5 Nisan 2011 Salı

Erkeği "hadım", onu "kadın" eder mi?


Çocuk ve kadınlara tecavüz edenleri "hadım etme" yasa teklifi Meclis Komisyonu'ndan geçmiş, yarın da TBMM'nin Genel Kurul'unda görüşülecekmiş.

Görüşüle dursun bakalım... Sonuç olarak bu toplantıdan ne çıkacak merak ediyorum.

Meclis Komisyon toplantısı sırasında CHP'li Canan Arıtman'ın "Ya adamların benim gibi memesi çıkarsa ne yapacaksınız?" cümlesine çok güldüm...

Böyle bir şey mümkün olabilir mi... Olamaz elbette... Cezasını çektiği sürece ve belki de devamında bir takım ilaçlar kullanılarak erkekliğinin aktifleşmesini engelleyecekler ama bu gerçekte tamamen hadım edecekleri (kökünden kesip) "kadın" edecekleri anlamına gelmez ki... Ayrıca bu tür ilaçlar göğüs büyütüp meme haline gelmesini sağlamaz ki...

Zaten kelime anlamı olarak baktığımızda "hadım etmek" (iğdiş etmek) ne demektir?

Hadım etmek, herhangi bir erkek canlının erkeklik bezlerini çıkararak veya burarak erkeklik görevini yapamayacak duruma getirmek olarak bilinir. Bu bir bakıma işkence türüdür...

İşkence sayılabilecek böyle bir uygulamanın yapılacağını zannetmiyorum...

Bu tür kişilere uygulanacak ilaçlarla da tamamen "hadım" olunmaz... Sadece cezasını çektiği süre içinde erkeklik işlevini yerine getiremez o kadar...

Hele ki bir erkeği tamamen iğdiş edip kadın görünümüne sokup, "işte biz böyle hadım ederiz" demek de insan haklarına uygun bir ceza değildir... Çok ilkelce davranış biçimidir...

Bunların hiçbiri olamayacağına göre...

Tecavüz ettiği kişiyi öldüren kişiye verilecek en ağır ceza "ağırlaştırılmış müebbet" olmalıdır... Ki bu ceza onun aklını başına getirmesi için en uygun cezadır... Ayrıca bu tür cezayı alan kişilerin herhangi bir "Af Yasası"ndan da faydalanmaları engellenmelidir...

Sonuç olarak tecavüz suçu işleyip öldürenleri ne "idam" etmenin, ne de "hadım" etmenin hiçbir anlamı yoktur ... Bunlara bir ömür boyu "ağırlaştırılmış müebbet"le cezalandırmak yeterlidir...

Ertan Yurderi

4 Nisan 2011 Pazartesi

ÖSYM'ye güvenim kalmadı ...



Gerçekten de bir veli olarak ÖSYM'ye güvenim kalmadı artık...

Hem geçen sene KPSS sınavlarında yaşananlar, hem de bu sene YGS'de yaşananlar böyle düşünmeme sebep oldu diyebilirim...

Sadece böyle düşünen ben değilim elbette... Üniversiteyi yeni bitiren kızım da aynı düşüncede...

Kızım bu sene kendisini KPSS'ye hazırlıyordu... İyi bir puan alabilme umuduyla dershaneye gidiyordu... TV'lerden ve basından izlediği haberler, onu olumsuz yönde etkiledi ve kafasında "Acaba KPSS sınavında da yine böyle olaylar olursa, ben ne yaparım?" diye üç gündür endişelenmeye başladı... Birden bire çalışma arzusu zayıfladı... Konsantrasyonu ise kayboldu...

ÖSYM'nin hem kızıma hem de veli olarak bizlere böyle bir endişeyi yaşatmaya hakkı yok...

Kızıma hak vermiyor değilim... Sen bunca sene oku, çaba sarfet ... Sonunda hiç çaba sarfetmeden elini kolunu sallaya sallaya birileri gelsin, sınava girsin kopya ile veya başka bir şekilde en yüksek puanı alsın ve bir yerlere girsin. Böyle bir haksızlığı kim olsa hazmedemez...

Cumhurbaşkanı Gül, "Ben ikna oldum" demiş... O diyebilir... İstediğini söyleyebilir...

Ancak bir veli olarak ben "ikna olmadım, olmuyorum da" ...

Hem geçen sene yapılan şaibeli KPSS sınavı yüzünden, hem de bu sene YGS'de yaşananlar yüzünden 2011 Temmuz ayında yapılacak olan KPSS sınavında da ÖSYM'ye artık güvenmiyorum...

Ne yapıp, ne edip yine şaibeli bir şekilde kendi yandaşlarını kamuya seçme ve yerleştirme sınavı yaşanacağını düşünüyorum...

Bu yüzden kızımın endişelenmesine ailecek çaresiz kaldık... Kızımın çalışma isteğinin kırılmasına mı üzüleyim, yoksa KPSS sınavında yaşanacak "yandaş"lığa mı kızayım bilemiyorum...

Yeter !!! Yeter artık!!! YÖK ve ÖSYM devri kapansın... Herkese dilediği üniversiteye sınavsız girip okusun ve kendi branşında gerek kamu, gerekse de özel sektörde çalışma olanaklarını bulsun...

Ertan Yurderi

12 Ocak 2011 Çarşamba

"Santim"lerle yaşıyoruz !..


Santimlerle yaşıyoruz ...

Her gün her şeyimizi ölçüyoruz ...
Bizi buna mecbur bırakanlar utansın...

Santimlere takılı kalmış bir milletin ferdi olarak çocukluktan bu yana ölçülmedik yerimiz kalmamıştır sanırım...
Santim santim bebeklikten başlar santimlik çıkıntılarımızla övünmemiz...



Daha minik bir bebekken:

- Bakkkk teyzesi, benim koca taşaklı oğlumun minik bamyasınaaa ... derler çoğu anneler böbürlenerek tanıdık komşu kadınlarına...

Şöyle 3-4 yaşına geldiğimizde de övünç kaynağı olur pipimiz ailemize...



- Göster amcalara pipini bakimmm...
- Ooooo artık büyümüş, kocaman olmuş... Keser veya baltayı getirin de keselim şunu derler büyüklerimiz...

Okula başladığımız senelerde de sünnet korkumuzu yenmek için aile içinde uydurmalar başlar:
- Benim oğlum sünnet olacak, pipisinden de pilava katacağız ...




Düşünür dururuz "Pipili pilavın tadı nasıl olur? Herkes yer mi acep?" ... diye...

Derken bir gün sokakta top oynarken çişimiz gelir, arkadaşlarla bir duvarın dibine gideriz işemeye...
İşte hayatımızı etkileyecek en büyük acı gerçekle de orada karşılaşırız:
Arkadaşlarımızdan bazılarının pipisi bizden büyüktür ...
O andan itibaren santimlere takma yaşımız gelmiştir artık...
Bir elimizde cetvel, bir elimizde pipimiz, ölçmeye başlarız, günlerce, aylarca, hatta yıllarca ...

Kafamıza taktığımız için bazen ailemizle de paylaşırız ...
- Ama onunkini gördüm benimkinden büyüktü ...
- Benimki niye büyümüyor?
- Hep ufak mı kalacak? Hiç büyümeyecek mi?

Doğru dürüst yanıt ya alırız ya da alamayız... Ya da bunları sorduk diye dayağı yeriz... Ancak kafamız takılıp kalmıştır artık oramıza...




Kafasını takıp paylaşamayanlar ise Dr. Haydar Dümen gibi amcalara mektup yağdırırlar...

"- Benimki şu kadar santim hocam, ya seninki kaç santim?"

Sonra çocukça oyunlarımız başlar sokaklarda...
Annemizin pazardan aldığı patlıcanlardan, hıyarlardan en büyüğünü alıp önümüze koyarız ve böbürlenmeye başlarız santim olarak büyüttüğümüz pipimizle:




- Naaaaa, oğlum bak, benimki seninkinden kocaman ...
- Gel gel, hıyara gellllll ...
- Bamyasına bakkkk, bamyaaasına bakkk. Bamyaaaaayaaaa bakkkkk... Baaaak, benimki patlıcan kadar oğlum....

Gel zaman git zaman okullu olup ilk ve orta dereceli okullara gittiğimizde bu sefer de boy takıntılarımız başlar... Tüm erkek çocuklarının boyları farklıdır o yaşlarda... Hele kızların boyları erkeklerin boylarını da geçer çoğu zaman...

Yine kapı aralarında ya da duvar önlerinde bir elimizde cetvelle ölçmeye başlarız boyumuzu ... Ve birbirimizi de sorgularız: "Senin boyun kaç santim?" ...

Santim takıntınız böyle masumca da kalmaz elbet ...
Sizinle beraber santim santim büyür aklınızda ...
Peşinizi hiçbir ortamda bırakmaz ...



Günün birinde ergenliğe ulaşmış, tam bir erkek olup, atı alıp Üsküdar'ı geçmişsinizdir... Milli forma giyme zamanınız da çoktan gelmiştir... İlk maçta mercimeği tam fırına vereceğiniz zaman Fatmagül'ün yengesi Mukaddes’in muzır konuşma sırasındaki tebessümüyle sorgular seni partnerin...

- Şeyyyyy. Acaba seninki kaç santim?

Okul sıraları, askerlik, evlilik ... Hayat, hep bu tür sorgulamalarla geçer ...
Gergefle işlenen oya gibi İşlenmiştir beyninizin en derinlerine bu sorgulamalar...

Şöyle bir düşünün ne kadar santim takıntılı millet olduğunuzu ...

Şarküteriden sucuk, salam, sosis alırken aklımıza gelir, gülümseriz ...
Manavdan, pazardan patlıcan, hıyar, pırasa, muz alırken aklımıza gelir, gülümseriz ..
Balıkçıdan balık alırken "Acaba bu kaç santimlik palamut? Tam bir pantolon balığı mübarek" diye mırıldanıp gülümseriz...



Kadınlar pazarlarda sebze seçerken, farkında değillerdir satıcıların onlarla dalga geçtiklerinden ...
Satıcıların "Hıyara gel ablaaaa ... Patlıcana bakkkk ablaaaa ... Gellll gelllll, seçççç ... Derya kuzusu bunlar... Muzun iyisiniiii yeeeee ..." demelerinin ardında santim takıntıları vardır aslında ...
Onlarla özdeşleştirmişlerdir kendilerinkini ...
Bıyık altından muzır ifadelerle gülerler en iyisini seçmece yapanlara...



Bu santim takıntılarıyla büyümüş nezih yurdumun nezih erkeklerinden belli bir zümreye ait bir ferdin biri de şimdi takmış 45 santime ...
Türkiye'min en nezih ilinin bir lisesinde kız erkek arasına 45 santimlik mesafa koydurmuş...
"Birbirlerine yaklaşanları fena yakarım" diye de fetva yayımlamış ...

Santimlere takıntılıyız diyorum ya baştan beri ... Bu da onun gibi bir şey işte ...

Zeki Müren'e rahmetler olsun... Ondan aşırdığım dizeleriyle söylediği bir şarkı dilime dolandı birden ...

Sevgi dolu bir dünyam vardı,
Dört bir yanımda da tüm insanlar,
Dünya malı neye yarar a dostlar,
"Santimlerle yaşıyorum ..."

Şiirlerde romanlarda,
Gelmiş geçmiş tüm zamanlarda,
Kafamı taktığım tüm uzantılara,
Santim santim yaklaşıyorum
Çünkü ben,
"Santimlerle yaşıyorum ..."

Neyse ben daha fazla kafayı santimlerle sıyırmadan, şimdilik evden dışarıya çıkıyorum...

Ey İstanbul bana kucak aç,
Evden çıktım sana geliyorum...
Söyle İstanbul bana ...
Söyle ...
Köşe bucak kaç santimsin ...
Bir santimin bile değmesin naçiz bedenime,
Ama sen kaç santimsin bana onu söyle ...

Ertan Yurderi

23 Ekim 2010 Cumartesi

Hoşgeldin Ya Ramazan!



Ramazan’ın 9. gününe denk gelen 23 Ekim Cumartesi günü eşim Zeynep ve bu yazıyı birlikte hazırlayacağımız Zeynep’i yani Felix’i buluşma yerimizde beklerken, günün bize ne sürprizler hazırlayacağından haberimiz yoktu… Nerelere gidecek, kimleri ziyaret edecektik bunları bilmiyorduk… Kesin bir program yapmamıştık çünki…

Vosvos’umu çalıştırarak ve sevgili Felix’ imizi de yanımıza katarak, İstanbul şehrinin suriçi evliyalarını teker teker ziyarete çıktık…

Yolculuğumuzun ilk durağı Ramazan ayının ilk günü topluca oruç açılan yer olan “Oruç Baba” kabriydi… Şehremini otobüs durağını az geçtikten sonra Pazartekke durağına gelmeden ilk sağdan kıvrılırken yıllar öncesine gidiverdim birden… Bu yer sokak arası bir yerdeydi… Etrafında eski evler vardı… Buraya Ramazan ayının ilk günü çevre mahallelerden insanlar gelir, oruçlarını sirkeye batırılmış ekmek ve zeytin tanesiyle açardı… Anlatılan rivayete  göre, “Oruç Baba” burada her Ramazan ayının ilk günü Hızır Aleyhisselam ile buluşup orucunu açarmış.. Şimdilerde ise, çevre biraz düzenlenmiş… Mezar yerleri temizlenip, etrafı çevrilmiş… Pırıl pırıl bir yer haline getirilmiş… Ramazan ayının ilk günü de artık değil çevre mahallelerinden,  İstanbul’un dört bir yanından, hatta değişik illerden insanlar gelip, oruçlarını burada açıyorlar… O gün oradaki insan selini ve kalabalıklığını anlatabilmek imkansız… Ortalıkta “Oruç Baba’nın yüzü suyu hürmetine Allah’tan ne dilerlerse bir yıl içinde gerçekleşir rivayeti” de dolanınca değil o sokakta gezinmek, yürümek bile imkansız hale geliveriyor Ramazan’ın ilk günü…

 “Oruç Baba” adıyla tanınan Mustafa Zekai Efendi Halveti şeyhidir, 1860’da vefat etmiştir. Yanındaki kabirlerde ise Şeyh Hasan Aziz Efendi ve Şeyh Ahmet El-Mısri Hazretleri yatmaktadır… Kabirlerde yatan diğer şeyh efendilere ve köşede bizi ilgili gözlerle izleyen yaşlı beyaz kediye de selam vererek oradan ayrıldık…

Yazın son demlerinden güneşli bir İstanbul sabahında, Has Odabaşı Camii ile karşılıklı Ayazma‘nın arasından Şehr-i Ramazanın’da yine Halveti tarikatının Ramazaniyye kolunun kurucusu olan Ramazan Efendi Camii’nin bulunduğu yere doğru ilerken, yolumuzun üstündeki Seydi Seyfullah Baba’yı, Cevdet Paşa Caddesi üzerindeki Haffaf Baba’yı da ziyaret ederek, Bezirgan Tekkesi’ni içine alan Ramazan Efendi Camii önünden Kocamustafapaşa’ya çıkıyoruz. Halveti’nin Pir’i Sümbül Efendi’ye geliyoruz.


Arabamızı uygun bir yere park ettikten sonra Sümbül Efendi Camii’nin avlusuna doğru her iki Zeynep’le birlikte yürürken  Felix Zeynep’in yüreğinden coşan nağmeleri dinleyelim isterseniz…

“Yaradan’la muhabbetin kokusu Sümbül kokusu mudur? Sandukasında çiçekler,
Camii avlusunda kadınlar birlikte dua ediyor, birlikte diliyor umut ediyor sevinçleri…
Avluda Çifte Sultanlar’a (Fatıma ve Sakine) yanaşıyorum, başımı demirlerin üzerinden kaldırıp bakıyorum, bir çift kumru, gülümsüyorum. Alem konuşur kendi diliyle ve her dili bilen bir ‘O’ var…”

Sümbül Efendi, Sultan II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşamış bir velidir. Halvetiyye tarikatının Sümbüliyye kolunun kurucusudur. Adı Yusuf Sümbül, lakabı Zeynu’d-Din’dir. Sümbül Sinan diye tanınır.  1451 Merzifon Hamideli doğumludur. İlk tahsilini Merzifon’da almış, 1465’te İstanbul’a gelmiştir.

Sümbül Efendi, etrafında bulunanlara verdiği vazifeler hususunda da son derece titiz
davranırmış. Hakk aşığı olabilmenin güçlüklerle dolu bir mücadele gerektirdiğini ifade etmek için de:

– “Ben onsekiz yıl var ki hiç sırtımı yere koymadım. Bu zaman zarfında hiçbir yere dayanmadan odanın ortasında oturdum. Uykumu da o vaziyette uyudum!” dermiş…
Rivayetlere göre; devrin koskoca padişahını dile getiren Sümbül Efendi’yle Yavuz Sultan Selim arasında geçen şu olaya kulak verelim…

Yavuz Sultan Selim, tekkede sema ve devran yapıldığını duyunca kızar ve Koca Mustafa Paşa’ya, tekkenin yıktırılmasını emreder. Tekke’yi yıkmaya gelenler, Sümbül Efendi’yi karşılarında görünce, O’nun heybetinden korkarak geri dönerler. Bunu duyan padişah: “Kendim varıp, orasını yerle bir edeyim!” der ve birkaç adamıyla birlikte gider. Tekke’ye vardığında, Sümbül Efendi’yi görür görmez niyetinden vazgeçer. Samur kürkünü hediye ederek geriye döner. Saraya geldiğinde, “Niçin gittik, ne yaptık?” diye soran nedimlerinden birine şöyle der:

– “Şeyhin yanında kükreyen iki aslan ve üzerlerinde de süvariler vardı! Onlardan korktum. Şeyh’den de utandım. Bunun için niyetimden vazgeçtim!..”
Sümbül Efendi, 2 Muharrem 1529 Pazartesi günü vefat etmiştir..
 
Camii’in içi Ramazan dolayısıyla kalabalıktı… Türbe ziyarete açık olduğu için ziyaretimizi dualarla süsleyip ve camii avlusundaki diğer şeyh’lerin kabirlerini de ziyaret ettikten sonra, Uyku Dede’nin bulunduğu sokağa doğru hep birlikte yürüdük…

Kocamustafapaşa’nın yaşlı evlerinden sonra dar bir sokakta karşılıyor bizi Uyku Dede…
Seceresi yazmıyor ama kapısında ‘Bir Garip Derviş’ ‘Uyku Dede’ yazıyor sadece… Kabrini çevreleyen duvardaki ufak camdan içeriye bakıyoruz… İçersi çok düzenli ve temiz… Kabri üzerinde bir sürü tespit ve kalemler var…

Bu arada Felix Zeynep’in yine mırıldanmalarını işitiyorum:
“Bu rüyacı ‘feyz’ ister huzursuz uykularına ve hangi âlem uykuda hangi âlem uyanık?”

Uyku Dede’nin yanından duamızı ederek ayrılıyoruz… Az ilerdeki fırından burnumuza mis gibi pide kokusu gelirken eşim Zeynep fırına uğradığında biz de fırının karşısındaki sokağın içinde iki evin arasında dinlenen Abdullah Efendi Hazretleri’ne duamızı ediyoruz…

Sümbül Efendi Camii önüne park ettiğimiz vosvosumuza bindikten sonra camii önünden uzaklaşarak, Cerrahpaşa Caddesi yönünde ilerlerken, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin arka  tarafına denk gelen yerde Vücuduzade Hazretleri’nin mezar yeri önünde kısa süreliğine durup, duamızı yaptıktan sonra Camii’nin ön tarafına dönüyoruz… “Hekimoğlu türküsü”nü dilimize dolandırırken Silivrikapı istikametine arabamızı yönlendiriyoruz… Karşımıza ilk çıkan Seyit Seyfullah Hazretleri’nin önünden geçerken az ileride  Sitti Hatun Camii’ni görüyoruz… Sur dışına doğru çıkarken de sur kapısına denk gelen yerde Elekli Dede’ye selam ediyoruz…

Belgradkapı’yı geçip, Yedikule istikametine geldiğimizde arabamızın direksiyonunu, Kazlıçeşme’de eskiden dericilerin bulunduğu, şimdilerde ise alabildiğine açıklık olan arazi önündeki yola çeviriyorum…

İlk durduğumuz yerde; “Tandırın Kenarı, Erleri Yeri Horasan”dan gelip İstanbul’a kelle veren “7 Şehitler”i (7 Emirler) selamlıyoruz.

“Tanrı’dan geldik, Tanrı’ya gidiyoruz. Tanrı’dan başka kimse de kudret ve kuvvet yoktur ki bizi durdursun. Biz mekansızlıktan gelip mekansızlığa gidenlerdeniz.”

Biraz ötede Mehmet Haydar Dede, Tekli Dede, Fatih Sultan Mehmet’in Sakacıbaşı… Yolun bitiminden Kazlıçeşme tren istasyonuna doğru döner dönmez Canlar’ın Babası “Erikli Baba”da soluklanıyoruz. Burası restore edilerek günümüzde Cemevi olarak kullanılıyor… Erikli Baba, kapıdan girer girmez sizi karşılıyor mezar yeriyle… Etrafı bir çiçek ve gül bahçesine çevirmişler buradaki görevliler… Duamızı edip, buradan da ayrılıp, Kazlıçeşme tren istasyonu önünden Mevlanakapı arkalarına, eski Kozlu mezarlıklarına doğru yola çıkıyoruz…

Hafta sonu olması sebebiyle Merkez Efendi Camii ve çevresi epey bir kalabalık… Camii’nin önündeki dini yayınlar satan derme çatma işportacıları geçip, cami avlusuna girdiğimizde epey bir kalabalık görüyoruz… Çevre illerden otobüslerle evliya ziyaretlerine gelenler doldurmuş içersini… Zorlukla Merkez Efendi’nin kabrinin içine giriyoruz… Duamızı ede ede yavaşça dışarı çıkıyoruz… Daha sonra Merkez Efendi’nin çilehanesine iniyoruz… Yerin iki kat altında bir yer burası… Merkez Efendi günlük işlerinin sonucunda buraya inip, ibadetinin geri kalan kısmını burada yaparmış…

Asıl adı Musa bin Muslihiddin bin Kılıç olan Merkez Efendi 1463 Denizli doğumlu olup, veli ve ruh hekimidir. Halvetiye Tarikatı’ndandır… Sümbül Efendi’nin öğrencisidir… Ona “Merkez Efendi” ismini veren yine Sümbül Efendi’dir… Bunun hikayesi ise şöyledir:

Sümbül Efendi ile Merkez Efendi bir gün sohbet ediyorlarmış. Bir ara Sümbül Efendi sormuş:

– “Bu Dünya’yı sen yaratsaydın, bu alemde neler yaratırdın?”

Merkez Efendi cevap vermiş:

– “Her şey o kadar mükemmel ki, ona ne bir şey ekler, ne de bir şey çıkarırdım. Her şeyi merkezinde, yerinde bırakırdım.”

Sümbül Efendi, bu cevabı alınca çok sevmiş ve:

– “Bundan sonra, senin ismin ‘Merkez’ olsun. İnşallah, sen de merkezini bulursun!” diye dua etmiş.

Merkez Efendi daha sonra Sümbül Efendi’nin kızı Rahime Sultan ile evlenerek Denizli’ye geriye dönüp orada irşad görevinde bulunmuş. Bu arada dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Manisa’da ölen annesi Hafize Sultan için camii, imarethane ve bimarhane  yaptırınca, Sümbül Efendi’den bu imarathane ve bimarhane için bir hoca istemiş… Bunun üzerine Merkez Efendi hocası Sümbül Efendi’nin çağrısı üzerine Manisa’ya gelip imarethanenin ve bimarhanenin başına geçmiş…

Manisa bimarhanesinde göreve başladıktan sonra, hastaların tedavileriyle de meşgul olmuş; musiki ile tedavi usulünü ve Tıp’ta, büyük bir yenilik sayılan “Macunla kür yapma” usulünü uygulamış, birçok hastayı bu yöntemle şifasına kavuşturmuş.

41 çeşit baharattan meydana gelen ve “Mesir Macunu” adı verilen bu macunun terkibini Merkez Efendi keşfetmiştir.

Macunun şöhretinin her tarafa yayılması üzerine, bu husustaki istekler, bir zaman gelmiş, artık karşılanamaz olur. Bunun üzerine Merkez Efendi, macunun: İlkbahar’ın geldiği ilk günlerde, bir defaya mahsus olmak üzere halka da dağıtılmasına karar verir.  Bu karar üzerine her sene Mart’ın 22’sinde (eski Mart’ın 9’unda) Sultan Camii’nin minarelerinden, halka Mesir Macunu atılması, asırlardan beri süre gelen bir adet halini almıştır.

Sümbül Efendi’nin ölümü üzerine İstanbul’a gelen Merkez Efendi daha sonra Sümbül Efendi’nin makamına geçip burada görevine devam etmiştir… Merkez Efendi 91 yaşında vefat etmiş, bugün Mevlanakapı’daki kendi adıyla anılan camiinin içine defnedilmiştir.

“Her şey merkezindedir, eksik noksan yok” diyerek selam verip, selam alıyoruz yeniden… Gönüllerimizde “aynı anda kalbinden geçiyorsa iyilik, kabuldür çünkü her şey merkezi”nde sözleriyle Camii’nin avlusunda Merkez Efendi tekkesinin şeyhleriyle koyun koyuna yatan Rıfai’nin gözbebeği Kenan Rifai’ye de selam ediyoruz…

“Evvelce Zahir Tekkesi’nde demsaz idik, Şimdi Kalb Tekkesinde dilsazız” derken ziyaretlerimizin sonra durağı olan Eyüp semtine doğru yolumuz düşüyor…

Burası tam bir evliyalar merkezi gibi… Her sokak içinde birkaç cami ve birkaç evliyaya rastlamak mümkün… Arabamızı park ettiğimiz yerden Eyüp Sultan Hazretleri’ne doğru yürürken karşımıza çıkan evliyalara da dua ediyoruz teker teker… Öğlen namazına denk geldiği için Eyüp Sultan Camii’nin ön avlusunu kadınların rahat namaz kılabilmesi için kadın cemaatine ayırmışlar… İçeriye girmek namümkün olduğu için bulunduğumuz yerden duamızı edip, tekrar geriye dönüyoruz…

Yolumuz üzerinde bulunan Hacı Bayram Veli ve Akşemseddin Hazretleri’nin Pirdaşı olan İstanbul İstanbul’un fetih şehitlerinden Ebu Edhem Hazretleri’nin kabrinin içine girip duamızı ettikten sonra, en son olarak Halvetiye tarikatı şeyhlerinden Pir Ümmi Sinan’ın tekkesini ve mezar yerini ziyarete gidiyoruz…

1568’de hem dergahın banisi ve hem müridi Nasuh Efendi’nin yaptırdığı “Gül Bahçesi Dergahı”na varıyoruz.

‘Seyrimde seyre vardım
Gördüm sarayı, gül’dür gül
Sultanınım tacı tahtı gül’dür,
Gül bağı divan gül’dür gül’

Hazireye son sırlanan Ümmi Sinan’ın son mürşidi Talip (Kargı) Baba’nın yaptırdığı semahaneden “Gül ilahisi” duyulurken, ata emaneti dergahın bekçisi Kargı ailesi’ne de uğrayarak gezimizi bugünlük tamamlıyoruz…


“Aşık’a sordum seni,
Maşukun ettim seni,
Ümmi Sinan’a sordum,
Talip’te buldum seni”

Ümmi Sinan Hazretleri’nin kabri içine girdiğimizde o gül kokusunu her soluk alışımda hissediverdim… Gözlerimi kapayıp duamı ettiğim sırada sordum kendi kendime “Nerdeyim?” gözümün önünde bir mekan beliriverdi ansızın… Mekanın sağ tarafı masmavi bir deniz idi, uçsuz bucaksız bir kumsalı vardı.. Sol tarafına kafamı çevirdiğimde ise yine uçsuz bucaksız gül bahçesi içinde buluverdim kendimi… Rengarenk çeşitli güllerle kaplı sonsuz bir gül bahçesini gördüm… Kendime geldikten sonra o ruh haletini anlatamam… Günlerce etkisinde kaldım…

Son söz olarak Felix’in yüreğinden dökülenler;

Girdim Sinan Şehri’ne,
Pir’im Ümmi Sinan
Muhabbeti Muhammed Ali
Gül demindedir Sinani
Yolunun Candan Talibi

Cümlesine Selam OLsun. Cümlesinin Yüzsuyu Hürmetine Yaradan Derman OLsun.

Son söz olarak benim de kocayüreğimden dökülenler;

Ey CAN’ımın CANAN’ı  “Sevgili”;
Dinle az hele içimdekini…

Bir değirmen misali vecd edip,
dönüp duruyorum yana yana.
İster yele veririm kendimi,
İster isem hayat suyuna…

Gül bahçesinin bir gülüydüm,
Günüm geldi açıldım,
Günüm geldi koparıldım
Günüm geliyor solacağım
O “Yar”e yine “sevgi” ile sunulacağım…

O “Yar”in uğrunda can versem ne yazar,
Ne hoş ölüm olurdu bu bana…
Ben “O”nun divanesiyim zaten,
Toprak da hep aşina bana…

Bu gece aşkın gam’ı var sanki,
BİR’in PERDE’sinden okunan…
Sufleler veriliyor sanki,
Her NAĞME’siyle yazdırılan…

“Aşıklar Diyarı”nın ışığını yaktım,
“Gönlü Uyanık”larla uykusuz kaldım,
“Sevgi”yi “Sevgili”lerle halka yaptım,
Hadi bu kapıdan BİR’likte geçelim…

Son sözünü eder bu Kocayürek;

Bu geliş-gidişler hep senin GÖNLÜ’ne,
Bütün günahlar ise benim HANE’me,
Şükürler olsun ki BIZ’i kavuşturana
Ayrılık zincirinin BAĞ’larından kurtulduk…

Bu huş’u içinde çarpıyor işte kalbim,
Tef vuruşu misali irkiliyor şu beynim
Ben ağlamaklı inleyiş arasında gidip gelmekteyken,
Nasıl SECDE edeyim ah “Yar”im sana….


7 Ekim 2010 Perşembe

Kış gelmiş neyleyim!..


 
Ne güzel... Güney yarımkürenin yaz aylarına girmesine az kaldı, onlar şimdilerde ilkbaharın son demlerini yaşıyorlar... Ardından oralara yaz gelecek...



Ancak, Kuzey yarımkürede yaşayan bizleri, soğuk havanın beklediği ise kesin...

Bunları ben demiyorum elbette... Önce Polonyalı bilim adamları "Avrupa 1000 yılın en soğuk kışını yaşayacak" demişler... Ardından NASA'dan gelen veriler böyle bir önermeyi doğrular nitelikteymiş...

Polonya ve Rusya bu durum için daha şimdiden önlem almış durumdaymış... 

Bir iki sene önce National Geographic Channel'da Gulf Stream sıcak su akıntısını konu alan bir belgesel seyretmiştim... Orada da aynı konu işleniyordu. Gulf Stream sıcak su akıntısının akış debisi yıllar içinde gittikçe azalıyordu. Buna da sebep küresel ısınmaydı...

Umarım tüm Türkiye olarak bu soğuk havaya hazırlıklıyızdır... En başta büyük metropol İstanbul'da yaşayan bizlerin yetkilileri, bu haberlere kulak kabartıyorlardır... Gerekli tedbirleri almak için kolları sıvamışlardır... Yoksa halimiz harap... Bastıran ani kar yağışı sebebiyle tedbir almadan yola çıkan arabaları, trafik keşmekeşini vs.. vs..'yi düşününce kanım şimdiden donuveriyor...

 Hiç unutmam 1987 senesiydi... Şubat ayı mevsim normallerinin üstünde gitmişti... Ancak Mart ayı geldiğinde öyle bir kar yağışı olmuştu ki, kar 15 gün yerde kaldı. İstanbul kara tam teslim oldu... O senelerde Cağaloğlu'nda Milliyet'te çalışıyordum... Gece çalışan bizler eve dahi gidemiyorduk. Yakınlardaki bir otelde kalmak zorunda kalmıştık... Birkaç gün gündüz çalışan arkadaşlar işe dahi gelememişler, onların yerine de biz çalışmak zorunda kalmıştık... 

Şimdilerde ise en ufak bir kar yağışı alarmı aldıklarında her yeri tatil ediyorlar... Bilhassa da okulları...

Neyse ne yapalım... Kış ayı bu... Geç de gelse erken de gelse bereket aylarıdır kış ayları...

Çiftçiler kar yağışını beklerler ürünleri bol ve bereketli olsun diye...

Bu yüzden de boşuna dememiş atalarımız; "Kar yağar, bereket artar" diye...

Kışın yağan kar toprağı zararlı etkenlerden korunmasını ve dinlenmesini sağlarken bir yandan da toprağı nemli tuttuğundan verimini de artırırmış...

Bu yüzden cümbür cemaat bekliyoruz kış aylarını...

Yine atalarımızın deyimiyle "Soğuk kış günleri aygır gibi gelir, kısrak gibi çıkarmış"... Bu yüzden "kış geldi, başımıza iş geldi" demeden, "Kış güneşine fazla güvenmeyelim"... Kendimizi soğuktan ve aşırı yağışlardan koruyalım...

Ertan Yurderi

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Kemal Öncü'ye sesleniş ...


Sevgili Kemal ağabeyciğim,
Bugün senin doğum günün,
Dünyasal yaşamdan sesleniyorum sana...

21 + 21 + 21= ??
İster altalta yaz, ister yanyana topla
Değişmez sonuç her daim karşında
Yaş denilen şey rakamlar toplamı ...
Yaşamı hep matematiksel gördün mü kafana takarsın,
Matematikle işin olmazsa:
"YAŞ karar"larına takılmazsın derdin
Bizlere ironi yaparak bilirim...

İyi yaşayın,
Mutlu yaşayın,
Huzurlu yaşayın,
Gerisi ise "Nema Problema" diye de öğütlerdin...

Bugün YAŞ'ın;
Ne 1 eksik, ne 1 fazla.
Ama BİZ'lerin sana olan ÖZLEMİ çok fazla...

Huzur içinde yat ağabeyim,
Mekânın Cennet'tir eminim...

Zaten duydum ki;
Halikarnas Balıkçısı Cavit Baba,
Can Yücel Baba ve sen
Üçlüyü kurmuşsunuz oralarda,
Siz Nuri'ler, karşınızda da huriler
DEM'leniyormuşsunuz dünyaya gülümsemeyle bakarak..


Ağabeyciğim,
BİZLER de dünyadan gökyüzüne bakarak DEM'leniyoruz
Yanınıza gelmek için gün sayıp sıra bekliyoruz,
İyi sohbetler ve iyi DEM'lenmeler sizlere ...
Seneye bugüne sağ çıkarsam yine gelirim yanına
Elbette dünyasal doğum gününü kutlamaya..
Şimdilik kal huzurla ...

Onpuntocu kardeşin
Ertan Yurderi