9 Mart 2006 Perşembe
"Kadınlar Günü" Sadece Senede Bir Gün mü Kutlanmalı?
Artık kesinlikle karar verdim... Biz erkekler, senede bir gün Kadınlar Günü'nü kutlamıyoruz, Allah'ın her günü biz erkekler için "Kadınlar Günü"ymüş...
Durup dururken bu konu da nerden çıktı böyle demeyin... Kafama esti, çıktı işte birdenbire... Çünki her gün, her an, hep aynı düşünce içindeyim de ondan... Genelde her yerde biz erkeklerin sözü geçer derler hep ya, hani en son söz de erkeğe aittir; Pehhhh!.. Bunu diyen her kimse ne büyük palavra sıkmış...
Kadınlarımızı hep "onaylama" halinde değil miyiz, Allah'ın her günü... Evet son sözü söylemek hep biz erkeklere düşüyor düşmesine de; O da "haklısın anneciğim", "haklısın karıcığımm" veya içinde "haklı" kelimesi geçen bir sürü cümle olmuyor mu? Oluyor, bal gibi oluyor hem de... Bu "onaylama" halini bekar ve evli erkeklere isterseniz bir sorun bakalım, hepsinden aynı yanıtı alacağınızdan adım gibi eminim...
Biz erkeklere göre;
Doğurgan bir dişidir çünki; düşüncelerimizin geniş kalçalı evreni kadınlarımız...
Ne onlarsız olunuyor, ne onlarsız yaşanıyor... Yaşam işte, hep böyle gelip geçip gidiyor...
Bize de bunları bir kez daha yazmak düşüyor...
Yorul kalbim yorul; Kadınlar, doyulmaz bir koşudur...
Yorul kalbim yorul; Kadınlar, yaşamanın öbür adıdır...
Yorul kalbim yorul; Kadınlar, ölüme bir başkaldırmadır...
Yaşamak bir öykünme olsa da...
Kadınlardan alınan mutluluk işte böyle ince bir ırmaktır içimizde...
Evet, "kadınlar" hakkında yazı yazmak tehlikelidir biliyorum. "Kadınlar" hakkında ufak bir yazı bile olsa bu yazdıklarınız, sonrasında ne yazarsanız yazın, hayatın gerçeğine doğru kaçınılmaz olarak sözcükleriniz yine aynı kalacaktır...
Çünki biz erkeklerin dilimize pelesenk edindiğimiz o kelime hiç aklımızdan çıkmıyor ki;
"Haklısın!.. Haklısın!.. Haklı!.."
Ertan Yurderi
14 Ocak 2006 Cumartesi
Kuş Gripli Karga İstanbul'da...
Üst Manşet: (9 sütuna manşet de olabilir): "Karma Kargam": "Gakkkkk, yediniz mi b..ku bakkk" dedi
Alt Manşet: Son günlerde ortalığı kasıp kavuran kuş gribi mağduru bir kargadan çarpıcı açıklamalar...
Spot 1: Fındıkzade'de bir evin terasına gelen bir karga "Gaaak, yediniz mi b..ku bakkk" dedi...
Spot 2: Evinin çatısına çıkıp "Karma kargam konuştu: Sonumuz geldi" diyen bir vatandaş, "Nolacak bu memleketin hali? Ben kargamı, martımı ve aklımı geri istiyorum" derken güvenlik güçlerince etkisiz hale getirildi...
Öykü bu ya... (AA, Istanbul, 19.02.2007)
Malum... Sizlere yine benim şu meşhur kargam'dan bahsedeceğim CAN'larım... Hani benimle geçen senelerde "karma" yaratan şu acar ceviz hırsızım "karma kargam"dan söz edeceğim yani... Benden daha meşhur oldu gitti ya şu sanal çevrede, işte ondan bahsedeceğim... Hem seviyorum keratayı, hem de uyuz kapıyorum ya neyse biz hemen öykümüze geri dönelim...
Bugün yine geldi bizim terasa "Karma Kargam"... Ağzında da nerden aşırdığını bilmediğim kocaman bir et parçasına benzer bir şey... Karga'yı ilk farkeden hatun içerden ciyaklayarak bağırıyor bana... "Koş ayol koş... Senin karga geldi... Ağzında da kocaman bir yılan"...
Hatuna yarı sinirli, yarı yatıştırıcı şekilde mırıldanarak; "Ya Hatun, karga bu şehir hayatında yılanı nerden bulsun... Olsa olsa" diye fikir yürüteceğim yürüteceğim de o an fikir yürütecek bir şey de aklıma gelmiyor... "Eee, kem, küm" diyorum... En iyisi terasın kapısına kadar gidip bakayım da susturayım şu hatunun çenesini deyip yarı koşarak terasın kapısına kadar geliyorum...
Hakikaten bizim karma karganın ağzında kocaman bir yılan... Gözlerime inanamıyorum...
Gözlüklerimi takıp bir kez daha baktığımda da, o ağzındaki yılana benzer şeyin kocamannn bir bağırsak olduğunu görüverince hem içim biraz rahatlıyor, hem de biraz da kalkıyor...
İçerde avaz avaz olan hatuna "Gel hanım, korkacak bir şey yok, bak bizimki bu bayram nevaleyi kapmış tıkınıyor" diyorum... O da bana; "Ayyy ağzındaki o iğrenç şey de ne peki? Nerde yiyecek, kov şunu görmesin gözüm" diye bir yandan da bana homurdanıyor...
İçimden hanıma; "Adamın canı canlı kokoreç istemiş... Nerde yiyecek, herife içerde sofra kuracağım, yanına da bir büyük açacağım, bir tek de ben atacağım, birlikte demleneceğiz tövbe tövbe" diyip ben de homurdana homurdana terasın kapısından dışarıya çıkıyorum... Şunun söylediğine bak... Ne bileyim ben nerde ne yiyecek? Karga bu, sabah değil ki; kendi b.kunu yesin... Zaman öğleden sonra... İşkembei kübradan yiyecek bir b.k bulmuş işte...
Neyse terasa çıkıp yanına kadar gidiyorum karma kargamın... Onda ise tık yok... Hiç korkmadan afiyetle tıkınmaya devam ediyor... Yerken de o bağırsağın içindeki her türlü zerzevatı etrafa saçıyor tabii ki... Burnumun direği kırılmak üzereyken herifçioğlu'yla yine gözgöze geliyoruz... Başlıyoruz gözden göze karma yaratmaya...
- "Na'ber koçum? Ne var ne yok? Uzun zamandır uğramıyordun bu balkona? Şimdi ne b.k yemeye geldin" diyorum...
- "Dur orda!.." der gibi dikleniyor ve iki kanatını iki yana açarak üzerime doğru geliyor...
- "Noldu len? Beni korkutacağını mı zannediyorsun... Bak ben şimdi senin!!!..." diyecek gibi oluyorum...
- "Gelme, gelme diyorum sana... Bir öperim seni, kuş gribimi geçiririm" diyor...
-"Hadi len... Sen grip olsan çoktannn kuş cennetini boylamıştın, burda ne işin var şimdi" diyorum...
- "Abüü" diyor... "Bizim camiayı bilirsin... Biz ne bulsak götürürüz midemize... Şimdi bizim yüzde 90'ımız bu kuş gribini kaptı, ona buna bulaştırırız artık" diyor...
- "Öyleee miiii!.." derken hakikaten de söylediklerinin akla mantığa yatkınlığı var diye düşünmeden de edemiyorum... Bunlar gerçekten de ne bulurlarsa yerler, ölü kuş etleri, onların dışkıları vs.. vs.. Desenize bu grip asla gitmeyecek bu memleketin üzerinden..
Ve sözlerine inci gibi sözler dizeleyip devam ediyor konuşmasına...
- "Abüü senin aklına daha gelmiyor... Biz bilirsin, ağzımızın tadını iyi de biliriz... Tarlaları talan etmeyi de severiz... Oralarda hem tıkınırız hem de ıkınırız hani... Anla Türkiye bir tarım ülkesi gaakkk..."
İşin vehametini büyüttükçe büyütüyor bizim karma kargam... Gözümü korkutup duruyor... Hakkaten de doğru... Şimdi bir sürü kuş, karga vs... hepsi uçuyor, sebze ve meyve üreten tarlalardan seralardan besleniyorlar... Oralarda tıkınırken de mıçıyor, hatta uçarlarken bile hedefi 12'den vuruyorlar... Ne yapacağız şimdi? Endişelenmeye başlasak iyi olacak... Bu haberi en kısa zamanda Reha Muhtar'a geçmek gerek, yoksa ondan haberi atlatıp "AZ SONRA"ları bol bir kanala mı geçsem diye düşünürken bizim "Karma Kargam" devam ediyor...
- "Abüü şu Kamil Martı'ya sinir oluyorum..." diyor...
- "Kamil Martı'da kim??"
- "Abüü bak karşıki damda bizleri dinliyor sırıtarak... Biliyor musun onlar da ailecek "kuş gribi"...
- "Nasııl yaniii?"
- Onları bilirsin onlar denizden tıkınırlar balık bulurlarsa, bulamadılar mı da sizin çöp attığınız yerlerden tıkınırlar... Siz ölü tavuklarınızı, kuşlarınızı yarısını gömüp, yarısını da şehir çöplüğüne atmıyor musunuz? Ayrıca gripten bir sürü zerzavat kuş da oralarda telef oluyorlar... Martılar da bizim gibi leş yiyiciler abüüüü...
- "Git artık ulan "karma karga"m... Sesini duymak istemiyorum... Sen beni bayram üstü tirt etmeye mi geldin oğlum terasa... Git nerde zıkkımlanırsan zıkkımlan. Benim de boşuna asabımı bozma.." diye sesimi yükseltirken...
- "Ne sinirleniyon abüüü... Ne var şimdi seni uyardıksa... O kadar karmam var seninle, o kadar cevizini, kestaneni yedik balkonda... Seni uyarmak boynumun borcu biliyorsun..."
- "İyi de be oğlum, senin ağzından iyi bir "gakkk" çıkmaz mı?
- "Abüüü o Kamil Martı senin daha civciv'ken tavuğunu yemedi mi?"
- "Yedi..."
- "Ne üzülüyorsun o zaman? Bırak onlar da ölsün..."
- "Oğlum olur mu be... Onunla karma takılmıyorum... Hem o zaman Köprü-Adalar arasında ben kime simit atacağım?"
- "Şunun düşündüğüne bak... Abüüü sen kuş akıllısın galiba..."
- "Ne diyorsun sen ya... Küstaha bak..."
- "Abi siz de bizleri, biz hayvanları yemeyi terk edin... Bak önce bir kuduz virüsü çıkardınız, bir sürü kedi-köpeğinizi bilumum haşeratı itlaf ettiniz... Sonra deli dana çıkardınız... Ete hasret kaldınız... Denizlerinizi yine sizler kirlettiniz, civalı pis diye balık yiyemez oldunuz... Eh şimdi de kuş gribi çıkardınız işte... O minik civcivken yere göğe sığdıramadığınız piliçlerinizi beyaz camlar ardında evire çevire kızarttığınız için yiyemez olacaksınız... Siz bu gidişle var ya ...
- "Hay ben senin gibi karganın!!!..."
- "Ben de senin gibi insanın!!!..."
- "Şanslııııı... Gel oğlum buraya, burada ağzına layık bir piliç var..." deyiverdim... Ona da demez olaydım...
Şanslı malum, evin tekir kedisi... O da yattığı koltuktan, "Ulan şurada uyuyup göbek büyütmek varken bu bayram günü iş emri de ne ola ki? Tatildeyiz, tatilde hopppp... Bir rahat yok mu evde kediye" der gibi yattığı yerden yarı uyur, yarı uyanık vaziyette teras kapısının kenarına kadar geldi...
Daha önce de bu malum "karma kargam"la bir karşılaşmaları olmuştu terasta... Karga'dan bir gaga darbesi almıştı da, uzun müddet terasa bile çıkamamıştı...
Kapının ağzından, "Çektir git!!" der gibi "Maouwwwww"u çekti, sonra döndü içeriye yatmaya doğru giderken...
"Karma kargam" da ona güzelce bir "Gakkkkkkk!!!" deyip uçup gözden kaybolup gitti...
Biliyor musunuz dostlarım? Ben bu gidişin ardından gözyaşı bile döktüm... Bilmiyorum ki neden?
Sizce, onunla yeniden karşılaşabilecek miyim endişesi sarmış olabilir mi şu kocayüreğimi?..
Bu yazım da diğerleri gibi, nice yitip giden ve günü geldiğinde de yitip gidecek olan tüm karmalarıma, armağanım olsun...
Ertan Yurderi
2 Kasım 2005 Çarşamba
Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...
Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...
Yüzü akşamla örtüktü... Başucunda beklerdi ruhu, kanatsız bir karga şaşkınlığı içinde...
Yüzü; durmadan yaprak döken rüzgarlı bir yüzdü kuytuda... Nerden kopup geldiği belli olmayan kimin küskün yüzüydü bu acaba? Durmadan yaprak döküp yer yer karartırdı gündüzünü... Varlığından yansıyan bir gölge yoktu durgun suyunda...
Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...
İncecik, rüzgarlı bir yüzdü bu tükenmez kargaşada, durmadan "yağmakla" yenmişti belki kör bir korkuyu... Durmadan, hiç durmadan "yağdıkça" ürpertiyordu suyu; kimsesiz bir kente yaprak yağdırandı o baştan başa...
Çisil çisil Çisel'iyordu zaman...
Terkedilmiş bir sarayda, kimler bırakmıştı onu, yok ki bir bilen... Gizli bir yüz belki... Bir yığın yaprakla örtülüydü VAR'lığı... Anlaşılmaz seslerin dört bir yanından sardığı... Bir yığın ki, yaprak döküp güçlükle ancak eksilendi...
Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...
Karşıdan gelen çılgın çığlıklar neydi çığlık çığlığı üstüne... Bir sönen bir parlayan gözler kuşatmıştı çevresini... Yüzü; durmadan yaprak döken rüzgarlı bir yüzken kuytuda.. Bir AN, gölgesinden tek satır yansıtmayıp durgun suya bırakmıştı kendini...
Derken sıyrılıp düştü "yağmakla" yeniden suya... Ses verdi, kendi çığlığına... Hep yağan bir yüz olmaya ve yağdıkça örten her şeyi olmaya yeniden karar verdi...
Çünki; Çisil Çisil Çisel'iyordu zaman...
Ertan Yurderi
15 Ekim 2005 Cumartesi
Tepkisizliğimize tepkiselliğim...
Ne güzeldir değil mi? Dalgalanan denizde, fırtınanın veya kasırganın allak bullak ettiği sularda, karadan birinin didinmesine bakarak, sessiz kalmak...
Bir kıvanç değil bu, başkasının acısına duyulan üzüntüden uzaklığın verdiği duygudur, elbet...
Ne güzeldir değil mi? Ölüm ve öldürülmek korkusundan uzak, azgın savaşların kudurmuşluğunu görmek ve keyiflenmek bir TV'nin beyazcamı ardında, içerken sıcak çaylarımızı, kedimizi de kucağımıza katarak...
Ne güzeldir değil mi? Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere çıkaran bir tapınağa sığınmak...
Oradan da bakabilirsin sessizce; çabalarına ve yanılgılarına başkalarının...
Yaşamın dar yolunu aramalarına...
Yorgun, boş dolaşmalarına, gülümsersin...
Kendini beğenmişliğe, çekişmeye, yükselmeye, yönetmeye, didinmeye ve vesaire vesaire vesaire'sine erinir ve yerinirsin...
Ne güzeldir değil mi? Gövdemizin yapısına uygun, tüm acılardan uzak kalmak... Pek az bir duruş gerekmekte ayakta kalmak için yaşam süremizde.
Yine de tatlı günler geçirmek istenebilir. Ancak doğanın büyük konakları bile, bir eğilim duyabilir yeryüzü katmanlarına...
Kırılıp yok olmak ister bir deprem sarsıntısıyla binlerce kilometre uzaklardan sokulurken yakınlarına...
Sadece beş sütuna atılan bir manşet haber olarak kalır, çıkar gider hafızalarımızdan daha sonra...
Hiç izledik mi bir boy aynasında kendimizi?..
Ne korkunç, ne karanlık gece ve gündüzler içinde geçip gitmekte şu kısa yaşam yüzümüz ve yüzümüzdeki kırışıklıklar...
Bilinmez mi hiç, doğanın gövdesel acılarından uzaklığı gibi, ruhumuzun korkularından, kuşkularından, endişelerinden ve öfkelerinden sıyrılmış bir şekilde, sevinçle; mutlu, huzurlu ve sevgi içinde yaşamak isteğimiz...
Ne oldu, neler oluyor bizlere?..
İşte bu nedenledir ki; düşüncelerimin karmaşıklığında, tepkisizliğimize tepkiselliğim depreşiyor ve bu satırlarla bir kez daha paylaşıyorum sizlerle...
Bu yaşama suskunluğunuz ve tepkisizliğiniz niye?
Susmayın ve susturmayın hiçbir zaman gönüllerinizi, konuşun, konuşturun klavyeler ardından kalem tutan yüreklerinizi...
Güneş doğum sancısı çekerken gebeliğinin, sabahın en er saatini belirliyor duvar saatimin tiktakları...
Yeni bir günle birlikte, yine kendimle birlikteyim...
Ertan Yurderi
14 Ekim 2005 Cuma
İtlaf Edilenlere İthaftır ...

Dün son kez yine gördüm onu, bir camın ardında...
Dönüyordu kaderine raks ederek yavaş yavaş...
Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...
Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...
Sesi yakınlardan da gelmiyordu uzun süredir...
Kendini betonlaşmış şehrin sokaklarından uzaklaştırmıştı çok önceleri... Ara sıra bulsa da kendine sığınacak ufak bir sığınma evi, camlar ardındaki donuk ten rengiyle bu raksı hiç mi hiç değişmeyecekti...
Yine kaderine dönecekti, yine ısıtarak ve yakarak içini...
Direnirken son kez yaşama diğerleri gibi, değince bedenine ölümün soğuk rengi, gözünün önünde oluşan sis perdesinin ardında, çocukluğunu ve büyüdüğü yerleri hatırladı...
Yemyeşil bahçede neşe içinde koşuşturuyordu çığlık çığlığa, etrafında da sevdikleri... Esen her meltemin kokusunda kollarını açıp solukluyordu yaşamını biteviye, yetişkinliğe ulaştırıyordu kendini doyasıya...
Taa ki o gün, o kara büyük araba gelince evlerinin önüne, anlamıştı o, başına gelecekleri... Küçüklüğünden bu yana onu gözeten, büyüten ve genç bir yetişkin yapan eller, şimdi onu bambaşka yabancı ellere hediye gibi sunuyordu adeta...

Sönerken gözündeki yaşamın son feri, onu aydınlatan ışığa son kez bakarak gülümsedi... Konarken buz gibi bir odaya bedenleri parçalara ayrılanlarla birlikte, ayrılmadığına da seviniyordu tümünden...
Onu bekleyen koskoca şehrin bir caddesinde neon ışıklarıyla süslü bir dükkanın içindeki sıcak bir odaya koydular soğuk bir demirden şişi içinden geçirerek...
Dönmeye başladı kaderiyle raks ederek...
Kaderine dönüyordu, ısıtarak içini...
Isındıkça eriyor, eridikçe tatlandırıyordu bedenini...
Kaderinin son dönüşüydü bu ne yazık ki...
Ham’dı, pişti ve zaman doldu işte... İnce bir jelatin kağıdına sarmalladılar ısınmış bedenini, bir ev sıcaklığına yolcu ettiler... Bir tabağın içinden üleşildi, bütünleşti onlarla da... Evin minik kedisinin midesi bile nasiplendi bu üleşilmeden...

Ardında kalan üç beş kemik parçası ve birkaç deri parçası bir poşete kondu, şehrin uzaklarındaki çöp yığınlarının içinde kaybolmaya gönderildi, diğer yitip gidenlerle birlikte... Orada da nasiplendirildi mi birilerine bilinmez burası ise bir muamma...
Bugünlerde ise, garip isimli bir virüs uğruna, çuvallar içine konarak itlaf makinesinin içinde yaşamları sona erdiriliyor çoğunun...
Bu yazgısal son ne tuhaftır, bu yazı da itlaf edilen binlercesine bir ithaftır...
Ertan YURDERİ
27 Haziran 2005 Pazartesi
Zugaşi Berepe (Denizin Çocukları) ve Çernobil
"Sultan Makamı" TV dizisinin müziğiyle ilk kez tanıdım Kazım Koyuncu ismini... Balat-Fener semti arasına sıkışıp kalan hayatları anlatan güzel bir diziydi seyrettiğim... Her "Sultan Makamı" müziği çaldığında içimden bir şeyler kopup gidiyordu sanki... Senaryo yazarının hayalinin içine "Sultan Makamı"nın müziğiyle dalıveriyor, yaşıyordum o hayatları... Kazım Koyuncu, müziğinin ezgileriyle, yaşanan o hayatları çok güzel hissettiriyordu bana...
Evet Kazım Koyuncu'nun aramızdan ayrılmasına hepimiz çok üzülüyoruz onu her düşündüğümüzde... Yaptığı "Laz Rock" müziği o kadar etkiliyordu ki dinlerken beni... Onu dinlerken Karadeniz'in kokusunu, Karadeniz insanının yüreğini hissediyordum gitarından çıkan her ezginin tel nağmesinde...Bundan böyle ulus olarak, oralarda, o bölgelerde ve diğerlerinde yitip giden, genciyle, yaşlısıyla tüm insanlari hatırlayıp duracağız, gözyaşlarımızı yanaklarımızda kurutarak...
Sebebi ise belli... Çernobil denilen felaket yüzünden elbet...
Yıl 1986, Nisan ayının 26'sıydı... Çernobil santralinin dördüncü ünitesinde yapılan bir deney sırasında meydana gelen kaza, yüzyılın en büyük nükleer faciası olarak tarihe geçmişti.O gün o faciada 31 kişi hayatını kaybetti, ancak radyoaktif maddeler uzun yıllar içinde etkisini gösterdiği için kazadan tam olarak kaç kişinin etkilendiği net olarak bilinmiyor hala günümüzde de.
Çernobil'i lanetliyorum, bir kez daha yeniden ve yine yine her hatırladıkça...
Bir o kadar da o günlerdeki siyasileri de...
Hatta o günlerde devlet TV'sinde "Çay içmek faydalıdır" deyip höpürdete höpürdete çay içen o günlerin popüler bakanı Cahit Aral'ı da iyi duygularla hatirlayacağımı kimse söyleyemez...Çernobil gerçekten de o günlerde hem patladığı o ülke topraklarını ve insanlarını, hem de ülkemiz topraklarını ve insanlarını çok kötü vurdu...
Kazanın ardından Doğu Karadeniz'de kanser vakaları artış gösterdi. Uzmanlar ise, kanser vakalarının kazayla ilgili olup olmadığının bilinmediğini söylemekle yetiniyorlar... Ancak bölgede hala kaybolmamış radyasyon nedeniyle kadınlarda en çok meme, erkeklerde ise akciğer kanserine rastlanıyor.
Ülkemizde o zamanlarda hiçbir önlem alınmadığı için ve halkımız da radyasyon konusunda hiç bilinçlendirilmediği için normal yaşantısına devam etti "Bize bir şey olmaz" edasıyla... Suyunu içti, sütünü içti, sebzesini ve meyvesini yedi... Tonlarca çayını topladı, onları içti veya onları ülkemizin birçok yerine dağıttı... Hatta belki de şu anda içtiğimiz çoğu çaylarda bile o günlerden izler vardır...
Çernobil'in radyasyon etkisi bilmem kaç yüz sene bu topraklar üzerinden hiç geçmeyecek... Ancak o zamanlar çok tartışılan bu konu şimdilerde ise unutulup gitti... Yaşam sanki normalmiş gibi o bölgedeki tüm insanlar gibi bizler de yaşamlarımızı sürdürüyoruz maalesef... Evet bir vurdumduymazlik misaliyle hayat yaşanıyor, yaşanmaya devam ediyor ve edecek de çaresiz...
Oysa ülkemizdeki tüm hastaneler, hastanelerin tüm bölümleri Çernobil kazazedeleri ile dolup taşıyor her gün... Dertlerine derman arayan onlarca, yüzlerce, binlerce hasta ve hasta yakınları çare bulabilir miyiz umuduyla o ilden bu ile hastane hastane, doktor doktor koşup duruyor hala umutla...
Genç-yaşlı demeden çoluğuyla çocuğuyla o bölgede her gün bu sebepten yitip giden çokça da beden var bu ülkede... Artık bu tür ölümlere normal sıradan ölümmüş gibi bakıverir olmuşuz, hiç kimsede tek bir tık yok, tepki vs. yok... Acılarımızı da içimize gömük bir vaziyette yaşar olmuşuz... İçimiz yanmakta ama sesimiz soluğumuz çıkmaz vaziyetteyiz hepimiz...
Konuşmuyoruz, konuşamıyoruz bile... Konuşsak bile dönüp gelecekler mi yitip gidenler...
Ancak, arada bir o bölge insanından ünlü bir işadamı veya ne bileyim bir sanatçı vs. ölümüyle hatırlıyoruz o bölge insanlarının çektiklerini, üzüntülerini... Oysa diğer yitip gidenler gibi şu an hastalıklarıyla ölümüne boğuşanlar, onlar da bizim canımız, ciğerimiz... Bu ulusun evlatları herkes...
Aradan birkaç gün daha geçecek ve biz nicelerini unuttugumuz gibi Kazım Koyuncu'ları da unutacağız, Ayşeleri de, Fatmaları da, oralarda daha yeni dogmus Çernobil hastalıklı bebelerin isimlerini de...
Ya arkadaşlar, içim çok yanıyor... Gözyaşlarım bile ıslanmıyor artık pınarlarında... Boğazım ise düğüm düğüm oluyor...
Kulaklarımda ise; Karadeniz'in o yemyeşil çay kokulu yüksek yaylalarında, elele tutuşup kemençe sesinin nagmeleriyle yaşamlarını yitirip giderken bile halay çeke çeke gökyüzüne yükselen Zugaşi Berepelerin (Denizin Çocuklarının) seslerini duyar gibi oluyorum... Hepsi bizlere yüzlerindeki gülümsemeyle o gittikleri yerden sesleniveriyorlar:"İşte geldik gidiyoruz... Hoşça kalın, ey halkımız... Unutmayın bizi..."
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






