7 Mayıs 2010 Cuma

2010 Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'ndeydim ...


Duymuştum önceleri...
Her sene gitmekti niyetim Ahırkapı'ya, şenlikte olmak isterdi koca gönlüm..
Ama ne hikmetse bir türlü kısmet olmuyordu...
Karşılamak istiyordum Hıdrellez'i şen ve şakrak insanların arasında ben de...
İzlerdim hep TV'den, imrenip dururdum...

Bu seneymiş kısmet...
Daha günler öncesi facebook'tan etkinlik haberi gelmişti...
Hemen "Katılacağım" dedim kendi kendime bu sene muhakkak...


Hıdrellez, her sene 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece kutlanır... "İlkyaz Bayramı"nın başlangıcıdır. İnanışa göre Hızır ve İlyas peygamberler o gün sıkıntıda bulunanların yardımına koşmak için buluşurlar ve dilekleri yerine getirirlermiş...

Hıdrellez sözcüğü de: "Hızır ve İlyas" sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiş. Bu inanış zaman içinde çeşitli kutlama biçimleriyle "Hıdrellez" denen şenliklere dönüşmüş... Hıdrellez kutlamalarında gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su motifleri kullanılır, ateşler yakılıp üzerinden atlanır, sağlık ve şifa, mal-mülk, bereket ve bolluk, kısmet ve şans dileklerinde bulunulurmuş...



İşte ben de Hıdrellez'i hem kent yaşamında bir geleneğin canlı tutulması için, hem de kıştan burum burum bunalan benliğimi rahatlatıp eğlendirmek için fırsat bu fırsattır deyip yola koyuldum...

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Sultanahmet'teydim...
Sultanahmet'in bir çok yerine levhalar koymuşlar Ahırkapı Parkı'nı gösteren...
Git git yol bitmek bilmiyor...
Labirent gibiydi yollar...
Neyse ben Sultanahmet Camii'nin kıvrımından kıvrılıp, Dede Efendi Sokağı'ndan çıktım Cankurtaran'a, oradan sahilden yürüyüp geçtim karşıya...


Saat 16.00 gibi oradaydım...
Ben Şenlik alanına girdiğimde akşam için hazırlıklar ise devam ediyordu...

Gezdim özgürce ve rahatça alanda...
Neler yapmadım ki oralarda, eğlendirdim durdum kendimi...

"Dilek sarkar dalımdan, bir dilek tut aklından" deyip dileğimi tuttum...


Ardından "Yaz sevdiğini buraya, geçir bir ömür onunla" diyen panoya yazdım yazacağımı? O kendini biliyor, belki de okuyor şu an...


Sonra "Yaz dileğini koy cebime, koy başını kerametli elime, öp elimi olsun isteğin hemencecik" diyen dedenin cebine koydum dileğimi... Tutacak, tutacak biliyorum ...


Ardından baktım bu böyle olmayacak... "Dilek dile, doldur heybeyi" diyen bizim Karakaçan'ı gördüm... Atladım arabaya, Sütçü Ramiz dayı gibi "Hadi Edirne'ye uRumeli'ne Odime Odime" deyip heybemi doldurmaya başladım...


Yolda yoruldum, güzel bir roman gacının çadır arabasında konakladım... Hop hemen öyle asılmayın bakayım gacıya... Sıpalilerim peşindi, öpücükleri kesindi...


O gacı senin bu gacı benim sipalileri dağıtmaktan sipalisiz kaldım mı... Eeee ne yapacağım... Ayıcılık yapayım dedim... Hadi Kocaoğlan, "A bakalım kelle, kelle... Altını üstünü yelle yelle..." "Boş geçmeyin, atın şu ayvancığıza bi ekmek parası abelerim, ablalarım..." deyip epey sipali topladım ha.


Aman elemterefiş kemgözlere şiş... Güzel güzel gacıların nazarı değmesin diye, kendime süpürge büyüsü aldım be ya... Em de en afilisinden anam.. Bak süpürgeme sen de var mıdır? Aynalı hemi de... Çatlayın, patlayın...


Bir ara dilek ağacına gittim, çaputu bağladım ... Ana o da ne? Hızır geliyordu uzaklardan... "Huuuuu Huuuuuuu" diye diye, beni çağırıyordu ... "Dileğin olacak, Edirne'ye bir yolun olacak, öpeceksin bir kadının elini, o kadın anan olacak?" demez mi? Şaştım, şaşa kaldım, bu da neydi acep? dedim kendi kendime...

Aha geldim valla Sarayiçi'nden Edirne'ye... Adnan Usta'dan köfte üzerine de ciğer yememek olur mu be ya... Yidik yidik tıka basa, doya doya...


Doygunluktan mıdır nedir? Sonra "Dileklerinizi abartın, tüylerimi kabartın!" demek için bir baktım ki tavus kuşu olmuşum... Yemek fazla mı geldi ne? Kabus mu bu? Gerçek mi bilemedim...


Sonra dedim ki kendime... Gideyim şu dilek kutusundan dilek tutayım bakalım ne yapacağım gelecek seneye kadar diye... Ohhooo... Tonla para kazanacakmışım, müthiş bir AŞK yaşayacakmışım, benim düldül Vosvos dönüşecekmiş Mercedes Jeep'e, bir villam olacakmış, içinde de müthiş AŞK'ım ve BEN... Amennn, Aminnn mi denir böyle dileğe, tutar mı tutar inşallah ve de maşallah... (Elemterefiş, kem gözlere şiş)


Tabii gittim AŞK'ımın adını gelinin topuğuna ne yazması, kazıdım kazıdım... Hani derler ya, gelinin topuğunun altına adını yazarsan olur diye... Bakalım olacak mı? Göreceğiz...


Tam ben bunları yaparken oralardan bir yerlerden Amanda Maranda büyücüsü geçiyordu, saklandım hemen...


Bu arada aman yazdıklarımız aramızda kalsın, yerin kulağı, tele-kulağı, tele-kepçekulağı var, eve haber uçurmasınlar, akşama beni papazlık yapmasınlar...


Sonra ne mi yaptım? A be def çaldım gacılara, oynattım onları doya doya... Eğlendirdim gönlümü, mest oldum yana yana... Bahar da ne bahardı ama... 9/8'lik gübeciğiyle attı bana gübecik...



Şenlik alanına bir büyük, bir küçük ve üç de küçük platform koymuşlar, çalgı çalan profesyoneller için...


İyi duyuru yapmışlar anlaşılan... Gündüz bitip karanlığa bürünürken her yer, karınca sürüsü gibi sel olup geldiler insanlar...


Bir kalabalık, bir kalabalık... İğne atsan yere düşmeyecek cinsten...


Biralar, yemekler gırla gidiyor... Roman gacıların yanında, yurt dışından gelen Roman çalgıcılar da coşturuyordu herkesi....

Özel TV kameraları, haber kanallarının hepsi gelmişler, çekiyorlardı hoyratça videolarını ve fotoğraflarını...



Cümbür cemaat kim kime dum duma herkes BİR oldu eğlendi durdu... Ne kadar güzeldi... Tıpkı bundan birkaç yıl öncesinde Hazerfan'da Rock'n Coke'da eğlendiğim gibi de gönlümce eğlenip durdum...

Seneye yeniden gitmek kısmet olur inşallah...
Gelecek seneye kadar herkese gönlünce bir yaşam dileğimle.

Ertan Yurderi

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"İçini gören göz nerede?"

Dışa bakan gözü biliyoruz da, kendi içini gören göz nerede?

Anamızdan doğduğumuz günden beri hep dışımıza baktık, bir kere de içimize bakabilmeyi denedik mi hiç?

"Kalp ve ciğer benim" diyoruz, ama ne haldeler hiçbirimizin haberi yok...

"İçimizde kalp denen bir odacık var ve tüm kainatı içine alıyor.."

kocaman bir gözdür iç evren,
ki, kendisini göremez.
kocaman bir kulak,
kendini işitemez.
koklayamaz, tadamaz,
dokusuna dokunamaz.
duyumların tümüdür ya,
kendini duyumsamaz.
’farkındalık’ deriz bu yüzden,
tüm duyumlar-ötesi.
öyle bir hal ki, olası,
gizin kalkar perdesi.

Evet, nasıl ki bir lambanın ışık verebilmesi için artı ve eksi ucuyla elektriksel bir devrenin tamamlanması gerekirse; Her yeni başlangıç da bir önceki hal'in farkındalığıdır ve o lambanın ışık verme olasılığı da sonsuzdur...

Yine yaşama açılan sonsuz kapıların anahtarları içinde öyle bir anahtar olsun ki onu tüm yaşam boyunca bulabilme olasılığımız da o lambanın ışık verme olasılığı gibi sonsuzluk olsun...

Bu denklemlendirilen yaşamsal sinüsün, farkındalık cosinisüne bölündüğünde elde ettiğimiz tanjantın giz değeri o anki perdesel hal değerimizi verir...

Giz odur ki, sonsuz sonluyu kapsarken, sonlu da sonsuzu içerir. Bir nokta bile sonsuz noktaya gebeyken, evet, olasılıklar sonsuzlanır...

Perdesel hal değerimiz, yaşadığımız inişli ve çıkışlı yaşamımızın bize kattığı farkındalığın gizemli halidir aslında...

Ancak hangi perde'nin perdesiyiz, hangi perde'nin perdesindeyiz onu bilemiyoruz...

Şu da bir gerçek ki; şu an bu sanal perde'nin giz'iyle sesleniyoruz sadece ve sevgiyle tüm evrene...

Unutmamalıyız ki;

"HİÇ'likten Öte SİZ, yine SİZ'siniz"...

Ertan Yurderi

4 Mayıs 2010 Salı

Hamsi, tatlı, miting, aganigi..


Mitingimiz bitmişti nasılsa. Bugün de, yüzbinlerin ve kendi mutluluk sarhoşluğumun bedenime kattığı güç ile çarşı-pazar bir dolaşayım dedim...

Evden çıkıp yolda yürümeye başladım... Etraf kalabalık. Millet de ses seda yok. Herkes koşuşturmaca içinde. Bankalar kalabalık. Haftabaşı olması sebebiyle herkes birkaç gündür aksattığı işleri halletmek telaşında...


 

Ağır ağır etrafa bakınarak yürüyorum... Yol beni Samatya'ya doğru getiriverdi... "İkinci Bahar" dizisinin çekildiği mekanın başındaki merdivenlerden aşağıya doğru inip Samatya Balık Pazarı'nda soluklandırdım kendimi...



Bizim Hamsi Bey, epey bir gözde yapmış kendini görmeyeli... Daha birkaç hafta öncesine kadar 3 TL'ye satılan Karadeniz hamsisi, şimdi 6 TL'ye satılmakta... Canım istavritin kilosu 4 TL'ye satılırken şimdi 8 YTL olmuş... Balıkçı avaz avaz bağırıyor "Balığa gel vatandaş. Miting bitti, balık fiyatı indi"...
Balıkçı esnafa yanaşıp soruyorum...

"- Yahu mitingle ne alakası var fiyatların"...

"- Ağabeyciğim, cuma-cumartesi balık fiyatları iki katıydı, bugün fiyatları indirdik... Cuma sis var diye balığa çıkılmadı, Cumartesi günü de miting var diye hiç kimse balığa çıkmadı... Fiyatlar bizde günlük ağabeyciğim. Dün balığa çıkanlar bu yeni ürünü getirdiler, fiyatlar bugün düştü. Yarın daha da düşer.."

"- Hımmmm" dedim kendi kendime, "- Miting ve sis balık fiyatlarını artırmış"...

Neyse baktım fiyatlar el yakıyor. Zaten Çupra'nın, Mezgit'in, Somon'un yanına uğrayamıyoruz, sadece tezgahta seyrediyoruz, baksana hepsine, nasıl da ölü ölü gözlerle bize oradan "nanik" yapıyorlar...


 

Ben de en iyisi mi, şurdan yarım ekmek arası  1.5 TL'lik Norveç balığı attırayım ızgaraya, nefsimizi köreltelim buraya kadar gelmişken diyerek ızgara-tava satan dükkanın önündeki sandalyeye yerleştiriverdim, mabadımı...

Benim gibi düşünen birçok kişi de aynı yöntemi izleyerek yarım ekmek balıkla veya midye tava ile nefsini köreltiyordu... Balık ekmeğimi yiyene kadar, balıkçı tezgahına ne uğrayan vardı, ne fiyat soran, ne de alan...

Neyse balık ekmek beni iyice susatmıştı. Bol bol su içtim ancak yine de balık üstü ağzımı tatlandıracak bir şeyler istiyordu canım... Az öteden gelirken gözüme takılan şu meşhur kerhane tatlısı satan yer kafama takıldı... Yeniden geriye döndüm ve tatlıların enfesliğinde iki tane tatlıyı ardı ardına götürüverdim mideme...



Nasıl da severim bu tatlıyı oysa, askerde en çok bu tatlı satılırdı... Bu tatlıyı ne zaman görsem, aklıma hep 1980 senesindeki askerliğim gelir... Ankara Etimesgut'taki Tank Birliği'ndeki günlerim... Acemiliğim ve usta birliğim ... Askeri Mahkeme'deki tutanak katipliğim hep aklıma gelir... 1980 darbesi... Darbe günü 3-5 nöbetim ve o müthiş tank seslerinin sabahın o sessizliğini bozup, Ankara'ya doğru yol alışı gelir... Ardından elimde silahım yerine daktilo makinam ile birlikte Ankara Yenimahalle'deki bir karakolda yüzlerce, binlerce kişinin ifadesini aldığım günler aklıma gelir... Tam bunları düşünürken, bugünkü huzurum aklıma geldi birden... Nerden nereye gelmişti ülkem, ben bir tatlı yerken...

Neyse hamsiyi ve darbe günlerini anımsadığım tatlıyı geride bırakıp, yoluma devam ettim... Etrafta insanlar koşuşturmaca içinde... Ben ise yediğim balığı ve tatlıyı sindirmekle meşgulüm...
O da ne bir seyyar aganigici yolun üzerinde, bağırıyor: "Koş vatandaş koş. 1 TL'ye aganigi. Tabii ki yersen..."

 

Neyse satıcının yanına doğru yanaşıveriyorum, sattığı ürünü fotoğraflamak için...

"- Amca, al iyi gelir, sen de mutlu kalırsın, yenge de... Tabii yersen..."

Etrafı kalabalık, yaşlısı genci güya bu ucuz aganigiye geliyor... 50 gramı 1 TL. Kilosu eder 20 YTL... İçimden koca bir "Çüşşş" geçiriyorum... Neyse imrendim, "Ver şurdan bir paket" diyorum... Ve yiye yiye yoluma devam ediyorum...

 

Yoluma "Tek yön" levhası çıkıyor... "Tek Yol"  buymuş gibi... Ben "Tek yön"ün de, "Tek Yol"un da ne olduğunun oysa çok iyi bilincindeyim...

Benim tek yolum; "evim evim güzel evim ve kedim"in yolu...


Bugün de birkaç saat içinde hem karnım doydu, hem de gözüm doydu... Hem hamsiyi, hem tatlıyı, hem mitingi, hem darbeyi hem de aganigiyi midemde ve düşüncelerimde bir şekilde deneyimledim...

Gerisi ise Allahkerim...

Ertan Yurderi

3 Mayıs 2010 Pazartesi

"Hücrelerim gibi olmak yeterdi..."


Geçen yaz ortalarına doğru Yoga hocası ağabeyim Erol Yurderi ile birlikte Samatya Sahili'ndeki çay bahçesinde Marmara denizi silüetini seyrederek yaptığımız sohbetler geldi aklıma bir an…

Konuşmalarımızın bir yerinde bana “Hücrelerin gibi olmak yeterli” demişti…

“Bencil ve hırslı”, “birbirimiz arasındaki işbirliğini reddedici”, "uyumsuz", “benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranan” biz insanoğlu’na inat, bedeni oluşturan milyonlarca hücrenin birbiriyle uyumundan bahsediyordu bana…

Ve biraz da sitemkâr olarak, sitesine çok önceleri eklediği Deepak Chopra’nın “Hücrelerim Gibi Olmak Yeterdi” yazısını bir kez daha okumamı tavsiye ediyordu…

Ona okuyacağıma bir kez daha söz vermiştim…

Ve okudum bu sabahın en ER sessizliğinde bir kez daha…
Özümsemeye çalıştım…

Elbette o yazıyı sizlerle de paylaşacağım...

Şu an bedenimdeki tüm hücrelerin birbiri ile uyumlu çalışmakta olduğunu ve görevlerini kusursuz yapmakta olduğunu hissediyorum…

Ve bu kadarcık kısa bir girişin son sözü olarak da şunu eklemek istiyorum bu satırlarımın sonuna…

“Sonsuzluk içinde düşünün kendinizi, o zaman unutursunuz bütün derdinizi…”

Şu an yazdığım bu cümleyi düşünmek ve başarabilmek için evimin arka terasına çıkıp, şehrin ışıklarına inatla direnen sonsuzluğa, gözlerimi dikip bakıyorum…

Ben bakarken, sizleri de ağabeyim Erol Yurderi’nin http://bilgelikyolu.wordpress.com/ sitesine eklediği “Hücrelerim gibi olmak yeterdi” yazısıyla baş başa bırakıyorum…

Hepinize sevgiyle…

Ertan Yurderi

*****



"Hücrelerim gibi olmak yeterdi..."

Spiritüel bir yaşam sürmek ne demek?

Bana ruhsallığın ilkelerini kim öğretebilir?

Şaşıracaksınız ama bedenim bana ihtiyacım olan her şeyi öğretebilir.

Bedenim her şeyi daha sabırla ve kendini adamış bir şekilde benden iyi yapıyor.

Bedenimdeki hücreler Yaşama tamamıyla katılmada hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Trilyonlarcası bir arada aynı sessiz anlaşmaya imza koymuşlar. Bu anlaşmada en sıradan insanın da, en spiritüel insanın da kıskanacağı özellikleri sahipler. Paylaştıkları bu değerler her bir hücrenin neyi yapmayı kabul edip, yaptıklarını içermektedir.

YÜKSEK AMAÇ: Bir hücre önce bedenin hayrına, sonra kendi bireysel hayrına çalışmayı kabul eder. Eğer gerekirse bedenin yaşam sürecini korumak için ölmeyi kabul eder. Onun yaşamı, bizim yaşam süremizin yanında çok kısa olmasına rağmen. Deri hücreleri her saat binlerce ölür. Bağışıklık sistemi hücreleri mikroplara karşı savaşırken ölür. Hücrenin yaşamı söz konusu olsa bile bencillik gibi bir seçimi olamaz.

İLETİŞİM: Her bir hücre bir diğer hücre ile temastadır. Mesaj taşıyan moleküller, ufacık bir niyet ve düşüncenin gerektirdiklerini haber vermek için en uzak köşeye dahi koştururlar. Bu görevden çekilme yada haberleşmeyi reddetmek gibi bir seçimleri olamaz.

FARKINDALIK: Hücreler andan ana adapte olurlar. Onlar aniden ortaya çıkabilecek durumlarla başa çıkabilmek için esnek kalırlar. Sıkı kalıplara, alışkanlıklara bağlı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

KABULLENME: Her bir hücre bir diğerini eşit önemde kabul eder. Bedendeki her bir fonksiyon bir diğerine bağlıdır. Tek başına hareket etmek gibi bir seçimleri yoktur.

YARATICILIK: Her hücrenin kendine has fonksiyonları varsa da (karaciğer hücreleri, elli ayrı fonksiyonu yerine getirebilirler), bu fonksiyonlar yaratıcı bir şekilde birbirleri ile kombine olabilirler. Bir kişi daha önceden hiç yemediği bir yemeği sindirebiliyorsa, hiç düşünmediği bir şeyi düşünebiliyorsa, daha önce hiç görmediği bir şekilde dans edebiliyorsa bu nedendendir. Eski davranışlara asılı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

OLMAK: Hücreler dinlenme ve harekete geçme evrensel döngüsüne aynen uyarlar. Bu döngü kendini her ne kadar hormon seviyelerinin, kan basıncının, hazım ritimlerinin iniş çıkışları olarak kendini gösterse de en belirgin ifadesi uykudur. Neden uyumaya ihtiyaç duyduğumuz tıbbi bir gizemdir ama eğer uyumazsak fonksiyonel bozukluklar ortaya çıkar. Bedenin hareketsizliğinde gelecek kuluçkaya yatmış durumdadır. Aşırı hareketli olmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİMLİLİK: Hücreler en az enerjiyi tüketirler. Tipik bir hücre, hücre duvarının içinde sadece üç saniyelik yiyecek ve oksijen tutar. Tam bir teslimiyet halinde rızkının verileceğini bilir. Aşırı gıda, hava ya da su tüketimi, ya da istifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

KAYNAĞA BAĞLILIK: Ortak genetik mirasları nedeniyle hücreler temelde aynı olduklarını bilirler. Karaciğer hücrelerinin kalp hücrelerinden farklı olduğu ya da kas hücrelerinin beyin hücrelerinden farklı olması onların ortak kimliklerini sorgulamaz.. Çünkü bu hiç değişmeden aynı kalır. Laboratuarda onların ortak kaynağına geri giderek bir kas hücresi genetik olarak bir kalp hücresine dönüştürülebilir. Hücreler kaç kez bölünürlerse bölünsünler kaynaklarına bağlı kalırlar. Bunun dışında kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİCİLİK: Hücrelerin ana aktivitesi vericiliktir. Bu tüm diğer hücrelerle entegrasyon içinde olmak demektir. Kendini vermeye adamak, alıcı olmayı da otomatik olarak beraberinde getirir. Bu döngünün öbür tarafıdır.. İstifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

ÖLÜMSÜZLÜK: Hücreler kendi bilgilerini, deneyimlerini, becerilerini hiçbir şey esirgemeden çocuklarına aktarabilmek için ürerler. Bu gerçek bir ölümsüzlüktür, fiziksel planda ölü gibi olsalar, fiziksel olmayan planda kendilerini korumaya devam etmektedirler. Nesiller arası uçurum gibi bir seçimleri yoktur.

Hücrelerimin akitlerine bakınca hepsinin kelimenin tam anlamıyla spiritüel olduğunu görebiliyorum. Bu niteliklerini anlatabilmek için bir başka etiket kullanabilmem imkânsız.

Her şeyden önce, yüksek amaç teslimiyet, diğergamlık olarak da alınabilir.

Farkındalıklarında hem her an uyanık ve adapte olmaya hazır oluş var. Ama bedenimin tüm bu etiketlerle hiçbir işi yok. Ona göre bu nitelikler günlük yaşam varlığının içine dokunmuş halde. Bu özellikler milyar yıl süren biyolojik evriminin içinde oluşan yaşamın içsel zekasını taşıyorlar..

Tek bir hücrenin yapısını inceleyecek olursak, teslimiyet, farkındalık, birlik bilinci gibi bir şey göremezsiniz. Bu nitelikler, bakteri, mayalar ve amipler gibi tek hücreli organizmalarda bulunmaz.

Yaşamın gizeminde, tüm potansiyelinin ortaya çıkması için sonsuz sabır ve dikkat vardır. Tek hücreli varlıkların binlercesi bağırsaklarınızda yaşar ve bağırsaklarınız onlar olmaksızın yiyeceklerini hazmedemezler.

Evrim hep ileriyedir ama nerden geldiğini bilir ve hiçbir şey kaybolmaz. Şimdi bile bedenimi bir arada tutan bu sessiz anlaşma bir sırdır. Çünkü anlaşmayı göremeyiz.

Her gün ikiyüzelli çeşitten fazla hücre günlük işlerinin başına geçiyorlar, elli değişik fonksiyonu yerine getirebilen karaciğer hücreleri gibi. Ve bu fonksiyonlarını bırakıp adale, kalp, ya da beyin hücrelerinin işlerine karışmıyorlar. Eğer bir fonksiyonu bıraksalar sonumuz olur.

Annenin rahminde döllenen ilk hücre milyarlara bölünürken dahi kaynakla ilişkisini bellek seviyesinde koruyor. Ben hala o ilk hücreyim ve eğer bir ruhum varsa onun hakkında bildiğim şey önce benim bedenime söylenmiş olmalı.

Yaşamın gizemi, kendini benim ile ifade edecek bir yol bulmuş. Bu nedenle buradayım.

Acaba bu amaca uygun hareket ediyor muyum?

Listeyi tekrar okursanız ve seçimleri gözden geçirirseniz görürsünüz ki, bu davranışlardan birini seçmiş olsak, bedenimizin ölümü ile neticelenirdi.

Zira biz insanlar bencil ve hırslıyız. İşbirliğini reddetmekteyiz. Ben, benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranmaktayız. Kendi parçalanmış karmaşıklığımızda, kendi içimizde var olan o mükemmel spiritüellik modelinin farkında değiliz. Onlar ise evrimleştikçe yaşamın devamı için neye gerek duyduklarını çok güzel öğrenmişler.

Bedenimiz kazanılması asırlar almış olan bilgeliğini fırlatıp atmak istemediği için ruhsal yaşama giden yolu dile dökmez. Kendi kişisel yaşamlarımızda acı çekmemizin nedeni, bedenimizi ayakta tutan ruhsal anlaşmanın tam tersine davranmayı bilinçli bir şekilde seçmemizden kaynaklanmaktadır.

Deepak Chopra, MD

2 Mayıs 2010 Pazar

İlericilik ve gericilik doğuştan mı?


İlericilik ve tutuculuk olarak siyasi yelpazenin iki ucunda yer alan siyasi görüşlerin beynimize doğuştan kazınmış olduğunu bilimsel bulgulara dayanarak kanıtlamaya çalışan Teksas’taki Rice Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi John Alford iddiasını şu çarpıcı örnekle açıklıyor:

“Muhafazakâr bir insanı ilerici olması için zorlamak, bu insanı mavi gözlü olması için ikna etmeye benzer. Siyasi görüşleri ikna yoluyla değiştirme konusunda biraz daha düşünmemiz gerekiyor.”

Bu görüşü destekleyen kanıtlar giderek güçleniyor. Örneğin ikizler üzerinde yapılan deneylerde, okullardaki din derslerinden nükleer enerjiye ve eşcinsel haklarına dek pek çok konudaki görüşlerin güçlü bir genetik yanı olduğu görülüyor. Hatta seçim günü oy verme ve vermeme kararının bile genlerle ilişkisi olduğu söyleniyor. Konuyu inceleyen sinir bilimciler, işi bir adım daha ileri götürerek, liberal ve muhafazakârların beyinlerinin farklı çalıştığını ileri sürüyor.

Yeni bir görüş değil…

Siyasi görüşlerimizin genlerimiz tarafından şekillendirildiği fikri aslında yeni değil. Fakat son yıllarda siyaset bilimcilerinin ilgisini çekme şansını yakalamış. Alfrod, 2005 yılında davranış genetiği konusunda yirmi yıl boyunca sürdürülen çalışmaları inceleyerek, elde ettiği sonuçları bir bilim dergisinde yayımladı. Bu çalışmalar 30.000 ikizin siyasi görüşlerini içeren veri tabanına dayanıyor (American Political Science Review, vol. 99, p. 153). Alford, tek yumurta ikizlerinin siyasi sorulara verdiği benzer yanıtların, çift yumurta ikizlerine oranla, daha fazla olduğunu keşfetti. Bütün bu sonuçlar Alford’a göre siyasi görüşlerin genlerden etkilendiğini gösteren somut birer kanıttır.

Bu sonuçlar pek çok bilim insanı için şaşırtıcıydı. Çünkü evrimsel değişim, yüzyılları kapsayan çok yavaş bir süreçtir. Oysa siyasi görüşler evrime oranla çok hızlı değişim geçirir. Bu durumda insanların, siyasi görüşleriyle ilgili genlerle donanmış olmasının evrim açısından ne gibi bir avantajı olabilir? Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden psikolog Frank Sulloway, kalıtsallığın siyasi görüşleri etkilediğini kabul etmekle birlikte, ortaya atılan iddiaların “tuhaf” ve “zor kabullenir” olduğunu itiraf ediyor: “Komünistlerden hoşlanmama geni gibi bir gene sahip olduğumuzu sanmıyorum. Burada önemli olan bazı genlerin kişiliğimizi şekillendirmesi ve bu kişilik özelliklerinin de siyasi görüşlerle bağlantılı olması.”

2003 yılında New York Üniversitesi’nden psikolog John Jost ve ekibi, 12 ülkeden 20.000 kişiyi kapsayan 88 araştırmayı kişilik özellikleri ve siyasi eğilimler arasıda bir korelasyon olup olmaması açısından inceledi (American Pschologist, vol 61, p 651). Aşırı sağ ile ilişkilendirilen yabancı düşmanlığı gibi bazı özelliklerin açıkça siyasetle bağlantısı olduğu düşünülüyor. Ancak Jost, akla gelmeyen başka bağlantıları ortaya çıkartıyor. Örneğin ölüm korkusunu şiddetle yaşayan insanların tutucu görüşlere sahip olma olasılığının dört misli daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. Dogmatik tipler ayrıca daha tutucuyken, yeni deneyimlerden çekinmeyenlerin ise daha ilerici olduğu bulunuyor. Jost’un raporunda bunların yanı sıra muhafazakârların basit ve karmaşık olmayan resimleri, şiirleri ve şarkıları sevdiği belirtiliyor.


Kişilik özellikleri ile siyasi görüşler arasındaki ilişki…

Jost, bu sonuçlardan yola çıkarak varolan kişilik modellerine uygun bir yapıyı ortaya çıkartıyor. Pek çok psikologa göre kişilik başlıca beş kategori altında incelenebilir. Bunlar:

.  Vicdanlı olma
. Açıklık
.  Dışa dönüklük
. Geçimli olma
. Nevrotiklik

Sonuncu özelliğin siyasi eğilimle bir bağlantısının olma olasılığı çok düşük. Oysa vicdanlı olma ölçeği üzerindeki puanlama ile siyasi spektrumun neresinde durduğunuz arasında yakın bir ilişki olduğu görülüyor.

Daha güçlü bir korelasyon, açıklık ve siyasi eğilimler arasında göze çarpıyor. Psikologlar açıklığı yeni düşünceleri kabullenme, belirsizliğe karşı tolerans ve farklı kültürlere ilgi duyma olarak tanımlıyor. Bütün bu özellikler bir araya getirildiğinde, açıklık ölçeğinde yüksek puan alanların ilerici olma olasılığının iki misline yükseldiği görülüyor.

Kişilik üzerindeki genetik etkiler ile farklı kişilik tiplerinin siyasi eğilimlerini birleştirdiğiniz zaman, genetiğin siyasi eğilimleri şekillendirmesi iddiasının pek de yabana atılmaması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu beş kişilik tipi büyük ölçüde kalıtsaldır (Journal of Research in Personality, vol 32, p 431). Çok sayıda araştırma, açıklık puanlarının yarısının genetik farklılıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sosyallik gibi açıklık ile bağlantısı olan bazı özelliklerin beyindeki nörotransmitter düzeyinden etkilendiği biliniyor. Bu kimyasalların düzeyi de kısmen genler tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla komünistlerden hoşlanmama gibi bir gen bulunmasa bile, açıklığı etkileyen bir dizi gen siyasi eğilimleri de etkiliyor olabilir.

Oy verme kararı genetik

Araştırmacılar, bu tartışmadaki boşlukları doldurmak için bir sonraki aşamada siyasi görüşleri şekillendiren genleri ve beyin bölgelerini tespit etmek zorunda. Örneğin bugüne kadar kimse tutuculuk veya ilericilik ile ilgili bir gen bulmuş değil. Ancak San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden siyaset bilimcisi James Fowler, seçim günü evde oturup oy vermeme veya oy verme kararının tek genden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Oy verme eylemi kaçınılmaz olarak duygusal bir boyut içerir. Seçmenler genel olarak seçtikleri adaya karşı belirli bir ölçüde güven beslerler. Bu da ayrıntılarıyla bilinen 5HTT ve MAOA genlerinin bu eylemde etkin olduğu anlamına geliyor. Bu iki gen serotonin düzeyini kontrol eder. Serotonin güven ve sosyal ilişkilerle ilgili beyin bölgelerini etkiler. Bu gen versiyonlarına sahip olan bireylerin daha sosyal oldukları gözleniyor. Fowler’in varsayımına göre bu kişilerin oy verme olasılığının daha yüksek olması bekleniyor.

Fowler, sonuçları The Journal of Politics isimli dergide yayımlanan araştırmasında bu varsayımının doğruluğunu kanıtlamaya çalışıyor. 2.500 yetişkin ile ilgili verilerden yararlanan Fowler, serotonin düzeyini düzenleme konusunda etkin bir gen olan MAOA genine sahip insanların, etkin olmayan MAOA genine sahip insanlara oranla oy verme olasılığının 1.3 kez daha yüksek olduğunu gösteriyor. 5HTT tek başına böyle bir etki yaratmıyor. Fakat Fowler, bu genin çevreyle çok karmaşık bir ilişki içinde bulunduğunu keşfetmiş. Spesifik bir dini gruba bağlı insanların oy verme sıklığının daha yüksek olduğu biliniyor.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden Ira Carmen başka bir gene dikkat çekiyor. Bu, dopamin düzeyini düzenleyen D4DR geni. Yüksek düzeyde dopaminin obsesif-kompulsif adı verilen rahatsızlığı doğurduğu biliniyor.  Carmen, bu nedenle dopaminin dünyaya düzen getirme ihtiyacı ile bağlantılı olduğunu düşünüyor. Eğer bu doğru ise, yüksek dopamin düzeyi ile ilişkilendirilen D4DR geninin tutucularda daha fazla bulunma olasılığı yüksek.


Beyin faaliyetlerindeki fark

Gen üzerinde sürdürülen bu araştırmalar, politik görüşlerin kalıtsallığını kanıtlamak için başvurulan tek yöntem değil. Eğer Jost’un kişilik çalışması doğru ise, tutucular ve ilericiler arasındaki farklılık beyin faaliyetlerinin ölçümlerinde de kendini gösterebilir. Örneğin birbiriyle çelişkili bilgileri işleme görevi beyindeki “Anterior Cingulate Cortex (ACC)” denilen bölgede gerçekleşir. İlericiler çelişkili fikirlere daha açık oldukları için bu bölgedeki faaliyetlerin ilerici ve tutucularda farklı olması da kaçınılmaz.

Geçen Eylül ayında New York Üniversitesi’nden sinir bilimci David Amodio bu varsayımını 40 denek üzerinde yürüttüğü araştırmasıyla doğruladı. (Nature Neuroscience, vol 10. p 1246). Sonuçta Amodio, alışkanlık oluşumu kontrolü gibi temel beyin mekanizmalarının tutucu beyin ile muhafazakâr beyin arasında fark yarattığını söylüyor.

İddiaya yöneltilen eleştiriler

Bu arada siyaset bilimini biyoloji ile ilişkilendirme girişimleri sert eleştirilere de hedef oluyor. Bir kere kişilik çalışmalarının “şişirme” olduğu öne sürülüyor. Bunun nedeni açıklık gibi nitelikle ilgili özelliklerin göz rengi veya boy gibi kesin olan rakamlarla ölçülememesi. Kişiliği ölçmek için psikologlar, söz konusu özellikle ilgili bir dizi soru hazırlarlar. Örneğin açıklık özelliğini ölçmek için “düşünmeden bazı konuların üzerine balıklama atlar mısınız?” gibi bir soru yöneltilebilir. Ancak testlerdeki bazı sorular, aslında siyasi olan konulara da değinebilir. Yabancılara karşı bir tavır ile ilgili bir soru, doğası gereği siyasi içeriklidir.

North Carolina’daki Duke Üniversitesi’nden siyaset bilimci Evan Charney, kişilik çalışmalarına daha genel bir eleştiri yöneltiyor. Diğerlerinin belirttiği gibi, tutucular ile ilgili ortaya çok da sevimli olmayan bir tablo çıkıyor. Tutucular dogmatik, değişiklikten hoşlanmayan kişiler olarak sergilenirken, ilericiler, açık fikirli ve özgür ruhlu kişiler olarak tanıtılıyor. Charney bu konuda şu espriyi yapıyor: “Jost’un tutuculukla penis boyutu arasında negatif bir korelasyon bulunmasını beklerdim. İlericilerin çoğunlukta olduğu akademisyenlerin tutuculuğu bir hastalık olarak gösterme eğiliminde olmaları son derece anlaşılabilir.”

Sulloway bu son eleştirinin göz ardı edilmesinin zor olduğunu ileri sürüyor. “Tümüyle tarafsız bir tutumla bu konuyu incelemek neredeyse olanaksız. Özellikle kullanılan dilin tüm önyargılardan arınmış olması gerekir. Tutucu akademisyenlerin yürüttüğü çalışmalar da liberallere ilişkin olumsuz öngörüler yer alıyor.”

Derleyen: Reyhan Oksay.
Kaynak: New Scientist, 2 Şubat 2008,
Alıntı: CBT, 1091-15 Şubat 2008, syf. 8-9
Bu makaleye ulaşmak için: http://media.newscientist.com/data/pdf/press/2641/264128.pdf


1 Mayıs 2010 Cumartesi

Altan Erbulak Anısı'na ...

Bugün 1 Mayıs 2010...

Öncelikle 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü tüm emekçi kardeşlerimize kutlu olsun...

Bu yazıyı hazırlarken bugünün ilerleyen saatlerinde İstanbul'da yaşanacak 1 Mayıs gününün heyecanını şimdiden duyumsuyorum kocayüreğimde...

Bugünün benim için bir başka anlamı daha var... Bugün bir ustanın da ölüm yıldönümü...

Altan Erbulak ağabeyimizi 22 sene önce bugün,1 Mayıs 1988'de kaybetmiştik...

Yıllarca birlikte gazetede omuz omuza çalıştığımız, bir mizah ustası, bir karikatür ustası, bir dost, bir ağabeyimizi kaybetmiş olmanın üzüntüsünü de kattım bugünün gündemine...

Bugün hayatta olabilseydi, kimbilir o da gündem hakkında neler söylerdi, neler çizerdi ve nasıl güldürürdü bizi tüm bu olup bitenler karşısında...

Eşi Füsun Erbulak'ın anlatımıyla, Altan Erbulak'ın hayatıyla ilgili bilgiyi daha net öğreniyoruz...

Altan Erbulak 11 Kasım 1929'da Erzurum'da doğmuş. Asker kökenli bir ailenin oğluymuş... Babasının görevi sebebiyle ilkokulunu Türkiye'nin çeşitli illerinde okumuş. Bakırköy Ortaokulu'nu bitirip, Işık lisesi'ne girmiş, daha sonra da Işık Lisesi'nden ayrılıp Akademi'nin Resim Bölümü'ne devam etmiş...

Akademi'yi bitirmeden askere gitmiş.

İlk kez sahneye 1955 yılında Cep Tiyatrosu'nda amatör olarak çıkmış... Aynı yıl evlenmiş. Bu evliliğinden Ayşe Erbulak isimli bir kız çocuğu bulunuyor.

1957 yılında Haldun Dormen'le tanıştıktan sonra Küçük Sahne'de Dormen Tiyatrosu'nda Erol Günaydın ile "Teyzesi" adlı oyunda oynamış.

1962 yılında Dormen Tiyatrosunda "Ayı Masalı" adlı oyunda Füsun Şahin'le tanışarak, 21 Şubat 1964 te ikinci evliliğini yapmış. Bu evliliğinden 20 Ekim 1975'te Sevinç Erbulak doğmuş.

1970 yılına kadar Dormen Tiyatrosu'nda profesyonel olarak çeşitli roller oynamış ve bu arada birçok oyun yönetmiş. Misafir olarak Münir Özkul Tiyatrosun'da, 1969'da İstanbul Devlet Opera Balesi'nde konuk oyuncu olarak Güngör Dilmen'in baş yapıtlarından "Midas'ın Kulakları"nda 'Berber Başını' oynamış.

1971-1979 yılları arasında Metin Serezli ile birlikte Koca Mustafa paşa Çevre Tiyatrosu'nu kurmuş. Buradaki bütün oyunlarda rol alıp, bir kaçını da yönetmiş.

Füsun Erbulak anlatımına şöyle devam ediyor...

"Ünlü bir ikilinin o yıllarda Beyoğlu-Şişli dışında tiyatro açması ilk defa gerçekleşiyordu. İkinci bir ilk ise "Yüzsüz Zühtü" Kandemir Konduk'un oynanan ilk oyunu olması idi.

1982'de Egemen Bostancı'nın teklifi üzerine "Yedi Kocalı Hürmüz"de "Kekeme berberi" oynadı. Uzunca bir süre yalnız gazetecilik, karikatüristlik yaptıktan sonra Haldun Dormen'in Pangaltı'daki tiyatrosunda Necati Cumalı'nın "Her Evde Hır var" adlı oyununda görev aldı. Belli aralıklarla Maksim Gazinosunda şov yaptı.

İki kez daha tiyatro kurma girişiminde bulundu. Venüs Tiyatrosu'nda Erol Günaydın ile birlikte "Bit Yeniği"ni adapte edip "Bit Yeniğimi?" adı altında oynadı. Bir de Aksaray Köşe Başı Tiyatrosu'nda "Fehim Paşa konağı"nı sahneye koydu, Yedi Bela Rasim adlı kabadayı rölünüde üstlendi. Fehim paşa rölünü Mete İnselel oynadı. Salon Çevre Tiyatrosu sahibi Hasan Zengin'e aitti.

1986 yılında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda çalışmaya başladı. "Yanımdaki Yatak" adlı oyun bir dram sayılırdı ve orada ilk kez ciddi, dramatik bir rol oynadığı için çok mutluydu. Seyirci ilk kez kendisine gülmüyordu.

1 Mayıs1988 yılında "Dünyalar" adlı oyunu oynadıktan sonra ertesi gün çıkacağı Almanya turnesinin hazırlıklarını yaparken aramızdan ayrıldı. Sahnede öldü diyebiliriz."

Film-TV Çalışmaları

Altan Erbulak, 1962 yılına kadar Yeşilçam'da çok sayıda filmde rol almış. Muhterem Nur ile "Çitlenbik" filminde, 1960'larda Filiz Akın'la "Feryat" filminde birlikte oynamış.

TV çalışmalarını sıralamak mümkün değil. Çok sayıda program sunmuş. "Tatlı Yiyelim Tatlı Konuşalım" bunlardan biri yanlızca. Ahmet Üstel'in yazdığı parodilerde, özellikle "Atılgan Ailesi"nde oynamış.

Egemen Bostancı'nın müzikallerinde rol alıp TV'lerde o senelerde gösterilmiş. Bunlardan en renklisi "Sezen Aksu Aile Gazinosu"ymuş. Yılbaşlarında yaptığı skeçler hiç unutulacak şeyler değildi... Televizyona tutkundu. "Bilen Şöför Kazanıyor"u Halit Kıvanç ile birlikte, uzun yıllar sunmuş.

Gazetecilik-Karikatüristlik yönü

1947de "Her Gün" gazetesinde "Karikatürist" olarak çalışma hayatına atılmış. Sonra sırası ile Vatan, Yeni Sabah, Milliyet ve çeşitli dergilerde karikatür çizmiş. Eşi Füsun Erbulak şöyle devam ediyor anlatımına:

"Karikatüristlik-Gazetecilik hangisi esas mesleğim bilemiyorum" derdi... Tiyatroculuk ve gazetecilik kızları gibiydi. Dizi halinde yıllarca süren çizimlerinden bazıları: Cafer'le Hürmüz (Münir Özkul-Heyacan Başaran'dan esinlenerek) Taş Arabası, Yuki (Orhan Boran'ın radyoda yarattığı tipi dergi olarak çizdi.)

1958 yılında, Yeni Sabah Gazetesi'nde çalışırken, bir hafta boyunca Medrano Sirki'nde palyaçoluk yaptı. Teoman Orberk bu macerayı resimlerle ölümsüzleştirdi. "Bir Başka Dünya" adı altında sirkteki günlerini kaleme alıp, karikatürledi.

Anıları "Nalıncı Keseri" ya da "Ben Bir yalancıyım" adlı bir kitapta topladı. Ölümünden sonra "Delikır ile Kırmızı başlıklı seyirci" adı altında Füsun Erbulak tarafından kendi anıları ıle birlikte bastırıldı.

Ödülleri:

Altan Erbulak'ın gazetecilik ve karikatürlerinden ötürü çok sayıda ödülü var. Oyunculuktan İlhan İskender ödülünü Küçük Sahnede oynadığı İkinci Baskı'daki Canavar Cafer rolü ile.

Ekspres Altın Heykel 1969, Ekspres Altın Heykel 1970, Ekspres Altın Heykel-Yılın en iyi erkek tiyatro sanatçısı 1971, İsmail Dümbüllü 1982-1983 yılının en başarılı sanatçısı. Gazeteciler Cemiyeti-Türk Spor yazarları Derneği, Spor Yazılarında 25.Yıl 1971.

İşte eşinin de anlatımıyla (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2992) 59 senelik yaşam hayatına sığdırılan koskoca bir başarı öyküsü...

Böylesi güzel bir insanı bir kez daha tanımaktan ve birlikte çalışmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum...

Altan Erbulak ağabeyimizi, 1 Mayıs 2010'da bir kez daha saygı ve sevgi ile anıyoruz...

Ruhun şad olsun Altan ağabey... Mekânın Cennet olsun...

Ertan Yurderi