Eminönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eminönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2010 Salı

Kestane kebap!..



"Kara kara kayacık,
İçi dolu mayacık.
Pazardan getirdim,
Kor ateşte pişirdim.
Kebap oldu kestane,
At ağzına bir tane."


Kestane kebap deyince herkesin aklına bir çok tekerlemeler gelir...
Benim aklıma da ilk gelen buydu...

Eskilerin dediği gibi, "kestane çıktıysa, kış ayı da gelmiştir"...
Kış ayında olduğumuza göre de kestane piyasaya çıkmıştır...

Gerçi artık ilkbahar geliyor ama kestane hâlâ pazarlarda ve sokaklarda satılıyor...

Çocukluğumuzda şöyle çıtır çıtır yanan odun sobası üzerine konan kestaneler kızarmaya başlayıp kokusu odaya yayılmaya başlayınca, az sonra yenecek olan kestane kebabın o enfes tadı yüzünden ağzımız sulanırdı...

Soba üzerinden maşa ile alınıp bir tabağa konulan kestaneler aile fertleri arasında üleştirilir, sonra da afiyetle yenirdi...

Eskiden uzun kış geceleri şimdiki gibi çabuk geçmek bilmezdi... Ne TV vardı, ne de doğru dürüst radyo... Soba başında oturulur, sohbetler yapılır, sohbet yaparken de zaman, ya boza muhabbetiyle geçerdi ya da kestane kebap muhabbetiyle...

Sokak kestanecilerini ise bilmeyeniniz yoktur sanırım... Çünki onlar hâlâ varlar... Kış ayları gelince mutlaka bir köşebaşında onları görürsünüz...

Ya sinema ve tiyatro önlerini, ya otobüs duraklarının yanlarını ya da büyük meydanların en güzel ve sota yerlerini mekan olarak belirlemişlerdir...

Orada arabalarının üzerinde pişirdikleri kestane kebabın kokusu burnunuzun direğini sızlatır, dayanamazsınız, gider nefsinizi köreltmek için en az 50 gr - 100 gr. kestane alırsınız...

Verdiğiniz paraya değer mi? O an için değer elbet...

Ancak verdiğiniz parayı kiloya vurduğunuzda ise zararlı çıktığınızı yedikten sonra anlarsınız...

Örneğin şu an pazarlarda kilosu 6 TL'ye satılan kestanenin fiyatı tezgaha gelince birden bire 30 TL'ye çıkar... Yani tam 5 kat fazla paraya ...

İnanmayacaksınız ama, bugünlerde ise sokaklarda satılan kestanenin 100 gramı 3 TL'ye... Kilosunun ederi ise 30 TL... Fena para değil, iyi para yani...

Geçenlerde Eminönü taraflarında hanımla gezerken, bir kestaneciye rastladık...

Hanıma mızmızlandım. "Hanım, alalım şurdan 100 gram kestane, bak mis gibi kokuyor!.."

Hanım ise bana cazladı...

"Tut şu pis boğazını... Ne gereği var, ben pazardan aldım. Hem baksana 100 gramı 3 TL'miş... Şunun şurasında eve gitmeye az kaldı... Ben sana evde pişiririm... Doya doya yersin..."

Neyse hem emir büyük yerden geldi, hem de kadın haklı mı haklı... O kadar paraya yarım kilo alırsın, evinde pişirir, doya doya yersin değil mi ama? Durum böyle olunca bu sefer hanımı dinledik...

Eve gelince de kalorifer üzerinde pişirecek halimiz yok ya, teflon tavaya attık kestanelerimizi ve bir güzelce afiyetle doya doya yedik...

Bu arada kestane konusunda araştırma da koyalım yazımızın içine iyi gider mideye indirirken değil mi?...

Efendim kestanenin en lezzetli türü ülkemizde yetişirmiş... Kestanenin içinde potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1 ve B2 vitaminleri varmış...

Kestane kış aylarının kötü şartlarına, fiziksel ve zihinsel yorgunluklara oldukça iyi geliyormuş..

Ayrıca kestanenin; Kandaki yüksek kolesterolü düşürdüğünü, kan şekeri düzeyini kontrol altında tuttuğunu, kansere karşı koruyucu olduğunu da araştırmamızda öğrenmiş olduk...

Durun daha bitmedi; Kalp ve kas sistemini uyarıp organizmanın su dengesini düzenleyip, kan dolaşımını hızlandırdığı için varis ve basurların gelişimini de önlermiş.

Ama benim aklım ise, o kestanecinin sattığı kocaman kocaman kestanelerde kalmadı değil hani...

Ama haksız mıyım yani? Baksanıza şu derya kuzularına ya... Yenmez mi bunlar ağabeycim... Alınıp, yenmez mi?..

Ertan Yurderi

10 Mart 2010 Çarşamba

"Aç gözlü(mü) olduk?" ...



"Ucuz etin yahnisi bol olurmuş.." diye bir atasözümüz vardır ...

"Ucuz malın alıcısı da çok olurmuş!"..

Her açılan yeni süper marketlerde izdiham görüntüleri elbette bir görgüsüzlüğün görüntüsü. Bir açgözlülüğün görüntüsü...

Geçenlerde yine yeni bir mağaza açıldı... TV'ler uzun uzadıya bu açılışı verdi... İzdihamı gösterdi...
Biraz ucuza alacağım diye o izdihama, o ezilmeye ve o eziyete değer mi?


Oysa ki, hemen hemen her şehirde büyük elektronik mağazalar var ve burada da uygun fiyatlarla da olmasa bu tür cihazlar satılıyor... Vatandaş her zaman MARKA'ya para ödediğinin farkında bile değil...

Örneğin markalı bir bilgisayara yüzlerce dolar para ödenirken, kendi topladığınız "No Name" bir bilgisayara yarısı kadar para bile ödemiyorsunuz...

Elektronik eşyaların ilk elini bulup alışverişini oradan yaparsanız, kârdasınız...

İstanbul'da yaşayanlar için söylüyorum... Öyle çok uzaklara gidip bu tür eşyaları ucuz almak için çaba sarfetmeye gerek yok...

İstanbul'un belli başlı semtlerinde, tıpkı bu mağazadaki gibi bu ürünleri uygun fiyatlara bulabilmeniz mümkün...

Bu semtler, Mecidiyeköy, Kadıköy, Karaköy, Sirkeci ve Eminönü'nün arka tarafları yani Tahtakale...
Mecidiyeköy ve Kadıköy piyasasından uygun fiyata toplama bilgisayarlar ve ekipmanlarını satın alabilirsiniz...

Karaköy'den uydu ve elektronik parçaları, Sirkeci ve Eminönü (Tahtakale)'nden de yurt dışından ithal edilmiş ilk elden uygun beyaz eşya veya herhangi bir elektronik eşyaya sahip olabilirsiniz...

Sirkeci'de Doğubank İşhanı'nı ve çevre hanları bilmeyen yoktur sanırım... Oralara gidilip o hanların bütün katlarını gezerseniz, kendinize uygun fiyatla eşya alabilirsiniz...

Hele ki yolunuz Tahtakale Santrali'nin arka sokaklarına düşmesin... Orada ayakçılar (hanutçular) vardır, yolda sizi karşılarlar... Eskiden tezgahlarda alenen satılan mallar, şimdi polisin ani baskılarından sonra ayakçılığa dönüştürmüşlerdir işlerini... Usulca yanınıza yaklaşırlar ve "Abi ne lazım", "abi şu var, abi bu var" diye sizin oraya hangi amaçla geldiğinizi sorgularlar...

Yok yoktur oralarda da... Hem de toptan fiyatına perakende... Hem de toptan fiyatına kredi kartlı taksitle veya peşinle...

Eskiden Topkapı'da Füze Çarşısı'nın arka taraflarında "Bit Pazarı" denilen yer vardı, şimdi oradan kadırılıp Sefaköy'ün arka taraflarına gitti bu spot piyasa...

Orada da bu plazma TV'leri tıpkı o mağazadan alınan spot fiyatlarla hatta daha ucuza bulabilmeniz mümkün... Böyle izdiham yaşamadan hem de...

Bu ucuzculuk işi şimdi öyle ayağa düştü ki... Hemen hemen her semtte bu tür spotçu'lar çoğaldı... Buralardan her tür elektronik eşyayı kesenize göre uygun fiyatla alabilirsiniz...

Ha bu arada ne oluyor? Büyük markaların satıcılarıyla spotçular karşı karşıya geliyorlar... Bir dükkan aynı malı yüksek fiyattan satarken, iki-üç dükkan aşağıdaki spotçu da aynı malı düşük fiyattan veriyor... Sizin ise aklınız karışıyor?


Diyeceğim şu ki; Yeni bir market ucuz fiyatla satış yapacağını duyurmasın... Geceden kuyruklar oluşuyor, sabah kapılar açılıyor, açılır açılmaz raflar yağmalanıyor, millet birbirini eziyor, biber gazları yiyorlar, bu sıkıntıyı çekmeye değer mi?

Bu görüntüler gerçekten ülkemize hiç yakışmıyor...

Bence bu görüntüler, açgözlülüğün, vurdumduymazlığın, aymazlığın ve cahilliğin görüntüsü... Ve geri kalmışlığın görüntüsü...

Tıpkı geçmiş zamanlarda hatırladığımız gibi milletteki gösteriş merakı, yabancı mallara olan düşkünlük vs. gibi..

Bir zamanlar bu millet yurt dışından elektrikli süpürge ve çamaşır makineleri bile getirtmişti gemilerle, TIR'larla...

Şimdi yüksek teknoloji kullanan fabrikalarımız var. Dünya teknoloji devi markalaşmış ürünlerimiz varken, bizim milletimizin gözü yine Uzakdoğu ve yabancı mallarında...

Yazık ediyoruz bunca yurt dışına akan paraya...

Çocukluk zamanımızda bizlere öğretilen ve okullarda Aralık ayı geldiğinde kutladığımız "Yerli Mallar Haftası" olarak da anılan "Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası" diye bir haftamız vardı...

Bize bu haftada, tutumluluğun ve yatırımın önemliliğini ve sonra da yerli malları neden kullanmamız gerektiğini öğütlerlerdi öğretmenlerimiz...

Bugün bunların artık hiç birisinin aklımızda kalmadığına eminim...

Zaten okul çocuklarına artık bunlar öğretilmiyor ki...

Neyse bu konu uzar da uzar, en iyisi daha fazla can sıkmadan ben uzayayım buralardan...

Ertan Yurderi

2 Mart 2010 Salı

Bir hafta sonu gezintisi...


Aslında bu yazıyı dün yazıp bloguma koymam lazımdı... Günlük koşuşturmacalarım içinde unutup gitmişim, yerine bambaşka bir yazı koymuşum... Ama iyi ki de koymuşum, güzel yorumlar ve geriye dönüşler aldım... "Görmesini bilen Usta" adlı yazıma yorum yazan ve e-maille geriye dönen tüm dostlara teşekkür ediyorum...

Bilmiyorum siz de farkediyormusunuz benim gibi. Zaman ne kadar da hızlı akıyor artık değil mi?... Gün başı, gün ortası derken, bir bakıyorum hafta ortası ve hafta sonu gelivermiş..

Uzun zamandan beri çevremdeki bir çok arkadaşımın da diline pelesenk oldu bu cümle: "Yahu biliyor musun? Günlerin ne çabuk geçtiğini bir türlü anlayamıyorum. Hafta sonu hemen geliveriyor..."

Gerçekten de çağımızda zamanı hızlı bir şekilde tüketmeye başladık... Ay başı, ay ortası, ay sonu derken bir bakıyoruz ki mevsimler ayları kovalamış, aylar ise yılları... Yaşamımız ise bir çırpıda geçivermiş, gitmiş...


Geçen cumartesi sabah erkenden Fındıkzade'den tramvaya atladığım gibi Mısır Çarşısı'nın yolunu tuttum. Hafta sonları erkenden gitmek lazım buralara. Gün ortasına doğru çok kalabalık oluyor yoksa...


Eminönü meydanına geldiğimde daha sokak köpekleri hâlâ uyanmamış, kediler ise "karnım aç mama yok mu mama?" modundaydılar... Güvercinler ise ürkek bakışlarla onları besleyecek insanlar arıyordu...


Bir yem satıcısı kadının önünden birkaç tabak buğday alıp attım onları beslemek için...

Ardından Çiçekçiler Pazarı'na dalıverdim...


Rengarenk çiçek bahçesi cennetten bir yer gibiydi... Yüzlerce çeşit vardı... Hepsine doyasıya bakarken bazı dükkanlardan gelen kuş sesleri, "gel bize de bak, bize de gülümse, bize de sevgi ver" der gibiydiler... 


Gözüme çarpan bir başka şey de renkli tüylü cins tavuklardı. Hepsinin kendine has isimleri vardı.

Çiçekçiler Pazarı'nın arka tarafındaki girişten Mısır Çarşısı'na dalıverdim...


Sabah alışverişini seven turistler, çarşıyı doldurmuştu... Müşteri bekleyen dükkan sahipleri dükkanlarının önünden gelip geçenleri içeriye buyur ediyordu...


Fotoğraf çeken beni bile turist zannediyorlar, benim hangi milletten olduğumu anlayamadıkları için de "İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve Yunanca" laf atıyorlardı...

"Ben Türk'üm yahu, İstanbulluyum" deyince de, yüzlerinde gülümsemeyle "Şey, fotoğraf çekince yabancı zannettik sizi" diyorlardı...


Hasırcılar Kapısı'na doğru yaklaşırken Mehmet Efendi Kurukahvecisi'nden de burnuma mis gibi kahve kokusu geliyordu. Gidip kahvemi aldım...

Tekrar tramvaya atlayıp eve doğru yola çıktım... Yolda gelirken, yanıma kattığım kahve kokusu, benim olduğu kadar herkesi imrendirmiştir eminim... Neyse eve gelir gelmez, hanıma, o mis gibi kokan kahveden yaptırtıp afiyetle içerken yorgunluğumu da attım...

İşte bir cumartesi günü sabah gezintim bu şekilde gelip geçti, gitti...

Yarın ne mi yaparım? 

Yarın ise emekli işi... Eminönü'nden kalkan bir motora atlar, şöyle bir boğaziçi turu yapar, mis gibi deniz havasını solur benim ciğerlerim...

Ne dersiniz yakışır ama değil mi?..

Yaşamdan her an hep tat almamız dileğimle... 

Ertan Yurderi

15 Şubat 2008 Cuma

Haydi Behçet: Sıkıysa, "Böl, parçala ve yönet!.."



Bizler eski kuşağız mâlum... Hep eskilerden bahsetmeyi severiz...

Bir zamanlar seks filmleri furyası vardı. Tam gençliğimizin en azgın zamanlarında Aksaray ve Taksim arasındaki sinemaları arşınlar dururduk...

O zamanlar da Zerrin Egeliler ve Behçet Nacar filmleri bu sinemaların olmazsa olmazları arasındaydılar...

Behçet Nacar, böl, parçala ve yönet filmlerinin başrol oyuncusuydu... Nasıl bölüp, parçalayıp ve yönettiğini karesi karesine buraya anlatmam mümkün değil...

Neyse bu arada türban mürban derken ülkenin gündemine dair bir çok şeyi de gözden kaçırıyoruz... Şimdi de İstanbul ve yurdun çeşitli büyük illerinde belediyelerde Behçet Nacar yöntemiyle "Böl, parçala ve yönet" sistemini devreye sokmaya çalışıyorlar...

Tıpkı bir zamanlar emperyalist ülkelerin Sevr'de yaptıkları gibi...

Dünkü TV haberlerinde seyrettiğime göre Fatih ve Eminönü belediyelerinin ve Kadıköy ve Ümraniye belediyelerinin parçalanıp bölünmesi ve yönetilmesi gündeme gelmiş...

Bu arada da oturduğumuz mahalleler de ya genişletilecek ya da küçültülecekmiş... Bunların haritaları hazırlanıyormuş gelecek belediye seçimlerine kadar...

Fatih ve Eminönü semti sur içinde kalan çok eski semtlerdir... Her yöresi buram buram tarih kokar...

Şimdi bu iki semti nasıl birleştirecekler diye merak ediyorum...

Birleştirdiklerinde de ismi ne olacak?

Fatihönü mü olacak, yoksa Faminö mü olacak?

Ya da Kadıköy ve Ümraniye birleştiğinde adı ne olacak?

Kadıniye ya da Kadıümran mı olacak?

Bunlar ne yapmaya çalışıyorlar kuzum?

Bu arada bizler tüm Fatih semtinde oturanlar elbette bu birleşmeden rahatsısız...

Sanırım ülkeyi bölmeyi düşünenler önce belediyelerden başlıyorlar...
Amaçları; insanları yavaş yavaş bölünmeye, parçalanmaya ve yönetilmeye alıştırmak...

Küçük Sevr'i şehirlerden ve belediyelerden başlatarak tüm ülke sathına yaymayı düşünenler iyi bilsinler ki "Biz bu oyunları yemeyiz!.. Biz bu oyunlara gelmeyiz!.."

Bu arada "Parçala Behçet"in de bir takatı vardı, sonunda bir yerde "parçalayıp, bölmekten ve yemekten" kesilip tık diye kalıyordu, araya parça filmleri sokuluyordu...

Kıssadan hisse!.. Biz bu filmi daha önceleri de gördük...

Ancak Sevr'i bize hiçbir zaman yediremediler!..

Bizler BİR'lik olup, onları ve onlar gibi düşünenleri yok etmesini, ülkenin parçalanmasını ve bölünmesini ve yönetilmesini kanımızın son damlasına kadar engellemeyi çok iyi bildik...

Ne pahasına olursa olsun, gerekirse yine de yaparız!..

Ertan Yurderi