12 Mayıs 2005 Perşembe

Parazit Varlık Thomas ve Öğretisi


Yaw, ne enterasan bir olaydır ki, gün geçmiyor, yeni yeni “Kİ”ler, yeni yeni “ENERJİ”ler açığa çıkmasın… Tabii yüzümdeki gülümseme, kahkahaya dönüşüveriyor…

Heboiki’nin saf, temiz, yumuşacık kar beyazı enerjisi artık bedenimin en ücra köşelerine kadar öyle sarmış ki beni, her olumlu, her yeni öğretiye gülümser ve hatta kahkahalar atar oldum.. Herhalde enerjilerin güzelliğinden bu olsa gerek… Neyse sözü fazla uzatmayalım, girelim öykümüze…

Geçenlerde Herderdeva’nız olarak bir Heboiki uyumlamasından sonra grup öğrencilerimle yaptığım meditasyon çalışması sırasında “Gizli Şefler”den rehber Thomas adlı varlık, tam meditasyonun orta yerinde ortaya çıkmaz mı?.. Bakın şu işe…
“Ulan benim adım Thomas, aklınıza koymazsam olmaz” cümlesiyle sözüne başlayarak, “İçinizden birinizin aklına, bulunduğumuz planlarlardan yeni bilgiler koymaya geldim, hanginiz gönüllüydünüz efeeeemmmmm?” demez mi? 
Ahhaaa tam o sırada Herderdedeva olarak tabii ki duruma el koyma gereğini hissettim… Aramızda daha Heboiki’yi yeni özümsemiş evli-dul bayanlar, evli-bakir erkekler, tüyü yeni bitmiş genç toy delikanlılar ve çıtırlar ve vesairesi vardı.. Hepsi de gözlerini faltaşı gibi açıp bana bakarak: “Hocam noluyor burda”casına söylenmeye başladılar… Ben de gayet sakin ve hiç istifimi bozmadan Parazit Thomas’a dönerek dedim ki;
“Oğlum Thomas efendi, rehber parazitlerin şahı. Na’ber lan? Ne işin var burda? Melek gibi görünüyorsun maşallah anladık da? Şimdi durup dururken neden meditasyonun içine ettin?” dercesine bir soru sordum…
Parazit Thomas da, meditasyonumuzu bölmüş olmanın keyfini çıkarcasına, sırıtarak;
“Yaw biliyorsun ölümsüzlüğe geçiş yapmadan önce tüm yaşamımı zevk ve hazlar peşinde geçiren bir insan idim. Ve tüm psişik kişiliğimi ölümden sonra da sürdürmeye yeminliydim… Aynı eskisi gibi zevk düşkünü halimi sürdürecek yeni bedenler ve zihinler aramaya geldim… Dediler ki, ‘Git Lokman Üstad şu an Heboiki’yi yeni uyulmadığı öğrencilerine meditasyon yaptırıyor. Bu eğlenceye sen de katıl, hem yeni bilgilerle donatacağın körpe ve taze beyinler de var orada… Dünyadaki o eski haz ve eğlence dolu yerlere dönmeye çalışırsın böylelikle’ denilince, dayanamayıp geldim işte. Ne var bunda şaşıracak?” dedi…
Ben de “hasssssstiiiiiiiiiir, bula bula bizi mi buldun, bizden başka Ki grubu yokmuydu lan köftehor” deyivermişim istemeyerek…
O sırada buna şahit olan öğrencilerim arasında ağlayanlar, sızlayanlar, korkanlar, çığlık atıp ortalığı birbirine katanlar yetmiyormuş gibi, oradan tüm uyumlanma ve meditasyon sırasında hiç sesini çıkartmamış uysal uysal koyun gibi oturan bir genç ayağa kalkarak;
“Üstad rehber Thomas, senin bilgilerin bana lazım… Ben almaya hazırım, kendini benim yerime koyabilirsin. Ben o bilgileri ver” demez mi… Bak keratanın yaptığına…
Hadiiii şimdi çık işin içinden… Ben milleti sakinleştirmeye çabalarken, yezitin yediği naneye bak… Neyse zaten bu çocuğu taaa toplantıya geldiğinden beri gözüm pek tutmamıştı… Adı ve soyadı da çok uyuzuma gitmişti zaten… Uyankurt Uyansafdağlı…
Neyse bizim Uyankurt Uyansafdağlı’yla daha önce Heboiki uyumlanması için bana açtığı telefonda yaptığım bir konuşmada Heboiki’ye uyumlanmak istemesinin sebebini, “Çok ağır bir stres dönemi içinde olduğunu, bu stresten kurtulmak için ve kendini sakinleşmek için uyuşturucu ve alkol aldığını, artık buna son vermek için bir Kİ olsun da ne olursa olsun… En iyisi Heboiki olsun” diyerek araştırıp aradığını söylemişti… Bu konuşmaları hatırlayınca “Aha dedim”, “İşte bizim parazit Thomas için ideal bir insan bu Uyankurt” …
Ortalığı zar zor sakinleştirdikten sonra, Thomas’a doğru ilerleyen Uyankurt’u bu arzusundan vazgeçmesi için çok zorlayıcı sözler söylemeye başladım… Ama nafile… Ben söyledikçe büyülenmiş gibi Thomas’ın üzerine üzerine gitmeye başlamıştı bile…
Halbuki meditasyondan önce gruba;
“Düşünce, beden ve ruhun dengenizi sağlayın… Ruhsal, zihinsel ve fiziksel enerjilerinizi en üst noktalarda muhafaza edin. Kendinizi bedensel faaliyetlerin yanında en az birkaç dakika duaya ya da düşünceye yoğunlaştırın. Yeterli ölçülerde dinnlenmeye ve sakin olmaya çalışın. Hevesli bir parazit varlığı kendine çeken, duygusal ve fiziksel yorgunluğun sebep olduğu moralsizliklere izin vermeyin. Altın kuralı uygulayın. Küçük hareketleri ve aşağılamaları bertaraf etmeyi öğrenin. İntikam düşünceleri sizi etkisi altına almasın. Kelimelerinizin gücünü unutmayın. Kaba, acımasız ve küfür dolu ifadeler, o enerjinin size geri dönmesine sebep olabilir. Başkalarını yargılamayın ve hoşgörüsüz olmayın. Her şeyde ılımlılığı ve dengeyi kurun. Gün boyunca pozitif kalın… Deprasyonlardan, moralsizlikten ve negatif düşüncelerden uzak durun. Hayatın hep iyi yanını görmeye çalışın. Hüzünlü olduğunuz anlarda neşe veren parçalar dinleyin” demekten dilimde tüy bitmişti oysa…
Eh bizim Parazit Thomas da diğer parazit varlıklar gibi, kendilerine aşırı derecede düşkün insanlar görmeyi sevdikleri için, hele de alkol ve uyuşturucu bağımlısı olanları kişileri daha tercih ettikleri için kimyasal etki altında şuur düzeyleri değişenlere daha kolay yaklaşabiliyorlar… Çünki Thomas gibilerinin kurbanları, güçsüz, direnemeyecek kadar zayıf ve yardıma muhtaç, seçici olmayan, kolay aldanan her yeni düşünceyi ve felsefeyi kabul eden insanlardır…
Bu birleşmeye ne yaptımsa engel olamadım, bizim Uyankurt Uyansafdağlı gitti Thomas’ın kucağına pardon içine oturdu… Thomas içeri cumburlop dalıverdi, Uyankurt dışarı kaçıverdi. Onlar bu halvet içine giredursunlar… Biz gördüklerimizi ve işittiklerimizi anlatalım…
Aralarında ilginç diyaloglar geçiyordu… Uyankurt’a çeşitli bilgileri sanki download ediyordu… Bps hızını sormayın ki gitsin… Siz deyin 1 MB’lik bir hız, ben diyeyim ne bileyim? Düşünün artık o hızı… :))
Thomas’ın bu verdiği yeni enerjinin ismi “İKİZKENAR YAMUK” enerjisiymiş… Dört ikizkenar yamuk enerji birleştirilince bir  piramit’in yan yüzlerini oluşturuyormuş… Eee diyeceksiniz ki üstü boş kalıyor bu nasıl piramit oluyor… Acele etmeyin anlatıyoruz
işte… Üst piramit ise, dört yan yüz birleştikten sonra üstte boş kalan piramiti de Thomas tamamlıyormuş… Dolduruyormuş… Anladınız mı? Anlamadınızsa paragraf başına dönüp bir daha okuyunuz…
Bu enerjiyi uygulamak çok basitmiş… Şöyle yapıyormuşsun bu çalışmayı…
Bu enerjiyi uygulayacağın kişiyi karşına alıp;
“Hadi İkizkenar Yamuk, Hemen Beni Yamult” deyiverince, enerji ellerden akmaya başlıyor, bir mastırbatörün elindeki mastırbatör aleti gibi vibrasyona giriyor ve karşısındakini yamultmaya başlıyormuş… Böylece karşısındakinin ruhsal gelişimi hızlanıyor ve kolaylaşmaya başlıyormuş…
Bunları duyunca “Ulan Lokman Herderdedeva” dedim kendi kendime… “Bizim yıllardır yapamadığımızı bu ‘İkizkenar Yamuk’ enerjisi yapmaya başlıyormuş, kıyak bir enerji ha… Zaten bizim Heboiki’ye de benzerliği yok değil hani… Bizde mi öğrensek” falan düşüncesine tam kendimi bu vibratördeki vibrasyon gibi kaptırmışken.. Thomas oturduğu yerden STOP işareti yaparak;
“Ulan Lokman, yok mu oğlum senden başka DERMAN’ım olacak insan? Hastir işine, dön Heboiki’ne” demez mi? Biraz bozuldum ama neyse… Nasılsa bizim bu Uyankurt Uyansafdağlı bu enerjiye “Thomas, adama koymaz”dan sahip oldu, biz nasıl olsa araklarız falan dedim… Köşe möşe oluruz… Heboiki 3’ten sonra Bir de “İkizkenar Yamuk” enerjiyi de kattık mı işin içine.. Offfff, demeyin benim keyfime
düşüncelerindeyim ben hala…
Neyse sonuçta ne olduğunu anlatayım… Şimdi bizim Uyankurt Uyansafdağlı bu enerjiye de uyumlanmış oldu… Ortalıklarda “İkizkenar Yamuk, Hemen Beni Yamult” diyecek saf-u saf insanların peşine düştü…
Bu arada bizim Heboiki’de işi de devam ediyor… Kurs almak isteyenlerin cep telefonumu aramamalarını, www.heboiki.com’a girip oradan linkle www.enbuyukgrandmasterbizimmaster.com’a linklenip, oradan da www.lokmanherderdedeva.com’a gidip üyelik şartlarını okumalarını ve formu doldurmaları gerekmektedir…
Saygılarımla…
Enbüyük Grandmaster’iniz
Lokman Herderdedeva’nız
Not: Thomas’a not (Bu kısmı Thomas harici siz okumasanız da olur…) “Ulan oğlum Thomas… Hayırsız herif… Nerdesin? Hani uyumlanmadan sonra vaatettiğin yemek? Çabuk gel… O kadar aracı olduk…”


10 Mayıs 2005 Salı

“Hummo da Mumba” Kİ’siii…


Yaw, Heboiki’ye inisiye olan müritlerimden, çok pardon inisiyemlerimden gelen sorular karşısında bu açıklamayı yapmayı bir borç bilirim tabiikine de…

Hadi yine iyisiniz, tam da Herderdedeva hocanızın en müsait gününe denk geldiniz… Açıklayayım, açıklayayım … Aydınlanın, aydınlatın… Çok bilinmeyenli denklem, değil bizimkisi…

Bir gün bir mürit pardon bir öğrencim;
“Lokman Hocam, ‘Hummo da Mumba Heboi’ diye sizin öğretinizden daha iyi bir öğretiye de inisiye türü varmış… Hocası da iyiymiş… Tibet’ten gelip, Heboiki’ye meraklı olanlara inisiye etmeye başlamış” dediler… “Anlamadım” dedim ilk önce… Heboiki’ye inisiye olanlara mı “Hummo da Mumba Heboi”yi düdükleyecekler, yoksa sadece Heboiki meraklılarına mı diye tam düşüncelerime dalmışkenkene (Hadi sadece Heboiki meraklıları olsa iyi, bir de Heboiki inisiyelerini kancayı takmışlar) bir öğrencimin şu sesiyle uyumuş olduğum uykumdan uyandım…
“- Hocammmmm, siz Üstad Eritinato Yokiyama hocanızla bir irtibata geçseniz de bize bu işin bir aslını şeyyy etseniz” dedi..
“Ulan bu saatte de olur mu dedim” kendi kendime… Saate baktım, eh yollucadan iyice bir saat….
Yükseltilmiş Büyük Üstat olan Eritinato ile tam contact kurma zamanı… Neyse önce bir connect olalım dedim, sonra da contact kuralı mı deneriz.. Nasılsa yukarıda buradaki gibi bir türlü bağlanamayan hatlar, adsl sistemleri ne bileyim uydu linkleri falan feşmekan yok.. “Zınk” diye düşünüp, “Zank” diye “Connect” oluyorsun… “Disconnet olamıyorsun” (resmen mı..tın yani…)
Connect olduktan sonra da; “Hoca Üstat, hoca Üstad… Hadi gel de bana tak tak” deyince Yüksek’lerden gelen hızla contacta geçiyorsun falan… Daha dünyamın güzel insanları bu sisteme geçmedi ama yakındır, yakındır… Değer tüm bunlar… Değer bu can-ı değer insanlara…
Neyse biz de aynısını yaptık, “Zınk” diye düşünüp, “Zank” diye Connect olduk ana sisteme… Ardından da; bizim Yükseltilmiş Heboiki Üstadı Eritinato üstadı çağırmaya sıra geldi…
“Hoca Üstad, hoca Üstad… Hadi gel de bana tak tak” dedik üç kere… Ses yok.. Yine denedik, yine ses yok… Alt katmanlardan bir Varlık gelip dedi ki;
“Şu anda Hoca Üstad hacet gideriyor, az sonra gelecek…” Hay dedim, ya… Orada da bu iş devam ediyor mu hala?… Yok mu bunun çaresi be oralarda falan oldum yani…
Neyse ben connect vaziyette beklerkene; bir sürü contact kurmak isteyen varlıklar da gelip gitti, gelip gitti… Kimisi “hiiii, hiiii”, diye gülüp gitti, kimisi “Ne işin var lan buralarda” falan deyip gitti… Ne de olsa yukarıdaki sistemin buradan pek fazla farkı yok… Eh bu sisteme böyle “zank” diye bağlanırsan bu sistemde karşına alttakiler de çıkar, üstkattakiler dee… Kime denk geleceğin belli olmaz…
Allah’tan bizim Yükseltilmiş Heboiki Üstadın kendine has bir gelişi var ki, onu tanımamak imkansızdır.. Neyse, baktım az sonra Yükseltilmiş Heboiki Üstadı Eritinato hocam geldi… Arkasından da bir sürü peçeteler ardından sürükleniyordu…
“Ulan Lokman, burada da rahat bırakmıyorsun beni be… Bi güzel sı..tırtmadın bana… Ne var ne istiyon?” Sesi hiddetliydi tabii.. Eh kim olsa böyle bir durumdayken gelmek istemez…
“- Şeyyyyy hocam, bir şey sorcem, yardım şeyyyyetseniz” diyecek oldum ürkerek…
“- Tamam oğlum Lokman, keyfimin en güzel yerine ettin ama neyse neymiş bakalım söyle hacetini?” dedi… Sesi yumuşacıktı… Korkum geçti gitti..
“Yaw Yükseltilmişim, Aslanım Eritinatom” dedim.. “Sen bize Heboiki’den sonra Hummo da Mumbokİ’yi neden vermedin? Baksana ortalıkta bir zat-ı muhterem çıktı… Bunu Heboiki’ye inisiye olanlara dağıtmaya başladı… Söyle usta, sen ne düşünüyorsun bu hususta… Nerden çıktı şimdi bu?” dedim…
Gülümsedi ve dedi ki;
“Oğlum Herderdedevam… Bunlar Veşekilen, Veşekilen, Veşekilen”… Önce anlayamadım… Sonra jeton düştü… “Bunlar suretin sureti, bunlar vesaire şeyler” demek istemiş…
Çünkü Heboiki’yle uçmaya başladığınızda ulaştığınız noktada öyle enerjiler varmış ki, bunun ucu bucağı, sonu kıçı yokmuş…
Ya güzel bir seviyeye denk gelir, burada kayan frekansını düzeltirler, ya da yanlışlıkla boktan bir seviyeye gelir, façayı çizdirip, aşağıya en aşağılara çekerlermiş seni… Sonrası, sonrası malum… Ortalıklarda dolaşan bir sürü “Ben neydim, noldum, Darmadağın oldum, Yandım, Bittim, kül oldum” diyenlerden olurlarmış…
“Valla” dedi, “Sen bilirsin Lokman’ım, Herderdedeva koçççum benim…” “Sen öğretine devam et, biz buradakiler onlara buradan bir ayar çekeriz”… dedi… Tekrar, yaptığı işi devam etmeye gitti…
Biz de “Disconnet” olup çıktık sistemden…
İçim bir rahatlamıştı artık, ohhhhhh… Bunu hemen bizim müritlere, pardon öğrencilere de aktarayım dedim…
Kısacadan hallice: “Siz, siz olun, içinizdeki Yaradan’ın Ki’sine güvenin… O en yüce kaynaktır… Onun enerjisi tüm evreni çevreler… O’ndan izinsiz ve habersiz hiçbir şey olmaz… O size çok yakındır…”
Büyük Üstat, Grandmasterlerın masterı,
Yükseltileceklerden
Lokman Herderdedeva Hoca’nız…
Kaynak: www.heboikiturkey.com,
www.enbuyukmasterbizimmaster.com,
www.lokmanherderdedeva.com

11 Nisan 2005 Pazartesi

Kitaro yorumuyla "küçük kurbağam..."



Soğuk ve hafif çisentili bir pazar günüydü dün... Baharın müjdesi yerine biraz daha serin ve soğuk bir hava gelmişti sanki yaşama... Halbuki doğa hiç gelmeyen kış uykusundan daha yeni yeni uyanıyor... Tüm cemreler ise düştü, bitti ve gitti... Sabırsız erik ağaçları Mart ayı başlarında az biraz sıcak görünce çiçeklerini açtı ama, ondan daha akıllı olanları tamamen Nisan ayının ortalarını bekliyor çiçeklerini açmak için... Hatta bazıları da kabuklarından kurtulmaya ve soyunmaya başladı bile...

Ben de ruhumu yeşillikler arasında İzmit'te bırakıp, taş binalar arasında can çekişen Istanbul'a ve evime geriye döndüm...

Dört bir tarafı duvarla çevrili tek yeşili bilgisayarının yanındaki üç beş çiçek olan bilgisayar odama yönelip makinemin karşısına geçip oturdum...

Evde sessizlik hakim şu an... Eşim içerde TV seyrediyor, kızım sınavlarına hazırlanıyor masa başında. Kedim Şanslı da benim eve dönmemin keyifliliği ile etrafımda dolanıp mırıldanıyor... Beni özlemiş olsa gerek, ayaklarıma sürtünüp duruyor çünki...

Kulaklarımda ise tüm gün boyunca keyifle dinlediğim Kitaro'nun "Heaven & Earth" yorumu ve o yoruma eşlik eden kurbağalar korosunun sesleri hala yankılanıyor duruyor...

"Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk"...


Kitaro "Astral Voyage"ye geçerken, ben de bu vraklamalarla medite ediyorum kendimi... 

"Nerdeyim ben acaba?" oluyorum bir an... Cennetin hangi bölümü burası? Yeryüzünde "Cennet"i bulmak bu kadar kolay mı?

Ancak bulunduğum yerin "Kurbağalar Cenneti" olduğu muhakkak... Oysa ben İzmit KentSA tesislerindeyim... Dostlarımla güzel bir günü geçirmek için toplanmışız... Sohbet de en koyu kıvamında ama benim gönlüm dışarıdaki minik havuzlardaki kurbağalarda...

Sabah tesis içindeki oturma yerlerimize doğru yürürken, küçük bir kurbağanın bir havuzdan diğer havuza gitme mücadelesine şahit olduk dostlarımla birlikte...

Küçük kurbağa önce bulunduğu havuzdan büyük bir sıçrayış ile etrafı güvenlik nedeniyle tel örgülerle çevrilmiş havuzdan çimenlerin üzerine atıverdi kendini, büyük bir ustalıkla... Sonra diğer havuzun başına kadar zıp zıp zıplayarak geldi... Sonra öbür havuzun etrafındaki güvenlik tellerini gördü... Havuzun çevresini şöyle bir kolaçan etti... Nereden içeri sızabilirim diye düşündü herhalde...

Sonra da baktı ki içeriye diğer havuzun içine girmek o kadar da kolay olmayacak, bu sefer usta bir askerin yaptığı gibi istihkam stratejilerini geliştirmek için düşüncelere daldı...

İşte küçük kurbağa bu düşüncelerdeyken biz de ona stratejik destek vermeyi düşündük bir an... Ne yapabilirdik? Ona yol gösterebilirdik, şurdan içeriye gir diye... Ama en iyisi elimize alıp, onu havuzun içine bırakmaktı... Ancak daha sonra topluca doğanın planına müdahale etmeme kararı alıp, küçük kurbağayı kendi haline bırakarak, izlemeye koyulduk...

Küçük kurbağa da bizler tarafından izlenmenin dayanılmaz keyifliliği ile birinci etap olarak bir demir bariyerin üzerine zıpladı, sonra büyük bir konsantrasyonla yaklaşık 70 cm'lik telin üzerinden balıklama atlayıverdi, su dolu havuzun içine... Bizlere nispet yapar gibiydi hali ya, neyse bizdeki sevinci görmeliydiniz... Sanki bir spor karşılaşmasını izler gibiydik, gülüşmelerimiz ve alkışlarımız birbirine karıştı...

Biz de gün boyu oturacağımız alana doğru yürümeye başlarken geride bıraktığımız küçük kurbağamız da keyifle yeni geldiği havuzdaki dişi kurbağalara diğer erkek kurbağalarla birlikte kur yapmaya başlamıştı bile...

Kitaro da "Dream" çalarken kulaklarımızda da "Vrak.. Vrak, vrakk. Vrakkkkk, vrakkkkk, vrakkkkkkk" sesleri hiç eksik olmuyordu...

Binalarla taşlaştırdığımız, kendimizden uzaklaştırdığımız doğa ve yaşam, en içtenliğiyle sunuyordu kendini bizlere, bir küçük kurbağanın bedeninde... Onu hissedebilenlere!...

Küçük kurbağam seni ve o büyük mücadeleni hiç mi hiç unutmayacağım...

Senin senfonine de ben de eşlik ediyorum bak şu an bilgisayarım karşısında...

Kitaro'yu koydum CD Rom'uma ve sanallaştığım dünyamdan sana sesleniyorum Kitaro'nun yorumuyla "Thinking of You" küçük kurbağam, "Thinking of You"...

Ertan Yurderi


5 Nisan 2005 Salı

"Errrtann pabucuu yarııımmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaalımmm"...

 
Uslu çocuk kocayurek, 1964, İzmit...

Tekerlemeleri sever misiniz bilmem ama, ben çok severim...  

Çocukluğumuzda pek çok söylediğimiz tekerlemeler vardı... Genelde oyun amaçlıydı bunlar...

Az önce bilgisayarımda eski yazdığım yazıları düzenlerken, bundan 4 sene önce yazdığım ancak sizlerle bugüne dek paylaşmadığım bir yazım elime geçti...

Okurken yine gülümsedim çocuk günlerimin muzırlığıyla...

Ve bu yazıyı da sizlerle paylaşmak istedim yeniden...

Hadi beni yaşam oyununa çağırın... Bugün yeniden "çocuk"  olmak istiyorum, doyasıya oyun oynamak istiyorum...

"Errrr-taaannn, paaa-buu-çuuu-yaaaa-rımmmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lıııımmmm"...

TV'lerimizde birkaç gün önce başlayan Turkcell'in yeni bir Cell tanıtım reklam filminde; çocukluk günlerimizde çok sıklıkla arkadaşlarımızı oyuna davet amacıyla kullandığımız tekerlemeli cümleye hepiniz rastlamışsınızdır muhakkak...

Ben genelde reklam filmlerini pek seyretmem ama, bu kısa film ne zaman TV kanallarının birinde çıksa, hemen TV'nin başına koşarak geliyorum. TV'nin sesini de sonuna kadar açıyorum... Hem keyifle seyrediyorum, hem de bu tekerlemeyi söylüyorum, bir yandan da çocukluk günlerime bir kez daha geri dönmenin mutluluğunu yeniden yaşıyorum... Bu halimde beni dışardan bir gören olsa,  "Yazık valla adama, tüü tüü tühhh, tırlattı"  diyecekler ya, varsın desinler, ne çıkar?..

Geçen akşam yine aynı şeyler oldu, anlatayım...

TV'yi seyrettiğim odada yalnız başıma oturuyordum... Ciddi ciddi TV'deki haberleri seyrediyordum. Neyse TV'de haberler bittikten sonra reklamlar başladı...

Tam kanallar arasında zap turuna başlayacakken, bu reklam filmi çıkmaz mı?.. Hemen TV'nin sesini açtım tabii ki. Hem oynamaya başladım, hem de müzikle kıvırtarak bu tekerlemeyi avaz avaz bağırarak söylemeye başladım...

Yan odada üniversiteye hazırlanan kızım içeriye koşa koşa geldi.

Gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde: "N'oldu babişko, neyin var, bir şey mi oldu?" derken, bir yandan da ağzı açık şekilde yüzüme tuhaf tuhaf bakakaldı...

Sonra TV'deki reklam filmini görüp, benim de onlara eşlik ettiğimin farkına da varınca, kıkır kıkır gülmeye başladı...

"Ayyy baba, çok hoşsun... Hiç yakıştıramadan valla sana"  derken, ben de bir yandan, "Bak koskoca ablalar, abiler, sanatçılar bile oynuyor, ben niye oynamayacakmışım... Hem bu bizim zamanımızın tekerlemesi, siz gençler de bizim şeylerimizi hiç beğenmiyorsunuz" deyiverdim... Katıla katıla gülüştük sonra ailecek...

Ne güzel günlerdi onlar ya...

Bazen evde veya sokakta yaptığımız yaramazlıktan dolayı annemizden evde oturma cezası aldığımız günlerde, camdan dışarı bakıp arkadaşlarımızın oyun oynamalarına imrenerek şahit olurduk... Onlar da bizi sokağa davet için hep bir ağızdan bağırırlardı... "Errrrtaannn pabucu yarıımmm, çıkkkk dışarıyaaaa oy-na-ya-lım!.."

Bu sesleri çıkaran arkadaşlarıma camdan; "Sokağa geleceğim ama, annem izin vermiyor, siz daha çok bağırın ki annem duysun belki izin verir" dediniz mi, hepsi avazı çıktığı kadar bu tekerlemeyi koro halinde söylerlerdi...

Bu seslerin artması üzerine o sırada mutfakta yemek yapmakta olan annemize yalvaran bir ses tonuyla: "Nooolur anne ya, bak arkadaşlarım beni sokağa çağırıyorlar, nooolur bir daha yapmıcam söz veriyorum, senin sözünü dinlicem. Nooooolur!.. Nooolur anne sokağa çıkayım"  yalvarmalarımıza annemiz sonunda olumlu yanıt verir, cezamızı affeder, biz de hemen sokağa atardık kendimizi...

İşte bir tekerlemenin bir anda beni geçmişe götürüp hissettirdikleri anlar, şu satırları yazdığım anlar...

Gözlerimin nemliliğinde, o geri gelmeyecek günleri özlemeler, o eski oyun arkadaşlarımızı anımsamalar... Şimdi o arkadaşlarımından çoğu ya koskocaman birer adam oldular, ya torun torba sahibi sevimli birer anne. Ya da ebedi istirahatgahlarına uğurladığımız arkadaşlar olarak anılarımızda hep birer tatlı hatıra olarak kalacaklar...

İçinizdeki çocuğun hiç ölmemesi ve her anınızın o çocukluk masumluluğuyla geçmesi dileğimle... Son söz olarak:

Haydi sevgili dostlar, hep birlikte koro halinde beni bir kez daha şu yaşadığımız hayat oyununa çağırın...

Size yanıt vereceğimden emin olabilirsiniz: 

"Errrrrtannnnn pabucuuuuu yarııımmmmm, çıkkk dışarıııyaaaa oynaaayalımmmmm!...."

Ertan Yurderi 

19 Şubat 2005 Cumartesi

Biz yazarları seçerken ...



Biz yazarları seç-erkene;

Karpuz seçer gibi elimize alıp, alttan alttan şaplatarak... (Kesmece yemece bunlar, karpuza gel, gel, gellllll!... diyerekten)

Kavunun iyisini (hani kelek olmasın diye) seçerken altını koklayarak... (Böğğğ, ohşşşş)

Salatalığın (hıyarın) iyisini seçer gibi (Çengelköy hıyarı olması tercih sebebi) ne iri, ne pörsük, diri mi diri ince mi ince, uzun mu kısa mı olduguna bakarak...

Patlıcan seçer gibi mosmor renkli olmasına dikkat ederek...

Pırasa seçer gibi, ince uzun ve beyaz olmasına dikkat ederek...

Lahana seçer gibi (dolmalık ve kapuskalık ayrı dikkat ha) beyaz olmasına ve bol yapraklı olmasına dikkat ederek...

Karnıbahar seçer gibi beyaz olmasına ve bol çiçekli olmasına dikkat ederek...

Kereviz seçer gibi (kokusunu sevmem ya... Iyyyy) beyaz ve dolmalıksa ufak minik, sulu yemeklikse orta hallice, zeytinyağlılık ise genişçe ve yayvanca olmasına dikkat ederek...

Portakal seçer gibi (portakalı soydum, başucuma koydum... koydum... koydum...) kıçının pardon alt tarafının ince delikli olmasına dikkat ederek...

Mandalina seçer gibi çekirdeksiz Kıbrıs mandalinası olmasına dikkat ederek, soyarken ve dilimleri yerken ağızda güzel tat bırakmasına ve bitince de kabuklarını başparmak ile işaret parmağı arasına konan lastikle karşınızdakinin ensesine nişan alarak atılmasına dikkat ederek...

Elma soyar gibi kabuklarını soyarken kopmamasına dikkat ederek... (Kopunca sınıfta kalcem, Hatçe beni sevmiyo, Mehmet bana aşık mı? sorularına dikkat ederek.. Vs... Vs... Vs... şeyleri de siz üretin)

Soğan soyarken ağlamaklı olmak gibi ağlayarak soyulmasına dikkat ederek... Zarlar'ına dikkat edin, delmeyin...

Patatesi soyar gibi soyduktan sonra kararmaması için suya koyup, sonra Solo peçete ve rulo ile iyice kurulanmasına dikkat ederek...

Daha atladığım bilumum zerzevat-ın eşkaliyesine dikkat ettiğimiz gibi...
Şeylere dikkat ederek alırız biz AL'dıklarımızı da derKi'ye de;

Umduğumuzu bulamadığımızda da;
HAM'dı hesabı...

Meyve dalında güzeldir ... Olgunlaşsın, pişsin, ağzımıza düşsün hesabı...
Bir ısırıktan bir şey olmaz, BİZ ısırırsak dişleriz... SAP'larını da gümüşleriz hesabı...
Bir dalda iki kiraz, hadi bu gece bize gel oyna biraz hesabı...

Vs... Vs... Vs... deriz de; bitmez bu sevda... Ve devam ederiz...

Sıkıldım... Ben oynamıyorum gidiyorum... Gİ - diyorum ha... Gi-di-YORUM'a da...

Hey baba TORİK!... Heyyyyy Allahhhhhh!... Arabaya BİN'di... Heyyyyy Alllahhhh!!!...

Yallahhhh, Yallahhhhh, Yallahhhhh!.... hı da çekeriz... (Zılgıt sesleri, çeri başı göbek atmakta!...)

Aslında böyle zamanlarda şu formül de hep etkilidir...

1000 üzeri M (+) Kök L (+) Kök L d (+) Kök L (Nazar etme N'olursun, bir de SEN çalış, ha babam çalış senin de olsun)

Yazı Bitti... Alkışlar... Ve perde...

İmza: Bu ne ya Ertan Baba...

Ertan Yurderi

15 Şubat 2005 Salı

10 YTL bana, 10 YTL otele...


Malum emekliyiz ya... Artık İstanbul kazan, ben kepçe doya doya İstanbul sokaklarını arşınlıyorum her gün birkaç saat yürüyerek...

Hem temiz hava alıyorum, hem de yıllardır uzakta kaldığım semtlerdeki nostaljiyi yaşıyorum...

Bugün yine aynı saatte evden çıktım, Aksaray'a doğru salıverdim yokuşaşağı kendimi... Bir çırpıda Aksaray'a vardım tabii ki... Tam Laleli'ye doğru çıkacakken, Aksaray köprüaltında birden bire kendimi mektepe ilk giden gençler gibi hissettim...

Mektep deyince öyle hemen aklınıza ilkokul, ortaokul, lise falan gelmesin... Hani "erkek"liğe ilk adım atılan yer, "ilk milli olunan" yerlerden bahsediyorum... Aksaray köprüaltı böyle bir yer olmuş maalesef ben görmeyeli...

Yanıma ortayaşlarda iyi giyimli, makyajlı, eh eline yüzüne bakılır bir kadın yaklaştı, yarı Türkçe yarı Rusça'ya benzer bir şiveyle, "10 lira bana, 10 lira otele" deyince "Anaaa, ula ben nereye düştüm" dedim kendi kendime.. Hem donakaldım, hem de olduğum yerde kalakaldım... Sesim bile çıkmadı... Bir şey söyleyemedim...

Kadına "olmaz" dercesine iki tarafa doğru kafamı salladım... Bu arada sağıma baktım, soluma baktım, arkama baktım, benden başka bir beniadem yok... Kadın alenen bana aşk teklif ediyor yolun ortasında... İki adım ilerliyorum, bu sefer genç bir sarışın hatun yaklaşıyor, "10 lira bana, 10 lira otele" , birkaç adım daha atıyorum bu sefer bir esmerşın hatun yaklaşıyor "10 lira bana, 10 lira otele"... Neyse tüm saç renklerini bir bir tamamlayıp Laleli'ye doğru 2. vitese taktım yürüyüşümü, söylene söylene...

Ulan hani mahalleden, semtten birileri görse, diyecekler ki, "Herife bak, saçı, başı, kıçı ağarmış, Aksaray köprüaltında, Lalelilerde cirit atıyor..."

Cık, cık cık... Olur mu ya, yakışır mı böyle b..k atılması benim gibi adama...

Tabii Laleli yokuşu Allah'tan eşek anırtan cinsten değil... Ancak, hemen oradan uzaklaşmak için 2. vites'ten sonra 3. vitese taktım yürüyüşümü Beyazıt'a doğru... Aklımdan da bana yapılan teklifler
geçiyor geçmesine de ben de hemen bana yapılan bu tekliflerin şiirsel yanını bulup, dörtlüklere döküveriyorum...

"10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE...
Biri sarışındı, bir diğeri esmerşındı,
Laleli onlarsız olmaz, olamazdı...

10 lira bana, 10 lira otele...
Eder 20 YE-TE-LE..."


diye diye Beyazıt'a vardım çok şükür... Ama ortalık acayip bir şekilde Rus ve Polanyalı kadınlar kaynıyor... Kendimi Moskova'da Kremlin meydanında yürüyor gibi hissediyorum, ne bileyim Polanya'da Warşova'da yürür gibi hissediyorum... Biz Türkler hemen kendimizi belli ediyoruz...

Aslında ben onların Türk olduklarından da şüphe duyuyorum... Esmer esmer bir sürü erkek kalabalığı... Yüzlerinde iki karış sakal, üstleri hırpani giyimli... Acayip anlamadığım birkaç
lisanı birden konuşuyorlar... Nerden öğrenmişlerse öğrenmişler birkaç Rusça kelime, akılları sıra kadınlara laf da atıyorlar... Hepsi aylak takımı belli... Ve hepsi de Beyazıt'a üşüşmüş sanki...

Rus hatunların, Polonyalı hatunların peşinde bir sürü ağızlarından salya sümük akan herifler... Neyse onlara bakmaktansa o kadınlara bakmayı insan yeğliyor... Hepsi de sanki sözleşmişcesine bu kış ayında bahar ayında ve yaz ayında giyindikleri gibi giyinmişler... Boy, pos, endam, şekil şemal her şey alenen ortada maaşallah...

Bu sırada önümde yaşlıca bir amca yürüyor... Yanına yaklaşıyorum... Adımlarımı onun adımlarına uyumluyorum... Hani askerde yaparsın ya... Bir sekersin, hoppp yanındaki kişinin adımlarına adımlarını uydurursun... Ben de öyle yapıyorum... Amcayla yüz yüze geliyoruz...

Belli ki öğlen namazına Beyazıt Camii'ne gidiyor koştura koştura bu sakallı muhterem amcamız... Elindeki 90'lık tespihle de "Ya sabır Allah, fesüphanallah!... Ya sabır Allah, fesüphanallah!.." sabır kelamları getiriyor bir yandan... Yanına geldiğim için bana bakarak hafif bir tebessümle "Selamünaleyküm muhterem" diyor bana...

Allah'ın selamı verdi ya, almaz mıyım ben de, "Aleykümselam muhterem" diyorum... Ama bu amcamız bana selamını verir vermez gözlerini hemen önünde yürüyen hatunun etli butlarına doğru kaydırıyor...

Hatun da ne hatun ama... Sağa sola şaftını kaydıra kaydıra yürümesi bir yana üzerinde de daracık beyaz bir streç pantolon var... Kadının kıçında donu da yok besbelli... Mucizevi bir şekilde inşaa edilmiş abideyi, bir mabedi izliyoruz sanki amcayla birlikte...

Amcamız, benimle selamlaştıktan yola yeniden konsantre oluyor, sonra tespihine kaldığı
yerden devam ediyor... "Ya sabır Allah, fesüphanallah!.. Ya sabır Allah, fesüphanallah!.."


Amcayı orada hayalleriyle ve ibadetiyle başbaşa bırakıp Çarşıkapı'ya doğru yönelecekken, vazgeçip Çemberlitaş istikametine doğru yürüyorum...

Daha Çemberlitaş'a gelmeden önce sol taraftaki baharatçılardan etrafa yayılan mis gibi baharat kokuları burnumun direğini sızlatmaya başlıyor... Eh hava da biraz lodoslu, havalanan az buçuk karabiber tozları ardı ardına beni aksırtıyor yolun ortasında. "Hapşu, hapşu, hapşu... Hay içim çıkası... Hay eşşeğin şeyi" diye diye baharatçı önüne kadar geliyorum...


Biz Türk milletinde "Her derde deva" reçeteler çoktur hani... Türlü reçete türleri buradaki baharatçı dükkanlarının camlarını süslemiş...

Hani duymuştum da, böylesini hiç duymamıştım doğrusu diyeceğiniz yazılar ise camlarda... İksirler, kuvvet macunları, Padişah macunları... Tüm bu duyurular da erkeklere hitap eden bir hava var sanki... Değil değil, alenen var yahu...

Bir baharatçı önünde durdum, tezgahları seyrediyorum, içerde genç bir tezgahtar, yaşlı bir amcaya bir tarif veriyor... Ben de çaktırmadan konuşmalarına şahit oluyorum...

"Bak beyamca, bir bal kavanozunun içine 2 çay kaşığı karabiber, 3 çay kaşığı nane, 1 tutam kekik, 1 paket vanilya, 3 gr zencefil, 1 kaç diş karanfil, göz kararı kişniş, 1 çay kaşığı tarçın, bir bıçaklık hardal, birkaç gram hindistancevizi , bir çay kaşığı safran, biraz da mercanköşk attın mı... Aha şu karşındaki düz duvar var ya, düzduvar, oraya tırmandırır seni Allah seni inandırsın... Dedeme bu karışımdan yapıp verdim, 6 karı eskiten dedem, yedincisini isterim hem de 20'lik kızoglankız isterim diye tutturmaz mı... Valla yenge var ya yenge... Neyse beyamca hem sen, hem yenge memnun kalmazsan gel bana, paranı iade edeceğim" dedi resmen adamcağıza ya... Ben de içimden kıs kıs güldüm tabii ki...

"Erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer" diye bir söz vardır bunu bilirdim ama, alternatif bir yol da cinsellikten mi geçiyor ne? Neyse ne ya, bunu bütün bir dünya çözemedi ben mi çözeceğim, şunun şurasında ne güzel hava alıyorum... Geziniyorum, bir çok olaya şahit oluyorum bak ne güzel...

Tamam bazı gıdaların cinsel istek ve gücü arttırdığı bir gerçek. Afrodizyak kelimesi de mitolojide aşk tanrıçası olarak bilinen Afrodit'in adından geliyor bu da bir gerçek. Beslenme uzmanlarına
göre; dolaşımı arttıran, E vitamini içeren, sinir sistemini pozitif etkileyen, yorgunluğu giderip enerji verici besinsel değerler içeren tüm gıdalar cinselliği uyarıcı yani doğal afrodizyaktır bu da gerçek.

Türk mutfağı doğal afrodizyakların en yaygın kullanım alanı bulduğu mutfaklardan olduğu bu da bir gerçek... Eh bizim mutfaklarımızda baharatlar ön sırada olmak üzere, soğan, sarımsak, balık, çikolata, hindi eti, kereviz, patates, pırasa, çilek, sahlep ve domates bolca tüketilir bu da bir gerçek... Eee gerçek olmayan ne... Kuş'un havalanmaması, kuş'u bir türlü uykudan uyandıramama sorunu da ne ola ki? Eh bu da belli bir yaştan sonra en büyük gerçek oluyor bizler
için galiba... Bu arada da amcaya tavsiye edilen bu baharatların ne işe yaradıklarını da baharatçıda elime tutuşturan bir kağıttan öğreniveriyorum...

Karabiber: Temel afrodizyak malzemedir, cinsel uyarıcı olarak çok etkilidir.

Nane: Rahatlatıcı özelliği vardır.

Kekik: Vücudu toksinlerden (zehirli atıklar) arındırır, erkeklerde uyarıcı etki yapar.

Vanilya: Özel tadı ve aromasıyla sinir sistemini uyarır, cinsel hormaonların işlevini arttırır.

Zencefil: Vücut ısısını arttırır, kadın ve erkekte uyarıcı etki yapar.

Karanfil: Doğadaki en güçlü afrodizyaktır, beyinsel yorgunluk ve hafıza kaybına karşı etkilidir.

Kişniş: Kurutulmuş tohumları kadınlarda uyarıcı etki yapar.

Tarçın: Tadı ve aroması ile etkili bir cinsel uyarıcıdır.

Hardal: Cinsel bezlerin işlevini arttırır.

Hindistancevizi: Erkeklere çok faydalıdır.

Safran: Dünyanın en pahalı afrodizyaklarındandır.

Mercanköşk: Et yemekleri ve köfteler konur, her iki cinse de faydalıdır.

Bunları okuyunca ben de durur muyum tabii ki, içerdeki başka müşterilerle ilgilenen genç tezgahtara seslenerek; "Yap arkadaşım, bana da bir kavanoz şundan" deyiveriyorum...

Eee birden bire, yolculuğum Çemberlitaş önündeki tramvay durağında sona eriyor... Sirkeci istikametinden gelen tramvaya hemen atlayıveriyorum... Bir elimde kavanoz, bir elimde reçete, hayalimde ise Rus ve Polonyalı hatunlar... Laleli'de önüme çıkan sarışınlar, esmerşınlar...

Eve bir an önce varabilmek için yeniden bir türkü tutturuyorum içimden, buselik makamından...

"On lira bana, 10 lira otele,
Eder 20 YE-TE-LE...

Dayan Ertan az kaldı dayan,
Birazdan ulaşacaksın Fındıkzade'deki eve..."

Ertan Yurderi