17 Nisan 2011 Pazar
YGS şifre stresi intihar ettirdi
Doğan Haber Ajansı dün öğle saatlerinde, YGS sınavının stresiyle bir gencin intihar ettiği haberini geçti... Bu haberi gören gazete siteleri bunu ancak alt sayfa haberlerinde yayınladı ... Bence bu haber bugünün en önemli manşeti olmalıydı... ( Bknz)
İşte DHA'nın geçtiği o haber:
Nevşehir merkez Mehmet Akif Ersoy Mahallesi Yavuz Selim Caddesi üzerindeki iki katlı evde ailesi ile birlikte yaşayan 19 yaşındaki İsmail Paslanmaz, iddiaya göre ailesine ders çalışacağını söyleyerek, üst kattaki odasına çıktı. Kapıyı içeriden kilitleyen Paslanmaz, odadaki telefon kablosuyla kendini tavana asarak canına kıydı. Oğullarından bir süre haber alamayan ailesi durumdan şüphelenerek odasına gittiğinde, kapıyı açamayınca durumu polise bildirdi.
Eve gelen polis ve 112 Acil Servis ekipleri kapıyı zorlayarak açtıklarında, İsmail’in tavana asılı cansız bedeniyle karşılaştı. Ailesi ve yakınları sinir krizleri geçirirken, İsmail Paslanmaz’ın girdiği YGS’deki şifre tartışmaları nedeniyle bunalıma girdiği, ayrıca kız arkadaşıyla da tartıştığı için intihar ettiği öne sürüldü.
Şimdi TV'lere çıkıp ÖSYM Başkanı'nın açıklamalardan "TATMİN" olanlara sormak lazım..
Bir can daha gitti. Geri de gelmeyecek... Hâlâ "TATMİN" olmaya devam ediyor musunuz?
"TATMİN" olmanızın rehaveti üzerinize çökmüşken, bu intihar olayından sonra yine medya karşısına çıkıp "Bu çocuk bizlerin yüzünden intihar etti. Kabul ediyoruz. Şimdi bizler de topluca istifa ediyoruz" der misiniz?
Bugüne kadar KPSS'deki kopyanın hesabını veremeyen sizler, bugün YGS'deki şifre olayının hesabını nasıl vermeyi düşünüyorsunuz?
Aldığınız bu veballerin altından nasıl kalkacaksınız?...
Artık SİZ'lere söylenecek sözlerimiz bitti, dilimizi damağımızı kuruttunuz...
Vicdan ve merhamet duygularınızı (şayet varsa) o bedenlerinizin içinde nasıl taşıyacaksınız?
Bu ülke gençliğinin geleceğini karartmıyor musunuz?
........
Ertan Yurderi
FFF tipi veya RRR tipi internet mi geliyor?
İnternette gezinmek için WWW 'nin ne anlama geldiğini bilmeyen kalmamıştır umarım...
World Wide Web (dünya çapında ağ) adı verilen bu sistem, internet üzerinde herhangi birinin okuyabileceği bilgiler yayınlayan, serbestçe organize edilmiş bilgisayar sitelerinden oluşan dünya çapında bilgi iletişim grubunun ortak adıdır...
Durum böyleyken Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ne yapmak istediğinin farkında mıdır? WWW (dünya çapında ağ) yerine kendi düşünce sistemlerine göre FFF tipi yoksa RRR tipi bir iletişim ağı mı kurulmak istenmektedir?
1976 yılından bu yana sistemli ve düzenli bir bilgisayar kullanıcısı olarak, BTK'nın "İnternet'in Güvenli Kullanımına Dair Usul ve Esaslar Taslağı"nı hazırlayıp Türkiye'deki tüm internet kullanıcılarına bunu uygulamak istenmesini anlayamadığım gibi ayrıca bunları paketlere ayırıp sunmasını da çok absürd bulduğumu belirtmeliyim...
Benim ne düşünüp ne düşünmeyeceğimi, hangi internet sitelerinin benim için faydalı veya zararlı olduğunu, hangi siteleri ziyaret etmem, hangilerini etmemem gerektiğini bana öğretmelerini ve YURTİÇİ seçeneği de kurarak, sanki YURTDIŞI internet çıkışımı da kontrol altına alıp, YURTDIŞI erişimli sitelere erişimimi hangi hakla engellemek istediklerini de anlayabilmiş değilim...
Bu tasarıyla yapılmak istenen filtreleme olayından da anladığım şey SANSÜR'den başka bir şey değildir...
IPS İletişim Vakfı'nın Danıştay'a başvuru yapıp bu taslağı yürürlüğe girmeden iptal ettirmesini can-ı gönülden destekliyorum elbette... Umarım Danıştay'dan bu konuda kullanıcılar lehine olumlu karar çıkar...
Şayet Türkiye demokratik bir ülke ise, İnternet kullanıcılarının düşünce özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkı engellenmemelidir...
Ayrıca Türkiye'de bireylerin, kurumların ve şirketlerin bilişim alt yapılarını istedikleri şekilde oluşturmaları ve istedikleri servislerden yararlanmaları da engellenemez...
Bu taslakla uygulanmak istenen SANSÜR ise ülke ekonomisine de kabul edilemez bir bedel yükler...
Böylesi hukuka aykırı, ölçüsüz ve keyfi filtrelemeler, demokratik hukuk devletinde kabul edilemez bir gerçektir...
Filtreleme kullanılarak erişim engelleme, hukuka aykırı içeriği engellemede yetersiz bir yöntem olduğu da kabul edilmelidir.
Bugüne kadar uygulanan mevcut engelleme yöntem ve araçlarının hiçbiri hukuka aykırı olduğu veya çocuklar açısından uygun olmadığı iddia edilen içeriğe ulaşmayı engelleyecek etkili bir çözüm sunmamıştır.
Erişim engelleme ile iddia edilen suçu işleyenden ziyade tüm internet kullanıcıları cezalandırılmaktadır.
Eğer filtre kullanımı gerekli görülüyorsa, bu kullanım bireyler tarafından kendi kişisel bilgisayarları üzerinde gerçekleştirilmelidir.
Ayrıca, her seçenek için filtrelenecek siteler listesi BTK tarafından belirlenip kamuoyuyla paylaşılmaması da kamuoyunda pek çok olumsuzluklar yaratacağı gibi internet kullanıcıları da bu engeli aşabilmek için çeşitli çareler denemeye zorlanacak, farklı DNS adresleriyle bu filitrasyonu aşmaya çalışacaklardır.
SANSÜR anlamına gelebilecek bu tür engelleme kararları sadece hukuka aykırı olduğu iddia edilen içeriğe değil, bu sistemlerin tümünün çalıştığı tek bir alanın içeriğinde bulunan milyonlarca yasal sayfa ve dosyaya da erişimi imkânsız kılması söz konusu olduğu için Anayasa’da öngörülen ve AİHM tarafından geliştirilen zorunluluk ve orantılılık testlerinin gereğini de yerine getiremeyecektir.
Öncelikle çocukları hukuka aykırı ve zararlı İnternet içeriğinden korumak amacıyla hazırlanan 5651 Sayılı Kanun ve SANSÜR'le eşdeğer uygulamaları hemen kaldırılmalı, sonrasında da BTK'nın hazırladığı bu yasa tüm internet kullanıcılarını da içermeden hemen geri çekilmelidir...
Çünkü bu engelleme politikası, hükümetin çocukları koruma amacının çok çok ötesine geçmiştir...
Uygulamada yaygın olarak görünen sonuç, hukuka aykırı olmayan içeriklerin milyonlarca kişi tarafından kullanılan servislere yetişkinlerin erişiminin ve bu servislerin kullanılmasını da engellemiştir...
Kısaca çocukların ve ailelerin zararlı içerikten korunması için öngörülen devlet politikası YETİŞKİNLERİ ASLA ETKİLEMEMELİDİR...
Hükümet, kendi mevcut politikası yerine, çocukları gerçekten zararlı İnternet içeriğinden korumak için yeni bir politikayı katılımcı bir şekilde geniş kamuoyu desteği (sivil toplum, akademik ve özel sektör) ile geliştirmelidir.
Geliştirilecek bu yeni yapılanma, çoğunluğun ahlaki değerlerini diğerlerine dayatacağı bir çalışma olmamalıdır.
İnternet düzenlemesine ilişkin yeni politika, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE ve YETİŞKİNLERİN HER TÜRLÜ İNTERNET İÇEREĞİNE ERİŞİM VE TÜKETİM HAKLARI'na saygı temelinde geliştirilmelidir.
Bu ilkeleri içeren yeni politika, şeffaf, açık, katılımcı ve çoğulcu bir yöntemle belirlenmeli ve hayata geçirilmelidir.
Elbette, vatandaşların Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerini korumak hükümetin ve idarenin asli görevidir. Bu güvencenin sağlanmaması halinde sorumluların istifa etmesi demokratik bir toplumun zorunlu sonucudur.
Bu nedenle, yukarıda saydığım İNSAN HAKLARINA SAYGILI VE BİREYLERİN İLETİŞİM ÖZGÜRLÜĞÜ de gözönünde tutularak alınacak önlemler en kısa sürede alınmalı, alınmamaları halinde de oluşabilecek gelişmelerden sorumlu olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Daire Başkanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı, Ulaştırma Bakanı ve ilgili yöneticilerinin istifa etmesi zorunluluk hale gelmelidir...
SANSÜR'süz, SINIRSIZ ve ÖZGÜR bir internet dileğimle ...
Ertan Yurderi
11 Nisan 2011 Pazartesi
TTNET, "fazla takılma R ' lere, sadede gel sadede " ...
Ne desem, ne yazsam şu TTNET'e diye sabahtan beri evde dolanıp duruyorum...
Milliyet gazetesinde okuduğum "Bir küçük 'r' uğruna ne bloglar kapanıyor" haberi sabah sabah beni çıldırtmaya yetti...
Çıldırmama sebep olan şey, benim de bir blogspot kullanıcısı olmam...
Blogumda her türlü kişisel düşüncelerimi dostlarımla rahatça paylaşırken, sosyal paylaşım ağlarına linkler koyarak daha fazla kitleye ulaşmaya çalışırken, alınan bu karar sonucu blogum birden bire sessiz kaldı... Hiçbir şey paylaşamaz ve link veremez duruma geldim...
Geçen Mart ayında Digitürk platformu avukatları, "Lig TV yayınlarının şifreleri ve görüntüleri blogspotta yayınlanıyor" diye, Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açtığı davayı kazanmış, bunun sonucunda da bu siteye erişimi kapattırmıştı...
Digitürk kendi açısından haklı olabilir, dava da açabilir... Buna bir sözümüz yok... Ancak dava açılmadan önce Google'la irtibat sağlansaydı da blogspot'taki sadece bu linkleri veren adresler kapatılsaydı ya...
Tabii ki öyle olmamış, Digitürk, Google'la uzlaşma yolunu denemek yerine, yargı yolunu denemiş, mahkemeye gitmiş, öyle bir karar aldırtmış ki, sanki "vur deyince öldür" kararı gibi tümden blogspot'a erişimi yasaklattırmıştı...
Gerçi biraz bilgisayar bilgisine sahip olanlar, yasak masak tanımazlar.... Farklı DNS adresleri ile yasaklı sitelere rahatlıkla ulaşabilirler... Bunun da farkındalar ama, iş gıcıklık olsun işte...
Google da mahkemeye yaptığı itiraz başvurusundan sonra blogspot için "açılma kararı" çıkarttırınca iş birden bire arap saçına dönüşüvermiş...
Superonline ve Koç.Net servis sağlayıcıları bu karara uyarak hemen blogspot'a erişim yasağını kaldırmış, fakat TTNET her ne hikmetse bu karardaki bir "R" harfine takılı kaldığı için kullanıcılarının blogspot adresine ulaşımını engelleyip mağdur etmeyi ısrarcı bir şekilde hâlâ sürdürmektedir...
Çıkan karardaki hata da şu... ‘Blogspot.com’ yerine ‘blogsport.com’ yazılmış olması... Yani bir R harfi sehven fazla yazılmış...
Bu hata, ya kararı yazan kâtibin bir harfe yanlışlıkla fazla basıp tashih yapması, ya blogspot'dan habersiz olması veya siteyi maçlarla ilgili bir site gibi düşünmüş olması...
Hadi diyelim ki kâtip hata yaptı, fazladan bir R harfi ekledi karara...
Peki mahkemeden bu kararı çıkartan avukatlar, bu mahkeme kararını ellerine alıp hiç okumadılar mı? Halbuki o an okusalar, böyle bir harf hatasını hemen düzelttirirler, böylesi bir absürdlüğe de mahal vermezlerdi...
Ayrıca TTNET'e ne oluyor ki ... Çıkan karardaki yasaklanmış IP'ler doğru yazılmışken, bir tek sitenin adının içindeki fazladan yazılmış R harfine niye bu kadar takılıp kaldılar ki...
Artık ne diyeceğimi bilemiyorum... Akıllara ziyan veren hatalar silsilesinin sonuçlarını yaşıyor herkes...
Bu yüzden de TTNET'e sesleniyorum... "Hey TTNET, fazla takılma R ' lere, sadede gel sadede " ...
Kocayürek son söz olarak der ki; İşini doğru dürüst, hatasız yapmayı beceremeyenlerden Allah kayıra, Mevlam bunları salsın en kısa zamanda ÇA-YI-RAAAAAA !!!!.
Bu yazımı paylaşmak için şimdilik bana eyvallaaaaa...
Ertan Yurderi
5 Nisan 2011 Salı
Erkeği "hadım", onu "kadın" eder mi?
Çocuk ve kadınlara tecavüz edenleri "hadım etme" yasa teklifi Meclis Komisyonu'ndan geçmiş, yarın da TBMM'nin Genel Kurul'unda görüşülecekmiş.
Görüşüle dursun bakalım... Sonuç olarak bu toplantıdan ne çıkacak merak ediyorum.
Meclis Komisyon toplantısı sırasında CHP'li Canan Arıtman'ın "Ya adamların benim gibi memesi çıkarsa ne yapacaksınız?" cümlesine çok güldüm...
Böyle bir şey mümkün olabilir mi... Olamaz elbette... Cezasını çektiği sürece ve belki de devamında bir takım ilaçlar kullanılarak erkekliğinin aktifleşmesini engelleyecekler ama bu gerçekte tamamen hadım edecekleri (kökünden kesip) "kadın" edecekleri anlamına gelmez ki... Ayrıca bu tür ilaçlar göğüs büyütüp meme haline gelmesini sağlamaz ki...
Zaten kelime anlamı olarak baktığımızda "hadım etmek" (iğdiş etmek) ne demektir?
Hadım etmek, herhangi bir erkek canlının erkeklik bezlerini çıkararak veya burarak erkeklik görevini yapamayacak duruma getirmek olarak bilinir. Bu bir bakıma işkence türüdür...
İşkence sayılabilecek böyle bir uygulamanın yapılacağını zannetmiyorum...
Bu tür kişilere uygulanacak ilaçlarla da tamamen "hadım" olunmaz... Sadece cezasını çektiği süre içinde erkeklik işlevini yerine getiremez o kadar...
Hele ki bir erkeği tamamen iğdiş edip kadın görünümüne sokup, "işte biz böyle hadım ederiz" demek de insan haklarına uygun bir ceza değildir... Çok ilkelce davranış biçimidir...
Bunların hiçbiri olamayacağına göre...
Tecavüz ettiği kişiyi öldüren kişiye verilecek en ağır ceza "ağırlaştırılmış müebbet" olmalıdır... Ki bu ceza onun aklını başına getirmesi için en uygun cezadır... Ayrıca bu tür cezayı alan kişilerin herhangi bir "Af Yasası"ndan da faydalanmaları engellenmelidir...
Sonuç olarak tecavüz suçu işleyip öldürenleri ne "idam" etmenin, ne de "hadım" etmenin hiçbir anlamı yoktur ... Bunlara bir ömür boyu "ağırlaştırılmış müebbet"le cezalandırmak yeterlidir...
Ertan Yurderi
4 Nisan 2011 Pazartesi
ÖSYM'ye güvenim kalmadı ...
Gerçekten de bir veli olarak ÖSYM'ye güvenim kalmadı artık...
Hem geçen sene KPSS sınavlarında yaşananlar, hem de bu sene YGS'de yaşananlar böyle düşünmeme sebep oldu diyebilirim...
Sadece böyle düşünen ben değilim elbette... Üniversiteyi yeni bitiren kızım da aynı düşüncede...
Kızım bu sene kendisini KPSS'ye hazırlıyordu... İyi bir puan alabilme umuduyla dershaneye gidiyordu... TV'lerden ve basından izlediği haberler, onu olumsuz yönde etkiledi ve kafasında "Acaba KPSS sınavında da yine böyle olaylar olursa, ben ne yaparım?" diye üç gündür endişelenmeye başladı... Birden bire çalışma arzusu zayıfladı... Konsantrasyonu ise kayboldu...
ÖSYM'nin hem kızıma hem de veli olarak bizlere böyle bir endişeyi yaşatmaya hakkı yok...
Kızıma hak vermiyor değilim... Sen bunca sene oku, çaba sarfet ... Sonunda hiç çaba sarfetmeden elini kolunu sallaya sallaya birileri gelsin, sınava girsin kopya ile veya başka bir şekilde en yüksek puanı alsın ve bir yerlere girsin. Böyle bir haksızlığı kim olsa hazmedemez...
Cumhurbaşkanı Gül, "Ben ikna oldum" demiş... O diyebilir... İstediğini söyleyebilir...
Ancak bir veli olarak ben "ikna olmadım, olmuyorum da" ...
Hem geçen sene yapılan şaibeli KPSS sınavı yüzünden, hem de bu sene YGS'de yaşananlar yüzünden 2011 Temmuz ayında yapılacak olan KPSS sınavında da ÖSYM'ye artık güvenmiyorum...
Ne yapıp, ne edip yine şaibeli bir şekilde kendi yandaşlarını kamuya seçme ve yerleştirme sınavı yaşanacağını düşünüyorum...
Bu yüzden kızımın endişelenmesine ailecek çaresiz kaldık... Kızımın çalışma isteğinin kırılmasına mı üzüleyim, yoksa KPSS sınavında yaşanacak "yandaş"lığa mı kızayım bilemiyorum...
Yeter !!! Yeter artık!!! YÖK ve ÖSYM devri kapansın... Herkese dilediği üniversiteye sınavsız girip okusun ve kendi branşında gerek kamu, gerekse de özel sektörde çalışma olanaklarını bulsun...
Ertan Yurderi
12 Ocak 2011 Çarşamba
"Santim"lerle yaşıyoruz !..
Santimlerle yaşıyoruz ...
Her gün her şeyimizi ölçüyoruz ...
Bizi buna mecbur bırakanlar utansın...
Santimlere takılı kalmış bir milletin ferdi olarak çocukluktan bu yana ölçülmedik yerimiz kalmamıştır sanırım...
Santim santim bebeklikten başlar santimlik çıkıntılarımızla övünmemiz...
Daha minik bir bebekken:
- Bakkkk teyzesi, benim koca taşaklı oğlumun minik bamyasınaaa ... derler çoğu anneler böbürlenerek tanıdık komşu kadınlarına...
Şöyle 3-4 yaşına geldiğimizde de övünç kaynağı olur pipimiz ailemize...
- Göster amcalara pipini bakimmm...
- Ooooo artık büyümüş, kocaman olmuş... Keser veya baltayı getirin de keselim şunu derler büyüklerimiz...
Okula başladığımız senelerde de sünnet korkumuzu yenmek için aile içinde uydurmalar başlar:
- Benim oğlum sünnet olacak, pipisinden de pilava katacağız ...
Düşünür dururuz "Pipili pilavın tadı nasıl olur? Herkes yer mi acep?" ... diye...
Derken bir gün sokakta top oynarken çişimiz gelir, arkadaşlarla bir duvarın dibine gideriz işemeye...
İşte hayatımızı etkileyecek en büyük acı gerçekle de orada karşılaşırız:
Arkadaşlarımızdan bazılarının pipisi bizden büyüktür ...
O andan itibaren santimlere takma yaşımız gelmiştir artık...
Bir elimizde cetvel, bir elimizde pipimiz, ölçmeye başlarız, günlerce, aylarca, hatta yıllarca ...
Kafamıza taktığımız için bazen ailemizle de paylaşırız ...
- Ama onunkini gördüm benimkinden büyüktü ...
- Benimki niye büyümüyor?
- Hep ufak mı kalacak? Hiç büyümeyecek mi?
Doğru dürüst yanıt ya alırız ya da alamayız... Ya da bunları sorduk diye dayağı yeriz... Ancak kafamız takılıp kalmıştır artık oramıza...
Kafasını takıp paylaşamayanlar ise Dr. Haydar Dümen gibi amcalara mektup yağdırırlar...
"- Benimki şu kadar santim hocam, ya seninki kaç santim?"
Sonra çocukça oyunlarımız başlar sokaklarda...
Annemizin pazardan aldığı patlıcanlardan, hıyarlardan en büyüğünü alıp önümüze koyarız ve böbürlenmeye başlarız santim olarak büyüttüğümüz pipimizle:
- Naaaaa, oğlum bak, benimki seninkinden kocaman ...
- Gel gel, hıyara gellllll ...
- Bamyasına bakkkk, bamyaaasına bakkk. Bamyaaaaayaaaa bakkkkk... Baaaak, benimki patlıcan kadar oğlum....
Gel zaman git zaman okullu olup ilk ve orta dereceli okullara gittiğimizde bu sefer de boy takıntılarımız başlar... Tüm erkek çocuklarının boyları farklıdır o yaşlarda... Hele kızların boyları erkeklerin boylarını da geçer çoğu zaman...
Yine kapı aralarında ya da duvar önlerinde bir elimizde cetvelle ölçmeye başlarız boyumuzu ... Ve birbirimizi de sorgularız: "Senin boyun kaç santim?" ...
Santim takıntınız böyle masumca da kalmaz elbet ...
Sizinle beraber santim santim büyür aklınızda ...
Peşinizi hiçbir ortamda bırakmaz ...
Günün birinde ergenliğe ulaşmış, tam bir erkek olup, atı alıp Üsküdar'ı geçmişsinizdir... Milli forma giyme zamanınız da çoktan gelmiştir... İlk maçta mercimeği tam fırına vereceğiniz zaman Fatmagül'ün yengesi Mukaddes’in muzır konuşma sırasındaki tebessümüyle sorgular seni partnerin...
- Şeyyyyy. Acaba seninki kaç santim?
Okul sıraları, askerlik, evlilik ... Hayat, hep bu tür sorgulamalarla geçer ...
Gergefle işlenen oya gibi İşlenmiştir beyninizin en derinlerine bu sorgulamalar...
Şöyle bir düşünün ne kadar santim takıntılı millet olduğunuzu ...
Şarküteriden sucuk, salam, sosis alırken aklımıza gelir, gülümseriz ...
Manavdan, pazardan patlıcan, hıyar, pırasa, muz alırken aklımıza gelir, gülümseriz ..
Balıkçıdan balık alırken "Acaba bu kaç santimlik palamut? Tam bir pantolon balığı mübarek" diye mırıldanıp gülümseriz...
Kadınlar pazarlarda sebze seçerken, farkında değillerdir satıcıların onlarla dalga geçtiklerinden ...
Satıcıların "Hıyara gel ablaaaa ... Patlıcana bakkkk ablaaaa ... Gellll gelllll, seçççç ... Derya kuzusu bunlar... Muzun iyisiniiii yeeeee ..." demelerinin ardında santim takıntıları vardır aslında ...
Onlarla özdeşleştirmişlerdir kendilerinkini ...
Bıyık altından muzır ifadelerle gülerler en iyisini seçmece yapanlara...
Bu santim takıntılarıyla büyümüş nezih yurdumun nezih erkeklerinden belli bir zümreye ait bir ferdin biri de şimdi takmış 45 santime ...
Türkiye'min en nezih ilinin bir lisesinde kız erkek arasına 45 santimlik mesafa koydurmuş...
"Birbirlerine yaklaşanları fena yakarım" diye de fetva yayımlamış ...
Santimlere takıntılıyız diyorum ya baştan beri ... Bu da onun gibi bir şey işte ...
Zeki Müren'e rahmetler olsun... Ondan aşırdığım dizeleriyle söylediği bir şarkı dilime dolandı birden ...
Sevgi dolu bir dünyam vardı,
Dört bir yanımda da tüm insanlar,
Dünya malı neye yarar a dostlar,
"Santimlerle yaşıyorum ..."
Şiirlerde romanlarda,
Gelmiş geçmiş tüm zamanlarda,
Kafamı taktığım tüm uzantılara,
Santim santim yaklaşıyorum
Çünkü ben,
"Santimlerle yaşıyorum ..."
Neyse ben daha fazla kafayı santimlerle sıyırmadan, şimdilik evden dışarıya çıkıyorum...
Ey İstanbul bana kucak aç,
Evden çıktım sana geliyorum...
Söyle İstanbul bana ...
Söyle ...
Köşe bucak kaç santimsin ...
Bir santimin bile değmesin naçiz bedenime,
Ama sen kaç santimsin bana onu söyle ...
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













