24 Nisan 2010 Cumartesi

Felsefe öğrenciliği ...


Prof. Dr. Ahmet İnam hocayı tanımayanınız var mı bilmiyorum…

Kendisi Ortadoğu Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerindendir…

Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi başta olmak üzere, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir… İnam Hoca’nın amacı, çağımızdaki insanı, bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışmaktır.

Bu konuda çok eserleri vardır… Ben en çok onun CBT'deki “Gönülden Bilime” adlı yazılarını severim… Ve büyük beğeniyle de okur, feyz kapmaya çalışırım…

Geçenlerde bir gazetede okuduğum yazıda “Laik eğitim özgürleştirir” diye yazıyordu... Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim görevlisi Mehmet Yapıcı imzalı “İnsanları özgürleştiren ve değerli kılan laik eğitimdir” başlıklı yazının felsefeye gönderme yapan spotunu buraya da taşıyayım müsaadenizle...
“Felsefe, doğmalara karşı, tarihsel bir varlık alanı olarak, insanın gerçeklerle donatılmasını sağlayarak, laik eğitimi yücelten, onu anlamlı ve değerli kılan vazgeçilmez ortak “insanlık değeri”dir. Felsefe’den korkan, laik eğitimden de korkar.”

Ahmet İnam hocamız da CBT’nin “Gönülden Bilime” adlı köşesinde “Felsefeyle uğraşmak ‘öğrenci’ olmayı bilmek demektir” demiş… Ve devam etmiş: “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” ...

Hocanın yazısını gelin hep birlikte bir gözden geçirelim… Hocanın güzel saptamalarını bir kez de biz irdeleyip, bir de ondan öğrenelim “Felsefe Öğrenciliği”nin zorluğunu…

“İçten bir şekilde felsefeyle ilişkiye girmek ise öğrenci olmayı bilmekle olanaklı; çünkü, sonsuz bir öğrenme çabası var öğrencilikte, bu çaba da biter gibi de görünmüyor. Daha önce yaşamış olanlardan, düşünülmüş olanlardan bir şeyler öğreniriz. Aynı zamanda kendimizin onlarla olan ilişkisinden de bir şeyler öğreniriz. Bir üçüncü öğrenme daha var ki, bu kendi yaşamımızdan, başımızdan geçmiş olanlardan öğrendiklerimizdir. Çünkü felsefe kendi kişiliğimizi katmadan ilişkiye geçebileceğimiz, tarafsız bir tutumla veya soğukkanlı, yansız bir bakışla ilişkiye girebileceğimiz bir alan değildir.

Görüşlerine kişilik katmak, bizde genellikle öznellik olarak görülür; öznellik de olumsuz bir kavram olarak yorumlanır. Öznelliği bir tür laubalilik, karşındaki nesneyle ilgilenmek yerine kendi özel çağrışım dünyana girip bir sürü laf söylemek olarak anlıyorlar. Benim burada sözünü ettiğim sorun, kendini düşüncene katma sorunudur. Dışımızdaki problemlere, herkes için ortak olan problemlere, herkesin, görebileceği, ele alabileceği problemlere, kendi bakış açımızdan, kendi duruşumuzdan, kendi deneyimlerimizden yola çıkarak, öznelliğimizden ziyade kendi özgüllüğümüzden, bize özgü olandan yola çıkarak bakabilme işidir ki, bu, sanıyorum, zaten bütün bilimcilerin, bütün düşünen insanların da yapageldiği bir şeydir… Dolayısıyla, kendi özgüllüğünü yakalayabilmiş bir öğrenciliğin felsefe için çok gerekli olduğunu, ama bunun aynı zamanda çok zor başarılacağını düşünüyorum.

Bunun çok büyük tehlikeleri de var. Bunun patolojik hali, kötü bir megalomani ve gaflettir; kendini bir matah sanmaktır ve her söylediğinin de özgün bir şeyler olduğunu düşünmektir. Bu, akademik hayatta gençken çok izin verilmeyen bir şeydir; çünkü gençken kendinize özgü lâflar zaten ettirmiyorlar. Ama bir biçimde denetim mekanizmalarından kurtulup, deyim yerindeyse palazlandığınızda ve bir takım rütbeler alıp ağzınıza gelen her şeyi söylediğinizde, sizi denetleyecek bir güç olmadığı için kendinizi çok büyük bir insan sanmaya başlıyorsunuz. Şakşakçılar da olduğu sürece “Bastır hoca”, “Helal olsun hoca”, “Ne güzel söyledin hoca” dedikçe, üfürüğün bir fırtınaya düşündüğünü görebilirsiniz.

Bu durum çok tehlikeli. Çünkü felsefede öğrenci olabilmek, kesinlikle bir özeleştiriyle yürüyen bir şeydir. Bu, öylesine zalimane bir özeleştiri olmalıdır ki, kendini yerin dibine sokup o soktuğun yerin üzerinde tepinmen gerekebilir. Ama bunun hastalıklı hali de “ben akılsızım”, “ben aptalım”, “dur bakalım” falan deyip hiçbir şey söylemeden, sonunda söylediklerini totolojik hale getirip sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Felsefede çok güvenceli bir yol ararsan, söylediklerini öyle teknik ve analitik bir biçimde söyleyeceksin ki, söylediklerinde herkes bir şeyler var sanacak. Tabii, örtük totolojiler olur bunlar da. Birçok akademik makalenin de böyle olduğunu düşünüyorum. Akademik rütbelerin koşullandırmaları da eklendiğinde insanlar, o bir takım dergilerde makaleler yazmak için böylesine hiçbir anlamı olmayan bir sürü lâf söyleyebiliyorlar ve yazdıklarını galiba bir kendileri, bir de hakemler okuyor.

Onun dışında, bu yazılara, arada bir göndermeler, anlaşmalı ya da şaşkınlıkla yapılan göndermeler de olabilir. Çağımızdaki felsefe öğrenciliğinin zorluğu, felsefenin günümüzde geldiği yerle ilgili. Felsefe bir meslek haline geldiği için, akademik bir birimin içinde çalışan ve sırf maaş aldığı için onunla uğraşan insanlar var; içinden geldiği için, başka bir şey yapamayacağı için değil. Hasbelkader bir felsefe bölümüne kapağı atmış ve oradan da ekmek parası kazanabilmek için terfi etmek zorunda olan insanlar var. Bu insanların da belli bir üretimde bulunmaları gerekiyor. Bu üretimin de ortalama, sıradan ve çok saçma laflar etmeyen bir üretim olması lazım. İyi bir felsefe öğrencisi olmak demek, felsefe yolculuğunun doğuracağı sıkıntılara katlanabilmek, o cesareti bulmak, hatta dalga geçilmeye, eğlenilmeye, dışlanılmaya katlanabilmek demektir. Felsefeciler çevresinden sürülebilirsin de, alay edilebilirsin, dalga geçebilirler, insan yerine konmayabilirsin; ama benim olduğum gibi popüler de olabilirsin. Bunlar çok tehlikeli şeyler ve hakiki bir öğrenmenin ve iyi bir öğrenci olmanın göstergeleri değiller. İyi bir öğrenci olmanın göstergesi, kendi yaşamıyla felsefe problemlerinin iç içe oluşundan bir şeyler öğrenebilmektir.

Öğrenci, bu öğrenme sürecinde kendi sorunlarıyla felsefe problemlerini elbette karıştırmayacak. Ama onun yaşam sorunlarıyla felsefe problemlerinin koşut olduklarını görebilen biri olması gerekir.”


Uf ki, uf, uf!..

Ahmet Hocam yazısında “Felsefe öğrenciliğinin zorluğunu” bizlere anlatırken bu camianın içindeki olayları da hasbelkader öğrendim ve felsefeye olan merakımın sadece amatörce kalmasına üzüleyim mi, sevineyim mi bir türlü karar veremedim…

Felsefenin içinde olmakla, severek amatörce uğraşmak gerçekten çok farklı kavramlarmış… Baksanıza hocam “Öğrenci olamazsak, felsefeye olan ilgi dışardan bir ilgi olarak kalacaktır” diyor…

İnsan felsefenin içine daldıkça engin bir derya denizle karşılaşıyormuş gerçekten… Tamam insan beyni öğrendikçe farkındalığını arttırıyor artırmasına da, o engin denizin içinde boğulmak da varmış şayet iyi yüzmesini bilemezsen…

En iyisi sığ sularda yüzüp, daha fazla ileriye açılmamak… Haa, bu camia içinde bir öğrenci veyahut hocam gibi bir hoca olsaydım şayet, o zaman hocamın dediği gibi “söz sarhoşu” olur muydum işte onu bilemem… Ama “söz sarhoşları”nın arasında olmak bana büyük keyif verirdi bundan ise adım gibi eminim…

Bu satırlara kadar sıkılmadan okuyabildiyseniz şayet, sizi güzel bir karikatür ile uğurlamak isterim...

Ben bu karikatüre ne zaman baksam, hem feyz kapıyor, hem de çok gülüyorum ...


Aradaki mantığı ve bağlantıyı da artık siz çözün ...

Ertan Yurderi

23 Nisan 2010 Cuma

İç Âhlak



İnsan hem birey, hem de toplum olarak, herhangi bir anda bir ahlak durumu içindedir. (Uyusa, bilincini yitirse bile!) İnsan bir ahlak kürede yaşadığı için, ahlak durumunu yaşar. İnsan tıpkı havakürede (Atmosfer’de) yaşadığı gibi ahlak kürede yaşar. Bu küre içinde durumları yaşar. Her ahlak durumu içinde bulunan insanın, bu durumla en az beş açıdan ilişkisi vardır.

Ahlak durumu, bir anlam alanını, onun bir alt kümesi olan değerler alanını içerir. İnsan ahlaki değerlerle yaşar.

Bu değerlerle ilişkili olarak, her ahlak durumu içinde belli yaptırımları içeren ilkeler, kurallar, normlar, “kod”lar taşır.

Ahlak durumu içinde bulunan her eyleyicinin bu değerlere, kurallara, durumun tüm öğelerine karşı sorumluluğu vardır.

Ahlak durumu içinde bulunanların, durumun içerdiği değerlere, yaptırımlara, belli bir sorumlulukla saygı duyarak, belki bir karar ardından, belli bir niyetle eyleme yöneldikleri görülür.

Durum içinde bulunanların eylemleri, ahlakın temel öğelerinden birini oluşturur.


İşte bu beş öğe, iç ahlakın yaşanmasında da önemli olmaktadır. Göz önünde olmayan iç dünyamda, kimseler görüp bilmediği halde, bir iç ahlak durumu yaşarım. Elbette bu durum içinde bilinçli olmam gerekiyor. Değerler, iç ahlak durumu değerleridir. Bu durumun değerlerle yaşanabilmesi, iç ahlakın mümkün olabilmesi için içimdeki dışımın, içimdeki ötekinin ortaya çıkması zorunlu görünüyor. İçimdeki öteki, içimin ya da ortaklaşa iç durumunda içimizin benim (bizim) olmadığını gösterir. İçimde dünya, içimde veren, içimde bilincine varmadığım, varamayacağım, güçler vardır. Her mahrem yaşam, örneğin her iki kişilik iç, içinde ötekini, iki kişiden farklı, ayrı olanı, olanları taşır! Ötekini, ötekileri! Tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik iç dünya olamaz. İç dünyaların kaç kişilik olduğu belirlenemez.

İç dünya ve ahlaklı yaşamak

İç dünyalar, insan için tümüyle belirlenebilir, denetlenebilir bir yapı taşımaz. İç dünya, kimsenin ülkesi değildir; kimsenin tümüyle egemenliği altında değildir. (Kısmen egemen olunabilir!) İç dünyalarımız bize emanettir. Ahlak açısından, biz onlarda, anlam ve değerleri, yaptırımlara karşı belli sorumluluk ve temiz niyetle, iç eylemlerde bulunarak, yaşamakla yükümlüyüz.

Birey olarak, iç dünyamın içinde ahlaklı yaşamak ne demek? Toplum yokken, öteki (bir anlamda!) yokken, benden başka “gören” yokken, içimle ahlakı yaşamak ne demek? İçimde ahlaksız olmak ne demek? Düşüncelerimde, düşlerimde, arzularımda, inançlarımda, beklentilerimde, bir ahlaktan söz edilebilir mi? Edilebilir. İç dünyamda da ahlakküre var. Ahlakküre tende durmaz. Sınırı ten değildir. Tenin öte yanına geçebilir. İç dünyama sızan ahlakküre (ethos) iç ahlakı başlatıyor. İçimde bir ahlak düzeni var, kararlar alıyor, kararları düşüncemde uyguluyorum, eylemde bulunuyorum, içimde. İç eylemde bulunuyorum.

İç ahlakla, “dış” ahlak arasıdna iki temel fark öyleyse:

1) İçte göz önünde olmayış,

2) İçteki eylemin iç eylem olması, fiziksel, toplumsal etkisinin o an görülmemesi. (İç eylemlerim sonraları “dış” eylemlere dönüşebilir.) Elbette iç iylemin iç dünyamda etkisi olabilir. İç ahlak düzeninin en etkin öğelerinden biri iç eylemdir; bir düşünüp taşınmanın, seçenekleri gözden geçirmenin (Aristoteles’in prohairesis’i), sonucunda gerçekleşebildiği gibi, apansız bir biçimde de ortaya çıkabilir.

Bilinç ve iç dünyamız

İç ahlak düzeninin üzerinde biyolojik kökenli dürtülerin etkisi olabileceği gibi, geçmiş yaşantılarımızdan, “belleğimizden” kaynaklanan etkilerin de payı vardır. İç dünyamız üzerine, dış çevrenin uyarıcı gücünü de gözönüne alırsak, fiziksel, psikolojik (duygu durumumuzu etkileyecek etkenlerin yanında, telkinler de önemli olabilir burada!), ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlaki boyutlarda etken kuvvetlerin sürekli çalıştığını söyleyebiliriz. İç ahlak düzeninin gerçekleşip, iç ahlakın başlayabilmesi, içimizdeki ötekinin fark edilmesi, içimizin tümüyle bize ait olmadığının anlaşılması ve iç özgürlüğümüzün duyulmasına bağlıdır.

Çoğu zaman, akılla özdeşleştirilen içimizde, denetleme gücümüz, ötekini içimizden dışarıya atmaya, tüm denetimi elinde tutmaya çalışır. İç özgürlük akıl denetimiyle sağlanabilir mi?

Başka türlü söylersek, bilinç, tümüyle iç dünyayı egemenlik altına alabilir mi?

İç dünyayı mülklenip, içine dışarıdan bir şey almama, aklın surları ve mancınıkları ile dışarıdan gelen etkilere engel olarak, içi kontrol altına almak mıdır, iç ahlakı başlatacak, iç özgürlüğü?

Kaynak: Ahmet İnam – Gönülden Bilime (CBT-  21 Ocak 2006)

22 Nisan 2010 Perşembe

"Gülizar" ve "Roman Açılımı"...


Kürt açılımı, Ermeni açılımı, AB açılımı, Kıbrıs açılımı, Alevi açılımı, Açılım Açılımı derken "Açılım"lar fırtınası bizi sersem etmeye yetti...

Her doğan yeni bir günde yeni bir açılım paketi açıklanıyor, duruyor...

Bir şeyler açmaya, açılmaya çalışıldıkça, inadına düğüm düğüm düğümleniyor...

"Açılım" açıldığınla kalıyor...
Gerisi gelmiyor...
Böylece insanlar birbirine bileniyor...
Cepheleşiyor...
Tahammülsüzleşiyor...

Belki de birileri tarafından istenen de bu...

Bu "açılım"ları geride bırakıp, açıkhavada kendime açılmak üzere, yola çıktım...
Bedenimi Kadıköy'e giden vapuruna atıp, Kadıköy'üne geçiverdim...
Sahilden yürüyerek Moda Parkı'na vardım...

Yol üzerinde adını sonradan öğrendiğim Gülizar çıktı karşıma...

Dedi ki;

"- Abeyim, bir gül alsana..."

"- Ne yapacağım gül'ü?" dedim...

"- Sevdiğine götürürsün?" dedi...

"- Ben bu gülü ona götürene dek solar, bozulur be güzelim" dedim...

"- O zaman abey, kendine al" dedi...

"- Alırım ama bir şartla..." dedim...

"- Bana şu Roman açılımını anlatırsan... Memnun musunuz, değil misiniz?" diye sordum...

Çöktü, hemen çimenlerin üzerine...

Başladı içinden geçenleri anlatmaya...

"- Abey, bizim açılımla maçılımla bir ilgimiz yok... Biz günlük yaşamaya alışmışız... Bugün kazanır, bugün yeriz... Kondularda bir sürü şoparlar ile aç ve bilaç yaşarız... Eskiden analarımız babalarımız kalaycılık yapardı... Sonra anam uzun seneler bohçacılık yaptı... Hani abey bize ucuza ev verilecekti... Abem hepsi yalanmış... Koca bir yalan... Benim herif eskiden at arabamızla karpuz satardı... Artık onu da sattırmıyorlar... O ve ben bir çok iş yapmaya çalıştık ama nafile... Rengimiz kara, konuşmamız bozuk diye bize iş neyin de vermiyorlar abey" deyiverdi gözleri dolarak ve içini çekerek...

Gülizar İstanbul Kasımpaşa'ya, İzmit Kandıra'dan göçmüş...
Gündüzleri o park senin bu park benim diye gezip dururmuş şehri İstanbul içinde...
Gül satıp para kazanmaya çalışırmış...
Bir günde masrafları çıktıktan sonra eline 20-25 TL para kalırmış...

"- Ama bazen öyle çok para veren abeyler, ablalar var ki, o gün eve zengin bir işkadını gibi dönüyorum" diyordu gözlerinin içi gülerek...

İstekleri öyle fazla değildi Gülizar'ın...

Çocuklarını okula göndermek ve iyi eğitmek istiyor...
Onlara gelecek sağlamak istiyor...
Başını sokacak, damı akmayan doğru dürüst bir ev istiyor...
Eşine de doğru dürüst çalışabileceği sigortalı bir iş...

"- Bunlara sahip olsak, sabahtan akşama kadar sokaklarda ne işim olabilir abim" dedi umutlanarak...

"- Ben de evimin kadını olur, evimde oturup TV başında kadın programlarına bakarım" dedi...

Gülizar'dan bir gül aldım kendime,
Gülizar'ı umutlarıyla bıraktım kendi haline...

Aldığım gülü de bugünün hatırası olarak,
Bir kaya üzerine bırakıverdim...
Başka gönüllere yar olsun diye...

Artık yalan söylenmesin, hakikatli açılımlar olsun bizlere...
"Hepimiz insanız, yok birbirinden farkımız" diyen dillere de bu satırlardan selam olsun...

Ertan Yurderi

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bürokratik Tahta Masa...


Dün elektrik faturamın son ödeme günüydü.

Gittim, girdim uzupuzun uzayan kuyruğa...

Böyle kuyruklar uzayınca, kuyruktaki muhabbetler de uzuyor elbet...

Kuyruklara mahkum edilmiş HALK, ayaküstü memleket meseleleri şıpıdanak hemen çözüveriyor...

Halk kuyruklara girip zaman kaybetmek de istemiyor ama teknolojiyi de kullanmak istemiyor...

Oysa banka talimatıyla tüm faturalarını ödeyebileceğini çok iyi biliyor... Ancak bankayla çalıştığı zaman da başına gelebileceklerini de çok iyi biliyor... Adam ya düzenli maaş alamıyor, ya da bir ertesi ay iş garantisi olmadığından bu yolu tercih etmiyor, ya da benim gibi emekli maaşıyla kıtkanaat hayatını geçindirmekte zorunda kalanlar bu yolu tercih edemiyor...

Kuyruklar onun için uzayıp gidiyor...

Neyse benim için böyle sorun yok... Ayın belli günlerinde fatura ödemek için gidip kuyruğa girmek benim için bir hobi oldu...

Hükümet meselelerinin halk tarafından çözülebildiğini görmek beni mutlu ediyor...

Dün de benim kuyruk günümdü...

Ancak benim gözüm bir köşede kaderine terk edilmiş tahta masaya takıldı...


Bu bir bürokratik tahta masaydı kuşkusuz...

Elektrik idaresinin artık kullanımından vazgeçtiği için sokağa bıraktığı az sonra da parçalanacak olmasına kurbanlık koyun gibi razı gelmiş hali beni hayli etkiledi...

Oysa ilk olarak elektrik idaresine geldiği gün kimbilir ne sevinmişti bir işe yarayacağı için...

Bir bürokratik masa da ne iş yapar demeyin...

O çok şey yapar...

Üzerinde çalışılır, çalıştığı kurumun ve onunla birlikte çalışan kişilerin tüm sırlarına eşlik eder tüm hayatı boyu...

Günü geldiğinde de yakılacak bir tahta parçası kaderine de razı olur...

Düşündüm de ne kadar da kuyruktaki bana ve benimle birlikte yaşama eşlik eden diğer insanların yaşamına ayak uyduruyordu...

Doğduk, okuduk, öğrendik, çalıştık, bir işe yaradık, bir gün işe yaramazsın artık dediler, emekli ettiler, erittik yaşamı, günü geldiğinde de paylaşacağız bürokratik masanın kaderiyle birlikte yaşamı...

Kimbilir belki de bir gün bir yerde kaderine terk edilmiş bir dört kollu görürsem, onunla da paylaşırım yaşamımı...

Ertan Yurderi

20 Nisan 2010 Salı

Osmanlı macunu ve kağıt helva


Bugün de sizleri biraz eskilere götürüp, nostalji yaptıracağım yine...

Eskiden sokağınızdan geçen meslek erbablarını bir düşünün bakalım... Kimleri hatırlıyorsunuz.

Hatırladığınızda, bugün hangilerinin yitip gittiğinin bir anda farkına varırsınız.

İçiniz ürperiverir, hangi zamanda olduğunuzun ayırdına varamazsınız...

Geçen sonbahar hanımla birlikte yaptığımız bir Sultanahmet turunda, parkın tam orta yerinde bir macuncuya denk gelivermiştik...

Ne kadar da mutlu olmuştum o macun tepsisini ve içindeki rengarenk macunları görünce...

7'den 70'e herkesin severek yediği Osmanlı'dan günümüze kadar gelebilmiş olan geleneksel damak tadımız macun şekerinin tadını kim unutabilir ki?..

Yeni nesil belki görmüş, belki de tatmış olabilir.

Ancak biz eskiler, macuncunun sokağın başından sesini duyar duymaz evlerimizin camına doğru bağırırdık... "Anneee macuncu geldi... Atsana oradan 10 kuruşşşş"...

10 kuruşa bir çubuk macun yemenin tadı hiçbir şeyde yoktu...

Gelen macuncu amcanın etrafında halka oluşturur, "Önce bana ver, önce bana ver" diye de bağırıp çağrışırdık...

Osmanlı macunu bir çok baharat ve meyvelerle karıştırılıp, şekerle kaynatılıp tepsiye dökülerek yapılır, soğuduktan sonra özel macun kaşığıyla çubuğa sarılıp ikram edilirdi.

Macunlar rengarenk olurdu. Baharatlı, naneli, portakallı, limonlu, çilekli, elmalı, kayısılı gibi çeşitleri vardı. Bir tepsinin içine yaklaşık 4-5 çeşit macun bulunmaktaydı...

Bu macunlar grip ve nezleye, ağız kuruluğuna ve kokusuna da iyi gelirdi...

Nerden nereye işte... O an çocukluğumuza dönüp, o nostaljiyi yaşamak istedik hanımla ve macuncuya dönüp "Yap şurdan bize iki karışık çubuk" dedim ve hanımla afiyetle bir güzel yedik... Eski tadına pek benzemese de, o zamanlardaki macunlara benzetmeye çalışmışlar. Nefsimizi körelttik... İki çubuk macuna tanesi 1.5 TL'den 3 TL ödedik.

Dedim ya, o gün Sultanahmet gezme günümüzdü... Ardından Sultanahmet Meydanı, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, III. Ahmet Çeşmesi ve Sultanahmet Camii'ni gezip dolaştık...

Sultanahmet Camii'nin içinde dolaşırken, bir bankta dolaşmaktan yorulmuş bir kağıt helvacı amcayla karşılaştım... Tabii fırsat bu fırsat hiç kaçırır mıyım bu kareleri, kaçırmam elbet...

Açtım fotoğraf makinemi, olaya nostalji de katmak için siyah-beyaz moduna aldım ve amcayı karelemeyi başardım yanında duran kağıt helvalarıyla...

Kağıt helva sevmeyeniniz var mı acaba? O da eskilerden kalma tadı nasıl tarif edebilirim ki...

Dışı gerçekten de kağıt gibi kıtır kıtır, içinde de eritilmiş ballı tahin bulunan bir milli yiyeceğimizdir diyebilirim...

Çocukluk çağlarımdan bugüne kadar nerede karşıma çıksa, hemen alır lüplerim... Yerken çıkarttığınız sesin yanı sıra ortalarına doğru geldiğinizde o tahinin tadı sizi kendinizden geçirtir...
Hanıma "Sana da alayım mı, ister misin?" dedim.. O dünden razı zaten... 2 tane alıp minik fareler gibi ucundan ucundan kemirmeye başlarken, amcamız bize hayat hikayesini anlatıyordu...

Emekliymiş amcamız. Kızı çocuklarını bırakıp, yurt dışına çalışmaya gitmiş. Amca da emekli maaşına katkı olsun diye, böyle kağıt helva satarak günlük harçlığını çıkartıyormuş..."Günde 2-3 torba satarım. Bana günde 10-15 YTL kalır bu satıştan... İdare ediyoruz böyle evlat" dedi...

Amcayı dinlerken yediğim kağıthelvanın kırıntıları üstüme bulaştı, artık sonuna doğru da şekerli tadından dolayı kesildim kaldım...

Amcaya muhabbeti için teşekkür ettim. Yine tanesi 1.5 TL'den iki tanesine 3 TL vererek amcanın yanından sessizce uzaklaştık...

Daha önce de yazmıştım ya... Şu şehri İstanbul'da 3 TL'ye mutluluğu her yerde yakalayabilirsiniz diye...

Gerçekten de 3 TL'ye her yerde o mutluluğu yakalanabilineceğinin farkına artık vardım...
Bu bir ironi değil artık gerçek... Da Vinci'nin sırrını çözmüş gibiyim ...

Mutluluğu o kadar uzaklarda değil, yakınınızda, dibinizde, bir nefes alışı mesafenizde arayın... O size 3 TL'ye malolsa bile, o anki mutluluk, en güzel mutluluktur...

Ertan Yurderi

19 Nisan 2010 Pazartesi

Samatya Sahili Kedileri ...

Ne güzel yazmış Behçet Necatigil;


Evlerde hapis kediler,
Yalnız nedir söyledikleri
Okşarsınız
Bir kenara çekilirler.

Kıvrıldıkları köşede
Gene sizde gözleri
Yerinizden kalksanız
Peşinizden gelirler.

Sizken tek sahipleri
Kalabalık isterler
Belki hepsi sizin gibi
Yalnız kediler.

Kediler, yalnız kediler... Benim anlatacağım kediler ise Samatya'nın sahil kedileri...

Sahillerin yalnız kedileri...

Dün öğleden sonra, çöktüğüm bilgisayar karşısından hanım kaldırıverdi beni, "Bey hadi kalk biraz dolaşalım!.."

Ben ise bilgisayarımın karşısında Facebook'tan gelen müziklerle eğleniyor, kucağımdaki kedim Şanslı ile birlikte mest oluyordum...

Onu kucağımdan indirip, hanımla birlikte deniz havası almak için Samatya sahiline doğru yola koyulduk...

Sahile vardığımızda sahilin esas sahipleri, sahil kedileri bizi karşıladılar...

Sahil banklarında tek tük insanlar oturuyordu... Sahil kedileri, oturanların umurlarında değildi, kediler de oturanların...

Onlar sahilin efendisi olarak kah güneşleniyor, kah deniz kıyısında uyuyorlardı...

Tertemiz hava, mis gibi deniz kokusu... Ciğerlerimiz bayram ediyordu...

Kediciklerin de öyle...

Onları fotoğraflayabilmek çok keyifliydi benim için...

Minik yeni doğmuş yavrular, güvercin ürkekliğinde kaçışıyorlar... Büyük olanları benim onları fotoğraflamamı bile tınlamıyorlardı...

Bu kediler neden sahili mesken edinmişlerdi... Burada onlarcasının ne işi vardı?

Sebebini sahil balıkçılarından öğrendim...

Bazı kişiler, Kocamustafapaşa semtinden ve civar semtlerden yeni doğmuş yavruları getirip sahile bırakıyorlarmış, sahil balıkçıları bunları baksınlar diye...

Ancak sahil kıyısına bırakılan kediler öyle çoğalmış ki, balıkçılar bile bakamaz olmuşlar hepsini...

Bir de balıkçılar av mevsimi yasağı gelince de balığa çıkmadıkları için, ya sandallarının ve motorlarının yanına gelmiyorlar, ya da hiç uğramaz oluyorlarmış o mekana...

Bu arada balık mevsiminin bolluğundan yararlanamayan kediler de orayı mesken belledikleri için başka bir yere gitmez oluyorlarmış...

İşte o zaman da o kediciklerin açlıklarını, gönüllü kediseverler karşılıyormuş... Sahilde birçok kişinin elinde kuru mama vardı, sahilin kenarlarına kadar inip taşlar üzerine mama bırakıyorlardı aç kediler için...

O kadar çok sahil kedisi var ki...

Ve hepsi de o kadar sevgiye ve yiyeceğe muhtaç ki...

Sizi görür görmez, hemen koşuyorlar yanınıza... Kendilerini sevdirip, yanınızda mama var mı diye üstünüzü koklayıp sorguluyorlar sizi...

Orada bir kediseverle konuştuğuma göre, lodoslu günlerde, sahile vuran dalgalar çoğunu denizin sonsuz derinliklerine sürükleyip götürüyormuş... Genelde ölenler minik yavrular oluyormuş... Deniz durulduğunda ölü minik bedenler, sahile vuruyormuş... O minik bedenler de daha sonra kargalar tarafından üleşiliyormuş...

Bu kediseverin anlattıklarını, hanımla birlikte boğazımız düğümlenerek dinledik...

Evdeki Şanslı kedimizi düşündük bir an... O rahattı, sığınacak bir yuva bulmuştu kendisine... Onu seven, onunla her an oynayan bir insanları vardı... Karnı dilediği yemekle doyuyordu. Hatta beğenmediği yemekler bile oluyordu... Beğenmediği yemeği yememek için kaprisler yapıyordu...

Ama ya sahil kedileri?

Onlar sadece sevgiye ve yiyeceğe muhtaçtılar...

Yanımıza sokulanlarını doyasıya sevdik... Yanımızda onlara getirdiğimiz mama olmadığı için, onlara bugünlük verebileceğimiz tek şey SEVGİ'miz vardı... Onu da doyasıya verdik...

Oradan ayrılırken hanımla sözleştik, yarın ilk işimiz buraya bir torba mamayla gelmek olacaktı...

Biz ayrılırken arkamızdan mahzun mahzun bakıştılar... Sonra da yüzlerini engin denize dönerek kendi yalnızlıklarına doğru yolculuğa çıktılar...

Bu arada da Behçet Necatigil'in "Kediler" şiirinin son mısraları yine dudağımdan dökülüyordu...

Sizken tek sahipleri,
Kalabalık isterler
Belki hepsi sizin gibi
Yalnız kediler...

Ertan Yurderi