26 Ocak 2010 Salı
"I don't need sex..."
"I don't need sex..."
Neden mi? Nedeni çok basit...
Bir öpülmedik "kulağımızın arkası kaldı" da artık, ondan...
Her gece her gece 3'ü yakalayacağız, bulacağız diye milletin zaten iflahı kesildi...
Bu yüzden millette ne düşünce, ne hal kaldı, ne de derman...
Bir de üstüne, her Allah'ın günü suya sabuna ha bire zam...
Elektriğe, doğalgaza, benzine, motorine ha bire zam...
Ama sıra memura, işçiye, emekliye gelince: "We fucks you..."
Tamam anladık, "The goverment fucks me every day" de...
Bu böyle gitmez be arkadaş...
Artık gaflet uykusundan uyanmak, bu gidişata "bir durun artık ya" demek lazım...
Bu gidişatı üslubuyla protesto etmek lazım...
Her eve, her bireye bu yukarıdaki tişörtlerden birer tane lazım...
Giyeceksin bu tişörtleri, çıkacaksın topluca Taksim'e...
Tabii ondan sonrası "Hak getire"...
Bu tişörtü "Anlayan anlar"...
Anlamayana da itina anlatırsın orada...
Ya da sen daha iyi anlatırsın derdini karakolda...
"Ha uşağum, bunun Türkçesi yok mudur daaaa!.." diyen de çıkabilir bak şaşırma...
İşte onu giymek için sıkı bir popo ister...
Hani şöyle "Shakira" tarzından...
Bu tişörtleri yaratanlar sanki Maharishi Mahesh Yogi'den "Yaratıcı Zeka" kursu almış gibiler...
"Yaratıcı Zeka" demişken, malum biz Türklerin aklı, "Ya kaçarken, ya da mıçarken" geldiği için, bunun hangi "fırlama zekalı"nın aklına nerede geldiğini düşünmeden edemiyorum...
Ya 1 Mayıs günü polisin attığı gaz bombalarından kaçarken,
Ya Tekel eylemcilerinin üzerine su püskürtülürken,
Ya İtfaiyecilerin yine üzerine su püskürtülürken,
Ya, Cumhuriyet mitinglerindeyken,
Ya, Ergenekon'dan tutukluyken,
Ya, Silivri'de suçsuz yere yatarken,
Ya, .....
Ya, .....
Ya, .....
Ya da, TV başında malum siyasetçilerin, malum absürd konuşmalarını izlerken...
Ya da, aklınıza neresi gelirse gelsin, oradayken...
İşte bu tişörtlerin yaratıcısını kutluyor,
Kendisine "Bol kazançlar" diliyorum...
Ne iyi ettin, ne güzel ettin...
Bizim aklımıza gelmeyeni sen aklına getirdin...
Bu tişörtlerden değişik renklerden 70 milyon adet üretmen lazım...
Bu tişörtlerden, her eve lazım...
Hıyarlık etme "Kazma Kâzım":
"You don't need sex: The Goverment fucks you every day..."
Bu yüzden sana artık reva görülenler "lazım" değil,
Bu tişörtlerden her boy, her renk sana lazım...
"Sen anladınnnn mı oniiiii".... (Hiç sanmıyorum ya, öyle aval aval bakıyorsun, hadi neyse!!!)
Ertan Yurderi
25 Ocak 2010 Pazartesi
İSKİ, Fatura ve Damacana
Yukarıdaki ekli iki fotoğrafa dikkatlice bakın...
İyi bakın, iyi bakın...
Bir daha bakın...
Olmadı bir daha bakın...
Baktınız mı?..
Ne gördünüz?.. Bir fatura ve bir damacana değil mi?...
İSKİ faturası benim gerçek faturam...
Artist damacana ise, Google'dan araklama, hani şu ırzına geçilen meşhur damacana...
Onları biraraya ben getirdim, hani şu Photoshop programıyla...
Nasıl ikisi birarada güzel duruyorlar mı?
İkisi de ırza değil, milletin ırzına geçen suçlu gibi durmuyor mu allahaşkına?..
Şimdi ben 3 kişilik bir aileyim ha bir de kuyruklu oğlum var...
Ve yaklaşık biz, her altı günde bir, 10 TL verip iki damacana su satın alıyoruz ve tüketiyoruz..
Şimdi basitçe bir hesap yapalım...
6 günde bir, 2 damacana su aldığıma göre ayda 10 damacana su alıyorum demektir...
Yani;
5 kez (2) damacana= 10 damacana
10 x 5 TL= 50 TL...
Neyse, bunu tutun aklınızda... Neymiş 50 TL..
Yani 50 Te-le...
(Yazıyla elli- te-le) (Bir kez daha elli- törkiş-lira, okeyyy..)
Şimdi benim İSKİ faturama bakın...
Kaç TL yazıyor...
İyi bakın, okunuyor, iyi bakın...
24.00 TL okudunuz değil mi?...
"Bu ne be? Bu ne be adam?".. demeyin...
Ben her ay bilmem ne firmasına damacana başı 5 TL'den 50 TL su parası veriyor muyum, veriyorum...
İSKİ benden kullandığım suya göre azami 24.00 TL alıyor mu, alıyor...
Ne eder toplam?... Toplam 74 TL eder değil mi?...
Hadi yuvarlak hesap yapalım, parayı yuvarlayalım... 75 TL...
Ben şimdi kimi zengin ediyorum?..
İSKİ'yi mi? Özel su şirketini mi?
Suyu içilmeyen şehir mi olur?..
Bir de İstanbul denilen Megaköy, dünyanın 17. büyük şehriymiş... Pehhhhh! Palavraaaa!...
2010 Avrupa Kültür Başkenti’ymiş… Pehhhh!... Palavraaaa!...
İstanbul'un suyu içilmiyor, suyu... Suyuuuu...
Suyu içilmeyen şehirden ne başkent, ne köy, ne de kasaba olur ...
İsyan edesim geliyor ya...
Dünyada suyu içilmeyen kaç büyük şehir var?..
Ya da bizim gibi suya damacana başı 5 TL para ödeyen kaç mega şehir var?..
Biz kimi zengin ediyoruz arkadaş?..
Petrol zenginlerinin yanında su zenginlerini de türettik, elbirliğiyle...
Adamlar "su"dan bile para kazanıyorlar... Su zengini oldular!..
Duyduğuma göre piyasaya bir çok da yabancı marka su da getiriliyor ve satılıyormuş... Onu da en çok zengin kesim içiyormuş... Etiler falan!..
Ve birbirlerine hava atıyorlarmış...
"Ah monşer bizim su taaa Almanya'dan geliyor..."
"Sorma şekerim bizimkisi de, Fransa'dan..."
"Ulan benim suyum da; Ana!.. Ana!.. Ananızın memleketinden geliyor..." İyi mi?..
Sen şehrinin suyunu içilmeyecek şekilde kirlettir...
Şehrinin içme suyu havzalarına, villalar yaptırt...
Mafyaya, ona buna yandaşlarına peşkeş çektirt...
Suyunu bolcana kirlettir...
Git taaaaaaaaaaaaaa Melen'lerden pis suları getirt...
Halkının burnuna sok...
"Alın size suuuuu, kullanın" de...
Sonra gel benden bu pis suya 24 TL ödememi iste...
Aloooooo İSKİİİİİİİİİ ben her ay içmek için, sadece içmek için 50 TL su şirketlerine para ödüyorum para...
Senin umurunda mı bunlar acaba İSKİİİİİ?...
Yetti be... Yetti be... Çıldırasım geliyor!..
Biliyor musun İSKİ...
Ben emekli maaşımın nerdeyse 10'da ikisini su için veriyorum...
Sen bunun farkında mısın?
Her ay 24 TL sana, 50 TL su şirketlerine... Eder nerdeyse 75 YTL...
Emekliyi açlık sınırının altında yaşatanlara...
Açlık sınırı altında da değil, yoksul yapanlara...
Yoksul da değil, resmen "ÖLSÜNLER, GEBERSİNLER, bir tane daha vatandaş eksilsin ne çıkar diyenlere" de yazıklar olsun!..
Yazıklar olsun!.. Yazıklar olsun!..
Kaderin böylesine yazıklar olsun!..
İSKİ sana da yazıklar olsun...
Melen suyun bile bi b.k etmiyor...
Değil içesim, elimi sürmek bile içimden gelmiyor...
Bilmem derdimi anlatabildim mi herkese...
Alem gider tersine, ben giderim Mersine!..
Vatandaş konuşuyor işte... Oh be konuştum, rahatladım!..
Ertan Yurderi
24 Ocak 2010 Pazar
Uğur Mumcu Anısına ...
Vurulduk ey halkım unutma bizi...
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı , mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu.
Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik.
Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal' den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
Cumhuriyet, 25.8.1975
----------------------------------------
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı , mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık.
Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu.
Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik.
Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal' den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
Cumhuriyet, 25.8.1975
----------------------------------------
Kocayürek der ki:
Aradan tam 17 yıl geçti...
Aradan tam 17 yıl geçti...
Alçakça suikastlerini bugünlere ulaşmak için yapmışlardı. Başardılar.
Türkiye'yi istedikleri konuma getirdiler.
Halkın önemli bir bölümü tam da istedikleri gibi geriledi, sindi, bencilleşti, boş verdi...
Ülke bir karanlığın içinde neredeyse boğuldu.
Ancak bir şeyi hesaplayamadılar. BU ÜLKENİN UĞUR MUMCU'LAR ÜRETEBİLME YETENEĞİNİ!..
Yüreğimizin olanca gücüyle biliyoruz ki, bu ülkenin aydınlık insanları Uğur Ağabey'in 1991'de yazdığı şu sözleri asla unutmadılar, unutmayacaklar ve zamanı geldiğinde gereğini yapacaklar:
"CUMHURİYET DEVRİMİNİ, ATATÜRK İLKELERİNİ, TAM BAĞIMSIZLIK İNANCINI CUMHURİYET BURÇLARINDA BİRER BAYRAK GİBİ YİNE YÜKSELTMEYE DEVAM EDECEĞİZ, YILMADIK, YILMAYACAĞIZ..."
14 Ocak 2010 Perşembe
"Face verdik, book'unu çıkardın" ...
Facebook'la ilgili gün geçmiyor ki ilginç haberler gelmesin...
Sosyalleşme adına toplum olarak kısa zamanda facebook'un da "book"unu çıkarmayı ne yazık ki başardık... Böyle bir cümleye benzer ne kadar çok şey duydunuz değil mi etrafınızdan? Böyle bir cümlenin bile suyunu çıkardık...
Ama elimizde değil işte... Yine duyduklarımızı yazmak, çizmek ve de paylaşmak istiyoruz...
Şaka veya ciddi, başkaları adına facebook üyelikleri açmak mı isterseniz, hadi açtılar diyelim oralara verilen sahte bilgiler mi istersiniz... Her şey bizde... Adına sahte üyelik açılan kişiye kızgınsa o kişi, bilgileri uydurup uydurup yazmalar... Arkadaşı erkekse gay yakıştırmaları, kızsa lezbiyen yakıştırmaları, sağcıysa solcu yakıştırmaları, solcuysa sağcı yakıştırmaları... Ve daha yüzlerce vesairesi... Al sana dört başı mamur intikam konusu...
Ya kamuoyuna malolmuş ünlü kişiler hakkında açılan üyeliklere ve bu zokayı yiyenlere ne demeli... Çıldırmak işten değil, resmen hem alay, hem de kandırılma konusu...
Ya uyanık, zeki ve taktik üzerine taktik geliştiren facebook kızlarımızın haline ne demeli?.. Bu tür kızlar da erkek arkadaşlarını kontrol etmek için çakma facebook üyelikleri açıp onlarla arkadaş olup, erkek arkadaşının kendisini aldatıp aldatmadığını, yalan söyleyip söylemediğini bu şekilde kontrol ediyorlar ya... Ya da birkaç kız Voltran'lar gibi dayanışma adına biraraya gelip, ya içlerinden birisinin erkek arkadaşını veya bir başka kız arkadaşlarının erkek arkadaşını tongaya getirmenin binbir yollarını arıyorlar ya... İşin içine kız ve kadın konusu girdikçe uzattıkça uzatabilirsiniz bu konuyu...
Ya da saftirik kızlarımıza ne demeli? Hayalindeki beyaz atlı prensesini bulduğunu sananlara yani?.. Ya da hayalindeki kadını ve kızı bulduğunu zanneden uyanık erkeklere...
Bu sosyalleşme ağının bir çok getirisinin yanında götürüsü de var elbet... Zaman oyalamacası da cabası... Tüm gün sadece facebook sayfasının karşısında, kim bakmış, kim silmiş, kim kaydetmiş, kim güzelmiş, kim falanmış, kim filanmış, kim feşmekanmış diye tüm gün tepinip duranlara acımamak elde değil...
Neyse bu konuda yazılacak çok şey var ama... Yazımın başında da dediğim gibi bizler sosyalleşme adına bu tür sosyal sitelerin gerçekten çoktaaannnn "book"unu çıkarmışız bir kere...
Ancak bundan kazançlı çıkanlar da var... İşi ticarete dökenler de... Bakın yukarıdaki fotoğrafa... Fikir kimden çıkmış bilinmez ama, tam bir yaratıcı zeka örneği... Bunu aklına getiren kişi hem özeleştiri getirmiş bir sosyal yaraya, hem de bu arada parayı götürmüş...
"Face verdik, book'unu çıkardın" tişörleri çok satar mı satmaz mı bilinmez ama, bir atasözümüze ne kadar da çok gönderme yapılıyor değil mi? Bu yaratıcı kıvrak zeka çok hoşuma gitti doğrusu...
Oysa "Yüz verdik, astarını da istiyor" atasözümüzü bizler daha çok görgüsüz, terbiyesiz kimselere yüz verildiği zaman daha çok azarlar ve bu tür insanlarla kendileri arasındaki ilişkilerin sınırını bilemeyen kişilere karşı mesafeli davranmak gerekir diye kullanırız... Bu tür insanlar elindekilerle yetinmeyen, en küçük fırsatta dahi fazlasını elde etmek için uğraşan insanlardır bizim toplumumuzda... Yani bu tür tipler "yüz verdikçe daha fazla yüz" isteyenler kapsamına girer...
Nerden nereye getirdik sözümüzü, görüyorsunuz işte...
Elalemin adamı "face verdik, book'unu çıkardın" tişörtlerinden parsayı götürürken, bize de geriye dökülen sözcükleri böyle toparlayıp sizlere sunmak kalıyor...
Neyse belli mi olur... Bakarsınız günün birinde bizler de bir "book" çıkarır, onun da "book"unu çıkarır, ondan sonra da parsayı toplarız iyi mi...
Hadi inşallah ve maşallah diyerek sizlerden müsaade istiyorum şimdi...
Çünkü "Türk'ün aklına ya kaçarken, ya da mıçarken" orjinal fikirler geldiği için bu tür fikirlerin en iyi çıkarıldığı yere, yani WC'ye yeni yeni "book"lar çıkarmaya gidiyorum... Hoşçakalın...
Ertan Yurderi
Not: Aşağıdaki ikonlardan beni dilediğinizce feysbok'layıp, gönlünüzce tivitleyebilirsiniz...
11 Ocak 2010 Pazartesi
"Klarnetin La Minör Sesi..."
Bir klarnet taksimi ki sorma gitsin, Hicaz'dan takılıyor ince ince... Taksim'den Beyoğlu'na, Beyoğlu'ndan Kasımpaşa'ya, Dolapdere, Hacıhüsrev, Kuştepe ve Sulukule'ye kadar... Gerçi artık Sulukule de kalmadı ya... Onlar da yok olup bambaşka yerlere gittiler...
Köçekçe'ye geçti klarnetçi... Şu fasıla bak, fasıla... Üfleyenin nefesine sağlık, darbukatör'ün de parmaklarına... İyi arkadaş da, n'oluyor benim yüreğime ya acıyor, acıtıyor beni bu müzik...
En cıstak cıstak cıstaklı fasıl eşliğinde Radyo Alaturka'da geziniyorum her türlü Türk musikisi eşliğinde iyi de, kocayüreğim niye acıyor?..
Hacıhüsrev'den Kuştepe'ye göç etmiş ca'nım Kandıralı'nın esmer afrodit vücutlu bir gacısı, bir masa üstü gümüş tepsi içinde bel kıvırtırken mastikayla, mis gibi anason kokusuyla karışmış kavun kokusu da etrafa yayılmışken, duman altı olmuş bir odada bir çeri başı coştururken etrafını, benim gözyaşım niye dökülüyor, bir klarnetin la minör sesiyle...
Evet klarnet la minör'den takılıyor Hicaz'a, Hicaz'dan Rast'a... N'oluyor ya bana... Bendeniz'e..?
Müsebbibini buldum sanırım... Romanların içi yanıyor tehcirlerle... Tehcir haberleriyle... Ya sıra bana da, bizlere de gelirse endişesi sarıyor dört bir yanlarını...
Açılım, saçılım saçmalığı yüzünden toplumlar birbirine tahammülsüz olmaya başlayınca sosyal çözülmeler kendini göstermeye başlar, ulus devlet kavramı yok olmaya, ardından da ortak kimlik yerine etnik kimlikler ortaya çıkmaya başlar...
Manisa'nın Selendi ilçesinde basit bir sigara içme yüzünden çıkan tartışmalar... Linç girişimleri ve yerinden yurdundan olmalar... Bambaşka diyarlarda yaşamlara adım atmalar...
Oysa Roman vatandaşlarımız çok neşeli insanlardır, bir dakikada kavga ederler ve bir dakika sonra bir darbuka sesiyle barışırlar... Kapı gıcırtısı bile onların tüm dertlerini ve tasalarını almaya yeter de artar bile...
Ama artık öyle olmuyor...
O klarnetçinin parmakları arasındaki klarnetin yanık yanık La minör'e geçişi, hem onların yüreklerini, hem de benim kocayüreğimi acıtmaya yetiyor...
Ertan Yurderi
Kablosuz ses yayın sistemleri
Rize'de önceki akşam (09.01.2010 Radikal) camilerin ses sistemine karışan müzik olayı elbette can sıkıcı... Ancak bu tür uygunsuz yayınları engellemek mümkün...
18.07.2009 tarihli Resmi Gazete'nin 27292 sayısında Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nun "Özel Telsiz Sistemleri Yönetmeliği"yle yayınlanıp yürürlüğe giren "Kablosuz Ses Yayın Sistemleri" hakkındaki yönetmelik bu tür uygunsuz yayınlar hakkında temel hükümler getiriyor...
Bu tür telsiz cihaz ve sisteminin tanımı
MADDE 1 –(1) Konut sitesi, organize sanayi bölgesi, fabrika sahası, park ve bahçe gibi sınırları belirli lokal alanlarda veya Büyükşehir belediye statüsündeki belediyeler ile bunlara bağlı ilçe belediyeler hariç olmak üzere, diğer il, ilçe ve belde belediye mücavir alanlarında veya Diyanet İşleri Başkanlığı hizmet alanlarında kullanılan bir sabit verici ve birden fazla alıcıdan oluşan telsiz sistemidir.
Kullanım kısıtlamaları
MADDE 2 –(1) Bu Yönetmelikte belirtilen tüm kablosuz ses yayın sistemlerinde aşağıda belirtilen sınırlamalara uyulması gerekmektedir:
a) Müzik, ıslık ve benzeri sesler çıkaran diğer aletlerin sesleri yayınlanamaz.
b) Açık lisan yerine kodlu haberleşme yapılamaz.
c) Televizyon ve radyo programları canlı olarak veya banttan yayınlanamaz.
ç) Bir başka kablosuz ses yayın sistemi kullanımı engellenemez.
d) Cihazlarda hiçbir şekilde değişiklik yapılamaz.
e) Cihazlara dışarıdan güç yükseltici ilave edilemez.
(2) İl, ilçe ve belde belediye başkanlıklarınca kullanılacak kablosuz ses yayın sistemleri ile ilgili belediyenin mücavir alanı dışına yayın yapılamaz.
(3) Tüm kablosuz ses yayın sistemlerinin, bu Yönetmelikte belirtilen kullanım esasları ve teknik kriterlere uygun olarak kullanılması gerekmektedir.
(4) Tüm kablosuz ses yayın sistemleri tesis edilirken, bu sistemler arasında olabilecek karışımı önlemek için Tablo-4te yer alan ton kodları, seçici çağrı özelliği veya çift tonlu çoklu frekans kodlaması (DTMF-Dual Tone Multi Frequency) sistemi kullanılabilir.
Ve yine ayrıca yukarıda bahsi geçen Resmi Gazete'de "Telsiz cihaz ve sistemlerinin teknik kriterleri" başlığında bu tür yayınların nasıl engelleneceğini ve hangi frekansların kullanacağını da belirtmiştir...
Sanırım telsiz sistemleri ve frekanslarından anlayan ve dual band tabir edilen telsizleri iyi kullanabilen müzip bir şakacı, bu sisteme girmiş ve bu yayınını gerçekleştirmiştir... Rize'deki Müftülük yetkilileri, Rize şehrinde bulunan telsiz cemiyetlerinin şubeleriyle irtibata geçip "Tilki avı" denilen "araştırma ve yakalama" şekliyle bunu gerçekleştiren kişiye engel olabilir ve hatta yakalayıp adalet önüne dahi teslim ederler diye düşünüyorum...
Ertan Yurderi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












