13 Kasım 2016 Pazar

Ruhumuza yolculuk ...

 


 

" .. Bir yeri terk ettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz.
Çok kısa bir süreliğine de olsa hayatımıza sahnelik eden bir yere gittiğimizde ruhumuza yolculuk ederiz aslında. Ama kendimize ettiğimiz bu yolculukta, kendi yalnızlığımızla yüzleşmemiz gerekir.
Ve yaptığımız her şey yalnızlık korkusundan yapılmıyor mu zaten? Hayatımız son bulurken pişman olacağımız onca şeyden vazgeçme sebebimiz de bu değil mi?.."

9 Eylül 2016 Cuma

Milletin derdine bak, bir de benimkine - Böceksel Sınav (1)



Milletin derdine bak, bir de benimkine…

Malum yaşadığımız yer Aydın’a bağlı Didim… Doğal bitki örtüsü her ne kadar betonlaşmayla birlikte dolmaya başlasa bile, yine de ilçenin birçok yeri makiliklerle kaplı…

Benim evimin yanındaki hazine arazisi de öyle makiliklerden… Tabii orada yaşayan börtü böcek ve kuşlarla birlikte doğal bir hayatı birlikte paylaşıyoruz…


Yalnız bugünlerde küçük kanatlı, tıpkı arıya benzer davetsiz bir misafirim var benim… Evime kaçak inşaat yapıyor resmen…


Kapı pencere neresi açıksa, geliyor benim eski tüplü TV’nin vidayla kaplı yerlerine çamurdan kendine kaçak inşaat çıkıyor…


Bu gidiş-gelişler tüm gün boyu sürüyor… Garibimin gece olunca mesaisi bitiyor sanırım… Nerede uyuyorsa ya da dinleniyorsa sabahın ilk ışıkları görününce yeniden mesaisine başlıyor…


Geçenlerde daire kapımın önünde bir ses işittim… Gideyim göz deliğinden bakayım dedim… O da ne? Orasını da çamurla kaplamış bizim küçük kanatlı müteahhit… Zor temizledim göz deliğini…


Neyse lafı uzatmayayım, bugün TV’nin tozunu alayım dedim… Hazır elim değmişken, vida yerlerine baktım, ohhhooo bizim küçük kanatlı müteahhit nerdeyse 11 katlı gökdelen dikmiş tüm deliklere…


Gittim takım çantasından tornavidayı aldım elime, söylene söylene temizledim tüm vida deliklerini… Yoruldum tabii ki… Tam koltuğa oturdum ki, balkon kapısından bizim küçük müteahhit içeriye girdi… TV’nin arkasına doğru gitti… Kaçak inşaatlarının yıkıldığını görünce de uçarak burnumun ucuna kadar geldi… Bana vızzzzz vızzzzzz vızzzzzzz bir şeyler söylemez mi?


Aynen söylediklerini ona iade ettim tabii ki, altta kalır mıyım hiç?


Ulan hergele.. dedim ona, ne söyleniyorsun? Babanın çiftliği mi lan burası… Benim dairem, benim TV’im… Kaçak inşaata izin vermiyorum dedim…


Neyse işte, doğal yaşamın içine ettik elbirliğiyle… Onlar da geliyor, bizim evlerin içine ediyorlar böyle…


Minik mikroskopik denilecek kadar küçük karıncalarla ilgili hikâyemi hiç anlatmayayım…
Adamlar sülaleriyle birlikte eve koloni kurdular… Bir gün onlarla da fena kapışacağım… Üçüncü Dünya Karınca Savaşı çıkmak üzere evde anlayacağınız üzre… Çıktığında da kim galip gelecek sizlere anlatırım…


Hadi ben kaçayım… Sabah kaçak küçük müteahhitle yine mücadele edeceğim de, enerji toplamam lazım…


Ertan Yurderi, 9.9.2016

13 Haziran 2016 Pazartesi

Bahri Aşık, Didim'e Aşık...

 



Didim'in adı, kimine göre Yoran, kimine göre Yenihisar... Ama Selanik göçmenleri Yoran diyor daha çok..

Çok renkli simalar tanıdım burada... İçlerinden en çok sevdiğim Bahri Aşık ağabeyimiz... Adamcağız ayaklı kütüphane gibi... Zaten mesleği de gazetecilikmiş... Anadolu Ajansı muhabirliği yapmış... Didim'de "Didim Muhtar TV"yi bile kurmuş bir ara... Şu an Hisar Mahallesi muhtarlığı yapıyor...  

Şimdilerde onu boynunda fotoğraf makinesi, elinde kamerası oradan oraya koşar durur görürsünüz... Belgeler Didim'de her yaşanan olayı, her düğünü, her nişanı, her halk etkinliğini... 

Bir bakarsınız kendi mahallesinde, bir bakarsınız Cumhuriyet Meydanı'nda, Altınkum'da, hemen hemen Didim'in her yerinde rastlarsınız kendisine...

Ben Didim Belediyesi'nin yerinde olsam Didim'e bir de "Bahri Aşık Müzesi" kurardım... Yoran köyüyle ilgili tarihi pek çok belgeye,  fotoğrafa ve arşive sahip çünki...

Hatta Yoran köyünün içine heykelini bile dikerdim onun...

Yaşarken kıymet bilmek lazım değil mi ama... 

Profil sayfasının hastası oldum... Günümün çoğunu onun sayfasında geçiriyorum... Didim'e ilişkin öyle güzel hikayeler anlatıyor ki eski günlere ait... Şimdi eski Didim Muhtar TV arşivini de açtı... Onları okurken ve izlerken onun gibi ben de duygulanıyorum... 

Sen çok yaşa e mi Koca Üstadım, meslektaşım, canım ağabeyim... 

Seni Didim halkı olarak çok ama çok seviyoruz...



23 Ocak 2016 Cumartesi

Didim'den İstanbul'a bir kaçamak!..


 

Bu gece izinliyim yengenizden…
 

Sabah konuştuk… Dedi ki: 

“- Sen Âlem adamsın… Bu gece ÂLEM’lere takılmalısın, git ÂLEMCİ’lerini bul, takıl, kudur ve öyle gel...” 


“Ehhh” dedim ben de… 


“- Madem ki, izin senden, teklif senden, takılmak da olsun benden…”


Kapımda bekleyen özel Rolls Royce’uma atlayıp, uzadım taa Didim’den… 


Az gittim, uz gittim, dere ve tepe düz gittim, aştım önümdeki tüm illeri, vardım İstanköy’e… Bir baktım ki varmışım, Etiler’e… Hayret ki hayret, bu trafikte…


Fedon’un mekânına takılacaktım, Hayko telefon açtı ve dedi ki bana: 


“- Ağabey, hep Fedon’a Fedon’a, sen bu gece gel de takıl bana…”


Hiç kırar mıyım, Hayko’mu… Mekânına dalıverdim… O da ne, Etiler’den “Hale, Jale, Lale ve bütün mahalle” de orada değil miymiş?

Beni Fedon’a benzetip, hepsi de sarılmak istemez miymiş? 
Bu kedicikleri  kıramadım tabii ki de… 
O arada Hayko da tutturmaz mı mikrofonu bana… 

Ve bizim Photoshopşikçi Aydın kardeşim de basmaz mı denklanşörüne ardı ardına…


Neyse ne ya… Yarın magazin haberlerinden izleyip öğreneceğinize, işin aslını bu gece benden öğreniniz istedim…


Veee… Bu gecenin sürprizine sıra geldi…


Bu gecenin hatırına, özellikle okuduğum şarkı, bir kez daha hepinize gelsin…


“Dam üstüne çul serer, 
Nerden çıktı bu bebeler,
Haydarpaşa Garı’nda, 
Öpsün seni yanımdaki güzeller…”


Neyse saat 00.00’e de az kalmış, benim Rolls Royce kabak pardon Opel olmadan, ben ufak ufak uzayayım buradan Didim’e… 


Öptüm.. Bir daha öptüm.. Öpjem yaa, kaçmayın köftehorlar gelin buraya…

20 Kasım 2015 Cuma

Konuşan gerçekten o mudur, yoksa “O”nun sesi midir?



Dün hayatımda değişik bir şey yaşadım, anlatayım…

Yaklaşık 18 gündür İstanbul’dayım… Bu süreç içinde hem günlük işlerimi hallediyor, hem de gitmek istediğim yerlerde dolanıyor, bir bakıma İstanbul özlemimi gideriyorum… 

Neyse lafı uzatmadan hemen konuya gireyim… 

Şehremini’nden Fındıkzade’ye doğru kaldırımda yürürken, Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin önünde, kaldırımın caddeye yakın kenarında duran ve yere açtığı tezgâhta çakmaklara gaz dolduran adamın biri, birden bire önümü keserek, yoluma devam etmemi engelledi…

İşaret parmağını yüzüme doğru sallaya sallaya ve bağırarak; yarı şiir okur, yarı şarkı söyler gibi aşağıdaki şarkı sözlerini ardı ardına hızlı bir şekilde söylemeye başladı…

"Birgün belki hayattan  
Geçmişteki günlerden 
Bir teselli ararsın 
Bak o zaman resmime 
Gör akan o yaşları 

Benden sana son kalan 
Bir küçük resim şimdi 
Cevap veremez ama 
Ağlar yalnızlığına 

Ve işte arda kalan 
Bir avuç anı şimdi 
Koyup da bir başına 
Bırakıp gittin beni 

Sen yalnız değilsin 
Biliyorum neredesin 
Bu üzerdi beni 
Yaşasaydın ve görseydin 

Birgün belki hayattan 
Geçmişteki günlerden 
Bir teselli ararsın 
Bak o zaman resmime 
Gör akan o yaşları..."

Ne yalan söyleyeyim, o an korkudan kaskatı kesildim. Ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi, sağa mı, sola mı, ne yöne gideceğimi bilemedim, kararsız kaldım… Soluğumun kesildiğini ve nefes alamadığımı da hissederken, garip bir şekilde boğazım da düğümlendi ve gözlerimden yanaklarıma nedensizce süzülen gözyaşlarıma engel olamadım…

Kimdi beni bu denli duygulandıran ve gözyaşlarımın süzülmesine sebep olan adam? Ve nereden biliyordu bütün yaşanmışlıklarımı da geçmiş karşıma bana bu satırları parmağını sallaya sallaya okuyordu?

Kısaca bana ne anlatmak istiyordu?

Oysa o kaldırımdan Fındıkzade’ye doğru ağır ağır ilerlerken, acı ve hüzünlerle dolu yıllarımı geçirdiğim eski sokağıma girmeyi, yaşanmış anılarıma uzaktan bakmayı düşlüyordum… Güya izler arayacaktım o yaşanmış mekânların içinde…

Çabuk toparladım kendimi, sildim gözyaşlarımı alelacele elimle, yürümeye devam ettim…

Biraz ilerledikten sonra başımı çevirip geriye dönüp baktığımda; o adam kollarını havaya kaldırdı ve benim işiteceğim şekilde bana doğru bağırmaya devam etti... 

"Ne acı.. Ne acı.. İnsan kendine ne kadar da yenik,
Bulunmadı ihanetin ilacı ey kocayürek, bu bir karadelik…
Yapacak hiçbir şey yok, gönül bu.. sevdin, sevildin de üstelik,
Yeni bir ten, yeni bir heyecan, ben seni senden daha iyi bilirim üstelik…"

Bu duyduklarımdan sonra kendimi kontrol ettiğim an, koşarak oradan uzaklaştığımı fark ettim… 

İşte böyle sevgili dostlar…

Bazen yolda sebepsizce karşılaştığımız meczuplaşmış bir insan, bir vel’i olmaya çalışır en del’i halinle sizlere… İyi dinlemek lazım böylelerini… Konuşan gerçekten o mudur, yoksa “O”nun sesi midir  acaba?

Bu yaşanmışlığı hiç unutmayacağım ben de artık üstelik…

20.11.2015, İstanbul

20 Şubat 2015 Cuma

Benim "bilge oğlum" Şanslı'ya ne oldu?



Şanslı'dan bana, babişkosuna... 😥😥

Bir kardan kedi yapsak yine seninle,

Oyunlar oynasak...
Artık seni görmüyorum babişkom,
Sanki gittin uzak ülkelere...
Eskiden çok yakındık,
Şimdi ise çok uzak.
Nedenini bir anlasam keşke,
Kardan kedi yapsak seninle,
Sadece oyunlar oynasak,
Yine eski günlerdeki gibi birlikte... 



Benim bilge ve bir o kadar da akıllı ve eğitmen oğlumla olan 12 senelik birlikteliğimize son noktayı koymayı ve ara vermeyi gönülsüzce ve isteksizce de olsa hayatımdaki değişiklikler ve günün şartları zorladı… Aslında ne o benden ayrılmayı düşünüyordu, ne de ben ondan … Tek ayrılık belki ÖLÜM olabilirdi her ikimiz arasında… O da mukadderattı elbet…

Benim İstanbul’daki evimi satışım ve İzmir’e yerleşmeyi düşünmemle başladı bu ayrılık süreci… İzmir-İstanbul gidiş-gelişlerim aslında birbirimizden ayrılmanın provalarıydı… Uzun süreli ayrılıklar, dönüşümde birbirimize kavuşmalarımız ve aradan geçen kısa süre sonra yeniden ayrılışlarımız… Alışıyorduk birbirimize yokluğumuza bu provalarla…

Derken bir akşam bir dostumun eşi bana müjdeli haberi verdi… Şanslı’ya yeni bir yaşam ortamı bulunmuştu… Yıllarca çilekeş İstanbul’un bir semtinin çatı katına sıkışmış yaşantısını o da benim gibi terk edip bambaşka bir yaşama kucak açacaktı… Gideceği yer; İstanbul’un en mutena bir semtinde 3 katlı triplex bahçeli bir evde (kediler için düzenlenmiş bahçe) yaşantısını sürdüren ve kedileri çok seven doktor evsahibesinin yanıydı… Evsahibesinin kardeşi de aynı zamanda veterinerdi…

Kısaca; oğlum Şanslı, gerçekten adı gibi şanslı çıktı… Gittiği eve ve evsahibesine alışma süreci fazla uzun sürmedi… Şanslı zaten bilge bir kişilikti… Nasıl ki bana 12 sene boyunca çok şey öğrettiyse, gittiği yerdeki yeni insanlarına da bir şeyler öğretmeye hazırdı…

Yaşantımıza bir şekilde giren dostlarımız, günü geldiğinde yepyeni yolculuklara ve serüvenlere kucak açıyor, bunu biz değil aslında “Yaradan” ayarlıyor… Çünkü o minik DOST’lar, GÖNÜL okşamayı bilen ve GÖNÜL’lere SEVGİ’yi yeksenak verebilen yegâne VARLIK’lar …

Elbette zaman zaman minik dostlarımızın YOK’luklarının acısı bizleri etkiliyor, bu her zaman olacak… Ama biliyorum ki benim bilge kuyruklu oğlum ŞANSLI, gittiği yerde EĞİTMEN’liğine devam ediyor, var olduğu sürece yepyeni GÖNÜLLERİ eğitmeye devam edecektir…

YOL’u ve bahtı açık, eğitmenliği daim olsun… Tüm dostlara can-ı gönülden selam olsun…

İşte böyle güzel kedi fotoğrafları bulunca paylaşmadan edemiyorum, bu fotoğraflar üzerinden sevgimi ona gönderiyor, ayrılık acısını biraz olsun hafifletmeye çalışıyor ve bununla da mutlu olmaya çabalıyorum...😥😥

Şanslı mutlu günlerinde...