19 Ekim 2004 Salı

"Minik bir pide faresiyim ben..."


Yazlık ve tatil rehavetini daha atamamışken üzerimizden, hafta sonu rehaveti de düşünce kocayüreğime, Ramazan'ın da etkisiyle hem nostalji yapalım, hem eski Ramazanlar'ı şöyle bir hatırlayalım hem de yitip giden aile fertlerimi yeniden yad edelim deyip, bu yazıyı kaleme aldım... Sizi minik bir pide faresiyle başbaşa bırakıyorum...

Ramazan deyince ilk akla gelen tatlardan biri de pidedir malum. İftar sofralarının değişmez lezzetleri arasında yer alan pide, ta sultan sofralarından günümüze kadar gelmiş ve hala aynı zevkle yeniyor olması, onu Ramazan'ın iftar ve sahur sofralarının vazgeçilmez tatlarından biri yapıyor olmasındandır. İftar saatine yakın fırınların önünde oluşan kuyruklar, sadece bu aya özel çıkarılan sıcak ve çıtır ramazan pidesi almak uğrunadır. İftariyeliklerle uyumu ise bir harikadır... Hele şöyle sımsıcak bir pidenin içine tereyağını ve gül reçelini koydunuz mu, veya şöyle güzel bir lor peynirini, yeme de yanında yat hikayesi olur. Pide almak için evin en küçüğünü mahalle fırınına göndermek ise hala güncelliğini korumaktadır...

Şöyle yıllar öncesine gittim şimdi... Eskiden mahalle fırınlarının sayısı çok azdı... O zamanlar odunla çalışırdı çoğu mahalle fırınları... Saatler öncesinden fırın yakılır, sabah bir posta ekmek çıkar, öğleden sonraki tüm çabalar, akşam iftar için pide çıkartmak içindi...

Yaşım ya 7'ydi, ya da 8'di... Malum evin küçüğü olmak demek, fırına gidip akşam pidesi için sıraya girmek demekti... Ve alınan pideyi eve ellerimiz yana yana getirmek de cabasıydı, gelirken de sağından solundan fare gibi kemirmek en güzeliydi... Ve gelince de annemin "Kim bu minik fare?" "Kim kemirdi ucundan?" demesi çok hoşuma giderdi... Ben de yüzümde pis bir minik farecik sırıtmasıyla "O minik fare benim anneciğim" demek en çok hoşuma giden şeydi... Evet minik bir fareydim ben, pide kemiren minik bir fare...

O gün yine evden çıktım, semtimizde bulunan Münifpaşa Sokağı'na doğru döndüm.. Yokuştan koşa koşa çıkarak sıra kapmak uğruna Münifpaşa Fırını'nın önündeki sıraya girdim... Önümde yaklaşık hiç abartısız 25-30 kişi vardı... Bir yandan da araya girenler oluyordu tabii ki... Arada bir bağıranlar oluyordu böyle sıraya girmeyenlere, ben de cılız farecik sesimle "Ya girmeyin araya ya, iftar saatine az kaldı, hadi herkes arkaya" diye bağırıyordum.. Ama o güçlü sesler içinde sesimi duyan olmuyordu elbet...

Neyse tam bana sıra geldi... Fırıncı amca; "Pide bitti, yeni çıkacak, yarım saat bekleyeceksiniz" demesi çok sıkıcı gelmişti bana... Elimiz mahkum bekleyecektik elbet... Bu arada fırını minik gözlerimle kolaçan ediyordum... Kanter içinde kalmış çalışanlar, odun ateşi, odunlar, minik kahverengi hamamböcekleri, örümcekler ve ağları hiç dikkatimden kaçmıyordu... Neyse kısaca; yarım saatim fırıncı amca ve çalışanlar ve de her türlü haşeratle bakışmakla geçiverdi...

Fırıncılar, sımsıcak pideleri yavaş yavaş fırının içinden alıyorlardı... Annemin elime tutuşturduğu gazete kağıdını açtım, pideleri aldım, 150 kuruşu fırıncı amcaya verdim eve doğru yollandım... Ellerimin yanması bir yanda, bir yandan da mis gibi kokan pide karnımı acıktırmıştı... Ben yine minik fareliğimi yapıp sağından solundan kemirmeye başladım.. O gün oruçlu olduğumu unutuvermiştim birden o çocuk aklımla...

Eve geldim, annem pencerede beni bekliyor tabii... "Oğlum nerde kaldın? Top patlayacak, sen hala fırından gelemedin?" diyordu...

68'li yıllardaydık... O zamanlar cep telefonumuz yok ki, annemize haber verelim geç kalacağız diye... Neyse annem ağzımın oynadığını görünce, "Seni gidi minik fare, pideyi mi kemiriyorsun? Oğlum sen bugün oruçluydun, gitti oruç" diye feryat edince, aklım başımdan gitti tabii ki... Benim ödüm patlamıştı patlamasına annemin bu bağrışıyla da, evdekilerin hepsi katıla katıla gülüyorlardı benim bu halime...

İşte her Ramazan ve oruç zamanı gelince, pide ve muzır minik fareliğim gelir aklıma böyle... Bu yazımın üzerine, akşama eve giderken şöyle mis gibi bir fırın pidesi alayım yeniden, şehri İstanbul'un geceyarılarına basan iftarın mutluluğuyla birlikte, eski günlerimi ve minik pide fareliğimi yadedeyim yeniden ve yine yine... 

Benim gibi nice minik pide farelerine de selam olsun bu arada...

Ertan Yurderi

13 Ekim 2004 Çarşamba

"Can't take my eyes off you"




Yağmur şiddetini arttırmış, arabamın silecekleri ise yağan yağmurun şiddetine yetişmek için çabalamakta... Yavaşlayan trafikte Volkswagenimden çıkan motor gürültüsünü bastırmak amacıyla, radyonun sesini biraz daha açıyorum...

Radyomda Andy Williams'la birlikte Denise Van Outen "Can't take my eyes off you" adlı parçayı birlikte yorumluyorlar. Bu müzik parçası, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçerken, yıllar öncesindeki güzel günlerimi, ruhumun derinliklerindeki gergefe narin bir şekilde oya gibi işliyor... 

Sileceklerin sağlı sollu çalışmasıyla sanki hipnoza girdim, önümdeki beyaz buğulanmış camdan içeriye dalıverdim usulca...

Bir sonbahar güncesini yaşadığım yıllar öncesi İstanbul'un yine soğuk ve yağışlı bir Ekim havasında Gülhane Parkı'nda yürüyorum onunla birlikte...

Yağan yağmur tanecikleri üzerimizi ıslatmış, saçlarımızdan ve yüzümüzden damlıyor tanecikler, bu güz yağmurunun serinliğiyle... Etrafımız yeşilden kırmızıya, kırmızıdan kahverengiye çalan renkli ağaç yapraklarıyla dolu ve biz ağır aksak adımlarla ilerliyoruz Sarayburnu istikametine doğru, yerdeki kuruyup ıslanmış yaprakları ayak uçlarımızla itiştirerek...

O yürüdüğümüz yol hiç bitmeyecek gibi... Sözlerimiz bitmiş, yüzlerimizdeki tebessümlerimiz ile konuşuyoruz sadece... Ve yine sadece gözlerimizdeki derin sevgiyle konuşuyoruz... Ellerimiz, tıpkı yüreklerimiz gibi kenetlenmiş birbirine, sımsıkıca bağlı... Kısaca, "Can't take my eyes off you" hali var her ikimizin de üzerinde...

Sarayburnu'na yaklaştıkça denizin kokusu da karışıyor nefeslerimizin ve dudaklarımızın buğusuna... Ve Sarayburnu'ndaki çay bahçesinde, içimizi ısıttığımız çayı yudumlarken gözlerimiz yine kilitleniyor birbirine...

Gözlerimizin bir ara birbirinden ayrıldığı sırada da, esen poyrazla birlikte taa ilerlerden yanımıza kadar sokulan yağmurun sis bulutu içinde kaybolan gemiler ve o gemilerdeki yolcuları düşünüyoruz.. İskelesi olmayan limanlarda bekleşen sevgilileri ve aşkları düşünüyoruz...

Oturduğumuz masanın üzerine o günkü tarihi de belirterek derin bir kalp çizip içine yerleştiriyoruz isimlerimizin başharflerini, birbirimize verdiğimiz söz'lerin sözcükleriyle birlikte...

Güzeldi onunla birlikte yaşadığım günler ve anlar ve de anılar...

Kanser hastasıydı o... Hastalığıyla mücadele içindeydi, yaşama sıkı sıkıya sarılıyordu lakin genç bedeni bir gün iflas bayrağını çekti yaşama... Onu tıpkı bugünkü gibi yine soğuk bir Ekim günü iskelesi olmayan limanlarda bekleşen sevgililerin yanına sonsuz istirahatgahına yolladım, ellerimde ve yüreğimde açan kırmızı güllerle birlikte...

Bir anda trafik açıldı, yeniden hızlandırıyorum arabamı, sileceklerimin büyüsünden kurtarıyorum kendimi, istemeyerek... Müzik de değişti radyoda... Endless Love çalıyor artık...

Ertan Yurderi


14 Eylül 2004 Salı

Dilme Tatlısı


Servis: Davul tepsisi
Hazirlama Süresi: 60 dakika
Pişirme süresi: 60 dakika
Zorluk Derecesi: Nazik ve Zor


Ana Malzeme

2 adet yumurta
1 kilo un
1 çay kaşığı tuz

İç malzeme:
2 çay bardağı şeker
2 kilo süt
6 tane yumurta
2 yemek kaşığı un
1 paket vanilya

Tatlı şerbeti:
4 bardak şeker
3 bardak su


Yapılışı

Dilme tatlısının üç aşaması vardır.

İlk aşamada tatlı hamurunu tutmak için;
1 kilo un, bir çay kaşığı tuz ve 2 yumurta ile ılık suyla hamur tutulur. 7 + 7 toplam 14 beze halinde bezeler hazırlanır ve iç malzeme hazırlanana kadar dinlenmeye bırakılır.

İkinci aşamada ise iç malzeme hazırlanır. 6 yumurta sarısı ve beyazı ile birlikte çırpılır. Çırpılırken içine 2 çay bardağı şeker de ilave edilerek karıştırılır. Buna bir kepçe oda sıcaklığındaki ılık süt ilave edilir. 2 kaşık un ve bir paket vanilya ilave edilir. İlaveden sonra bunu 2 kilo oda sıcaklığındaki ılık süt’ün içine yavaş yavaş yedirerekten topaklanmaması için katılır. (Boza kıvamına gelene kadar karıştırılır.)

Bu arada 14 beze haline getirdiğimiz bezeler 7 tanesi önce simit büyüklüğünde yuvarlak açılır. Üzerine sıvı yağ sürülür. 7 adeti üst üste konup her biri arası böylece yağlanır. Ve tek bir tepsiden taşacak şekilde yufka açılır. Diğer 7 tanesi de aynı işlemle tek bir yufka halinde açılır. Elimizde toplam 2 tane yufka elde edilmiş olur.

Bu iki yufka arasına da yukarıda ikinci aşamada hazırladığımız boza kıvamındaki iç malzeme konur. Dikkat edilecek husus ve püf noktası, yufkalar çok nazik olduğu için yırtılmamalıdır, tırnakla yavaş yavaş tepsinin etrafından geri kalan hamur parçaları alınmalıdır. Yufkalar çok ince ve nazik olduğu için yavaş yavaş koparılmalı, yufkalar zedelenmemelidir. Çünki yufka yırtılırsa pişirirken yufka söner ve malzemeler boşa gider... Diğer bir püf noktası da boza kıvamındaki kremayı süzgeçle süzerekten iki yufka arasına koymak gereklidir... Üzerine de fincanda geri kalan yağı gezdirilir.

Üçüncü aşama ise tatlımızın şerbetinin hazırlanışıdır. 4 bardak şeker, 3 bardak su ile karıştırılır. Koyu bir kıvama getirilecek şekilde kaynatılarak soğumaya bırakılır.

Tatlının fırında pişirilme süresi 1 saattir. Pişirildikten sonra 10 dakika soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra üzerine hazırladığımız şerbet soğuk bir şekilde iken dökülür. Servis yapılırken dilimlenir ve aynı gün de tüketilmesi tavsiye olunur.

Tarif : Funda Ağan
Reis'in Yeri
Mimar Sinan - Büyükçekmece 0212-8822144

6 Eylül 2004 Pazartesi

Gönlüm Kalikratya'da kaldı... (Üç Balık Festivali ardından..)



İstanbul bu hafta sonu balığa merhaba dedi... Üç Festival vardı ardı ardına düzenlenen, balığa ve denize hasret şehirde...

İlki Fatih Belediyesi'nin düzenlediği "1. Uluslararası Deniz Kültürü Festivali"ydi... Tayf Ajans ve Vira Dergisi'nin organizatörlüğünde Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlendi.

İkincisi ise yine bir ilkti Şehriistanbul Derneği'nin gerçekleştirdiği "1. İstanbul Balık Festivali"ydi... Tarihi Samatya Meydanı'nda düzenlendi 2 gün süren etkinlikte 45'likler dinletileri, şiir dinletileri, dans gösterileri, fasıl heyetleri, balık tutma yarışmaları, deniz yemekleri yarışmaları, jonglör gösterileri ve ney dinletisi, keman konseri, İstanbul türküleri konseri, gitar konseri ve en önemlisi 400 yıllık Samatya Sahakyan Korosu'nun konseriyle keyifli zamanlar yaşattı bu mekana gidenlere...

Ben ise üçüncü etkinlik içinde geçirdim hafta sonumu... Kalikratya'daydım.. Yani bugünkü diğer adıyla Büyükçekmece'ye bağlı Mimar Sinan Beldesi'ndeydim vosvos'uma kattığım ailemle birlikte...

"Kalikratya" buranın eski Rumca adı.. "Güzelşehir" anlamına geliyor... Rumların yaşadığı bu bölgeye, mübadele ile Selanik'teki Türkler gelmiş ve yerleşmiş ve buranın yerlileri de oraya göçmüş... Ama gidenler burayı hiç unutmamışlar ve gittikleri yerdeki kurdukları yeni yerleşime de "Yeni Kalikratya" adını vermişler... Doğdukları yere olan sevgilerini çocuklarına, torunlarına da aşılamışlar. Festival sırasında Selanik'ten kalkıp Mimarsinan'a gelen Selanik Belediye Başkanı ve Yeni Kalitratya'lı konuklar "Biz babalarımızın, dedelerimizin doğdukları yerleri görmek ve orada bulunmak istiyorduk. Yeni Kalikratya da tıpkı burası gibi deniz kenarında ve coğrafi özellikleri çok benziyor. Burada olmaktan çok mutlu olduk" dediler, yarım kırık Türkçeleriyle... Eh ben de anne tarafından azbuçuk Selanikli olduğum için öyle mutlu oldum ki bu birlikteliğe, anlatabilmem imkansız... Onlarla birlikte biraz Rumca, biraz Türkçe ezgilerle birlikte halay çektik Mimar Sinan meydanında...

Üç mahalle'de 4 değişik halk yaşıyor içiçe Mimarsinan'da... Artık tek tük kalmış Rumlar, Selanik'ten göç etmiş Selanikli göçmenler ve çevreye güzellik ve neşe katan Roman'lar ve çok az sayıda Karadenizliler... Hepsi de birlik ve beraberlik içindeydiler bu süreç içinde...

Festival Cuma günü İbrahim Tatlıses konseriyle başladı, burayla ne alakası varsa... Cumartesi günü çapariyle balık tutma yarışmaları, plaj voleybolu turnuvası, rüzgar sörfü gösterileri, denize yavru balıkların salınması etkinlikleri vardı... İlginç olan yanı engelli çocukların ellerindeki cam kavanozlarda saklanan ve balık çiftliklerinde üretilmiş olan küçük balıkları denize bırakarak doğal ortamlarına kavuşturmuş olmalarıydı...

Pazar günü (dün) ise çevredeki tüm lokantalar tarafından hazırlanan mangallarda, Mimar Sinanlı balıkçılar tarafından tutulan enfes lezzetdeki balıklar kızartıldı ve halka dağıtıldı... Namı 1900'lerden gelen, unutulmaya yüz tutmuş o yöreye haiz meşhur "Dilme Tatlısı" yarışması düzenlendi... Sonrası rüzgar sörfü yarışması yapıldı... Akşam ise Sinan Özen konseri vardı...

Üç gün süren bu Festival'de en çok beğendiğim elbette balık-ekmek ziyafeti, dilme tatlısının lezzeti ve Roman vatandaşlarımızın kurduğu "Romantizm Dans Grubu"nun gösterileriydi... Bu grup 12'si kız 21 gençten kurulu... ve bir aylık çalışma ile oluşturdukları gösterilerini festival süresince sergilediler ve ortama neşe kattılar... Hele içlerinden bir erkek Roman oyuncunun işitme engelli olduğunu öğrenince hayret ettim... O da diğer arkadaşlarıyla birlikte oynuyordu, hiç hata yapmadan... 

Bu arada ben de bir anda kendimi bu Şenliğe dahil edilivermiş buldum...
 

 
Vosvoscular Derneği'nin 14 Vosvos'çusu da oradaydılar... Rengarenk tosbağalar festivale renk katıyorlardı... Benim arabayı da görünce yolumu kesip, "Hadi sen de dahilsin bize" dediler... Ve bir anda arabamın her tarafını flamalarla süslediler... Gelinlik kız gibi olmuştu arabam...

Mimar Sinan içinde önde Belediye Başkanı'nın arabası ve kameramanlar, arkada da biz 15 Vosvosçu, klaksonlarımıza basarak Mimar Sinan, Sinan Oba içinde şehir turu attık, kahramanlar gibi... Meydana geldiğimizde ise alkışlarla karşılandık... Kendimi Roma'ya giren komutanlar gibi hissettim... Ardından arabalarımızı bir halka yaptık ve Romantizm Dans Grubu'nun neşeli Roman havalarıyla göbecikler attık... Bizi yan taraflardan seyreden diğer Romanlar ise "Ohhhh ohhhh.... Ohhhhh ohhhhh... Maşallah abeme ya... Hadi abem göbecigin havaya..." dedikçe, biz kıvırtmamızı bir Nesrin Topkapı şekliyle yapıyorduk, bir de Asena gibi... Sibel Can gibi kalça titremeyi de genç vosvosculardan kızlar eksik etmiyordu...

Bir hafta sonu daha geçti yaşamdan böylece, balık ziyafetli festivallerle bu diyar-ı şehir İstanbul'da... 

Ama benim gönlüm saçlarını bukle bukle yapmış Kalikratya'lı Eleni'de, esmer Roman güzeli Gülizar'da, taptaze balıklarda ve meşhur dilme tatlısında kaldı...

Ertan Yurderi

31 Ağustos 2004 Salı

Ça-ça-ça sevdiğim ça-ça-ça...



Mesaim bitip, işyerimden her zamanki gibi yorgun bir şekilde çıkıp, eve gelmek için bindiğim servisten Migros önünde inerken, onunla yeniden karşılaşacak olmamın heyecanı sarmıştı bedenimi ve ruhumu...

Birkaç aydır görünmez olmuştu çünki ortalıkta.. Ama yeniden varlığını hissetmek ne kadar çok hoşuma gidiyordu anlatamam... Az sonra onunla karşılaşacaktım her zamanki buluşma yerimizde...

Migros'un açılır-kapanır kapısından içeriye girdiğimde gözlerim onu arar vaziyette geziniyordum içeride hızlı bir şekilde...

Ve işte beklediğim o an gelip çatmıştı... Onu görüyordum... İleride sol köşede duruyordu... Kalbimin çarpıntısını anlatabilmem mümkün bile değil şu an... O kalp sanki bedenimden çıkacak gibiydi... O da öylece duruveriyordu benden habersiz bir şekilde, en masum haliyle... Usulcana yanına yaklaştım ve...

"Seni bulmak ne kadar güzel? Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişsin..." dedim usulcana...

O yine sessiz ve mağrur bir o kadar da mahçup şekilde duruveriyordu... Utandığı belliydi... O masumluğunun resmini anca Mona Lisa tablosu anlatabilir... Renkten renge de giriyordu her bir yerine dokunduğumda...

Birlikte Migros'tan çıkıp eve doğru yollandık birlikte... Hiç sesimiz çıkmıyordu bu süreç içinde... Konuşmuyorduk ama, az sonra yaşayacağımız birlikteliğin heyecanını hissediyorduk... Belki de hiç konuşmadığımız da bunun içindi...

Ve sonunda, evdeydik artık...

Onunla evde geçirdiğimiz AN'lar geliyor şimdi yeniden aklıma... Zaten onun için yazıyorum ya bu satırları, paylaşıyorum ya sizlerle...

Bazen tatlı ve bazen de acılı zamanlar geçirmiştik onunla birlikte... En tatlı olduğu zamanlarda ve beni mutlu ettiği zamanlarda ondan vazgeçebilmemin namümkün olduğunu anlıyorum... Ama mecburi ayrılıklar yaşıyorduk, belki de aylar, belki de mevsimler boyu, yeniden karşılaşana dek...

En acılı olduğu zamanlarda ise bana ça-ça-ça bile yaptırıyordu... Elim mahkum o ne isterse onu yapıyordum... Çünki onu çok seviyordum...

Biliyorum yine az sonra yine kaybedeceğim onu... Onu kaybetmek... Evet onu kaybedeceğim yine, istemeye istemeye... Acısı şimdiden yine yüreğime çöktü işte... O ince narin beli, o bedeninin muhteşem parlaklığı ve güzelliği az sonra kaybolacak anılarımdan ve düşlerimden yine...

Kendisine son bir kez daha sarıldım, aldığı duştan çıktıktan sonra... Bir güzelce de havluya sardım onu...

Tavayı ocağa koydum... İçine kızması için yağı döktüm... Az sonra o yana yana pişerken ve birazdan ben de onu afiyetle mideme indirirken, onunla BİR olacaktık... Karışacaktık tüm BÜTÜN'den habersiz...

Çarliston biberimin karnını yardım, pişerken patlayıp etrafa saçılmasın diye... Son kez yine tattım onu, daha en ham haliyle duruyordu... Belki yine acısı çıkar da ağzım yanmasın diye yapmıştım bunu... Ve tavaya bir asker mangası gibi koydum onu... Diğerleriyle birlikte kızartmaya başladım...

Böylece o hamdı, pişti ve yandı, bense hala HAM olarak onun yanındaydım... Karnım da epey acıkmıştı...

Yedim afiyetle... Ve artık BİR BÜTÜN'üz onunla... Yeni bir mevsim ve ayda, belki de onunla yeniden bir Migros rafında veya pazarlarda karşılaşacağız... O ana dek elveda sana Çarliston'um, biberim...

Yine de seni unutmadığımı anlatabilmek için ve içimde acını hep hatırlamak için ça-ça-ça sevdiğim, ça-ça-ça..

Ertan Yurderi

26 Ağustos 2004 Perşembe

"Dağınık Yatağım" ...




Altıncı kattaki daireme ağır ağır çıktım merdivenlerden... Yaş ilerledikçe her bir basamak biraz daha yorucu gelmeye başlıyor insana zamanla...

Gençliğimde hayalini kurduğum böylesi bir atölye çatı katı dairesine sonunda kavuşmuştum; kavuşmuştum ancak 84 basamağı hiç hesaba katmamıştım... Son bir gayretle beşinci katı çıkıp, dairemin kapısı önünde soluklanıverdim...

Çantamın ön yüzünden çıkardığım anahtarımı kapıya yaklaştırmıştım ki; içerden gelen sesler karşısında irkildim... İçerden gelen ses tanıdık bir sesti ancak başka bir ses de o tanıdık sese eşlik ediyordu... "Bu saatte kim ola ki?" "Kim gelmiş olabilir ki?" diye düşünmeye başladım anahtarımı birkaç kez daha çevirirken kapının kilidinde...

Kapıyı açıp içeri adım attığımda, ortalığın karmaşıklığı karşısında daha da irkildim... Her yer, her yerdeydi... Kütüphanemdeki kitaplar yerde, bilgisayar klavyem yerde, su bidonu salonun ortasında, çiçeklerden bazıları devrilmiş, bir gün önce aldığım ama daha soğutamadığım bira şişeleri odanın her tarafına saçılmış... Giysilerimden bazıları ortalarda... Ama tanıdığım sesin kulağımdaki yankısı ise hiç dinmiyordu.. Ve ona eşlik eden çılgın ama bir o kadar da seksi melodik bir ses...

İçerdeki radyomda ise Mariah Carey "Hero"yu yorumluyordu... Birkaç adım attıktan sonra Eric Clapton'dan "Let it Grow"u dinlemeye başlamıştım ki, yatak odamın kapısının ardına kadar açık olduğunu farkettim...

Tanıdık ses ve ona eşlik eden çılgın ama bir o kadar da seksi sesin hafifçe gülüşür şekilde konuşmaları odayı doldurur şekilde çalan müziğe eşlik ediyordu...

İçeriye tam adım attığımda gördüğüm manzara karşısında küçük dilimi yutacak gibi olmuştum... Sabah özenle düzelttiğim, üzerine 50 kuruş atsan, zıp zıp zıplayacağı yatağımın üzerinde her ikisini de öylece görüverdim... Yatağım dağılmıştı... Sanki Müjde Ar'ın "Dağınık Yatak" filmini seyrediyor gibiydim...

Tamam, evimi onunla paylaşıyordum... Bunu anlayışla karşılıyorum, ancak benim yatağımın üzerinde ikisinin de işi neydi? Evimi neden bu hale getirmişlerdi? Ev leş gibi bira kokuyordu...

Hışımla odadan çıktım, salonun ve odaların pencerelerini ardına kadar açtım...Sinirimden ön taraftaki odaya gidip koltuğa öylece oturuverdim..

Herhalde biraz sonra yanıma gelir ve bana bu olanları anlatır diye düşünüyordum.. Ama nafile... Sinirimi yatıştırmak için buzdolabını açtığımda, akşam için sakladığım nevaleden hiçbir şey kalmadığını görünce, dayanamadım... Hışımla odamın kapısının önüne geldim... Ve...

"Bu yaptıklarının mantıklı bir açıklaması vardır, lütfen buraya gel ve açıkla..."

deyiverdim... Hışımla yataktan fırladı, yanıma kadar geldi... Hiçbir şey konuşmuyordu... Sadece gözlerimin içine bakıyordu... Sorumu bir kez daha yineledim... "Görmüyor musun ne olduğunu" der gibiydi yüz ifadesi...

Ve yeniden içeriye gitti...

Sesleri arttıkça artıyordu... Kulaklarımı tıkıyordum... Onun, evime, yatağıma, her şeyime kadar bu kadar sahip olması beni çıldırtıyordu... Şeytan bu işte... Sürekli kafamın içini yiyip bitiriyordu.. Şimdi içeriye gir ve her ikisini kolundan tuttuğun gibi dışarı çıkar diye düşünüyordum... Onların umurlarında mıydı sanki? Neşeli zaman geçirdikleri malum... Benim varlığım onları hiç rahatsız bile etmemişti... Umurlarında bile değildim... Hallerinden memnundular çünki çıkarttıkları seslere bakılırsa...

Tam niyetimi gerçekleştirmek üzereyken, kapının zili çaldı... Karşımdaki bir alt kattaki komşuydu... Bana bütün gün bizim evden gelen seslerden bahsedip, az önce dağınık yatakta gördüğüm kişiyi bana soruyordu...

Aman yarabbim dedim içimden... Ben şimdi adama ne diyeceğim... "Gir içeriye yatak odasına ve dağınık yatağımamı bak" diyecektim adama... Olmaz söylemezdim... Ya sonrası? Tam bir karmaşa, tam bir kaos... Olabilecekleri hiç düşünmek bile istemiyordum...

"Şey" dedim kekeleyerek... "Ev biraz dağılmış da, bizim vatandaş da içerde... Kusura bakma, aradığın kişiyi görmedim" dedim yutkunarak...

Tam o sırada içerden komşunun kulağına onun da tanıdığı ses geldi...

Komşu: "Utanmıyor musun yalan söylemeye... İşte burada, içerde... Sizde ne arıyor?" demez mi? Ben de daha eve yeni geldiğimi, hiçbir şey bilmediğimi söyledimse de, komşu, beni biraz itekleyerek içeriye girdi... Ve sesin geldiği yatak odama doğru gitti...

Ve o da gördüğü manzara karşısında önce irkiliverdi, sonra gülmeye başladı... Adamın gülmesine bir anlam veremedim... Oysa ben çok sinirlenmiştim her ikisine de... Daha özenle bir gün önce serdiğim yatak çarşafımın üzerindeydiler çünki... Yatağım ise şimdi darmadağındı üstelik...

Komşum bana dönerek, "Merak etme Ertan Bey, kızacak ve üzülecek bir durum yok... Artık olan olmuş... Ne yapalım" dedi.. Ben de yine "Elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım" dedim üzgün bir vaziyette... Adam yine gülerek, "Size üzülmemenizi söylemiştim, şimdi nedenini açıklayayım" deyince anlam veremedim... Ve o anlattıkça benim üzüntüm, önce neşeye dönüştü, sonrasında da ben de kahkahalarla gülmeye başladım adamla birlikte... Yüreğime sular serpildi...

Meğerse komşumun dişi kedisi "Aşifte" ameliyatlıymış... Ama yine de Mart ayı gelip de kızgınlık zamanı başladığında böyle evden kaçıp kendisine uygun eş arıyormuş... Bu seferki gözüne kestirdiği yakışıklı; benim ev arkadaşım, oğlum Şanslı'ymış... Evimize de tuvaletin penceresinden girmiş "Aşifte"... Tabii ki bizimki de benim kolumu fikfiklemekten, olayın gerçeğine terfi edeceği için ve milliliğine millilik katacağı için evin altını üstüne getirmiş... En sonunda da benim özenle bözenle düzelttiğim yatağımın üzerinde yeni serdiğim çarşafın üzerinde emellerine nail olmuş... Durum bundan ibaretmiş...

Komşumun bu anlattıklarından sonra benim de içim öyle bir rahatladı ki... Kapıyı açtığımda karşılaştığım manzaradan dolayı eve hırsız girdiğini düşünmüştüm ilk önce.. Ama hiç de kapıda ve camlarda zorlama görünmüyordu...

Bizim zıpır oğlan Şanslı keyif yapıyordu işte kendince, sevdiğinle...

"Aşifte" de adı gibiydi.. Nasıl da sanki normal bir insanın kahkahaları gibi gülüyordu mırmırlamalarıyla...

Komşum "Aşifte"sini alıp, gitti... Şanslı da "Noluyoruz ya... Şunun şurasında bir keyfimiz vardı, içine ettin" der gibiydi hali... Sinirli sinirli evin içinde turalıyor, yere dökülen biraları yalıyordu... Arada bir de kafasına esip gelip ayaklarıma pati sallıyordu...

Siz siz olun, evinizde kedi besliyorsanız şayet, böyle davetsiz misafirlerle her an karşılaşabileceğinizi unutmayın....

Onlar mutlu sona erdiler... Hadi yazıyı şöyle bağlayalım isterseniz...

"Onlar erdi muradına, bizler çıkalım kerevetine..."  
Darısı diğer şanslıların başına...

Ertan Yurderi