7 Temmuz 2008 Pazartesi

"Hücrelerim Gibi Olmak Yeterdi..."


Şu an bu önümdeki beyaz cam’a yazarken, öğle namazı için ezan okunuyor dışarıdaki tüm camilerden… Kuzey’den esen orta şiddetteki rüzgâr da Fatih Camii’ndeki ezan sesini buraya dek getiriyor…

Ayrıca haberleri dinlemek için açtığım bir Skytürk TV kanalı da Fatih Camii’ndeki Hasan Doğan’ın cenaze namazını canlı veriyor… TV’deki ezan sesine, dışarıdaki karışıyor…

Yorumcular yorumlarını yapıyor…

Ben yazımı yazıyorum…

Naaş ise musalla taşında…

Geçen gün kendisine yapılan “yargısız infazla” yaşamını yitiren Kuddusi Okkır da şu an Kabristan’da, tek başına… Çoktan ahret yolculuğa çıkmıştır bile…

Günlerdir ülkemde yaşanan olaylar yüzünden kendimi hiç bu kadar “hazımsız” hissetmemiştim yaşamım boyunca…

Ruhsal olarak çektiğim sıkıntı, midemin üzerinde bir ağırlık oluşturmuş ve bu yüzden de bir iki gün ağrı çekmiştim doğal olarak…

Ta ki iki gün önce yolda yürürken kaldırım ortasına konan bir demir direğe dizimi çarpıncaya dek sürdü bu ağrı…

O çarpmanın etkisiyle midemdeki “ülke gündeminin hazımsızlığı” bu sefer de kendini fiziki acıya bıraktı…

Bir anda dizimle ilgilenmek ve onu iyileştirmenin yollarını denemek zorunda kaldım… Önce şişmesin diye uygulanan “buz” terapisi, ardından morarmasın diye Lasonil adlı pomatla tedavi iyi yapmaya yetti dizimi…

Sonra fark ettim ki… Midemdeki ağrı da geçivermiş…

Ancak ruhumun derinliklerinde hâlâ bir şeyler oluyor, hissediyorum…

Dün ağabeyim Erol Yurderi ile birlikte Boğaziçi silüetini seyrederek yaptığımız konuşmalar geldi birden aklıma… Konuşmalarımızın bir anında bana “Hücrelerin gibi olmak yeterli” demişti…

“Bencil ve hırslı”, “birbirimiz arasındaki işbirliğini reddedici”, "uyumsuz", “benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranan” biz insanoğlu’na inat, bedeni oluşturan milyonlarca hücrenin birbiriyle uyumundan bahsediyordu bana…

Ve biraz da sitemkâr olarak, sitesine çok önceleri eklediği Deepak Chopra’nın “Hücrelerim Gibi Olmak Yeterdi” yazısını okumamı tavsiye ediyordu…

Ona okuyacağıma söz vermiştim… Ve okudum da bu sabahın en sessizliğinde… Özümsemeye çalıştım…

Elbette o yazıyı sizlerle de paylaşacağım da…

Şu an Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ı sonsuzluğa uğurlarken, Hürriyet’in internet sitesinde de Kuddusi Okkır’ın cenaze töreninden bahseden bir haberi yayına koydular… Haberin başlığı “Cenazeye bile gelmekten korktular” diyor bu haberin başlığı…

Şu an yoğun bir kalabalık cemaat ise Hasan Doğan’ı uğurluyor …
Naaş musalla taşında…
Kuddusi Okkır ise Kabristan’da, tek başına…

Midemdeki ağrı geçmiş, yerini ruhsal anlamda derinlerde yaşanan bir ülke gündemini yaşamakta…

Bedenimdeki tüm hücreler ise birbiri ile uyumlu çalışmakta, görevini kusursuz yapmakta…

Ve son söz olarak da şunu eklemek istiyorum bu yazımın sonuna…

“Sonsuzluk içinde düşünün kendinizi, o zaman unutursunuz bütün derdinizi…”

Şimdi yazdığım bu cümleyi düşünmeye ve başarmaya çıkıyorum, evin arka terasına çıkıp, sonsuzluğa gözlerimi dikerek…

Bu arada sizleri de ağabeyim Erol Yurderi’nin www.dogruyasam.com sitesine eklediği “Hücrelerim gibi olmak yeterdi” yazısıyla baş başa bırakıyorum…

Hepinize sevgiyle….

*****


"Hücrelerim gibi olmak yeterdi..."

Spiritüel bir yaşam sürmek ne demek?
Bana ruhsallığın ilkelerini kim öğretebilir?

Şaşıracaksınız ama bedenim bana ihtiyacım olan her şeyi öğretebilir.

Bedenim her şeyi daha sabırla ve kendini adamış bir şekilde benden iyi yapıyor.
Bedenimdeki hücreler Yaşama tamamıyla katılmada hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Trilyonlarcası bir arada aynı sessiz anlaşmaya imza koymuşlar. Bu anlaşmada en sıradan insanın da, en spiritüel insanın da kıskanacağı özellikleri sahipler. Paylaştıkları bu değerler her bir hücrenin neyi yapmayı kabul edip, yaptıklarını içermektedir.

YÜKSEK AMAÇ: Bir hücre önce bedenin hayrına, sonra kendi bireysel hayrına çalışmayı kabul eder. Eğer gerekirse bedenin yaşam sürecini korumak için ölmeyi kabul eder. Onun yaşamı, bizim yaşam süremizin yanında çok kısa olmasına rağmen. Deri hücreleri her saat binlerce ölür. Bağışıklık sistemi hücreleri mikroplara karşı savaşırken ölür. Hücrenin yaşamı söz konusu olsa bile bencillik gibi bir seçimi olamaz.

İLETİŞİM: Her bir hücre bir diğer hücre ile temastadır. Mesaj taşıyan moleküller, ufacık bir niyet ve düşüncenin gerektirdiklerini haber vermek için en uzak köşeye dahi koştururlar. Bu görevden çekilme yada haberleşmeyi reddetmek gibi bir seçimleri olamaz.

FARKINDALIK: Hücreler andan ana adapte olurlar. Onlar aniden ortaya çıkabilecek durumlarla başa çıkabilmek için esnek kalırlar. Sıkı kalıplara, alışkanlıklara bağlı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

KABULLENME: Her bir hücre bir diğerini eşit önemde kabul eder. Bedendeki her bir fonksiyon bir diğerine bağlıdır. Tek başına hareket etmek gibi bir seçimleri yoktur.

YARATICILIK: Her hücrenin kendine has fonksiyonları varsa da (karaciğer hücreleri, elli ayrı fonksiyonu yerine getirebilirler), bu fonksiyonlar yaratıcı bir şekilde birbirleri ile kombine olabilirler. Bir kişi daha önceden hiç yemediği bir yemeği sindirebiliyorsa, hiç düşünmediği bir şeyi düşünebiliyorsa, daha önce hiç görmediği bir şekilde dans edebiliyorsa bu nedendendir. Eski davranışlara asılı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

OLMAK: Hücreler dinlenme ve harekete geçme evrensel döngüsüne aynen uyarlar. Bu döngü kendini her ne kadar hormon seviyelerinin, kan basıncının, hazım ritimlerinin iniş çıkışları olarak kendini gösterse de en belirgin ifadesi uykudur. Neden uyumaya ihtiyaç duyduğumuz tıbbi bir gizemdir ama eğer uyumazsak fonksiyonel bozukluklar ortaya çıkar. Bedenin hareketsizliğinde gelecek kuluçkaya yatmış durumdadır. Aşırı hareketli olmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİMLİLİK: Hücreler en az enerjiyi tüketirler. Tipik bir hücre, hücre duvarının içinde sadece üç saniyelik yiyecek ve oksijen tutar. Tam bir teslimiyet halinde rızkının verileceğini bilir. Aşırı gıda, hava ya da su tüketimi, ya da istifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

KAYNAĞA BAĞLILIK: Ortak genetik mirasları nedeniyle hücreler temelde aynı olduklarını bilirler. Karaciğer hücrelerinin kalp hücrelerinden farklı olduğu ya da kas hücrelerinin beyin hücrelerinden farklı olması onların ortak kimliklerini sorgulamaz.. Çünkü bu hiç değişmeden aynı kalır. Laboratuarda onların ortak kaynağına geri giderek bir kas hücresi genetik olarak bir kalp hücresine dönüştürülebilir. Hücreler kaç kez bölünürlerse bölünsünler kaynaklarına bağlı kalırlar. Bunun dışında kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİCİLİK: Hücrelerin ana aktivitesi vericiliktir. Bu tüm diğer hücrelerle entegrasyon içinde olmak demektir. Kendini vermeye adamak, alıcı olmayı da otomatik olarak beraberinde getirir. Bu döngünün öbür tarafıdır.. İstifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

ÖLÜMSÜZLÜK: Hücreler kendi bilgilerini, deneyimlerini, becerilerini hiçbir şey esirgemeden çocuklarına aktarabilmek için ürerler. Bu gerçek bir ölümsüzlüktür, fiziksel planda ölü gibi olsalar, fiziksel olmayan planda kendilerini korumaya devam etmektedirler. Nesiller arası uçurum gibi bir seçimleri yoktur.

Hücrelerimin akitlerine bakınca hepsinin kelimenin tam anlamıyla spiritüel olduğunu görebiliyorum. Bu niteliklerini anlatabilmek için bir başka etiket kullanabilmem imkânsız.

Her şeyden önce, yüksek amaç teslimiyet, diğergamlık olarak da alınabilir. Farkındalıklarında hem her an uyanık ve adapte olmaya hazır oluş var. Ama bedenimin tüm bu etiketlerle hiçbir işi yok. Ona göre bu nitelikler günlük yaşam varlığının içine dokunmuş halde. Bu özellikler milyar yıl süren biyolojik evriminin içinde oluşan yaşamın içsel zekasını taşıyorlar..

Tek bir hücrenin yapısını inceleyecek olursak, teslimiyet, farkındalık, birlik bilinci gibi bir şey göremezsiniz. Bu nitelikler, bakteri, mayalar ve amipler gibi tek hücreli organizmalarda bulunmaz.

Yaşamın gizeminde, tüm potansiyelinin ortaya çıkması için sonsuz sabır ve dikkat vardır. Tek hücreli varlıkların binlercesi bağırsaklarınızda yaşar ve bağırsaklarınız onlar olmaksızın yiyeceklerini hazmedemezler.

Evrim hep ileriyedir ama nerden geldiğini bilir ve hiçbir şey kaybolmaz. Şimdi bile bedenimi bir arada tutan bu sessiz anlaşma bir sırdır. Çünkü anlaşmayı göremeyiz.

Her gün ikiyüzelli çeşitten fazla hücre günlük işlerinin başına geçiyorlar, elli değişik fonksiyonu yerine getirebilen karaciğer hücreleri gibi. Ve bu fonksiyonlarını bırakıp adale, kalp, ya da beyin hücrelerinin işlerine karışmıyorlar. Eğer bir fonksiyonu bıraksalar sonumuz olur.

Annenin rahminde döllenen ilk hücre milyarlara bölünürken dahi kaynakla ilişkisini bellek seviyesinde koruyor. Ben hala o ilk hücreyim ve eğer bir ruhum varsa onun hakkında bildiğim şey önce benim bedenime söylenmiş olmalı.

Yaşamın gizemi, kendini benim ile ifade edecek bir yol bulmuş. Bu nedenle buradayım.

Acaba bu amaca uygun hareket ediyor muyum?

Listeyi tekrar okursanız ve seçimleri gözden geçirirseniz görürsünüz ki, bu davranışlardan birini seçmiş olsak, bedenimizin ölümü ile neticelenirdi.

Zira biz insanlar bencil ve hırslıyız. İşbirliğini reddetmekteyiz. Ben, benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranmaktayız. Kendi parçalanmış karmaşıklığımızda, kendi içimizde var olan o mükemmel spiritüellik modelinin farkında değiliz. Onlar ise evrimleştikçe yaşamın devamı için neye gerek duyduklarını çok güzel öğrenmişler.

Bedenimiz kazanılması asırlar almış olan bilgeliğini fırlatıp atmak istemediği için ruhsal yaşama giden yolu dile dökmez. Kendi kişisel yaşamlarımızda acı çekmemizin nedeni, bedenimizi ayakta tutan ruhsal anlaşmanın tam tersine davranmayı bilinçli bir şekilde seçmemizden kaynaklanmaktadır.

Deepak Chopra, MD

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Özgürlük üstüne...


Özgür insanın yalnız insan olduğu gibi bir inanç var.

İnsanın yalnız olduğu zaman, daha doğrusu bağlarından koptuğu zaman; toplumsal baskıların üstesinden gelebildiğinde özgür olduğu düşünülür.

Bu böyle değil tabii. Sebebi de gayet basit; çünkü özü gereği, insan dediğimiz varlık, yalnız bir varlık değil. Yalnızlık, insana yakışan bir şey değil. Bir başına olmakla yalnızlığı ayırmak lazım.

İnsan, bir başına, bağımsız bir varlık olarak, diğer insanlarla paylaşabildiği oranda özgür olabiliyor.

Paylaşamayan insan özgür olamaz...

Kendimizi soyutlayıp bir odaya kapattığınızda veya insanlardan kaçtığınızda, dağ başında yaşamaya başladığınızda, "Ben özgürüm" diyemezsiniz. Bu, kendinizi başka türlü bir mahkûmiyet içerisine sokmaktan başka bir şey değildir.

 

Özgürlük, birlikte gerçekleştirilebilecek bir erdemdir, özelliktir. Onun için, kaçışlar ve kopuşlarla sağlanabilecek bir şey değil.

Bir takım insanlarda böyle bir düşünce oluşuyor, toplumdan koparak özgür olunabileceği düşünülüyor. Bu, özgürlük değildir, kendimizi başka türlü mahkûm etmektir diye düşünüyorum...


"Anarşizm özgürlük mü?"

Bu sorunun cevabı, anarşizmden ne anladığımıza bağlı olan bir şey. Ben, anarşizmi çok önemseyen bir insanım. Hatta kendi kendime de, "Ben anarşistim"  diye dolaşıp duruyorum. O ayrı bir konu. Ama özgürlüğün hasının böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü anarşizm, müthiş bir bilinç meselesidir. Doğmalara, kalıplara karşı çıkan bir yaşam biçimi önerisidir.

Anarşist, farklı düşünme biçimlerini, yaşama biçimlerini, algılama biçimlerini, kültürleri görebilen, onların farklılığını algılayabilen; o farklılıklar içerisinde onlara saygı duyup, kendi farklılığını onlarla birlikte yaşamak isteyen birisidir. O anlamda, ideal özgürlüğe gitme yolunda önemli bir insandır diye düşünüyorum.


Özgürlük eğitimi olabilir mi, eğitimle öğrenilebilinir mi?

Özgürlük terbiyesi dediğimiz bir terbiye olabilir. Bu, maalesef bize öğretilmiyor, sadece nutuklarla geçiştiriliyor.

Çocuklar küçük yaştan beri aile baskısı içerisinde oldukları için, aile baskısından kurtulmayı bir özgürlük zannediyorlar. Kız çocuğunuza, "Hadi kızım, istediğin yere git" diye kapıyı açtığınız zaman, aileden kurtulduğu zaman özgür olabileceğini sanıyor. Bu çok büyük bir yanılgıdır.

Çünkü özgür olabilmek, bir hazırlık, bir donanım, bir eğitim, bir deneyim ve birikim sonucu elde edilebilecek bir şeydir. Özgür olmak, bir çabanın sonucu oluşan bir şeydir. Özgür olmak, karnımızın acıkması gibi, gayet doğal bir şey değildir; özgür olabilmek, hak edilebilecek bir şeydir, kazanılabilecek bir şeydir ve uzun bir öğrenim ve eğitim yolu olduğunu düşünüyorum.

Bizim kültürümüzün, hatta Batı kültürünün de, bugün dünya gezegeni içerisindeki yaşanan hayatın, bu anlamda özgürlüğe çok imkân vermediğini düşünüyorum. Yaşadığımız dünya düzeni, özgürlüğe izin vermiyor. Sürekli olarak şöyle bir propaganda yapılıyor: "Sen özgürsün..." Amerikalılar bir zamanlar çok söylerlerdi, hâlâ da söylüyorlar: "Burası Amerika, özgürlükler ülkesi..."
 

Halbuki insan, özgürlük konusunda büyük ölçüde yanılgılar taşıyabilir. Bu özgürlük eğitimi, bir özgürlük bilinci eğitimidir. Çünkü özgür olmak, cesur olmayı gerektiren bir şeydir. Yiğit insanların, korkusuz insanların, risk alabilecek insanların özgür olabileceklerini görüyoruz. Sürekli olarak bir sürü içinde, sürünün or ta yerinde yer alarak, "Ben de sürüye uyuyorum, o halde özgürüm" diyerek, özgür olunabilinir mi?

Dolayısıyla bizim kültürümüz, boyun eğmenin, tek otoriteye boyun eğmenin kültürü olarak anlaşılmıştır. Ama yine bizim kültürümüzün köklerinde, bunu kırabilecek olanaklar da vardır. Tasavvufun, insanlara inanılmaz bir özgürlük kapısı açtığını söyleyebilirim.

Burada takınılmasını önerdiğin tavır şudur: Özgür olup olmadığımı mutlak anlamda saptayacak bir olanağa sahip değilim; öyleyse olanakların elverdiği ölçüde kendimin özgür olduğuna inanmalıyım. Eğer özgür değilsem bu inancımın yeterince dikkatli olduğum ölçüde bana bir zararı yoktur. Yok eğer özgürsem, o zaman beni gerçekten özgürleştirir.

Elbette tartışmalı bir sav ileri sürdüm. Gelin bunu "özgürce" tartışmayı sürdürelim.

Kaynak: "Gönülden Bilime" - Ahmet İnam - Özgürlük Üstüne...
Alıntı: Cumhuriyet Bilim Teknoloji - CBT 1111/11 - 4 Temmuz 2008

4 Temmuz 2008 Cuma

"O çuval şimdi kimin kafasında?.."


4 Temmuz 2003.

Bundan tam 5 sene önceydi...

Amerikan askerleri, K.Irak'ta Türk askerlerinin kafasına çuval geçirip, "Onları gafil avladık!.."  demiştiler...

Evet askerlerimiz gafil avlanmıştılar...

Kimsenin burnunun kanamaması bir mucizeydi ama...

O çuval o gün sadece Türk askerlerinin kafasına değil, bu milletin de kafasına geçirilmişti... O çuvalın kimin kafasına geçirildiğini bugün yaşanan tüm olaylarda daha net anlıyoruz...


Çuval olayıyla ilgili o kadar çok yorumlar yapıldı ki... Komplo teorileri üretildi ki, kitaplar yazıldı ki, hatta intikam filmi bile yapıldı...

Bu kısımlara hiç girmek istemiyorum...

Sadece bugünleri düşündüğümde, bugün ülkemizde yaşanan tüm gelişmelerde aslında o çuvalın milletin kafasına nasıl geçirildiğini daha iyi anlıyor ve sadece üzülüyorum...

Artık biz, her 4 Temmuz geldiğinde bu tarihi üzüntüyle hatırlarken birileri de ödül gibi verilen komutanlığıyla övünecek...


Dediğim gibi o çuval olayı sadece Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak amaçlı değildi, Türk milletine öyle bir gözdağı verilmesi olayıydı ki, bugün etkilerini daha net bir şekilde görüyoruz işte...

Tabii ki bunu bugüne kadar iyi anlayabilene ve değerlendirebilene...

Ertan Yurderi

 
 

3 Temmuz 2008 Perşembe

"Nu Ninda an ezzateni watar ma ekutteni..."


"Nu Ninda an ezzateni watar ma ekutteni..."

Bu çivi yazısının anlamı; "Ekmek yiyeceksin, su içeceksin..."dir...

Bu cümle, Çorum / Boğazköy'de Hitit Başkenti Hattuşaş'ta bulunan bir çivi yazısından tercüme edilmiştir...

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun müttefiki Almanya, Anadolu'ya Bedrich Hrozny adında bir teğmenini gönderir. Genç teğmenin askeri konularda katkısı beklenmektedir. Ancak teğmen biraz tuhaftır, üzerine vazife olmayan işlerle uğraşmaktadır; Alman Ordusu'ndan "Anadolu arkeolojisi konusunda araştırma yapmak" için izin ister. Daha da tuhaf olanı, Alman Ordusu bu izni verir.

Hrozny, Anadolu'da bulunan bir kil tablette yer alan "NU NİNDA AN EZZATENİ WATAR MA EKUTTENİ" yazısının, şimdiye dek bilinmeyen bir uygarlığa ait olduğunu tespit ederek, bu yazıyı "Ekmek yiyeceksin, su içeceksin" olarak tercüme eder. Bundan sonra her şey çok hızlı gelişir ve bu yazının MÖ 2000-1000 yılları arasında, o günün dünyasının süper gücü Hitit Uygarlığı'na ait olduğu anlaşılır.

İşte bu yazının kısaca hikayesi bu...

Elbette o zamanlarda bu yazıyı niçin, ne zaman, nasıl, kim, kim için yazıldığını insan merak ediyor doğal olarak...

Bu cümle, o günlerden bugünlere kadar geldiyse ve bunda gizli şifreler varsa bunu çözmek gerek...

Bugün de aynı topraklarda değişen bir şey yok diyerek başlayayım söze...

İnsanlar yine yoksul, yine işsiz ve yine aşsız...

İnsanlar ekmek ve suya talim ediyor çoğu yerde... Onu da bulamayanlar vardır muhakkak...

O çivi yazısının devamını bulup çözseler, eminim bugüne de ışık tutar...

Yoksa o günlerden bugünleri mi görmüşlerdir Hattuşaşlılar ne dersiniz?..

Çünki bu ülkenin topraklarında akaryakıt, su ve doğalgaz otomatik zamma bağlandı. Her ay da üjş-beyzş, üjş-beyzş (3-5) de artacak...

Elektrik de 1 Temmuz itibariyle yüzde 21 zamlandı... İstermisiniz bir de elektrik yüzünden artan maliyetleri karşılamak için işçiler işlerinden çıkarılsın... Olur mu, bal gibi olur...


Şimdi bu zamlar iğneden ipliğe, fakir fukaranın gıdasından giyeceğine kadar her şeye yansıyacak...

Demek ki bu binlerce yıl öncesi de böyleydi...

O zamanlar insanlar da yoksul, işsiz ve aşsız kalmışlardı muhakkak...

Ülke topraklarında yakacak odun bulamamışlar ısınmak için..
Yakacak kandil yağı bulamamışlar aydınlanmak için..
Bol yiyecek bulamamışlar doymak için..
Atlarına, koyunlarına, keçilerine, büyükbaş hayvanlarına ot alamamış olabilirler...

Her şeye zam üzerine zam gelmiş, zam üstüne zam gelince de, akıllının biri çıkıp, "Ekmek yesinler, su içsinler" demiş olabilirler...

Diğer bir akıllı da bunu geleceğe bir belge bırakmak bir kil üzerine çivi yazısıyla "Bakın birkaç bin yıl önce de böyle böyle böyleydi... Sizler de bu topraklarda olduğunuz müddetçe sonunuz bizim gibi" demek için de yazmış olabilir...

Amma da attım ama değil mi?...

Yoksa o akıllı o zamanlar da yaşamış olan yine BEN'miydim... Birden kendimmiş gibi hissettim de, tuhaf oldum yahu!...

Neyse ne...

Biz geçmişten geleceğe uzanan bir zaman diliminde yaşayan ben-i ademleriz...

Biz de bugünü yazıyoruz ki, yarınlara bırakabilelim diye...

Bugünleri tek tek hepimiz yazıyoruz, bir şekilde...

Gelecekte bu yazılanlara ulaşanlar da;
 "- Vay be, yine değişen bir şey yok... 2008 yılındaki enayinin biri bilgisayar denilen aletle Blogger adlı bir bloga bunları yazmış.."  diyecekler...

Varsın ne diyecekse desinler!.. Dilerse küfür de etsinler!..

Kimbilir gelecekte bu yazım kimlerin eline geçecek...
O gün bu yazıyı okuyana selam olsun şimdiden...
Bunu bir TOSUN yazmıyor ki... Okuyana bir şey olmaz nasılsa!..

Geçmişteki Boğazköy'lü Hattuşaşlı büyüklerime selam eder, ellerinden, yanaklarından ve gözlerinden öperim. Pardon ya hepsine rahmetler dilerim...

Bizim de arkamızdan rahmet okunur mu okunmaz mı orasını bilmem ama, ruhuma el-fatiha!.. Tabii o zamana kadar dünyada din denilen şey kalırsa!..


Bu arada gelecekteki kişinin kafasını karıştırmak için acayip not: 1453 senesini, Fatih Sultan Mehmet'i, İstanbul Fatih semtini, RTE'yi, Ergenekon'u da araştır koçum... Aralarındaki ilişkiyi kur. Biz bu senelerde bu şifreyi çözemedik...  Kocayürek ağabeyinin şifresi bu,  Leonardo Da Vinci şifresi hiç değil...

Ertan Yurderi

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Ya "İslam"sın ya "Dinsiz" ...


Az önce mail gruplarımdan ilginç bir mail geldi...

Elbette gelen mailin altında isim ve telefon numarası da yazıyordu...

Gelen mailin doğruluğunu teyit amacıyla verilen telefon numarasını çevirdiğimde, bana gelen mailde ismi geçen Gülden Sarıoğlu adlı hanımla birebir telefon görüşmesi yapma fırsatını da buldum...

Bana aynen mailinde bahse konuyu yeniden anlattı, kendisine bu konuda teşekkür ediyorum...

Gülden Sarıoğlu'nun haber niteliği de taşıyan bu açıklamalı mailini sizlerle paylaşmak istiyorum...

"Merhabalar;

Az önce Bodrum Nüfus Müdürlüğü'nde yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istedim.

Bugün, evlilik nedeniyle Nüfus cüzdanımı değiştirmek için Bodrum Nüfus Müdürlüğü'ne gittim...

Daha önceden avukatımla konuştuğum için konu ile ilgili az çok bilgi sahibiydim ancak olayın bu boyutlarda olduğunu bilmiyordum.

Nüfus cüzdanımda 'dini' kısmını boş bırakmak istiyordum ki yasal olarak zaten dinimi ilan etme zorunluluğum olmadığını biliyorum.

Bu talebimi memuriyete belirttiğimde ayrı bir dilekçe talep edip başka bir birime yönlendirdiler. Yönlendirildiğim o 'başka birim' de, 'Sistemlerinin yeni değiştirini, 'dini' kutusunda 'İslam' yazmazsa 'dinsiz' yazacağını bunu kabul edip etmediğimi sordular...

İslam dışında başka bir dine mensup olan vatandaşlarımızın da bu konudan hayli muzdarip olduklarını, ancak sistemdeki bir düzeltme sonucu ellerinden başka bir şey gelmediğini söylediler. Kabul ettiğimi söyledim. Bilgisayardan kayıt düzeltme işlemi esnasında, sistem memura iki seçenek sunuyormuş... Ya 'İslam' ya da 'Dinsiz'...

Bundan sonraki hayatıma "Dinsiz" ibaresi ile devam edeceğim...

Bakalım kadrolaşmanın had safhada olduğu devlet dairelerine işim düşünce bu "Sistemsel Değişiklikten Kaynaklı" 'DİNSİZ' ibaresi başıma ne işler açacak?!..

Saygılarımla...

Gülden Sarıoğlu
Garanti Bankası
Bitez'e Bağlı Şube
Ofis Yetkilisi...
Tel.. ... ..."

Gerçekten de bu maili okuduktan sonra arkadaşımızın işi çok zor görünüyor gibi geldi bana...

Oysa ki ilgili Kanunun Yönetmeliği'nde;

23.11.2006' tarihli ve 26.355 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan "Nüfus Hizmetleri Kanunu'nun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliği"nin 82. maddesinde geçen "DİN BİLGİSİNE İLİŞKİN TALEPLER" bölümünün 1. bendinde;

"Aile kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına uygun olarak tescil edilir, değiştirilir, boş bırakılır veya silinir. Din değişikliği veya silinmesi talepleri herhangi bir sayısal sınırlamaya tabi değildir..." yazıyordu ve yukarıda yazan şekliyle uygulanması gerekirdi...

Ancak bu uygulanmamış... Ve Gülden Sarıoğlu mağdur edilmiş...

Sadece mağdur edilen o mudur acaba? Gayrimüslüm vatandaşlarımızın bu uygulamayla işi zor görünüyor...

Gülden Sarıoğlu'nun söylediği gibi iki seçenek olduğuna göre, İslam dininden başka bir dine tolerans göstermeyecekler anlaşılan...

Kısaca ya "İslam"sın ya da "dinsiz"...

Umarım bu haber üzerine Nüfus Müdürlüğü yetkilileri bu yanlış uygulamalı seçeneklerini Kanunun ilgili Yönetmeliği'ne göre yeniden değiştirirler...

Hem gayrimüslimlere hem de dini bölümüne herhangi bir din seçeneği yazdırmak istemeyenlere de bir seçenek sunabilirler...

Böyle "Dinsiz"likte kimsenin kimseyi suçlamaya hakkı olmadığını düşünüyorum...

Hele ki Gülden hanımın da belirttiği gibi, dini kadrolaşmanın yaşandığı devlet dairelerine "dinsizlik" damgası yemiş bir kişinin işi bundan böyle görülür mü, görülmez mi, zora yokuşa sürülür mü sürülmez mi orası bilinmez...

Kendisine bundan sonraki yaşamında kolaylıklar diliyorum...

Ertan Yurderi

Gündem yazmak ya da yazamamak!..


Yazı-yorum...
Yazı-yorum ya...
Yazı yazı-yorum ya...

Minik bir kuş, cik cik cik... Dalda ötüyor...
Aaaa bak bir kedi kuyruğu havada, yerden kuşa bakıyor...
Kedi miyav miyav diyor...
Kuş kediye cik cik diyor...

İlerden bir kuçu kuçu geliyor...
Kuçu kuçu, kediyi görüyor...
Kuçu kediye doğru koşarken hav hav diyor...
Daldaki kuş cik cik cik ötüyor mest oluyor...
Çünki, kedi murdar ciğere ulaşamaz ki...

Kuçu kuçunun kediyi kovalamasını gören bir insan var.
O insan kuçu kuçuyu durduruyor...
Ona "hoşt, hoşt" diyor... Köpek gerisi geri tornistan kaçıyor...
Kedi korkudan ağaca tırmanmışken aklına cik cik kuş geliyor...
Cik cik kuş kediyi görüyor, pırrr diye uçuyor...
Kedi ağaçta yapayalnız kalıyor, bu sefer aşağıya inemiyor...

İnsan kediyi görüyor...
Gel pisi pisi, gel pisi pisi diyor...
Kedi korkudan aşağıya inemiyor...
Adam itfaiye çağırıyor...
İtfaiye geliyor, merdiveni uzatıyor, tam elini kediye uzatmış kurtarırken...
Kedi "tıssss"layıp ağaçtan uçar vaziyette kendini aşağıya atıyor...
Vay canına yine "dört ayak üstüne" yere düşüyor...

Kedi kurtuluyor...

İtfaiyeci merdivende...
İtfaiye çağıran insan yerde...

İnsan itfaiyeciye bakıyor, itfaiyeci insana...

Cik cik kuş özgürlüğüne uçtu...
Kedi her zamanki gibi dört ayak üstüne düştü...
Kuçu kuçu sokaklar arasında gözden kayboldu...

Bir yerde yangın çıktı, itfaiye görevine gitti...

İnsan denilen yaratık kaldı tek başına...
Bu yüzden şişindi, oldu TOSUN...
Bu yazıyı okuyana şinanay yavrum şina şinanay...

Bu ülkede gündem yazmak ya da yazamamak!...
Kimine göre kolay, kimine göre azap...
Yazarsan muhteremlere, olursun Veli...
Yazarsan millete, olursun Deli...

İşte ben bu yüzden...

Yazı-yorum...
Yazı-yorum ya...
Yazı yazı-yorum ya...

Ertan Yurderi