14 Kasım 2009 Cumartesi

Tele-kepçekulak ...



Dinlenilme paranoyası, herkes gibi beni de, evdeki herkesi de paranoyak yaptı…
Ev ve cep telefonlarında konuşurken nasıl konuşacağımıza şaşırdık, kaldık…

İnsan hayatına bu kadar müdahale olur mu? Diye soruyorum size… Olmaz elbet…

Geçenlerde rahmetli olan bir arkadaşın cenazesi için Pangaltı’ndaki Ermeni Mezarlığı’na gideceğim. Eh hanıma da haber vermem lazım, o da gelebilirse gelsin diye… Cepten hanımı arıyorum…

- Şey ben Pangaltı’daki Ermeni Mezarlığı’na gidiyorum. Bir arkadaş rahmetli olmuş. Sen de tanıdığın için çağırıyorum, müsaitsen gel … diyorum…

Hanım da bana sürekli soruyor:
- Nerdeydi o mezarlık? Nerdeydi diye…

Biliyorum yine bana kızacak ama, hadi şimdi gel de hanıma rahat bir şekilde bunu tarif et, edebilirsen…
- Hani Kurtuluş Caddesi’nden Ergenekon Caddesi’ne dönüyorsun ya…

Çatttt!... Hanım yüzüme telefonu kapatıyor… Sanki içime doğdu yüzüme kapatacağı...

Yeniden hanımı arıyorum…

- Ne o? Niye yüzüme telefonu kapattın?..
- Kaç kere söyledim sana, alma o sözcüğü ağzına…
- Hangisini?
- Hani Kurtuluş Caddesi’nden sonra döndüğün caddeyi…
- Yahu ne var bunda… Rahat bir şekilde adres veremeyecek miyiz ya…
- Sen yine de ağzına alma, her yerin bir kepçe kulağı vardır, tamam ben adresi anladım, geliyorum…

Hay ben yerim len, böyle kepçekulağı…





Malum davanın en cavcavlı zamanlarıydı… Deniz dalgası gibi, dalga dalga yayılıyordu, dalgalar…

Yine her sabah rutin işlerimden olan köşedeki bakkalımı aramıştım… Bakkalımız Ali o sabah erkenden bankaya gitmiş. Yerine kardeşi bakıyormuş…

- Şey birader, bir ekmek, bir şişe süt ve gazetelerimi unutma olmaz mı, sepeti sallıyorum aşağıya deyiverdim…

- Ali abim yok, size hangi gazeteleri getirecektim diyor, salak salak…

- Cumhuriyet ve Sözcü diyorum…

Pattt!.. Bizim Ali Bakkal’ın kardeşi yüzüme telefonu kapatıyor.
Yeniden arıyorum “Anladın mı?” diye… Maalesef, açmıyor telefonunu…

Sepeti aşağıya sallamıştım… Bekliyorum, gelsin diye… Geliyor az sonra…

- “Neden telefonu açmadın?” diye soruyorum, 6. kalttan bağırarak…
- “Abi, sen de en olur olmaz gazeteleri okuyormuşsun, telefonumuzu bir dinleyen falan olur, başımız belaya girmesin diye açmadım” deyiveriyor…

Şimdi ben ne söyleyeyim ona… “Hay ben böyle kepçekulağı &$@@@...” diye kendi kendime söyleniveriyorum terbiyeli bir şekilde yine…

İşte bunlar günlük yaşantımızdan hem kısa anektodlar, hem de paranoyaklıklar…
Günümüz Türkiye’sine uygun memleket manzaralarından yani…

Birbirini dinleyen dinleyene… Dinleyebilen dinleyebilene…
Dinleyenin kulakları kepçekulak olsun, dinlemeyi bilmeyene de aşk olsun…

Ertan Yurderi (kocayurek), 14.11.2009




 

12 Mayıs 2009 Salı

Argonun Felsefesi




Bireylerin yaşamsal süreci içinde karşısına çıkan her şeyi kurallar silsilesi haline getirerek yaşamına uygulayabilmesi yine felsefe sayesinde oluyor muhakkak…
Felsefe tıpkı insan ruhunun bakımı gibi…
Her türlü eksikliklerimizi görmemizi sağlayan, gelişmemiş yönlerimizin gelişmesini sağlayan büyük olanak da diyebiliriz buna…
Hiç düşündünüz mü argonun da gerçekten bir felsefesi olup olmadığını?..
Yaşamını argolu kelimeler üreterek ve kullanarak geçirenler ne türlü bir felsefe yapıyorlar acaba?..
Böylesi sorularla ilk kez karşılaşıyorsak şayet, önce biraz düşünür, sonra karar mekanizmalarımızı harekete geçiririz.
“Olasıdır”“vardır” ya da “olmayabilir”, “yoktur” varsalları arasında gidip gelip dururuz…
Ama felsefeciler bunu böyle söylemiyorlar… Onlar argo’yu; “bir dilin ustalıkla kullanılması hali” olarak düşünüyorlar…
Bakın bu konuda Cumhuriyet Bilim Teknik yazarı ve felsefe üstadı Ahmet İnam hocamız  “argonun da gerçekten bir felsefesi var mı?” sorusuna; “Muhakkak var, çünkü argo, dilin müthiş bir olanağıdır” diye yanıt verip şöyle devam ediyor konuşmasına (*) :
“Alışılagelen konuşma biçimlerine tepki olarak oluşmuş, kendi içinde eleştirel bir hak ve bakış da taşıyan bir dil argo. Tabii belli bir toplumsal kesimin kullandığı bir dil. İçinde dünyayı eleştirme öğesi olduğu için bir felsefi renginin de olduğunu düşünüyorum… Ben çok kullanırım argoyu. Genellikle akademisyenlerin kullanmaması gerekir ama… Felsefeyi argoyla anlattığınız zaman karşı taraf daha çok ilgi duyabiliyor. Ama tabii felsefe argoyla yapılmıyor. Kendi terminolojisi var ve çok ciddi bir iştir. Aklınıza geleni söylemekle, sezgilerle konuşmakla, bir takım zekâ pırıltılarıyla felsefe yapılmaz. Felsefenin bir çilesi vardır.
İster istemez çarpıtıyor, biraz karikatür hale getiriyoruz ama sonradan düzeltmek koşuluyla karikatür bir öğretici araç olarak kullanılabilir. İnsanları felsefeye çekmek için… Felsefeyi argoyla anlatmak gerekirse, o “Ah ulan ah”tır. Yahut felsefe sıkar, ya da yersen… Yalnız dozunda kullanmak lazım. Çocuklar felsefeyi argo sanabilirler. Değil tabii, çok teknik yanı olan bir uğraş.
Yüzlerce büyük düşünür gelmiş ve bunlar olağanüstü zeki, çalışkan ve akıllı insanlar. Arkalarında milyonlarca sayfa bırakmışlar. Bunların sindirilip anlaşılması bayağı bir çabalama ve gayret isteyen bir şey. Bu da insanın ömrünü alıyor. Okuyorsunuz, düşünüyorsunuz. Tam anlayacakken de ölüyorsunuz…”
Hocaya katılıyorum… Gerçekten de öyle… Bir ömür törpüsü gibidir felsefe…
Çoğu zaman tanış olduğum kişilerin konuşma dilini kullanış tarzından nasıl bir yaşamsal felsefeye sahip olduğunu anlamaya çalışırım ben de… Bazen bunu becerir, bazen de o kişiyi çözene kadar çok uğraş veririm… Bazen de hiç çözemem… Gerçi bazı insanlar da kolay çözülecek cinsten de değildir hani… Çözülmesi epey emek ve zaman ister… Çözdükten ve çözüldükten sonrası ise kolay… Onun nabzına göre şerbet verme zamanınız gelmiştir… Verirsiniz, olur biter!..
Biz bu arada o kadar farklı kültürlerle bezeli coğrafyada yaşıyoruz ki… Bunun böyle olması bence çok doğal… Ayrıca her kültürün yaşamsal felsefesi de birbirinden çok farklı… Orta bir yerde buluşabilmek için de çok emek vermek gerek…
Bu arada argo konuşan kişinin racon kestiğini görmek ve o süslü laflarının ardındaki gerçek niyetini anlamanın dayanılmaz hafifliğini çözmek, büyük de keyif verir insana… Böylesi bir keyfi hiç sürdünüz mü bilmiyorum ama, ben gerçekten de büyük keyif alırım böylesi durumlarda…
İşte felsefe böyle bir şeydir bana göre. Zorla olmayan, insanın içinden geldiği şekilde yapılabilen bir şeydir…
Bu konuda da İnam hocam şöyle der: “Felsefe mutluluk öğrettiği propagandası da doğru değil, çünkü tersi de olabilir. Felsefeye burnunu soktuğu için çok mutsuz da olabilir insan. Çok mutlu da… Bütün mesele kişinin kendisinde… Felsefeyle doğru dürüst yürümesini bilirseniz mutlu olursunuz, ama beceremezseniz başınız belaya da girebilir…”
Bu “başınız belaya girebilir”i hoca şöyle açıklıyor:
“Zaman zaman psikiyatrist arkadaşlar telefon edip yardım isterler. ‘Bir hastam var, kendini büyük filozof diye tanıtıyor. Gel de şunu bir dinle, gerçekten filozof mu, yoksa saçmalıyor mu?’ diye… Bunu ayırt etmek zordur hakikaten. Benim gördüğüm örneklerde saçmalama daha fazladır.
Örneğin Nietzsche … Nietzsche, hayatı boyunca birçok ağır depresyon geçirmiş, hastalıklı bir adamdır, ama felsefe ona her zaman bir sağlık kılavuzu olmuştur. Ben felsefenin ruh bakımı olduğunu düşünürüm. Çirkinliklerimizi, gelişmemiş hamlıklarımızı sağlayacak bir olanaktır.”
Bu arada etrafınıza şöyle bir bakın bakalım.
Kim kabadayı kesilerek racon kesiyor karşınızda ve hangi afilli lafları kullanarak sizin gözünüzün içinde baka baka uyutmaya ve kandırmaya çalışıyor… Bu arada da argo-lafsal felsefesini de konuşmasından hiç eksik etmiyor…
İlla ki de, billaki de benden bir “tiyo” aparmak isterseniz, veya böyle bir uğraşı içinde kıvranıyorsanız, o tüyo da aşağıdaki son paragraflarımın birisinin içinde gizli…
Gerçi biraz düşünürseniz bu sorunun yanıtını çabuk bulacağınızdan eminim…
Bulanlar, bulmayanların kulağına söylesin… Ya da bu soruyu unutup gitsin!..
Yazının sonunu gözleyenlere, son sözlerim ise..
Argo, resmi dil karşısında “varoş”un oluşturduğu bir dildir. Varoşçular, kendilerini adam yerine koymayan, kendilerini ikinci sınıf vatandaş sayan burjuvaya karşı bir varoş dili (argo) ile başkaldırıyorlardı… Önceleri kendilerini tanımada yardımcı olan bu dil, sonradan burjuvanın da ilgisini çekti… Şarkılarında, türkülerinde, hatta günlük dillerinde burjuvalar da “argo” kullanmaya başladılar…
Yıllarca küçümsenen bu dil, giderek şiire de girdi, sanatsal da oldu… Şimdilerde “iktidar” bile oldu… Racon kesiyor…
Yetti mi gari, bu yazının da sonu geldi…
Varın gerisini de siz düşünün artık!..
(*) Gönülden Bilime, Ahmet İnam, Felsefe Üstüne Söyleşi Örnekleri, Cumhuriyet Bilim Teknik, 4 Nisan 2008, 1098/11


9 Temmuz 2008 Çarşamba

Ekonomik kriz kapıda mı?


Uzun zamandır düşündüğüm bir şey var... Hani şu beklenen bir türlü gelmek bilmeyen büyük ekonomik kriz nerede, nerede kaldı diye?..

Gerçi düşünmeme pek gerek yok, şöyle evden kafamı dışarıya uzattığımda çevremde gördüklerim ekonomik krizin hangi boyutlarda olduğunu bana anlatmaya yetiyor da artıyor bile...

Ama yine de parasal anlamda büyük kayıplar beklendiğini düşünüyorum...

Bir çok yerde aynı şekilde benim gibi düşünenler de varmış meğersem...

Elbette ben ekonomi uzmanı değilim... TV ve gazetelerden uzman olanların düşüncelerini okuduğumda ya da izlediğimde bunun ne zaman olacağı konusunda bir fikir sahibi oluyorum...

Bu arada net ortamında bilgi paylaşımı ise süper...

Kişileri uyandırma, farkındalık yaratma çabaları ve çalışmaları var kuşkusuz... Gerek internet siteleri vasıtasıyla gerek bloglar vasıtasıyla ve gerekse de elektronik posta yolu ile gönderilen iletilerden bir çok konuda bilgi sahibi oluveriyorsunuz...

Tabii bunların doğru olup olmadığını ancak yaşayarak öğrenebiliyoruz...

Yine böyle bir ileti aldım ve düşüncelerimi bu konuda biraz daha netleşti... Sizinle de paylaşmak istedim acaba bu yazılanlar doğru mu? Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda acaba?

Hani bilirsiniz, hazine düzenli olarak tahvil, bono, ihale vb. araçlarla piyasadan para çeker ve borçlanır ya.

Bu borçlanmalarda geri ödemeyi de düzenli olarak aylık 5 Milyar YTL ile 9 Milyar YTL arasında yapar ya.

Yani her ay 5 ile 9 Milyar YTL arası geri ödeme yapar ya.

Şimdi Temmuz ve Ağustos ayı gelip çattı...

2-3 yıldır yapılan bu borçlanmalarda Temmuz ve Ağustos 2008'e öyle bir yük oluşturuldu ki. Cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyüklükte.

Hazine'nin borç ödemelerinin 43 Milyar YTL'si Temmuz 2008 ve Ağustos 2008'de yapılacağını duymuştuk...

Yani 5 ile 9 Milyar YTL'yi öderken güçlük çeken, hatta ödeyemeyen, tekrar borçlanan hazine, 2008'in Temmuz ve Ağustos'unda 43 Milyar YTL'yi nasıl ödeyebilecek acaba?...

Bu rakam (43 Milyar YTL) yaklaşık 6 aylık ödemeye denk geliyor. Hazine bu parayı bulabilmek için yine borç alma yoluna gidecek ve eminim ki bulamayacak.

Nereden bulsun ki piyasada zaten para yok.

Para bulamayınca ne olacak elbette ekonomik kriz.

YTL olarak para kimde diye düşünecek olursak, 2001 krizinden beri bizlere 1.70'lerden $ satan yabancı fonlarda. Bu krizin tarihini sanki önceden hazırlamışlar gibi...

Hem de bilinçli bir şekilde hazırladılar.

Öyle bir tarihe denk getirdiler ki, sorumlusu AKP olmasın falan istediler.

Yani Temmuz, Ağustos 2008'de kim ne yaparsa yapsın kriz kaçınılmazdı.

En önemlisi; Bu krizin sorumlusu kim olacak biliyor musunuz?

AKP'nin kapatılmasını isteyen Yargıtay Başsavcısı...

Belki de (kapatılırsa) Cumhuriyetin Anayasa Mahkemesi ve AKP'ye hayır diyen yurtsever muhalefet.

Kapatma davası, tesadüf bu ya Temmuz, Ağustos aylarında görülecek. Belki de kapatma kararı çıkacak.

Diyecekler ki, AKP'ye açılan dava siyasi belirsizlik yarattı, piyasa tedirgin oldu, krizin nedeni budur.

Diyecekler ki, AKP'ye açılan dava nedeniyle siz esnaflar, siz çiftçiler, siz memurlar, siz işçiler battınız.

Diyecekler ki, AKP'ye açılan dava nedeniyle sizler borçlarınızı ödeyemediniz, işleriniz durdu, 10 yıllardır çalıştırdığınız işyerleri kapanmak zorunda kaldı.

Halbuki öyle değil. Her şey ne kadar güzel olursa olsun, 43 Milyar YTL gibi ödeyemeyeceğiniz bir borcu 2 aya özellikle toplarsanız kriz gelir.

Temmuz, Ağustos 2008'i hazırlayan AKP'dir.

Kapanma davasını da özellikle hızlandırmak isteyen AKP'dir.

Neden başbakan çırpınıp duruyor bir an önce bitsin şu dava diye.

Çünkü dava olmasa kriz kendi kafalarında patlayacak. Bu durumda sorumlunun AKP olduğunu dağdaki koyun bile anlayacak.

Türkiye; Ağustos, Eylül, Ekim…. aylarında ekonomik kriz çıkaran Cumhuriyet Başsavcısını, krizi büyüten Anayasa Mahkemesini ve AKP'nin kapatılmasını destekleyen muhalif yurtsever kişi ve kuruluşları çok konuşacağa benziyor...

Umarım AKP destekçileri de bunun farkına varır...

Bu arada en fazla etkilenecek olan yine küçük işletme sahibi esnaf, çiftçi, işçi, memur ve emekli dostlarımız olacak... Onların hallerini ise düşünmek istemiyorum...

Aklıma hepimize sabır dilemekten başka bir şey gelmiyor ne yazık ki...

Bu konuda sizlerin de düşüncelerini öğrenmek istiyorum elbet... Şayet bu yazıyı uzatırsanız ya da bu yazılanları yorumlarsanız mutlu olacağım kuşkusuz...

Mutlu, huzurlu ve ekonomik krizsiz günler ve yarınlar hepimize...

Ertan Yurderi

8 Temmuz 2008 Salı

"Bir bazkondumuz eksikti, o da oldu"..


Gecekondu olur da, bazkondu olmaz mı efendim?

Olur, hem de bal gibi olur...

Nasılsa kimse bir şey demez, diyemez mantığıyla her yere bazkondu itina ile koyulur, İstanbul böyle bir yer işte...

4 Temmuz'u 5 Temmuz'a bağlayan geceyarısı saat 02.00'de mahallede bir gürültü, bir patırdı... Bir kesme biçme sesi...

Tüm sokak halkı, uykularının en güzel yerinde yatağından bir anda fırlamış, ne oluyor, neler oluyor, yoksa darbe mi oluyor diye sağa sola bakınıyordu camlarından...


Biz de sağa sola baktık... Bizim sokağın tam orta yerinde bir sürü adam, bağırış, çağırış ve canhıraş bir şekilde bir şeyler dikiyordu sokağın başına...

Sokak halkında da bir bağırış çağırış... "Dikemezsiniz efendim, dikemezsiniz..." nidaları sokağı inletiyor...

Ama adamlar bazkonduyu dikmeye kararlı...


Geceyarısı saat 04.00'ü gösterdiğinde mahallemizin en orta yerine hem bir elektrik direği ve hem de üzerine de baz istasyonu konuverdi...

Sokağımızın bir bazkondusu oluverdi böylece...

Yerden nerdeyse 2.5 metre yükseklikte...

Her tarafı apartmanlarla kaplı sokağın tam orta yerine hem de...

Burası Fatih'e bağlı Fındıkzade semti... Lütufpaşa Sokağı ile Karakoyunlu Sokağı'nın köşe başı... Lütufpaşa Camii'nin bahçe duvarının tam kenarı...




2134TM D.3 Elektrik panolu, Türksat A.Ş. Kablo TV FT 03B111 nolu kutudan alınan elektrikle bu baz istasyonu kuruldu...

Bazların üzerindeki anten bölümlerinde de Cell A ve Cell B yazıyor...

Lütufpaşa ve Karakoyunlu sokağında yaşayan bizler bir geceyarısı gözlerden uzak konan bu bazkondudan şikayetçiyiz...

Bu baz istasyonu Ördekkasap Mahallesi muhtarlığına bağlı sokağa kurulduğu için mahalle muhtarlığına gittim... Bu durumu anlatmak için... Sadece şikayetçi olan bizler değilmişiz meğersem... Tüm sokak halkı da muhtarlığa gelip şikâyetçi olmuş...

10 Temmuz Perşembe günü bir şikayet dilekçesi hazırlanıp Fatih Kaymakamlığına şikayette bulunulacakmış...

Tabii ki bu kanuni prosedür... Sonra nasıl işleyecek bilmiyorum...

Ancak o güne kadar faaliyete geçen bu baz istasyonu yayınına devam edecek...


Yetkililere buradan sesleniyorum?..

- Yerden 2.5 metre yüksekliğe baz istasyonu kurulur mu?
- Bu baz istasyonunu kurmak için Elektrik Kurumu'ndan izniniz var mı?
- Türksat A.Ş'nin oradan neden hat aldınız?
- Semtte o kadar yüksek bina varken sokak arasına neden kurma gereğini duydunuz?
- Siz hangi cell şirketinin baz istasyonusunuz?

Ve daha bir çok soru...

Bizler, bu sokak sakinleri, baz istasyonlarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini bildiğimiz için bu baz istasyonunun peşini bırakmayacağız... Sağlığımızla oynayanların izinde olacağız...

Çabalarımız sonuç verir mi vermez mi bilmiyorum ama, tüm yetkilileri sorumluluğa davet ediyorum...

Gelin kaldırın bu çirkin görünümlü baz istasyonunuzu buradan...

Ertan Yurderi

7 Temmuz 2008 Pazartesi

"Hücrelerim Gibi Olmak Yeterdi..."


Şu an bu önümdeki beyaz cam’a yazarken, öğle namazı için ezan okunuyor dışarıdaki tüm camilerden… Kuzey’den esen orta şiddetteki rüzgâr da Fatih Camii’ndeki ezan sesini buraya dek getiriyor…

Ayrıca haberleri dinlemek için açtığım bir Skytürk TV kanalı da Fatih Camii’ndeki Hasan Doğan’ın cenaze namazını canlı veriyor… TV’deki ezan sesine, dışarıdaki karışıyor…

Yorumcular yorumlarını yapıyor…

Ben yazımı yazıyorum…

Naaş ise musalla taşında…

Geçen gün kendisine yapılan “yargısız infazla” yaşamını yitiren Kuddusi Okkır da şu an Kabristan’da, tek başına… Çoktan ahret yolculuğa çıkmıştır bile…

Günlerdir ülkemde yaşanan olaylar yüzünden kendimi hiç bu kadar “hazımsız” hissetmemiştim yaşamım boyunca…

Ruhsal olarak çektiğim sıkıntı, midemin üzerinde bir ağırlık oluşturmuş ve bu yüzden de bir iki gün ağrı çekmiştim doğal olarak…

Ta ki iki gün önce yolda yürürken kaldırım ortasına konan bir demir direğe dizimi çarpıncaya dek sürdü bu ağrı…

O çarpmanın etkisiyle midemdeki “ülke gündeminin hazımsızlığı” bu sefer de kendini fiziki acıya bıraktı…

Bir anda dizimle ilgilenmek ve onu iyileştirmenin yollarını denemek zorunda kaldım… Önce şişmesin diye uygulanan “buz” terapisi, ardından morarmasın diye Lasonil adlı pomatla tedavi iyi yapmaya yetti dizimi…

Sonra fark ettim ki… Midemdeki ağrı da geçivermiş…

Ancak ruhumun derinliklerinde hâlâ bir şeyler oluyor, hissediyorum…

Dün ağabeyim Erol Yurderi ile birlikte Boğaziçi silüetini seyrederek yaptığımız konuşmalar geldi birden aklıma… Konuşmalarımızın bir anında bana “Hücrelerin gibi olmak yeterli” demişti…

“Bencil ve hırslı”, “birbirimiz arasındaki işbirliğini reddedici”, "uyumsuz", “benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranan” biz insanoğlu’na inat, bedeni oluşturan milyonlarca hücrenin birbiriyle uyumundan bahsediyordu bana…

Ve biraz da sitemkâr olarak, sitesine çok önceleri eklediği Deepak Chopra’nın “Hücrelerim Gibi Olmak Yeterdi” yazısını okumamı tavsiye ediyordu…

Ona okuyacağıma söz vermiştim… Ve okudum da bu sabahın en sessizliğinde… Özümsemeye çalıştım…

Elbette o yazıyı sizlerle de paylaşacağım da…

Şu an Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ı sonsuzluğa uğurlarken, Hürriyet’in internet sitesinde de Kuddusi Okkır’ın cenaze töreninden bahseden bir haberi yayına koydular… Haberin başlığı “Cenazeye bile gelmekten korktular” diyor bu haberin başlığı…

Şu an yoğun bir kalabalık cemaat ise Hasan Doğan’ı uğurluyor …
Naaş musalla taşında…
Kuddusi Okkır ise Kabristan’da, tek başına…

Midemdeki ağrı geçmiş, yerini ruhsal anlamda derinlerde yaşanan bir ülke gündemini yaşamakta…

Bedenimdeki tüm hücreler ise birbiri ile uyumlu çalışmakta, görevini kusursuz yapmakta…

Ve son söz olarak da şunu eklemek istiyorum bu yazımın sonuna…

“Sonsuzluk içinde düşünün kendinizi, o zaman unutursunuz bütün derdinizi…”

Şimdi yazdığım bu cümleyi düşünmeye ve başarmaya çıkıyorum, evin arka terasına çıkıp, sonsuzluğa gözlerimi dikerek…

Bu arada sizleri de ağabeyim Erol Yurderi’nin www.dogruyasam.com sitesine eklediği “Hücrelerim gibi olmak yeterdi” yazısıyla baş başa bırakıyorum…

Hepinize sevgiyle….

*****


"Hücrelerim gibi olmak yeterdi..."

Spiritüel bir yaşam sürmek ne demek?
Bana ruhsallığın ilkelerini kim öğretebilir?

Şaşıracaksınız ama bedenim bana ihtiyacım olan her şeyi öğretebilir.

Bedenim her şeyi daha sabırla ve kendini adamış bir şekilde benden iyi yapıyor.
Bedenimdeki hücreler Yaşama tamamıyla katılmada hiçbir sorun yaşamıyorlar.

Trilyonlarcası bir arada aynı sessiz anlaşmaya imza koymuşlar. Bu anlaşmada en sıradan insanın da, en spiritüel insanın da kıskanacağı özellikleri sahipler. Paylaştıkları bu değerler her bir hücrenin neyi yapmayı kabul edip, yaptıklarını içermektedir.

YÜKSEK AMAÇ: Bir hücre önce bedenin hayrına, sonra kendi bireysel hayrına çalışmayı kabul eder. Eğer gerekirse bedenin yaşam sürecini korumak için ölmeyi kabul eder. Onun yaşamı, bizim yaşam süremizin yanında çok kısa olmasına rağmen. Deri hücreleri her saat binlerce ölür. Bağışıklık sistemi hücreleri mikroplara karşı savaşırken ölür. Hücrenin yaşamı söz konusu olsa bile bencillik gibi bir seçimi olamaz.

İLETİŞİM: Her bir hücre bir diğer hücre ile temastadır. Mesaj taşıyan moleküller, ufacık bir niyet ve düşüncenin gerektirdiklerini haber vermek için en uzak köşeye dahi koştururlar. Bu görevden çekilme yada haberleşmeyi reddetmek gibi bir seçimleri olamaz.

FARKINDALIK: Hücreler andan ana adapte olurlar. Onlar aniden ortaya çıkabilecek durumlarla başa çıkabilmek için esnek kalırlar. Sıkı kalıplara, alışkanlıklara bağlı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

KABULLENME: Her bir hücre bir diğerini eşit önemde kabul eder. Bedendeki her bir fonksiyon bir diğerine bağlıdır. Tek başına hareket etmek gibi bir seçimleri yoktur.

YARATICILIK: Her hücrenin kendine has fonksiyonları varsa da (karaciğer hücreleri, elli ayrı fonksiyonu yerine getirebilirler), bu fonksiyonlar yaratıcı bir şekilde birbirleri ile kombine olabilirler. Bir kişi daha önceden hiç yemediği bir yemeği sindirebiliyorsa, hiç düşünmediği bir şeyi düşünebiliyorsa, daha önce hiç görmediği bir şekilde dans edebiliyorsa bu nedendendir. Eski davranışlara asılı kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

OLMAK: Hücreler dinlenme ve harekete geçme evrensel döngüsüne aynen uyarlar. Bu döngü kendini her ne kadar hormon seviyelerinin, kan basıncının, hazım ritimlerinin iniş çıkışları olarak kendini gösterse de en belirgin ifadesi uykudur. Neden uyumaya ihtiyaç duyduğumuz tıbbi bir gizemdir ama eğer uyumazsak fonksiyonel bozukluklar ortaya çıkar. Bedenin hareketsizliğinde gelecek kuluçkaya yatmış durumdadır. Aşırı hareketli olmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİMLİLİK: Hücreler en az enerjiyi tüketirler. Tipik bir hücre, hücre duvarının içinde sadece üç saniyelik yiyecek ve oksijen tutar. Tam bir teslimiyet halinde rızkının verileceğini bilir. Aşırı gıda, hava ya da su tüketimi, ya da istifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

KAYNAĞA BAĞLILIK: Ortak genetik mirasları nedeniyle hücreler temelde aynı olduklarını bilirler. Karaciğer hücrelerinin kalp hücrelerinden farklı olduğu ya da kas hücrelerinin beyin hücrelerinden farklı olması onların ortak kimliklerini sorgulamaz.. Çünkü bu hiç değişmeden aynı kalır. Laboratuarda onların ortak kaynağına geri giderek bir kas hücresi genetik olarak bir kalp hücresine dönüştürülebilir. Hücreler kaç kez bölünürlerse bölünsünler kaynaklarına bağlı kalırlar. Bunun dışında kalmak gibi bir seçimleri yoktur.

VERİCİLİK: Hücrelerin ana aktivitesi vericiliktir. Bu tüm diğer hücrelerle entegrasyon içinde olmak demektir. Kendini vermeye adamak, alıcı olmayı da otomatik olarak beraberinde getirir. Bu döngünün öbür tarafıdır.. İstifçilik gibi bir seçimleri yoktur.

ÖLÜMSÜZLÜK: Hücreler kendi bilgilerini, deneyimlerini, becerilerini hiçbir şey esirgemeden çocuklarına aktarabilmek için ürerler. Bu gerçek bir ölümsüzlüktür, fiziksel planda ölü gibi olsalar, fiziksel olmayan planda kendilerini korumaya devam etmektedirler. Nesiller arası uçurum gibi bir seçimleri yoktur.

Hücrelerimin akitlerine bakınca hepsinin kelimenin tam anlamıyla spiritüel olduğunu görebiliyorum. Bu niteliklerini anlatabilmek için bir başka etiket kullanabilmem imkânsız.

Her şeyden önce, yüksek amaç teslimiyet, diğergamlık olarak da alınabilir. Farkındalıklarında hem her an uyanık ve adapte olmaya hazır oluş var. Ama bedenimin tüm bu etiketlerle hiçbir işi yok. Ona göre bu nitelikler günlük yaşam varlığının içine dokunmuş halde. Bu özellikler milyar yıl süren biyolojik evriminin içinde oluşan yaşamın içsel zekasını taşıyorlar..

Tek bir hücrenin yapısını inceleyecek olursak, teslimiyet, farkındalık, birlik bilinci gibi bir şey göremezsiniz. Bu nitelikler, bakteri, mayalar ve amipler gibi tek hücreli organizmalarda bulunmaz.

Yaşamın gizeminde, tüm potansiyelinin ortaya çıkması için sonsuz sabır ve dikkat vardır. Tek hücreli varlıkların binlercesi bağırsaklarınızda yaşar ve bağırsaklarınız onlar olmaksızın yiyeceklerini hazmedemezler.

Evrim hep ileriyedir ama nerden geldiğini bilir ve hiçbir şey kaybolmaz. Şimdi bile bedenimi bir arada tutan bu sessiz anlaşma bir sırdır. Çünkü anlaşmayı göremeyiz.

Her gün ikiyüzelli çeşitten fazla hücre günlük işlerinin başına geçiyorlar, elli değişik fonksiyonu yerine getirebilen karaciğer hücreleri gibi. Ve bu fonksiyonlarını bırakıp adale, kalp, ya da beyin hücrelerinin işlerine karışmıyorlar. Eğer bir fonksiyonu bıraksalar sonumuz olur.

Annenin rahminde döllenen ilk hücre milyarlara bölünürken dahi kaynakla ilişkisini bellek seviyesinde koruyor. Ben hala o ilk hücreyim ve eğer bir ruhum varsa onun hakkında bildiğim şey önce benim bedenime söylenmiş olmalı.

Yaşamın gizemi, kendini benim ile ifade edecek bir yol bulmuş. Bu nedenle buradayım.

Acaba bu amaca uygun hareket ediyor muyum?

Listeyi tekrar okursanız ve seçimleri gözden geçirirseniz görürsünüz ki, bu davranışlardan birini seçmiş olsak, bedenimizin ölümü ile neticelenirdi.

Zira biz insanlar bencil ve hırslıyız. İşbirliğini reddetmekteyiz. Ben, benden daha önemli hiçbir yüksek amaç yokmuş gibi davranmaktayız. Kendi parçalanmış karmaşıklığımızda, kendi içimizde var olan o mükemmel spiritüellik modelinin farkında değiliz. Onlar ise evrimleştikçe yaşamın devamı için neye gerek duyduklarını çok güzel öğrenmişler.

Bedenimiz kazanılması asırlar almış olan bilgeliğini fırlatıp atmak istemediği için ruhsal yaşama giden yolu dile dökmez. Kendi kişisel yaşamlarımızda acı çekmemizin nedeni, bedenimizi ayakta tutan ruhsal anlaşmanın tam tersine davranmayı bilinçli bir şekilde seçmemizden kaynaklanmaktadır.

Deepak Chopra, MD