3 Aralık 2009 Perşembe
"Uyu yavrum ninni, uyutayım mı anam seni..."
Bilimadamları insanların ayıkken mi yoksa uykudayken mi daha iyi öğrendiklerini araştırıyorlarmış...
İyi araştırsınlar... Bir diyeceğimiz yok elbet... Bilime hizmet ediyorlar...
Bu araştırmayı haberleştiren Anadolu Ajansı muhabiri, tıpkı fıkralarda olduğu gibi, bir Amerikalı, bir Alman, bir Fransız ve bir Belçikalı gözüyle sunmuş haberini...
Bu haberi okuyan Türk okuyucusunun en iyi öğrenme metodunu zaten çok önceleri bulduğunu hiç düşündü mü acaba?
Bu haberi okuduktan sonra ben de, bir Türk gözüyle konuyla uzaktan yakından alakam olmadığı halde, o bilimadamlarına ve haberi hazırlayan AA'nın muhabirine naçizane katkıda bulunayım dedim...
Efendim Amerikalı bilimadamları yaptıkları araştırmalarda uykunun ezber sürecinde önemli rol oynadığını kanıtlayıp, öğlen/akşamüstü uykusunun işitme duyusunun uyarılmasıyla hafızanın güçlendiğini tespit etmişler... Bunu da en ünlü bilim dergisi Science'da makale olarak yayınlamışlar...
(Hımm güzel... Demek ki öğleden sonra veya akşamüstü biraz kestirme yapmadan önce ezberlenecek metni sesli olarak okuyacağız, okuduğumuzu işiteceğiz, sonra da yan gelip yatacağız, kalktığımızda tamam... Her şeyi öğrendik demektir...)
Alman bilimadamları da tüm gün "gül koklayarak" ezber çalışması yapanların sonra uykuya yatıp uyandıklarında öğrenme konusunda başarılı olduğunu kanıtlamışlar...
(Hımm bu da güzel... Demek ki ezber çalışması yapanlar için, çarşıya, pazara ve park ve bahçeler müdürlüklerine gidip, sepet sepet gül alıp, "Gülü bir gün, seni her gün, gülü soluncaya, ezberi bitirinceye kadar" deyip istihareye yatacağız... Uyandık mı işimiz tamam... Her şeyi öğrendik demektir...)
Fransız bilimadamları da hem Amerikalı hem de Alman bilimadamlarının bu iki araştırmasını "Ulan acaba bu doğru mu, bizi mi kekliyorlar, bir de biz deneyelim" demişler ve uyku sırasında koku ve işitme duyularının uyarılmasının ezber yeteneğini artırdığını onlar da bir kez daha kanıtlamışlar...
(Hımmm bu da güzel... Bir taşla iki kuş misali olmuş, ama olmuş... Nasılsa hazır araştırma... Bir de sen kanıtlasan ne olur, kanıtlamasan ne olur... Fena mı olur, iyi mi olur... Melekler erkek midir, dişi midir?... Hay Allah bunun bu konuyla ilgisi yoktur... Neyse canım, onlar da diğer meslektaş bilimadamlarına yardımcı olmuşlar işte... Kıskanmayalım, hey ön taraftakiler, arkaya doğru ilerleyelim beyler!..)
Sıra gelmiş Belçikalı bilimadamlarına... Onlar da "iyi hafıza için iyi bir gece geçirmek gerektiği" görüşünü kanıtlamışlar... İyi bir gece geçirdikten sonra uyumanın zaman kaybına neden olmadığını, aksine, beynin iyi çalışmasına yardımcı olduğunu ve salgılanan hormonlar sayesinde bağışıklık sisteminin de kuvvetlendiğini açıklamışlar...
(Hımmm bu da güzel de, ama kafama da takılmadı değil hani... İyi bir gece geçirmekten kasıt ne yani? İyi gece geçirmek için n'apcaz... n'etcez... Onu anlatmamışlar... Bu konuyu havada asılı bırakmışlar. Muamma olmuş... Zaten iyi gece geçiren adamın veya kadının uyumaya zamanı mı olur yaw!.. Uyumaz valla... Zaman kaybıdır uyumak böyle zamanlarda... Hormonlar, hormonlarım, hormonlarımız, derkene sabahı sabah da ettik... Bağışıklık sistemimiz tamam... Hormonlarımız yerinde, onlar da tamam... Ama beynimizin çalışması nanay... Tık ses yok...)
Neyse gelelim artık yazımızın sonuna...
Ya zaten bu toplumun %47'si hep uyku halinde... Geriye kalanı da yarı-uyur, yarı-uyanık vaziyette... Dumura uğramış vaziyette...
Bu haberden sonra herkes yan gelip yattığı yerden ahkâm keser artık...
Geleceği gören atalarımız zaten boşuna dememiş: "Karpuz yata yata, tavuk otura otura, insan da uyuya uyuya büyür, gelişir, öğrenir, adam gibi adam olur..."
Hadi hayırlısı millet...
Uyurken yanınıza gül gibi birini katın, işitme organlarınızı, koku alma organlarınızı, bilumum organlarınızı ve hormonlarınızı da bu yatmanın içine dahil edin... Sabaha kadar ezberinize de çalışın... Sabah uyandığınızda dört dörtlük uykunuzu almış olmalısınız ama, hâlâ gaflet uykusuna devam eden öğrenciliğiniz devam etmektedir, meraklanmayın...
Hadi hep birlikte son bir kez daha ezberimizi tekrarlayalım:
"Uyutayım mı yavrucum uyutayım mı seni...
Uyutup muyutup, avutayım mı anam seni...
Hey gidi halkım, hey gidi vatandaşım, kalksana uyan,
Danalar girmiş bostana, bostandalar bu koca koca danalar
Bari aza yetinseler, bu kadar karınlarını doyurmasalar...
Eeee, eeee, eeee eeee... Pişşşş, pişşşş, pişşşş, pişşşş (Bu ninninin sonu gelmez, burada kestik...)"
Neyse şimdilik bana eyvallah, uykum geldi...
Ben yatıp uyumaya pardon öğrenmeye gidiyorum...
Gelince öğrendiklerimle devam ederim...
Ertan Yurderi, 3.12.2009
23 Kasım 2009 Pazartesi
Eyvah!.. Postacı geliyor...
60'lı yılların ortalarında ilkokula giderken bize ilk öğretilen şarkı "Daha dün annemizin kollarında yaşarken"di... Onu iyice öğrendikten sonra da, bizlere öğretilen diğer şarkı ise "Postacı"ydı... Şimdi hâlâ öyle mi bilmem...
"Postacı"yı da bilmeyeniniz yoktur herhalde...
Bak postacı geliyor selam veriyor
Herkes ona bakıyor, merak ediyor. .
Çok teşekkür ederim postacı sana,
Çok sevinçli haberler getirdin bana.
Bugün artık bu kadar, darılmayınız,
Yarın yine gelirim hoşça kalınız
Haydi git, güle güle, uğurlar olsun,
Ellerin dert görmesin, kısmetle dolsun.
O yaşlarda bu şarkıyı öğrenen biz veletler, daha sokağın ucundan postacıyı görür görmez, hemen koro halinde "Postacı" şarkısını söylemeye başlardık... Postacımız da güler yüzle bizi selamlardı... Hepimizin adlarını, soyadlarını, evlerimizin adresini ezbere bilirdi...
Gerçi şimdi e-mail, cep telefonları ve internet üzerinden haberleşme varken, "Posta" ve "Postacı" deyince ne anlam ediyor bilmiyorum ama, bu teknolojik çağda yine "posta" ve "postacı"ya çok ihtiyacımız var...
Birçok şey yine "posta" yoluyla geliyor... Örneğin kredi kartları ekstreleri, telefon ve ADSL faturaları, devlet dairelerinden gelenler, çocuğunuzun ÖSYM sonuçları vs.. vs...
İşte bizlere "Eyvah!.." dedirten olaylar zinciri de böyle başlıyor...
Bizim buralar eski Türk devletlerinin "otağ" kurmuş hali gibi...
Caddemizin ismi Oğuzhan... Üst sokağımızın ismi Akkoyunlu, bizim sokak Karakoyunlu, alt sokağımızınki de Karakeçili...
Durum böyle olunca bizim postacı bu Türk devletleri arasında gidip-gelmekten kafası biraz karışıyor...
Akkoyunlu'nun postalarını Karakoyunlu'ya, Karakoyunlu'nunkini Karakeçili'ye, Karakeçili'ninkini ise her iki sokağa kafasına göre ama kapı numaralarına göre bırakıveriyor...
Bizim sokak sakinlerinin de her gün öğleden sonraki sokak tavafları işte bu anda başlıyor...
Yanlış bırakılan posta ile Akkoyunlular, Karakoyunlulara iniyor, Karakoyunlular Karakeçili'ye gidiyor, Karakeçililer ise zavallım, onlar hem Akkoyunlu'ya gidiyor, hem de Karakoyunlu'ya...
Hani biraz daha karışıklık olsa, tarihteki gibi Akkoyunlular Karakoyunlulara saldıracak, Karakoyunlular Karakeçililere... Neyse şimdi modern çağdayız ancak böyle şeyler pek olmuyor... Olmuyor ama, bazen yanlışlıkla açılan zarflar da olmuyor değil hani... Belki bu yüzden insanlar birbirine bir gün girerler diye korkuyoruz...
Postacımız iyi biri ama biraz da safçana... Sokakları karıştırmayayım, sokak sakinlerinden azar işitmeyeyim diye, işaret parmağına "ak", orta parmağına "kara", yüksük parmağına da "keçi" yazarak posta dağıtımına başlıyor... Bazen yazmayı unutuyor, işte film asıl o sırada kopuyor...
Bu üç sokak sakinleri olarak bizler, postacımız yüzünden "Ak-Kara-Keçi Derneği (AKKD)" kurmaya karar bile verdik... Böylelikle büyük bir dayanışma içinde olacağız...
Şarkımız bile hazır...
Eyvah postacı geliyor, selam veriyor
Herkes ona bakıyor, kafayı sıyırıyor...
Çok teşekkür ederiz postacı sana,
Bugün yine ebemizi belledin, aferim sana...
Bugün artık bu kadar, darılmayınız,
Ananızı ağlatmaya yarın yine gelirim,
Şimdilik hoşça kalınız...
Haydi çektir git, güle güle, uğurlar olsun,
Yarın parmaklarına AKK'yi iyi yaz, okunaklı olsun.
İşte böyleyken böyle böyle oluyor canım ülkemin, İstanbulköy adlı ilinin bir semtinde...
PTT'nin T'leri tek tek gidiyor, P'si belki bir gün tek kalacak... Belki bir gün o da yok olacak...
Bizler de "Posta" ve "Postacı"yı dimağlarımızda bu güzel anılarda yaşatacağız...
Hadi bana şimdilik eyvallah, çünkü Karakeçili'ye doğru sefere çıkıyorum...
Ertan Yurderi, 23.11.2009
21 Kasım 2009 Cumartesi
Lustral(izm) ve Lustral(ist'lik)
"İzm" meraklısı bir toplumuzdur vesselam...
Peki ne demektir "İzm"?
"İzm" demek, "ideoloji" demektir.
"İdeoloji" de, dünyayı ve toplumu anlamaya yönelik tutarlı bir inanç ve düşünce sistemi demektir.
Hep büyüklerimiz bize öğütlerler ya; "İzm'lere bağlı olmayın". "İzm'ler kötüdür" diye. Boşverin onları...
Biliyorum şimdi ben "İzm" deyince hepinizin aklına şu ideolojiler geldi değil mi?
"Marksizm, Leninizm, Maoizm, Komünizm, Sosyalizm"...
Yok, yok... Size anlatacağım "Lustral(izm)" böyle bir şey değil... Bu bambaşka bir "izm"...
"Kötü" bir yanı falan yok, öyle dünyayı ve toplumu anlamaya yönelik tutarlı bir inanç ve düşünce sistemi de değil, insana tamamen "huzur veren", "sakinlik veren" ve "öfke duygularından uzak tutan" bir "ideoloji" sisteminden bahsediyorum sizlere...
Günde 50 mg'lık bir tableti yuttuğunuzda; ne inanç, ne düşünce, ne gam, ne tasa, ne öfke kalıyor... "Dut yemiş bülbül" misali hemencecik "Sümbül Efendi"ye dönüşüveriyorsunuz...
Akşam yazarı Serdar Turgut da bundan nasibini alanlardan... Her sabah bir tek aldığında kendini bir çocuk kadar masum hissettiğini, krizden mırizden etkilenmediğini, sanki evin havası Feng Şui'yle bezenmiş olduğu için, anormal davranışlarda bulunmadığını söylüyor yazılarında... (bknz: http://www.aksam.com.tr/2009/10/30/yazar/4899/aksam/yazi.html)
Ancak işi iyice azıttığı zaman yani bu hapın üstüne iki duble "dry martini" çektiğinde ne olduğunu da hepimiz biliyoruz... Rana'sını bırakıp, Rojin'i dağa kaldırmayı bile düşünüyor, bu hapın cinselliğini öldürdüğünü bile bile...
Neyse bu ideolojiye ben de kendimi kaptırıverdim ve "Lustral(ist)" oluverdim...
Gerçekten de yararını gördüm diyebilirim...
Ne emekli maaşımın 11 liralık artışına öfkelendim, ne elektriğe, suya bilumum şeye yapılan zamlara tepki verdim, ne tele-kepçekulakçıların beni dinleme tedirginliğim kaldı, ne de "yaş mı da kuru mu hava durumu" diyen Taraf'çı hergelelerin Çiçek-Böcek yakınmalarını kafama taktım...
Hatta bir anda evimizin Şanslı kedisinden sonra neş'esi ben oluverdim...
Aile fertlerim "Oh be dünya varmış, kurtulduk şu sürekli asabı her şeye bozulan heriften" diye sevinirken, ben de böyle bir ideolojinin militanı olduğuma çok seviniyorum ...
Size de tavsiye ederim... Ancak önce bir psikiyatr ordusuna görünmeniz şartıyla...
Şimdi müsaadenizle, Lustralistlik yapma zamanım geldi... Ben gidiyorum, az sonra dönerim...
"Lustrallinin gücü, Lustral'in çekim gücü..."
"Lustrallinin gücü, Lustral'in çekim gücü..."
"Tek yol Lustral'izm... Başka İzm'e geçit yok!.."
"Lay, lay, li lay li lay looooommmm !..."
Ertan Yurderi, 21 Kasım 2009
18 Kasım 2009 Çarşamba
“Salvia Divinorum” içmiş gibiyiz hepimiz…
Şimdi bu da nerden çıktı, Salvia Divinorum da ne diyeceksiniz… Hemen anlatayım…
Efendim Salvia Divinorum bitkisi 'Nane' cinsi bir bitki. Doğal olarak sadece Meksika'da Mazatek yerli bölgesinde yetişiyormuş.
Sierra Mazateca dağlarında salvia'ya 'maria pastora' yani 'çoban maria' deniyormuş. 'Kutsal' ve 'çok güçlü' olan bu bitki, zaman zaman korkutucu zihinsel değişmelere neden oluyormuş. Halisünasyonlar, 'beden dışı' deneyimler gibi. Geçici hafıza kaybına yol açabiliyormuş. Kullanıcılar arasında Tanrı ile konuştuğunu söyleyenler varmış. Şamanlar bitkiyi yanıkların ve yaraların tedavisinde kullanıyormuş.
Bu bitkinin 15 mg'ı ciğerlere çekildiğinde adamı boyuttan boyuta geçirip, halusinasyon manyağı yaptığını söylüyor tıp uzmanları…
Kullanılan miktara göre Salvia deneyimi, hafifleme durumundan tam bir dış dünya deneyimine dönüşebilirmiş. Yüksek dozlar kullanan kullanıcılar tarafından ciddi zaman-algı kaybı, parlak görüntüler, bilinmeyen varlıklarla karşılaşma, başka zaman ya da yerlere seyahat etme, duvardaki boya gibi yılları yaşamak ya da başka bir canlının tüm hayatını yaşamak olarak belirtiliyormuş…
Bu deneyimler kesinlikle çok kuvvetli olmakla birlikte yanınızda size göz kulak olacak biri olması tavsiye ediliyormuş… Birçok insan etkisi altındayken hareketsiz dururken, bazıları bu yarı uyanık halleriyle kalkıp yürümeye çalışabiliyormuş… Başlangıç etkileri cesaretlendirici ve bir anlamda zararsız da olsa, tam etki sağlandığında birçok insan S. Divinorum’u eğlenceli olmaktan çok korkutucu buluyorlarmış.
Neyse yukarıda açıkladığım bunca etkilerinden sonra neden hepimiz içmiş gibiyiz dedim… Ona geleyim…
Türkiye’de her an gündem değiştiği için ve toplum üzerinde sürekli baskılanma yaratıldığı için
* kontrol edilemeyen histerik kahkahalar atıyoruz bizler de; sürekli birileri ve birilerinin yandaşları tarafından uydurulan uydurmasyon haberler için.
* objelere dönüşme hissi (mum, sandalye, sebze, herşey..) Kendimizi “hıyar” gibi hissediyor, GDO manyağı oluyor, hatta domuz gribi ve aşısı yüzünden kendini “domuz” hissedenlerimiz bile var…
* üst üste gelen gerçeklikler. Aynı anda birden fazla mekanda bulunma hissi. Bir anda kendimizi Silivri’deki davada buluyoruz, bir AN’da “SON DAKİKA” haberlerle Ankara’da Meclis'te… USA ile Türkiye arasında hayali köprüler kurarken, yalelli Arap’ın kucağında soluklandırıp duruyoruz kendimizi…
* vücut ya da kimlik kayboluşu hissi… Alt kimlik, üst kimlik, etnik kimlik, ulusal kimlik, kimlik, kimlik, kimlikçi geldiiiii hanıımmmmm…
* 2 boyutlu dünyaya giriş. Bu dünyada mıyız, öbür dünyada mı? Kimileri Cennet’i pazarlıyor dünyada, kimileri ise dünyanın bilmem neresindeki hiç sönmek bilmeyen denizfeneri’nde saftirikleri söğüşlüyor… Haa bu arada Ay’da arsa pazarlayanları da unutmayalım…
* geçmişteki mekanları ve ölmüşleri ziyaret etmek. Bilumum cümle fakir-fukara halk, türbe, kabir vs. yerlerdeki yatan zat-ı muhteremlerden biat, hayr, iş, şifa, ÖSYM'yi ve SBS'yi kazanmak gibi vs.. vs.. şeyler umut etmek için sabahın en er saatlerinden akşamın en zifiri karanlıklarına kadar el açıp duruyorlar...
* garip fiziksel hisler. İnsanın kendisini çekiliyor, ya da çevirilip bükülüyor gibi hissetmesi… Emeklinin, işçinin ve memurun anası ağlıyor sürekli… Her birine yapılan üç kuruşluk, beş paralık zamdan sonra vatandaşın kendisini böyle hissetmesi normal değil mi?
* bilinmeyen varlıklarla karşılaşma. Varlıklar ise çeşit çeşit… Halktan uzak ve halkın sorunlarının ne olduğundan bi haber zengin varlıklar, el-ense-koca g.tlü-göbekli varlıklarla bilumum 7 yıldızlı otel lobilerinde, son model özel arabaların, uçakların ve TV’lerin magazin programlarının her birinde karşılaşılabilinir…
Neyse, yukarıdaki bu listeyi uzattıkça uzatabilirsiniz…
Bence fazla söze gerek yok, Youtube’e girip “Salvia Divinorum” yazın ve ne kadar haklı olduğumu izleyip görün… Canım ülkemin insanlarındaki siyasetin ve siyasetçilerin yan etkilerini düşününce, bitkinin yan etkisine pek fazla şaşırmayacaksınız sizler de...
Ertan Yurderi (kocayurek), 18.11.2009
14 Kasım 2009 Cumartesi
Tele-kepçekulak ...
Dinlenilme paranoyası, herkes gibi beni de, evdeki herkesi de paranoyak yaptı…
Ev ve cep telefonlarında konuşurken nasıl konuşacağımıza şaşırdık, kaldık…
İnsan hayatına bu kadar müdahale olur mu? Diye soruyorum size… Olmaz elbet…
Geçenlerde rahmetli olan bir arkadaşın cenazesi için Pangaltı’ndaki Ermeni Mezarlığı’na gideceğim. Eh hanıma da haber vermem lazım, o da gelebilirse gelsin diye… Cepten hanımı arıyorum…
- Şey ben Pangaltı’daki Ermeni Mezarlığı’na gidiyorum. Bir arkadaş rahmetli olmuş. Sen de tanıdığın için çağırıyorum, müsaitsen gel … diyorum…
Hanım da bana sürekli soruyor:
- Nerdeydi o mezarlık? Nerdeydi diye…
Biliyorum yine bana kızacak ama, hadi şimdi gel de hanıma rahat bir şekilde bunu tarif et, edebilirsen…
- Hani Kurtuluş Caddesi’nden Ergenekon Caddesi’ne dönüyorsun ya…
Çatttt!... Hanım yüzüme telefonu kapatıyor… Sanki içime doğdu yüzüme kapatacağı...
Yeniden hanımı arıyorum…
- Ne o? Niye yüzüme telefonu kapattın?..
- Kaç kere söyledim sana, alma o sözcüğü ağzına…
- Hangisini?
- Hani Kurtuluş Caddesi’nden sonra döndüğün caddeyi…
- Yahu ne var bunda… Rahat bir şekilde adres veremeyecek miyiz ya…
- Sen yine de ağzına alma, her yerin bir kepçe kulağı vardır, tamam ben adresi anladım, geliyorum…
Hay ben yerim len, böyle kepçekulağı…
Malum davanın en cavcavlı zamanlarıydı… Deniz dalgası gibi, dalga dalga yayılıyordu, dalgalar…
Yine her sabah rutin işlerimden olan köşedeki bakkalımı aramıştım… Bakkalımız Ali o sabah erkenden bankaya gitmiş. Yerine kardeşi bakıyormuş…
- Şey birader, bir ekmek, bir şişe süt ve gazetelerimi unutma olmaz mı, sepeti sallıyorum aşağıya deyiverdim…
- Ali abim yok, size hangi gazeteleri getirecektim diyor, salak salak…
- Cumhuriyet ve Sözcü diyorum…
Pattt!.. Bizim Ali Bakkal’ın kardeşi yüzüme telefonu kapatıyor.
Yeniden arıyorum “Anladın mı?” diye… Maalesef, açmıyor telefonunu…
Sepeti aşağıya sallamıştım… Bekliyorum, gelsin diye… Geliyor az sonra…
- “Neden telefonu açmadın?” diye soruyorum, 6. kalttan bağırarak…
- “Abi, sen de en olur olmaz gazeteleri okuyormuşsun, telefonumuzu bir dinleyen falan olur, başımız belaya girmesin diye açmadım” deyiveriyor…
Şimdi ben ne söyleyeyim ona… “Hay ben böyle kepçekulağı &$@@@...” diye kendi kendime söyleniveriyorum terbiyeli bir şekilde yine…
İşte bunlar günlük yaşantımızdan hem kısa anektodlar, hem de paranoyaklıklar…
Günümüz Türkiye’sine uygun memleket manzaralarından yani…
Birbirini dinleyen dinleyene… Dinleyebilen dinleyebilene…
Dinleyenin kulakları kepçekulak olsun, dinlemeyi bilmeyene de aşk olsun…
Ertan Yurderi (kocayurek), 14.11.2009
12 Mayıs 2009 Salı
Argonun Felsefesi
Bireylerin yaşamsal süreci içinde karşısına çıkan her şeyi
kurallar silsilesi haline getirerek yaşamına uygulayabilmesi yine felsefe
sayesinde oluyor muhakkak…
Felsefe tıpkı
insan ruhunun bakımı gibi…
Her türlü
eksikliklerimizi görmemizi sağlayan, gelişmemiş yönlerimizin gelişmesini
sağlayan büyük olanak da diyebiliriz buna…
Hiç
düşündünüz mü argonun da gerçekten bir felsefesi olup olmadığını?..
Yaşamını
argolu kelimeler üreterek ve kullanarak geçirenler ne türlü bir felsefe
yapıyorlar acaba?..
Böylesi
sorularla ilk kez karşılaşıyorsak şayet, önce biraz düşünür, sonra karar
mekanizmalarımızı harekete geçiririz.
“Olasıdır”, “vardır” ya da “olmayabilir”, “yoktur” varsalları
arasında gidip gelip dururuz…
Ama
felsefeciler bunu böyle söylemiyorlar… Onlar argo’yu; “bir
dilin ustalıkla kullanılması hali” olarak düşünüyorlar…
Bakın bu
konuda Cumhuriyet Bilim Teknik yazarı ve felsefe üstadı Ahmet İnam
hocamız “argonun da gerçekten bir felsefesi
var mı?” sorusuna; “Muhakkak var, çünkü argo, dilin
müthiş bir olanağıdır” diye yanıt verip şöyle devam ediyor
konuşmasına (*) :
“Alışılagelen konuşma biçimlerine tepki olarak oluşmuş, kendi
içinde eleştirel bir hak ve bakış da taşıyan bir dil argo. Tabii belli bir
toplumsal kesimin kullandığı bir dil. İçinde dünyayı eleştirme öğesi olduğu
için bir felsefi renginin de olduğunu düşünüyorum… Ben çok kullanırım argoyu.
Genellikle akademisyenlerin kullanmaması gerekir ama… Felsefeyi argoyla
anlattığınız zaman karşı taraf daha çok ilgi duyabiliyor. Ama tabii felsefe
argoyla yapılmıyor. Kendi terminolojisi var ve çok ciddi bir iştir. Aklınıza
geleni söylemekle, sezgilerle konuşmakla, bir takım zekâ pırıltılarıyla felsefe
yapılmaz. Felsefenin bir çilesi vardır.
İster istemez çarpıtıyor, biraz karikatür hale getiriyoruz ama
sonradan düzeltmek koşuluyla karikatür bir öğretici araç olarak kullanılabilir.
İnsanları felsefeye çekmek için… Felsefeyi argoyla anlatmak gerekirse, o “Ah
ulan ah”tır. Yahut felsefe sıkar, ya da yersen… Yalnız dozunda kullanmak lazım.
Çocuklar felsefeyi argo sanabilirler. Değil tabii, çok teknik yanı olan bir
uğraş.
Yüzlerce büyük düşünür gelmiş ve bunlar olağanüstü zeki,
çalışkan ve akıllı insanlar. Arkalarında milyonlarca sayfa bırakmışlar.
Bunların sindirilip anlaşılması bayağı bir çabalama ve gayret isteyen bir şey.
Bu da insanın ömrünü alıyor. Okuyorsunuz, düşünüyorsunuz. Tam anlayacakken de
ölüyorsunuz…”
Hocaya
katılıyorum… Gerçekten de öyle… Bir ömür törpüsü gibidir felsefe…
Çoğu zaman
tanış olduğum kişilerin konuşma dilini kullanış tarzından nasıl bir yaşamsal
felsefeye sahip olduğunu anlamaya çalışırım ben de… Bazen bunu becerir, bazen
de o kişiyi çözene kadar çok uğraş veririm… Bazen de hiç çözemem… Gerçi bazı
insanlar da kolay çözülecek cinsten de değildir hani… Çözülmesi epey emek ve
zaman ister… Çözdükten ve çözüldükten sonrası ise kolay… Onun nabzına göre
şerbet verme zamanınız gelmiştir… Verirsiniz, olur biter!..
Biz bu arada
o kadar farklı kültürlerle bezeli coğrafyada yaşıyoruz ki… Bunun böyle olması bence
çok doğal… Ayrıca her kültürün yaşamsal felsefesi de birbirinden çok farklı…
Orta bir yerde buluşabilmek için de çok emek vermek gerek…
Bu arada argo
konuşan kişinin racon kestiğini görmek ve o süslü laflarının ardındaki gerçek
niyetini anlamanın dayanılmaz hafifliğini çözmek, büyük de keyif verir insana…
Böylesi bir keyfi hiç sürdünüz mü bilmiyorum ama, ben gerçekten de büyük keyif
alırım böylesi durumlarda…
İşte felsefe
böyle bir şeydir bana göre. Zorla olmayan, insanın içinden geldiği şekilde
yapılabilen bir şeydir…
Bu konuda da
İnam hocam şöyle der: “Felsefe mutluluk öğrettiği
propagandası da doğru değil, çünkü tersi de olabilir. Felsefeye burnunu soktuğu
için çok mutsuz da olabilir insan. Çok mutlu da… Bütün mesele kişinin
kendisinde… Felsefeyle doğru dürüst yürümesini bilirseniz mutlu olursunuz, ama
beceremezseniz başınız belaya da girebilir…”
Bu “başınız
belaya girebilir”i hoca şöyle açıklıyor:
“Zaman zaman psikiyatrist arkadaşlar telefon edip yardım
isterler. ‘Bir hastam var, kendini büyük filozof diye tanıtıyor. Gel de
şunu bir dinle, gerçekten filozof mu, yoksa saçmalıyor mu?’ diye…
Bunu ayırt etmek zordur hakikaten. Benim gördüğüm örneklerde saçmalama daha
fazladır.
Örneğin Nietzsche … Nietzsche, hayatı boyunca birçok ağır
depresyon geçirmiş, hastalıklı bir adamdır, ama felsefe ona her zaman bir
sağlık kılavuzu olmuştur. Ben felsefenin ruh bakımı olduğunu düşünürüm.
Çirkinliklerimizi, gelişmemiş hamlıklarımızı sağlayacak bir olanaktır.”
Bu arada
etrafınıza şöyle bir bakın bakalım.
Kim kabadayı
kesilerek racon kesiyor karşınızda ve hangi afilli lafları kullanarak sizin
gözünüzün içinde baka baka uyutmaya ve kandırmaya çalışıyor… Bu arada da
argo-lafsal felsefesini de konuşmasından hiç eksik etmiyor…
İlla ki de,
billaki de benden bir “tiyo” aparmak isterseniz, veya böyle bir uğraşı içinde
kıvranıyorsanız, o tüyo da aşağıdaki son paragraflarımın birisinin içinde
gizli…
Gerçi biraz
düşünürseniz bu sorunun yanıtını çabuk bulacağınızdan eminim…
Bulanlar, bulmayanların kulağına söylesin… Ya da bu soruyu
unutup gitsin!..
Yazının
sonunu gözleyenlere, son sözlerim ise..
Argo, resmi
dil karşısında “varoş”un oluşturduğu
bir dildir. Varoşçular, kendilerini adam yerine koymayan, kendilerini ikinci
sınıf vatandaş sayan burjuvaya karşı bir varoş dili (argo) ile
başkaldırıyorlardı… Önceleri kendilerini tanımada yardımcı olan bu dil,
sonradan burjuvanın da ilgisini çekti… Şarkılarında, türkülerinde, hatta günlük
dillerinde burjuvalar da “argo” kullanmaya başladılar…
Yıllarca
küçümsenen bu dil, giderek şiire de girdi, sanatsal da oldu… Şimdilerde “iktidar” bile oldu… Racon kesiyor…
Yetti mi
gari, bu yazının da sonu geldi…
Varın
gerisini de siz düşünün artık!..
(*) Gönülden Bilime, Ahmet İnam, Felsefe Üstüne Söyleşi
Örnekleri, Cumhuriyet Bilim Teknik, 4 Nisan 2008, 1098/11
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







