başlamak öyle her babayiğidin harcı değil öncelikle...

Diyelim ki bu yasa Meclis'ten geçti... Kimler "kira öder gibi ev sahibi" olabilecekler? Orta sınıf kaldıysa, orta sınıfın bir üst sınıfı, o da bu hayat şartlarında, belki!!!

Asgari ücretli bir adamı düşünün... Aile, 4 nüfus... Eline zar zor üç beş kuruş para geçiyor. Kirasını, yakacağını, yiyeceğini, çocuklarının okul masrafını zor karşılıyor, iki göz odada hayat mücadelesi veriyor. Şimdi sen diyeceksin ki bu adama; "Kardeşim bak sana ne güzel evsahibi olma imkanı... Elindekini avucundaki bize ver, seni ev sahibi yapalım"...

Yahu asgari ücretle geçinen bu vatandaşı kim düşünüyor? Bu adam gerçek ev kirasını bile zar zor denkleyip verirken, Mortgage sisteminde nasıl nasıl kira versin?

Bence bu yasa daha baştan Mortingen...

Hadi gelin bu yasa neden daha baştan Mortingen, bunu tartışalım... Birileri bizlerle dalga mı geçiyor? Yoksa dünyanın bir gerçeği de bu mu?

Son tahlilimde;

Mort Fransızca köklü bir kelime... Ölü, cenaze demek... A la vie et à la mort ise "ölünceye kadar" demek... Mort ou vif ise; "Ölmek ya da yaşamak arasında" anlamında kullanılan bir deyimdir...

Age de İngilizce'de yaş anlamında kullanılır...

Aradaki (g) harfini saymazsak, Mort-Age gibi anlamlı bir sözcük ortaya çıkar ki... Bu da ölü yaş anlamında bir ifadeyi aklımıza getirir...

Bu bağlamda ve en son tahlilimde de;

Bence Mort-(g)-Age kanun tasarısı, "ölünceye kadar didin, dur, çalış, bir ev sahibi olmadan dört kollu ile tahtalı köyü boyla kanun tasarısı" olmaktan öteye gidemeyen bir tasarı olarak çıkar ve çıktığı gibi de "fosss"layarak, Susurluk ötesinde bir kamyona toslar...

Biz bu filmi daha önce de çok gördük baylar, bayanlar...

Çok değil, 1987-1997 yılları arasında tüm çalışanların maaşlarından Konut Edindirme Yardımları (KEY) fonu başlığı altında bir para kesilmişti... Bugüne kadarki hükümetler ve bu hükümet bu parayı geriye de ödeyeceğini söylemişti, ancak hala ödeyemediler... Nerde bizim paralar paşalar? Nerde bizden üttüğünüz paralar!!!

Şimdi de milleti adını bile zor telaffuz ettikleri "Mort-(g)-Age" yasa tasarısıyla üterek hortumlamak, üttükleriyle de kendilerine uçaklar, yatlar, katlar alarak cari açığımızı 400 milyar dolarlardan 1 trilyon dolarlara çıkartmak istiyorlar...

Biz bu senaryoyu biliyoruz, buna kanmayacağız, kendimizi ASLA ÜTTÜR'meyeceğiz...

Siyasiler; hepinize en derinnnnnn hürmetlerimle...

Ertan Yurderi

Apophis'i bırakın esas Marduk geliyor, Marduk!..



Apophis adı verilen 300 metre çapındaki göktaşı, 2029'da dünyanın 32 bin km yakınından geçecekmiş...

Geçsin, ne yapalım?..

Ancak herkesin unuttuğu, 2029 yılına kadar başka bir gezegen gelişi var...


Yazar Burak Eldem'in "Marduk'la Randevu" adlı kitabında da bahsetmiş olduğu "Marduk" adlı gezegen 2012 yılında dünyaya doğru yaklaşıyor... (Bknz: http://www.burakeldem.com/tr/index.php/component/content/article/7-kitaplar/24-mardukla-randevu-yeni-bask)

Modern astronomların 1930'lardan beri 'Gezegen X' kod adıyla izini sürdükleri, ancak yerini henüz saptayamadıkları dev bir gök cismi, kuyrukluyıldızlara benzeyen eliptik yörüngesiyle her 3661 yılda bir dünyamızın yakınından geçiyormuş.

Sümerler ona 'Geçiş Gezegeni' anlamında Nİ.Bİ.RU demişler; Babil astronomlarıysa güçlü tanrıları MARDUK'un adıyla onurlandırmışlar...

Mısır'da, 'Milyonlarca Yılın Gezegeni' diye anılmış. En son yörünge geçişini İ.Ö. 1649 yılında yapan bu dev gök cismi, Thera yanardağının patlamasını da içeren bir dizi doğal afete yol açmış; aralarında 'Mısır'dan Çıkış'ın da (Exodus) bulunduğu mitlere esin kaynağı oluşturmuş; Yakındoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde siyasi ve sosyal dengeleri altüst etmiş...

Eh şunun şurasında 5 sene kadar bir süremiz kalmış... Şayet gelirse, 2012'de Marduk'la birlikte dünyada ne gibi siyasi ve sosyal dengeler bozulacağını düşünmek dahi istemiyorum...
Bu süreyi, dünya ülkeleri ve Türkiye iyi değerlendirmesi lazım...

Apophis'in 2029'da dünyanın yakınından geçeceğini düşlerken, yaşımın da o yıllarda 70'li yaşlarda olacağını hesaplıyordum... Eh burası Türkiye malum, o yaşlara kadar yaşayabileceğimiz mümkün olacak mı? Bunu düşünürken biraz yüzümde hınzırvari bir tebessüm vardı. Ne de olsa ben belki göremeyecektim...

Birden gözüme kütüphanemde duran Yazar Burak Eldem'in "Marduk'la Randevu" kitabı ilişmez mi?

Yahu daha hayatımın baharındayım... Yeni emekli oldum... 5 sene sonra 52 yaşında olacağım... Tabii ki küresel ısınma bu şekilde devam etmezse, daha gezip göreceğim, yiyip içeceğim çok şeyler var...

Ben en iyisi kafama takmamaya, hayattan zevk almaya ve onpuntoda yazı yazmaya devam edeyim...

Ister Marduk gelsin, ister Apophis gelsin, "Biz Türk'üz abi, bize bir şey olmaz"...

Ertan Yurderi 

"Takva" Filmi Ödül Aldı



Özer Kızıltan'ın "Takva" adlı filmi, Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen 57. Berlinale Film Festivali'nde, "Panorama" bölümünde geleneksel olarak ödüller veren bağımsız jürinin "Fibresci Ödülü"nü kazandı.

Festivalde, "Altın Ayı" ödülünü Çinli yönetmen Wang Quan'ın "Tuya'nın evliliği" isimli filmi kazandı. Film, Moğolistan'da zor şartlar altında yaşayan ve bağımsız olmaya çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor.

"Gümüş Ayı" ödülü ise ünlü sinema yıldızı Robert de Niro'nun yönetmenliğini yaptığı CIA'yı konu alan "İyi Çoban" adlı film ve bu filmde rol alan oyuncu ekibine, olağanüstü oyunlarından dolayı verildi.

En iyi oyuncu dalında "Gümüş Ayı" ödülü de Christian Petzold'un "Yella" adlı filminde kapitalist sistemde şansını arayan, ancak başarısız kalan eski bir Doğu Alman kadını canlandıran Nina Hoss'a verildi.

"Beaufort" adlı İsrail filminin rejisörü Joseph Cedar da en iyi rejisör dalında "Gümüş Ayı" ödülüne layık görüldü.

"Jüri Büyük Ödülü" de Ariel Otter'in "Diğeri" adlı Arjantin filmine verildi.

Özer Kızıltan'a "Takva" adlı filmine verilen ödülünden dolayı tebrik eder, bundan sonraki çalışmalarında başarılar diler, daha nice ödülleri yakalamasını temenni ederim...

Ertan Yurderi
 

İlk Cemre Bugün Düştü!..




Kelime karşılığı olarak kor halindeki ateş anlamına gelen Cemre, halk arasında baharın müjdecisi olarak bilinir... Cemre, birer hafta arayla önce havaya, sonra suya ve en son olarak da toprağa düştüğüne inanılan bir ısıtıcı güçtür.

Cemre üç tanedir: Birinci Cemre Rumi takvimine göre Kasım Günleri'nin 105. gününe denk gelen 19-20 Şubat tarihleri arasında önce havaya, İkinci Cemre ise yine Rumi takvimine göre Kasım Günleri'nin 112. gününe denk gelen 26-27 Şubat günü ve Üçüncü Cemre de Rumi Takvimi'nin 119. gününe denk gelen 5-6 Mart tarihleri arasında toprağa düşer. Her cemrenin düşüşüyle birlikte hava sıcaklığı artar, ancak cemrelerin arasında ise sıcaklıkta küçük bir düşüş görülür...

Meteoroloji folklörümüzdeki önemli yeri ve küresel ısınmada havanın ısınması konusunun önemi nedeniyle Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, cemrenin ne olup olmadığı konusunda "Bildiğiniz Havaların Sonu: Küresel İklim Değişimi ve Türkiye" (2001, Güncel Yayıncılık) başlıklı kitabında bizleri şöyle aydınlatıyor.

Cemre, havanın aşağıdan değil de sanki yukarıdan aşağıya doğru ısındığını ifade eder.

Öncelikle sanıldığı ve cemrenin açıklandığı gibi güneş ışınları atmosferimizi doğrudan ısıtmaz: Yeryüzeyi, güneş ışınlarını yutarak önce kendi ısınır, sonra atmosferi ısıtır. Açık bir günde, atmosferin alt tabakasından geçen güneş enerjisi, yeryüzeyi tarafından yutulur. Dolayısıyla yeryüzeyi ısınır. Yüzeydeki hava ısındıkça, yüksekteki havadan daha az yoğun hale gelir. Isınan hava yükselir ve daha soğuk olan hava çöker. Yükselen hava, genişler ve soğur. Su buharı, bulut damlacıkları şeklinde yoğunlaşarak, hal değişim ısısından dolayı, havanın ısınmasını sağlar. Bu sırada dünya karbondioksit ve su buharı tarafından yutulup tekrar yayınlanan kızılaltı ışınları yayınlar. Gazların yoğunluğu, dünya yüzeyinde daha az olduğundan yutma işleminin büyük bir kısmı, yüzeye yakın katmanlarda gerçekleşir. Dolayısıyla atmosferin alt tabakaları aşağıdan yukarı doğru ısıtılmış olur.

Cemre'nin diğer bir anlamı ise;

Müslümanların hac sırasında Mina vadisinde attığı taşlardan meydana gelen yığındır. Divan şairlerinin, cemre zamanlarında baharın gelmesi dolayısıyla önemli kişilere yazdıkları övgü şiirleri de Cemreviye olarak bilinir. Meteorolojik bir olay olarak bilinen cemre ise takvimlerde ilkbahardan önce birer hafta aralıkla havaya, suya ve toprağa düştüğü inanılan ısıtıcı (ısıl) güç veya sıcaklık yükselmesi olarak tanımlanır.

Bazı kaynaklara göre, cemre sözcüğüyle adlandırılan sayılı günlerin, takvim klimatolojisine nasıl girdiği bilinmiyor. Cemrelerin, yılın 180 gün süren soğuk yarısı olarak ayırt edilen Kasım döneminin 100.gününden sonra, sıcaklığın yükselmesiyle ilgili gözlem birikimini, kora benzetilen bir enerji kaynağıyla açıklama düşüncesinden kaynaklandığı söylenebilir. Birinci cemrenin 20 Şubat'ta havaya, ikinci cemrenin 27 Şubat'ta suya , üçüncü Cemre'nin 6 Mart'ta (artık yıllarda 5 Mart) toprağa düştüğü varsayılır. İstanbul'da 60 yıllık dönem için yapılan bir araştırma , cemrelerin kıştan bahara geçilirken ortalama sıcaklık eğrilerinin yükselmeye başladığı dönemin başlangıcını belirledikleri ve bu dönemde mevsim normallerinin üzerindeki az ya da çok bir sıcaklık artışıyla çakıştıklarını ortaya koymuştur. Cemreler arasındaki günlerdeyse, sıcaklıklarda az da olsa bir düşüş olduğu saptanmış. Aynı araştırmaya göre her üç cemre dikkate alındığında, bir iki günlük farklarla bu tarihlerde %42 olasılıkla, iki cemre dikkate alındığındaysa %74 olasılıkla belirgin bir ısınma gerçekleşmiş. Cemrenin tıptaki anlamı ise halk arasında karakabarcık, kabarcık, kabarcuki ateşgöynüğü ya da yanıkara adlarıyla bilinen iltihaplı çıban olarak tanımlanıyor.

Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimler Sözlüğü (1993)'ne göre:

Cemre, Şubat'ın 21, 28 ve Mart'ın 7 sinde havaya, suya ve toprağa düşüp bunları ısıttığına ihtimal verilen hadise için kullanılan tabir olarak belirtilmekte. Nevsal-i Ragıp'ta cemreler başlıklı yazıda (birinci sene, 1324 s. 195) Ahmet Rasim Bulüg-ul-ereb'in üçüncü cildinden tercüme ettiği kayıtlara şu şekilde ifade edilmektedir. "Cemre ve dönemleri" hakkındaki rivayetler üç kısma ayrılır. Bunun ikisi ananelere göre yapılmış.

Bazı rivayetlere göre Arapları bir kısmı çok soğuk dönemlerde mağaralara girerler ve kendileriyle birlikte koyun, inek, öküz ve sair hayvanları da yanlarına alıp kendilerine bir mevkii tayin ettikleri gibi hayvanları için de yerler tahsis ederek ateş yakarlardı.Soğuğun azaldığını hiisettikleri zaman sıra ile söndürürlerdi. İşte böylece "sukut-u cemerat" tabir ettiler ve her birine de "sukut-u cemre" dediler.

Diğer bir deyişe göre Çin zenginlerinden bazıları soğuğun şiddetli zamanlarında evlerinde üç soba ve ocak yakarlar, soğuk kırıldıkça sobaları birer birer söndürürlerdi Buna da sukutu cemerat denilirmiş. Bu tanımdan dolayı cemrelerin düşmesi tabiri, hava,toprak ve suda soğukluk şiddetinin kırılmasını ifade etmektedir. Ancak bu uzak bir ihtimal, çünkü sukut-u cemerat tabiri bir Arap tabiri olup Çinlilerin adetleri o dönemde Araplar arasında bilinmiyordu.

Bazı eserlerde belirtildiği üzere cemre üç yıldızdan ibarettir. Bunlar sıra ile tarf, hen'a ve cephe yönünde ve bunlara cemre denilmesinin sebebi parlak ve bir çeşit kırmızılığa meyilli olmalarıydı. Düştüğü denilmesi de gruba meyilleri anlamında kullanılıyordu. Şöyle ki Şubat'ın yedinci günü (miladi 21) güneşin doğumunda öğleye kadar olan vakitte guruba temayül edince suda ısınma meydana gelir. Şubat'ın on dördünci (miladi 28) sabahında guruba başlayınca havada ısınma belirtileri görülür. Şubatın yirmi birinci (miladi Mart 7) burç vakti toprakta ısınma meydana gelirmiş. Bu nedenle ilkine "cemre-ül-ma" ikinciye "cemre-ül-hava", üçüncüsüne de "cemre-üttürab" denilmiş.

Kış 180, yaz 186 gün

Eskiler seneyi Kasım (kış) ve Hızır (yaz) olmak üzere yılı ikiye ayırmışlar. Kasım 180, Hızır 186 gün sürermiş. Kasım günleri 8 Kasım'da başlar. Kasımın kırk altısında, kırkgün anlamına gelen erbain, seksen altısında elli gün anlamına gelen hamsin girer ve böylece kışın en soğuk zamanları sayılan doksan gün geçmiş olurmuş. Kasım'ın 105'inde (19-20 Şubat) birinci cemre havaya; 112'sinde (26-27 Şubat) ikinci cemre suya, 119'unda (5-6 Mart, Şubatın 29 çektiği dört senede bir 5 Mart'ta) üçüncü cemre toprağa düşer. Buna göre de önce havanın, sonra suyun, sonra da yerin ısındığı kabul edilirmiş.

Yukarıda belirtildiği üzere, cemre olayı hakkında birbirinden farklı birçok açıklama mevcuttur. Bunun yanısıra incelenen bütün kaynaklardan, cemre ifadesinin çok eski zamanlardan beri kullanıldığını görmekteyiz. Ancak cemrelerin düşme tarihleri hakkındaki bilgiler kaynaklara göre değişmektedir. Bu da cemrelerin tarihlerinin tam olarak bilinemediğini ortaya koymaktadır.

Cemre olayına benzer olarak ABD'deki "Ocak erimesi" örnek gösterilebilir. Amerikan Meteorological Society'in (AMS, 1959) tanımına göre ; meteorolojik bir tekillik karakteristik meteorolojiksel şartın belli bir takvim zamanında veya yakınında oluşmaya eğilim gösterir. Örneğin "Ocak Isınması" ABD'nin kuzeydoğusunda Ocak ayının son haftalarında her yıl tekrarlanan bir hava olayıdır.

Yararlanılan kaynaklar:
(Meydan Larousse, 1969)
(Ana Britannica, 1986)
"Bildiğiniz Havaların Sonu: Küresel İklim Değişimi ve Türkiye", Prof. Dr. Mikdat KADIOĞLU, 2001 Güncel Yayıncılık.


Ertan Yurderi


19 Şubat 2007 Pazartesi

Topik ...



Farklı bir renk skalasıdır Anadolumuz... Anadolu’da yaşam kültürü de gökkuşağı kadar renklidir. Toprağımız bereketli, suyumuz bol, insanlarımız ise kardeş. Akın akın uluslar gelmiş geçmiş üzerinden de asırlarca her biri ayrı birer hazine olmuş, güzel kültürler bırakmış bu topraklar üzerine bizlere... Toprağı herhangi bir yerinden sıksan avuç avuç bereket, avuç avuç kültür fışkırıyor... Şarkılarımız bir, danslarımız bir, hatta ağız tadlarımız bile aynı olmuş...

İşte bu renk skalasından biri de Ermeni toplumudur. Bu yazımla ve satırlarla sizleri İstanbul Ermeni mutfağının vazgeçilmez mezesi olan, şarkılara ve manilere konu olmuş tadlardan, özellikle de Zsnunt (İsa’nın doğumu, noel) ve Zadig (Paskalya) dönemlerinin vazgeçilmez yiyeceklerinden biri olan “topik”le tanıştırmak istiyorum...

Topik günümüzde İstanbul´da yalnızca Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı semtlerden biri olan Kurtuluş´ta tek bir yerde satılır oldu artık... İstanbul Ermeni nüfusunun giderek azalmasına karşın onların örf ve adetleri de yavaş yavaş kaybolmaya yüz tuttu... Çoğu Ermeni vatandaşlarımız ya yurtdışına göçtü, ya da bambaşka semtlere dağıldı... Bu semtte kalanların çoğu da artık yaşlı bir kesim... Yaz aylarında en çok gittikleri yer de İstanbul’un Adalar bölgesi... Kurtuluş semtinin yeni yüzleri arasına İstanbul dışından Anadolu’dan gelen insanlar da karışınca, Ermeni’siyle, Rum’uyla Türk’üyle değişik bir kültür mozayiği de buluşmuş oldu bu yerde...

Benim de Kurtuluş’ta oturan Ermeni arkadaşlarım oldu hep genç kesimden... Onlarla ortak hobimiz sayesinde tanıştım... Birlikte güzel günlerimiz oldu... Ailecek birbirimize gidip geldiklerimiz de var hala... Onların arasına karıştığımız zamanlarda yemek kültürlerinin de bizlere çok benzediğini gördüm... Ancak yemek kültürleri bizlere benzese de kendilerine has öyle değişik yemekleri ve onların kendine has öyle tadları var ki, tadı damadığımızda kalıyor yiyince... Bunlardan biri de, size anlatmak istediğim yemeklere meze olan “topik”...

Topik’in adını ilk kez Kurtuluş'ta oturan arkadaşım Aşil Feri'nin hanımının yaptığı çeşitli mezelerden öğrenmiş ve tatma imkanını bulmuştum...  Bu arkadaşımı bundan 4 sene önce tedavisi mümkün olmayan bir hastalık sebebiyle kaybettim.... Zaman zaman yolum Kurtuluş’a düşünce Aşil’le geçirdiğim o güzel günler gelir aklıma... Mezarına uğrar, ona dua ederim... Aşil ve ailesi Kurtuluş’a ve Feriköy’e ilk gelen soylu yabancı ailelerdenmiş eskiden... Soyadları daha sonra o semte isim bile vermiş olabilir... Bunu net olarak bilmiyorum... 

Rahmetli Aşil bana bir gün bir “topik” ustasından bahsetmişti Kurtuluş’ta Hampik adıyla ün yapmış olan... Evde yapılması zor ve zahmetli olduğundan onlar da bu ustadan gidip bu mezeyi alıyorlarmış... Ancak daha sonra bu ustanın da ölmesi sebebiyle tek usta kalmış koskoca Kurtuluş’ta... Onun da dükkanı falan yoktu... Yaptırdığı ufak camdan bir sepet içinde bunu satıyordu bu usta... Bir kez bir akşam yemeği öncesi Aşil’le çıktığım alışverişten dönerken, bu ustadan mezeyi almış ve eve gidip afiyetle yemiştik ailecek...

İşte bu son kalmış “topik” ustasıyla röportaj yapmak istedim o an.. Ve bir gün o ustanın yanına giderek şu meşhur “topik”in ne olduğunu anlamak ve o ustayı sizlere tanıtmak için bu röportajı yaptım onunla...

Kurtuluş’tan Ergenekon Caddesi’ne döndükten sonra Pangaltı’ya doğru gelirken sağ taraftaki sokaklardan biri olan Eşref Efendi Sokağı’nın girişinde bir yanda Karlıoğlu Kuruyemişçisi vardır karşı köşesinde de Merve Pastanesi... İşte bu tanıtacağım usta bu sokağın girişinde tam 13 yıldır mesleğini icra ediyor ufak bir tezgahın başında...


- Bize kendinizi tanıtır mısınız?

- Ben Musa Ölmez... 42 yaşındayım.. Aslen Kahramanmaraşlıyım... İlkokul mezunuyum... Evli ve 3 kız çocuk babasıyım... Beş kişilik nüfusumu işte bu küçük tezgahta kazandığımla bakıyorum... 80 senesinde İstanbul’a geldim... Uzun bir süre işsiz kaldım... Daha sonra Kurtuluş’ta “Lokanta Asal”da önce bulaşıkçılık, daha sonra da komicilik yaptım... Daha sonra Ermeni ustalarım olan Hampik ve Sinan ustaların lokantasında işe başlayıp onlardan Ermeni usulü yemek pişirmeyi öğrendim...

- Peki Musa Usta bu işi 13 senedir yaptığını söylüyorsun. Senden başka topik yapan var mı buralarda?

- Aslen ben Kahramanmaraşlıyım ve Türk’üm.. Bir Türk’ün Ermeni mezesini bilmesi ve yapması önceleri bu semtte çok yadırgandı... Ancak daha sonraları herkes bana alıştı... Ustamın adının bunda büyük payı var elbette... Hannik usta bu semtte çok bilinen ve aranan Ermeni meze ve yemek ustasıydı... Özel günlerde ve davetlerde yaptığı yemekler konuşulurdu... Ancak onun ölümünden sonra onun çırağı olan Sinan Usta yürüttü uzun süre işleri... Daha sonra Sinan ustanın da ölümünden sonra bu semtte sadece bu mezeyi bilen bir tek ben kaldım... Hatta İstanbul’da bilen bir tek ben kaldım diyebilirim artık...



- Peki hep topik’ten bahsediyoruz nedir bu topik? Nasıl yapılır? Özelliği nedir? Günde kaç tane yapılır ve satılır bize bu aşamaları anlatabilir misiniz?

- Topik yapılması çok zahmetli bir iştir... Haftada birkaç kez hazırlarız satmak için... Evde bana hanım ve üç kızım yardım eder, topiğin malzemesini hazırlarken... Topiğin önce malzemesini hazırlarız daha sonra onu pişirdikten sonra deepfreez’e koyarız... Satmak için buraya getiririz... Günde yaklaşık 40 tane satarım...

Birkaç adet topik hazırlamak için bize gerekli olanları anlatayım önce, sonra da bu işin ne kadar zahmetli bir iş olduğuna siz karar verin... Önce 3 orta boy patates, 1/2 kg. nohut, 2 kilo soğan, 1/2 kg tahin, 4 tatlı kaşığı şeker, 2 tatlı kaşığı tuz, 3 tatlı kaşığı tarçın, 2 tatlı kaşığı karabiber, 2 tatlı kaşığı yeni bahar, 3 çorba kaşığı dolmalık fıstık ve 3 çorba kaşığı kuru üzümü hazırlıyorum malzemesi için...

Öncelikle patatesleri haşlıyoruz. Bir gece önceden ıslatılan nohutu, iyice pişirip, patateslerin kabuklarını temizleyerek püre haline getiriyoruz. Nohutları da aynı biçimde, tek tek kabuklarını temizleyerek iyice ezip püre kıvamına getiriyoruz. Sıra göz yaşartan soğanlarda. İnce ince doğruyoruz onları ve tuzsuz haşlıyoruz. Pişen soğanı süzgece koyup suyundan arındırıyoruz. Ardından patates ve nohut püresini karıştırıp içine iki kaşık tahin, bir tatlı kaşığı tuz ve bir kaşık soğan suyu ilave ediyoruz. Bu püreyi bir süre serin bir yerde dinlenmeye bırakıyoruz. Suyundan arındırılmış soğana tahta bir kaşık ile tahini iyice yediriyoruz. İçine şeker, bir tatlı kaşığı tuz, tarçın, kara biber, yeni bahar ve dolmalık fıstığı ilave ediyoruz.

Dinlendirdiğimiz püreden avuç içi büyüklüğünde bir top alarak iki temiz bezin arasına yerleştiriyoruz. Bu topu, oklava ile açarak bir dikdörtgen elde ediyoruz. Daha sonra bezlerin arasından alıp, içine bir miktar soğan koyarak bohça haline getiriyoruz. Bütün püreyi aynı şekilde soğanlarla birleştirip bohçalar oluşturuyoruz. Tekrar serin bir yere alıp iyice dinlendiriyoruz. Servis sırasında üzerine tarçın serpmeyi unutmayın.



- Birkaç tane hazırlamak için bu kadar zahmet gösteriyorsunuz peki günde 40 tane sattığınızı söylüyorsunuz bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?

(Bu arada Musa Usta mesleğinin sırlarını pek fazla vermek istemiyordu haliyle... Ancak onun bilgeliğinden faydalanıyordum... Arada bir de gülüşüyorduk... Bir ara bana “Abi ben bu meslekte 400 yaşında adam gibi oldum Allah seni inandırsın.. Hayat okulundayım her an... Hayat her an bir şeyler öğretiyor bana...” dedi... Hatta onu Hannik ustanın torunu falan da zanneden vardı çevrede... O da bu zannetmeyi iyi kullanıyordu ya... Bu da işin esprisi... Bunu da gülerek anlattı bana...)

- Abi evde herkesi çalıştırıyorum... Hanım ve kızları... Hatta zaman zaman komşuları bile çalıştırıyorum... Paskalya ve yeni yıla girerken topik istekleri çoğalıyor... Bir de Ermeni düğün yemeklerinin baş mezesi olduğu için aldığım siparişleri yetiştirmek zor oluyor haliyle... Öyle zamanlarda günde 100-150 adete kadar sattığım oluyor...

- Peki neden bu zamana kadar bir dükkan açmayı düşünmedin?

- Abi bizde dükkan açacak kadar para ne gezer? Dükkanın elektriği var, suyu var, osu var, busu var... Bizim etimiz ne budumuz ne... Ben işte gördüğün şu minicik tezgahta yapıyorum bu işi senelerdir... Yaz-kış demeden... Yılın 12 ayı her gün gelirim buraya, işte bu köşeciğe taaa Ayvansaray’dan... Ayvansaray buraya uzak bir semttir... Ama ne yapacaksın ekmek parası işte... Her gün takarım bu camdan tezgahımı koluma ve gelirim buraya... Açarım tezgahımı ve müşterimi beklerim... Bazen hiç satamadığım günler de olur... Bazen de yetiştiremediğim günler.. Ne yapacaksın ekmek parası işte...

- Peki çevredeki esnafla aran nasıl? Bu arada müşterilerin arasında Türkler var mı?

- Çevredeki esnaf ilk önceleri benim buraya gelip sabahtan akşama kadar dikilmemi yadırgadılar... Bana kötü gözle baktılar... Hatta bir arada beni MİT’ten bile zannettiler... Benden çekindikleri için ilk önceleri gelip soru falan da soramıyorlardı... Ama daha sonra beni tanımaya başladıktan sonra hepsiyle çok iyi dost oldum... Öyle ya, bir adam geliyor günün belli saatinde ve akşama kadar dikiliyor hep aynı yerde... Günde bazen ya bir tane mal satıyor ya da satamıyor... Ertesi gün yine geliyor... Dikkat çekiyor elbet... Ancak dedim ya, çevredeki esnaf beni daha sonraları yavaş yavaş tanıyınca çok iyi dost oldular benimle... Onlara bu topiği anlattım, ikram ettim ve de sevdirdim onlara bu Ermeni mezesini...

Burası çok işlek bir caddedir... Haliyle bu köşeden ve önümden gelip geçen Türkler de bana ne sattığımı soruyorlardı... Onlara “topik”i anlatıyordum kısaca... Denemek için çok alan oldu... Ve beğenen de... Bu öyle bir meze ki, zamanla insanda alışkanlık yapıyor... Çok uzak semtlerde oturan Ermeniler de dahil olmak üzere, birçok Türk müşterim de gelip benden topik alır oldular... Hatta zaman zaman yurt dışına gidecek Ermeni vatandaşlarımız da gelirler benden “topik” alırlar ve yurt dışına götürürler... Bazen de cep telefonumu verdiğim yurt dışında yaşayan Ermeni vatandaşlarımız yurt dışından da sipariş verirler bana... Bakarım ertesi gün son model bir araba durur önümde ve arabadan birisi iner, gelir bu siparişi benden alır ve yollar yurt dışına...

Yaz aylarında hafta sonları da Adalar’a giderim... Adalarda durup sattığım yerler vardır... Bilirler benim yerimi ve gelip alırlar “topik”lerini... Adalar’da yaşayan Türkler bile benim “topiği”mi bilirler... Onlar da alıştılar...

...... 

Musa Usta anlattıkça anlatıyordu... Onunla bu röportajı gerçekleştirirken yaklaşık 10 tane topik satmıştı bile... Yaklaşık 300 gram gelen topiklerinin tanesini 2.5 milyondan yani 2.5 YTL’den satıyordu.. Gerçi masraflarını bile karşılamıyordu ya bu ücret.. Ama olsun inatla ve içindeki biatla bu işi yapıyordu ve de çok severek.... Arada bir enflasyondan, hükümetten, siyasetten de bahsetmeyi ihmal etmiyordu... Ama aklını şu yeni YTL işine pek türlü akıl erdiremiyordu... 2.5 YTL 250 kuruş demekti onun için... Milyarlar, milyonlar bitmiş insanlar kuruşla konuşur olmuştu yeniden... “Bunca yaptığım zorlu zahmetli işten sonra elime geçen paranın boyutu minik olunca insanın morali bozuluyor be abi” diyordu bana... Öyle ya, paramız değerinden bir şey kaybetmemişti ama boyutundan ve satınalma gücünden çok şey kaybetmişti...

Soğuk ve yağışlı bir İstanbul akşamına yakın yaptığımız bu röportajdan ayrılırken, özenle hazırladığı “topik”inden bana da ikram etmeyi unutmadı o Anadolulu güzel yüreğiyle.... “Al bunu abi ikramım olur, evde hanımınla, çoluğunla çocuğunla yersin... Bizi anarsın” dedi... Çok ısrar etmeme rağmen parasını almadı... Beni bir evsahibi hürmetiyle karşılamıştı yine bir evsahibi hürmetiyle yolcu etti... Onu orada o köşecikte işyerim dediği kaldırımın kenarında bırakıverdim İstanbul kalabalıklığının içinde... Oradan ayrılırken uzun süre arkama baka baka yürüdüm o da bana uzun uzun el salladı...

Nice Musa’lar var bu şehrin içinde.. İsimsiz ve ünsüz yaşayan yemek ustalarımız onlar... Kendi kendilerine yarattıkları iş kollarıyla yaşam mücadelesi veriyorlar İstanbul sokak aralarında ve caddelerinde... Kimi “topik” ustası olarak çıkıyor karşımıza, kimi “börek” ustası, kimi “çiğköfte” ustası, kimi de “pilav” ustası olarak... Semtin herhangi bir yerinde görüverirseniz böyle ustaları, yanlarına yaklaşın ve onlarla konuşun... Hepsinin anlatacağı muhakkak koskoca bir hayat hikayesi ve yaşam felsefesi vardır...

Ertan Yurderi