12 Mayıs 2018 Cumartesi

Bilgisizlik Mutluluk(tur!) mudur?



Bilgisizlik mutluluk mudur, mutsuzluk mudur? Bunun ne denli tehlikeli olabileceği konusunda kimse bir şey söyleyemez.

Saat başı, gün be gün pompalayıp dururlar. Şu anda da, ne gibi sonuçlar doğurabileceği konusunda en ufak bir ipucuna sahip olmadığınız halde, onu tüketmektesiniz.

İşin daha da kötüsü, evrimsel sürecin beyninizi buna programlamış olması ve bedenin tıpkı yağ gibi, şeker gibi buna gereksinim duyması. Nitekim, bugünlerde ona – tıpkı yağ ve şeker gibi – her yerde ulaşılabiliyor.

Neden söz ettiğimi anladınız herhalde, BİLGİ’den …

Bilgiye her şekilde ulaşabilmek mümkün artık… Bunun nedeni bilgi çağında yaşıyor olmamız ve çekince yaratan unsurun da bilginin kendisi olması.

Kimi bilim ve düşün insanlarının da öne sürdükleri gibi, bilginin ortaya çıkartılması ve yayılması niteliksiz bir lütuf olmanın çok uzağında bir şey. Çok fazla bilmek de tehlikeli olabilir.

Oxford Üniversitesi’ne bağlı İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nün Başkanı, düşün insanı Nick Bostrom, “Bilgi son derece tehlikeli olabilir. Bilgiden doğabilecek zararlı etkiler son derece ciddi olabilir” diyor.

Bu tehlike özellikle de bilgiye ulaşmaya oldum olası can atan insanoğlu için söz konusu. Oxford Üniversitesi İnsanbilim uzmanlarından Robin Dunbar ve meslektaşları insanlarda bilgiye ulaşma arzusunun kesinlikle evrim süreci içinde gelişen bir özellik olduğuna inanıyorlar. Kuşlar ve primatlarda beynin boyutunun akıl yürütme, beslenmeyle ilgili yeni stratejiler geliştirme ve yok olmaya karşı direnme yetisiyle bağlantılı olduğunu ortaya koyan gözlemler de bu görüşü destekliyor. Dunbar, çevre ile ilgili yeni bilgiler keşfetme yetisinin oldukça eskilere dayandığının açıkça ortada olduğuna dikkat çekiyor.

Yeni bilgiler geçmişte insanlara evrimsel açıdan açık bir üstünlük kazandırdı. Ucu sivri değnekler, kadırgalar, uzun yaylar, barut ve tüm öteki askeri teknolojilerin temeli yeni bilgilerin ortaya çıkmasına dayanıyor. Bunların her biri buluşa imza atanların yarışmada bir adım göne geçmelerini sağladı. Termodinamik yasalarla ilgili bilgiler son derece elverişli buhar motorlarının geliştirilmesine ve hemen ardından bolluk ve gönence ulaşılmasına neden oldu.

Şimdilerde kafamızı kurcalamaya başlayan soru, insanların artık çok fazla bilgiye ulaşıp ulaşmadıkları. Son dönemlerde, öncelikle de internet sayesinde, yaşanan mevcut bilgi patlaması acaba beklenmedik tehlikeleri de beraberinde mi getiriyor? Böyle bir tehlikenin söz konusu olabileceğinden kaygı duyan Bostrom, “Araştıma ve eğitim herkes tarafından önemsenip, el üstünde tutulan, zararsız, erdemli ve karşı çıkılması olanaksız kavramlara dönüştü. Durum böyle olunca, insanların bilginin değeri konusunda çok daha incelikli ve nitelikli bir bakış açısı geliştirmeleri gerekiyor” diyor.

Bu tür görüşler insana biraz şaşırtıcı gelebilir. Sonuçta, ne denli öğrenirsek – bizi çevreleyen dünya ile ilgili ne denli çok bilgiye ulaşırsak – bizim için o denli iyi olacağı çoğumuz için bilinen bir gerçek. Düşün adamı Francis Bacon’un da yüzyıllar önce öne sürdüğü gibi, bilgi güçtür. Ne var ki sorun, gücün iyiye kullanılabileceği denli kötüye de kullanılabileceğinden kaynaklanıyor. Bostrom, “Söz gelimi, şu sıralar biyoteknolojinin kötüye kullanılmasına yol açabilecek giderek artan bilgi akışının önüne geçilmesine çalışılıyor” diyor.

Bostom bilgiden kaynaklanan tehlikeye “bilgi riski” adını veriyor. 1918 yılında tüm dünyayı saran ve 50 milyonu aşkın kişinin ölümüne neden olan grip virüsü bunun tipik bir örneğini oluşturuyor. Artık bu virüsün gen dizgesine GenBank’ın veritabanından ulaşmak mümkün. Gerekli araç ve becerilere sahip olan herkes bunu yeniden oluşturabilir.

Böyle bir girişimin geriye dönüşü çok daha büyük yıkımlara neden olabilirdi.

Ancak bu karamsar görüşe katılmayanlar da yok değil. Kurzweil ve Joy’un tersine, bilgilerin sansür edilmesine karşı çıkan Imperial College uzmanlarından Geoffrey Smith biyoteknoloji ile ilgili çekincelerin abartıldığına inanıyor ve bu alanda yapılan araştırmaların güvenlik açısından doğurabileceği çekincelerin fon oluşturma aşamasından itibaren farklı aşamalarda gözden geçirildiğine dikkat çekiyor. Smith elde edilen verilerin sürekli yayınlanması gerektiğine, böylelikle gizli işler çevrildiği duygusunun ortadan kalkacağına inanıyor.

İnsanların bilgiye ulaşma arzusu herhangi bir bilgi riski karşısında sansürü özellikle sorunlu bir tepkiye dönüştürüyor ve bu durumlarda genellikle saydamlık yeğleniyor. Domuz gribi yayılmaya başladığında Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşlar vakit yitirmeden kamuyu virüsün yaratabileceği tehlikeler konusunda bilinçlendirme yoluna gittiler. Acı deneyimler insanlardan şeyler gizlendiği yönünde bir kuşkunun egemen olmasının ne denli tehlikeli olabileceğini bizlere öğretti. İnsanların gerçekleri öğrenme konusundaki açlıkları tırmandıkça, yalan yanlış görüşlerin güvenilir ve inanılır duruma gelmeleri de o denli kolaylaşır.

Bilginin gizli tutulduğu korkusu başka alanlarda da yıkıma neden olabilir. Örneğin, insanlar bir bankanın borçlarını karşılayıp karşılayamadığı konusundaki bilgileri denetleyen kişilere güvenmemeleri durumunda veznelere akın edebilir. Bu durum tehlikenin daha da olasılıklarını önceden öğrenmeleri sağlıyor. Bu durum sigortacılığın temeli olan “risk paylaşımını” yerle bir ettiğinden, ancak geleceğin tam olarak bilinememesi durumunda varlığını sürdürebilen sigorta piyasasının geleceğini tehlikeye düşürüyor.

Gelgelelim, İsviçre’deki Futurizon adlı danışmanlık şirketinin uzmanlarından Ian Pearson bu tür sorunların kaçınılmaz olduğunu düşünüyor ve gizlilik, sansür, bilimsel araştırmaları kısıtlama gibi seçeneklerin halkın güvenini sarsacağına ve toplumu olası yararlı buluşlardan yoksun bırakacağına inanıyor. Bilgi açlığını gidermeye can atan bir insanın bilgi büyümesine neden olur. Kaynakları azalan bankanın -güçsüzlük belirtisi olduğu gerekçesiyle- devletin desteğine karşı çıkması, saygınlığını daha da yitirmesine neden olur.

Bilgi riski sağlık sigortaları sektörünü de olumsuz yönde etkiliyor. Gen tarama hizmetleri veren şirketlerin ortaya çıkması insanların birtakım hastalıklara yakalanma tüketimini denetlemeye çalışmasının da en az dışarıdan uygulanan sansür denli kötü olduğuna inanan Pearson, “Bilgi kıtlığının tehlikeli olduğunu söylenir. Oysa, bizzat bilginin gücü ve önemiyle ilgili bilgi kıtlığı çok daha tehlikeli olabilir. Ne yazık ki, başımıza gelecekleri bile bile, bu konuya gereken ilgiyi göstermiyoruz” diye ekliyor.

Kaynak ve alıntı: 

New Scientist, Paul Parsons 

http://www.newscientist.com/article/mg20527431.600-the-dangers-of-a-highinformation-diet.html 

CBT 1214/8, Rita Urgan

3 Aralık 2017 Pazar

Maskeli balo

 


"... İyiliği gösteriş için, dostlarını çıkarları için, SEVGİ'yi hevesleri için ve zamanı da sadece kendi mutlulukları için kullananlar bilsin ki; Tanrı gizlenen niyetleri de, yürekleri de çok iyi bilir.

İyiliğin altında gizlenen kötülüğün de, samimiyetle yapılan iyiliğin de karşılığını fazlasıyla verir...
Her şey er ya da geç, gerçek kendi kimliğine bürünür. Siyah beyazdan, yalan gerçekten, sahtelik sadelikten ve samimiyet de basitlikten elbet bir gün ayrılır...
Bu yüzden yaşanan olaylar bazen acıtsa da canımızı, gün gelir yüze hoş görünüp de, arkamızdan oyun oynayanların maskeleri de düşer elbet.
Gölgenin aydınlığa kavuştuğu o günde kimin insan olduğu ve kimin insanı oynadığı anlaşılır elbet.
Hiç kimse içindeki SEVGİ'yi de, gizlediği nefreti de asla sonsuza kadar saklayamaz...
Gıybet yaptıkça batıyor, maskeleriniz ise teker teker düşüyor... İkiyüzlülüğünüzden vazgeçin artık..,
Böyle biline... "
( ~ )

7 Haziran 2017 Çarşamba

Radyo Bozcaada



“Adanın rüzgârını müzikle fısıldıyoruz” diyor internet üzerinden dinlediğim radyo kanalı… Ve ekliyor; 

“Derler ki .. gözlerinizi kapatıp dinlerseniz, ruhunuzu adanın sokaklarında gezerken bulursunuz. Hatta rüzgârını bile hissedersiniz...”  

Radyoda ağırlıklı olarak Rembetiko, Jazz ve Dünya klasikleri çalıyor… Arada bir de rahatsız etmeyen Türk Pop’undan güzel eserler…

"Hangi radyo bu?" dediğinizi duyar gibiyim… Radyo Bozcaada’dan bahsediyorum… 

Bozcaada’yı görmek kısmet olmadı bugüne kadar bana… Arabamla Türkiye’nin en uç burnu Babakale Köyü’ne, ardından Behramkale (Assos) birkaç kez gidip dönerken Geyikli’ye de uğradım mecburen ve Bozcaada’ya giden geminin kalktığı Odunluk İskelesi’nin önünden de geçtim… 

Ancak adaya bugüne dek geçmeme nedenimi bilmiyorum… Geçebilirdim oysa… Belki daha zamanı gelmemiş olabilirdi… Belki de oraya götüreceğim kişi yanımda olmayabilirdi… Dedim ya, gitmeme/gidememe sebebini bilmiyorum…

Kısaca; bir şekilde görebilirdim oraları da… Arkadaşlarımın anlattıklarıyla ve adayla ilgili okuduğum gezi makaleleriyle ve fotoğraflarla hayal ediyorum adayı… Ha bir de gözlerimi kapatıp dinlediğim radyo kanalıyla ruhumu adanın sokaklarında gezindiriyorum bir şekilde…

Bu arada yaşadığım bölge Didim’in neden böyle bir radyosu yok anlamıyorum… Karşımızdaki Bodrum’da yerel ve ulusal yayın yapan radyoların baskısı burada çok hissediliyor hemen her FM radyo frekansında… Hatta yakınımızdaki Yunan adalarından bile tatlı tatlı esintilerle rembetiko müzikleri karışıyor bu frekansların içine… Onları da zaman zaman zevkle dinliyorum… Didim'in böyle bir yayın yapan radyosu yok... Olmalı, kesinlikle...

Neyse siz de benim gibi Türkiye’nin ya da dünyanın neresinde olursanız olun Radyo Bozcaada’yı dinleyip, ruhunuzu adanın sokaklarında gezdirip, rüzgarın esintisini teninizde hissetmek isterseniz şayet www.radyobozcaada.com üzerinden dinleyebilirsiniz… Kimbilir belki de ruhlarımız bir şekilde karşılaşır oralarda ne dersiniz? 🙂 

Hepinize iyi dinlemeler… 🙂


 

5 Haziran 2017 Pazartesi

Gitsem kimin umrunda, kalsam kimin?..

 


“Yaşama paydos” zilleri çalıyor yüreğim,
Son demlerini yaşıyorum kısacık ömrümün..

“Yalanlar âlemine” uğurluyorum tüm birikimlerimi,
Replikler birer birer dökülüp gidiyor gönül US’umdan…

Gerçi gitsem kimin umrunda,
Kalsam kimin?..

Vuslat demi gelince CAN'a 
Ne SEN kalır, ne BEN, ne de BİZ ...
"O" oluruz vuslat demi gelince CAN'ına ...

İşte bu yüzden;

Gitsem kimin,
Kalsam ise kimin umrunda?.. 

(~ kocayurek)


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Anne Maymun'un Çığlığı



Sabahları uyanınca kendime gelene dek yaptığım şeylerden biri de bizim haber ajanslarımızın ana sayfalarını gezindiğim gibi yabancı ajansların haberlerine de bakmak oluyor...
Genelde yaşam ve doğa sayfalarında paylaşılanlar benim daha çok ilgimi çekiyor...
Az önce "kendi haberini kendin yap ve paylaş" paylaşım sitelerinden birisinde karşılaştığım bir fotoğraf beni çok etkiledi...
Bu fotoğrafı ve paylaşımı sizlere de aktarayım istedim...
Biz sadece insanoğlunun ağladığını sanırız... Ya bizlerle birlikte yaşamı paylaşan diğer canlılar ağlamaz mı hiç? Elbette onlar da ağlarlar...
Evlerde beslenen minik dostlarımızın ağladığına zaman zaman hepimiz şahit olmuşuzdur... Ancak dışarıda yaşamak zorunda olan, yaşam alanlarını günden güne ellerinden aldığımız diğer canlıların böyle bir anına her zaman şahit olamayız...
İşte aşağıdaki fotoğrafı Avinash Lodhi adlı 31 yaşındaki Hindistanlı bir fotoğrafçı Madhya Pradesh şehrinde çekmiş...
Lodhi, bir anne maymunun yavrusunun bayıldığı sırada ağladığı anı şans eseri yakalamış.
Fotoğrafçılık kariyerinde daha önce hiç böyle bir fotoğraf çekmediğini söyleyen Lodhi, bu fotoğrafı çektikten sonra bir saat konuşamadığını söylemiş...
Fotoğrafı çektikten sonra anne ve yavru maymunun yanına diğer maymunların da geldiğini söyleyen Lodhi’ye göre, yavru maymun birkaç dakika sonra da kendine gelmiş.
Lodhi, fotoğrafı çektiği ana dair şunları aktarıyor bizlere: “Her şey o kadar hızlı gelişti ki, fotoğrafı çektiğim an ne olup bittiğini anlayamadım. Anladığımda ise, yaklaşık bir saat konuşamadım..."

12 Mayıs 2017 Cuma

"Bir Wireless şifresi hikâyesi"...


Geçen gün Didim Kent Meydanı’nda “Kahve Dükkânı”nda oturuyorum… Sıcak çikolatalı kahvemi yudumlarken, kapının önünde son model Opel marka bir araba durdu… İçinden afilli mi afilli bir hatun indi… Yaza uyarlamış kendini, dekolteli, sarışın, makyajlı… Hani bir görenin bir daha dönüp bakasıgillerden bir afet…
Neyse bu hanım kızımız, tezgâha yaklaştı, dükkân sahibi ve sahibesi ile muhabbet etmeye başladı…
Konu; araba konusu…
Altındaki arabanın özellikleri hakkında ballandıra ballandıra bir şeyler anlatıyor… Dükkan sahibi de tüm engin bilgisiyle, hanım kızın kullandığı arabadan da daha iyileri olduğunu, otomatik pilotta kendi kendine gidenini, kendi kendine park edenlerinden falan bahsediyor…
Kızda hava bin beş yüz… Kendi arabasından başka bildiği bir şey yok… Yine de diyor, benim arabam onlara yüz bin fark atar…
Ben de ileride park ettiğim benim emektâra bakıyorum gülümseyerek… O da aynı marka ve üretildiği yılın Almanya’da aile arabası olarak tutulan bir modeli…
Hadi bunları geçtik, kullandığı parfümünü, gittiği kuaförü ve kuafördeki yaşadıklarını anlatmak da ne oluyor… Dedim ya hanım kızımız afilli hatun… Kimseyi taktığı yok… Zaten mekân ufak bir mekân… Arka tarafta bir sinek vızıldasa, karasinek mi, sivrisinek mi olduğunu anlarsınız… Konuşulanlara ister istemez kulak misafiri oluyorsunuz…
Elinde tuttuğu bilmem kaç bin liralık telefonuna sıra geldi… İşyerinin wireless şifresini isteyiverdi…
Dükkân sahibi gayri ihtiyari dedi ki; “Atatürk’ün doğduğu yer ve doğum tarihi”…
İşte bundan sonrasına inanamayacaksınız…
Kızdan gelen yanıtlar…
- Samsun 1919’muydu…
- Sivas 1921…
- Sakarya mıydı ya… Nerde doğmuştu Atatürk… (Bir S’yi hatırlıyor ama bağlantı kuramıyor hangi S ?? )
Benim bu konuşmalar olduğu sırada arkam onlara dönüktü, geriye döndüm bu konuşmaya yüzümü çevirdim… Dükkan sahibesinin eli ağzında, dükkan sahibi de kafasını ellerinin arasına almış “Aman Allah’ım” şaşırmacasında…
Dükkan sahibesi hatırlatmak için “Se-la” diyor, hatırlamasına yardımcı olmak istiyor…
- Selahattin mi? diyor ya…
O kadar çabalamalarına rağmen Atatürk’ün doğduğu yeri bilemedi bu afilli kızımız…
“Selanik” deyiverdi dükkan sahibi usulca…
Kızın yanıtı: “- Eeeee… tarih kaçtı 1923 mü?”
İçimden o an söylenebilecek tüm ayıpçı kelimeler geçiyordu benim de… “Oha, çüş, a… ” ve daha da fazlası…
Sen gel belli yaşa, eğitimli ol, ehliyetini al, baban ya da sevgilin mi artık kimse o, altına son model araba çek, makyaj yap, sür sürüştür dekolte giy, etrafına bilmem kaç bin liralık telefonunla hava at… Bu kadar önemli bir şeyi bileme…
İşte ne yazık ki Türkiye’nin getirildiği durum bu… Boş kafalı, eğitimli görünümlü, cahil mi cahil bir genç nesil insanı…
İçim acıdı gerçekten… Yazacağım dedim bunu… Paylaşacağım dedim…
Acilen eğitim sistemine el atılmalı, millet Mars’a gitmeyi düşündüğü şu teknoloji çağında eğitime daha fazla ağırlık verilmeli…
Okullarda artık ne eğitimi görülüyor bilmiyorum ama, kölelik çağına ayak uydurulmuş modern görünümlü boş kafalar böyle ortalıklarda dolaşıveriyorlar…
Allah sonumuzu hak getire… Gerçekten acınalısı durumdayız…