12 Mayıs 2010 Çarşamba

Bilim ve Din Karşı Karşıya ...




Bilim ve Din Arasındaki Kavganın Temelleri
Bilim ve din toplum yaşamının iki önemli olgusudur. Din, insanlığın düşünce tarihinin bilinen geçmişi boyunca insan yaşamını önemli şekilde etkilemiş ve şekillendirmiştir. Bilim ise Antik Yunan’da başlamıştır. Bilim tarihçilerince ilk bilim adamı olarak Archiemedes (M.Ö. 287-212) kabul edilir.
Din üç büyük eski uygarlık dilinden Yunancadaki anlamı korku ile karışık saygıdır. Latince “religio” kelimesi, Tanrı’ya karşı saygıyla karışık bir bağlılık duygusu ifade eder. Arapçada din kelimesinin üç anlamı vardır. Arabi ve İbrani dillerinden alınanı “hüküm” demektir. Arapçada din kelimesi “gelenek ve âdet” anlamında kullanılırdı. (Adıvar, s. 30).
Fransız düşünürü Ferdinand Buisson’a göre (1841-1932), “dinin bir cismi bir de manevi yanı vardır”. Dinin cismiyle manevi yönü arasındaki farkın daima gözetilmesini önerir. Dinin cismi; kurumları, aşamaları, dogmaları (boş inanç) ve din binasının toplumsal yapısı vardır. Devleti dinle yönetme yandaşları, dinin cismine ait kurumları daima dünya işlerini düzenleme ve halkı boyun eğmeye sevk için kullandıklarından, en büyük önemi bu kısma vermişlerdir. Buisson, dinin en çok bu kısmından korkar. Dinin manevi yönü ise doğaüstü şeylerin, en yüksek değerlerin sezgi ile bilinmesinden ibarettir. Buisson dini üç öğeye ayırarak tanımlıyor: (Adıvar, s. 33).
1. Düşünsel bakımdan gerek tarihi ve gerek kuramsal bir takım iman ve akidelerden (inanç),
2. Duygusal bakımdan ibadet, esrime, delilsiz ve ispatsız inanma ve dua gibi heyecandan,
3. İşlevsel bakımdan da kişinin, ailenin, toplumun, maddi ve manevi yönetimine uygulanabilen birtakım kurallardan oluşmaktadır.
Bilim, gözlem yoluyla ve bu gözlem üzerine kurulmuş akıl yürütme ile önce dünya ile ilgili belirli olguları, sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulgulama ve geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir (tümevarım). Bilimin bu kuramsal görünümünün yanı sıra, rahatlık ve lüksü sağlayan bilimsel teknik de vardır. Bilimi toplum için önemli kılan bu bilimsel teknik yanıdır. (Russel, 1972, s.6).
Bilim-Din Çatışmaları
Bilimle din arasında çatışmalar her zaman olmuştur. Bunlardan en sık yaşanmış olanı, kutsal kitaplardaki metinlerdeki doğa olgularına ait bulunan yargılara karşıdır. Bu gibi yargıların bilimsel gözlem sonucunda yanlışlıkları ortaya çıkınca, kutsal kitapların her sözcüğünün Tanrısal doğruluğuna inanan din adamları için büyük sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bunun en bilinen örneği, Güneş’in değil de Dünya’nın döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun başına gelendir.
Wilhelm Ostwald (1853-1932), “Bilimler Felsefesi Üzerine Bir Çalışma” adlı eserinde, bilimi şu şekilde tanımlamaktadır. “Tekrarlanmaya uygun olan gerçekliklerin bazı ayrıntıları bilinmekte olduğu için, gelecekteki gerçeklikleri de önceden bilmek ve görmek olanaklıdır. İşte bu önceden görüş ve bilişe, en genel anlamıyla bilim derler”.
Rene Descartes (1596-1650), “Felsefenin İlkeleri” adlı eserinin önsözünde, bilimi ulu bir ağaca benzeterek, kökünün metafiziği, gövdesinin fiziği ve dallarının da öteki bilimleri temsil ettiğini yazmıştır. Bilimde her buluş yeni bir halka olup, doğayı tanımadaki zincirin bir boşluğunu doldurmaktadır.
Çeşitli düşünürler tarafından şu şekilde verilmiştir. Francis Bacon, “Bilimin asıl amacı insan yaşamına yeni türetmeler ve zenginlikler vermekten ibarettir.” İngiliz filozofu Hobbes, “Bilginin amacı güçtür”. Auguste Comte, “Bilimin bütün amacı önceden görmektir; bilimden, önceden görmek gücü çıkar, bu güçten çalışma doğar”. (Adıvar, 1969).
Ortaçağ düşüncesi ile çağdaş bilim düşüncesi arasındaki önemli fark otorite (yetke) sorunudur. Skolâstik düşüncenin savunucularına göre İncil, Katolik inancının dogmaları ve Aristoteles’in öğretileri her türlü kuşkunun üstündeydi. Özgün düşünce, olguların düşüncesi bile kurgusal düşüncenin değişmez sınırlarını aşmamalıydı. Her türlü doğa ile ilgili sorular, gözlemle değil, ama Aristoteles’in ya da Kutsal Kitabın söylediklerinden tümdengelim yoluyla çıkarılmalıydılar. (Russel, 1972).
İslâm’da bilim ve felsefe, antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevrilmesi ve eleştirilmesiyle başlamış ve hiçbir zaman kendisine özgü bir kişiliğe ulaşamadan uzlaştırıcılık ve eklemecilikle yetinmiştir. Tıp ve simyacılıkta bireysel çalışmalar olmuşsa da bir genellemeye ve yasalara (tümevarım) gidememiştir.
Özetle, din ile bilim arasındaki çatışma, tümdengelimle tümevarım arasındaki çatışmadır. Bu çatışmadan Russel’ın yazdığı gibi “bilim her zaman yengiyle çıkmıştır.”
Göklerdeki Egemenlik Savaşı
Din ile bilim arasındaki ilk meydan savaşı, Güneş sisteminde Güneş’in mi yoksa Dünya’nın mı merkez olduğu konusundaki uzlaşmazlıktan çıkmıştır. Dünya’nın döndüğünü savunan ilk astronomi bilgini M.Ö. III. Yüzyılda yaşayan Samos’lu Aristharkos’tur. Galileo gibi o da dine karşı saygısızlıkla suçlanmıştır.
Copernicus(1473-1543), “Göksel Cisimlerin Dönüşleri Üstüne” adlı eserinde, Güneş merkezli sistemi kanıtlamadan ileri sürmüştür. Astronomi biliminde ikinci büyük adımı atan Kepler (1571-1630) oldu. Kepler, hiçbir zaman kiliseyle çatışmaya girmemiştir. Danimarkalı Tycho Brahe’in yıllar süren gözlem ve belgelerinden yararlanma olanağını bulmuştur. Gezegenlerin Güneş çevresinde bir elips çizerek döndüklerini ve Güneş’in odaklardan birinde bulunduğunu öne süren birinci yasası ile bir gezegeni Güneş’e birleştiren doğru parçası eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar diyen ikinci yasasını Kepler 1609 yılında yayınlamıştır.
Keplerüçüncü yasasını 1618’de yayınlar. Kepler’in üç yasasının bilim tarihinde başka ve daha büyük bir yeri vardır. Kepler’in yasaları Newton’un yerçekimi yasasının kanıtlanmasına olanak hazırlamışlardır.
Galileo Galilei(1564-1642), gerek bulguları ile gerekse Engizisyonla çatışmayı göze almasıyla çağının en dikkate değer bilim adamıdır. Cisimlerin hareketlerini yöneten yasaların (dinamiğin) incelenmesi onunla başlamıştır. Pisa’daki eğri kulede yaptığı deneyle cisimlerin serbest düşme yasasını bulmuştur.
Galileo, Copernicus’un Güneş merkezli teorisini benimser ve teoriyi kanıtlamak için ilk kez teleskopu yapar. Ay’ın yüzeyinin kusursuz ve pürüzsüz değil, kayalıklı dağ ve vadilerle kaplı olduğu görülür. Geleneksel öğretinin gök cisimlerinin yediden fazla (Güneş, Ay ve beş gezegen) olamayacağı savı, Jüpiter gezegeninin çevresinde Kepler yasalarına göre dönen dört uydusunun saptanması ile bir anda geçerliliğini yitirir.
Kilise adamları Galileo’nun Dünya’nın güneş çevresinde döndüğü iddiasının, kutsal kitapta yer alan Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri yolundaki beyanlara ters düştüğüne dikkat çektiler. Engizisyon toplandı ve aldığı karar bilim tarihinde çok önemli bir belgedir.
1. Güneş’in evrenin merkezi olduğu ve yerinden hareket edemeyeceği düşüncesi saçmadır, felsefe bakımından asılsız, dine açıkça aykırı, Kutsal Kitaba da açıkça aykırıdır.
2. Dünya’nın evrenin merkezi olmadığı, günlük hareketle döndüğü saçmadır, felsefe bakımından asılsızdır, teoloji bakımından da imanda yanlış ve temelsizdir.
Galileo,26 Şubat 1616 günü yargıçların buyruğunu yerine getirdi. Copernicus’un görüşlerini benimsemeyeceği, sözle ya da yazıyla öğretmeye kalkışmayacağı konusunda ant içerek söz verdi. Giardino Bruno’nun diri diri yakılmasının üzerinden 16 yıl geçmişti. 1632 yılında yayınladığı “İki Büyük Yer Sistemi, Ptelomais ve Copernicus Sistemleri Üzerine Konuşmalar” adlı eseri, bütünüyle Copernicus’a hak veren düşüncelerle kaplıydı. Bu sefer Engizisyon tarafından cezalandırıldı. 1637 yılında kör oldu. 1642’de (Newton’un doğduğu yıl) öldü.
Galileohem Aristoteles’i hem de kutsal kitabı şüphe ile karşılamış, bu yolla ortaçağ bilgi kalesini yıkmıştır. (Russel, 1962, 1972).
Evrim Kuramı
Evrim öğretisi, jeoloji ve biyoloji alanlarında Copernicus yengisinden sonra astronominin karşılaştığı dinsel bağnazlıktan çok daha ağır ve inatçı bir bağnazlıkla savaşmak zorunda kalmıştır.
Kutsal Kitaplara göre Dünya altı günde yaratılmıştı. Göksel cisimlerle, bütün hayvanları ve bitkileri de bugün gördüğümüz şekliyle yaratmıştı. Tanrı Âdem’le Havva’ya belirli bir ağacın meyvesini yememelerini buyurmuş, ama onlar bu buyruğa uymamışlardı. Âdem’in işlediği günahla beraber insanlar çok kötüleşmişti. Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve onların eşleri dışında hepsini Tufan’da boğmuştu. Gemisine bugün iki milyondan fazla türün var olduğunu bildiğimiz hayvan ve bitkilerden almıştı.
Darwin,1859 yılında “Türlerin Kökeni Üzerine” adlı eserinde bütün hayvan çeşitlerinin değişimle ortak bir atadan gelmiş oldukları görüşünü ileri sürmüştür. Bu teoloji için büyük bir darbe oldu. Kutsal kitaplarda yer alan türlerin değişmezliklerinin geçersizliğini ortaya koymaktaydı. Aynı zamanda insanın hayvanlardan türediğini söylemek cesaretini göstermişti.
Tıp Biliminin Verdiği Savaş
Eski zamanlarda hastalıklar işlenen bir günahın Tanrı tarafından cezalandırılması veya cinlerin işi sayılıyordu. Hasta ancak din adamlarının aracılığı, dualar, kutsal yerleri ziyaret veya cinleri kovmakla iyileşebilirdi. Kutsal emanetlerin hastalığın iyileştirilmesinde oldukça etkiliydi. Örneğin, Azize Rosalio’nun Palermo’da yüzyıllardır iyileştirmede etkili olan kemiklerinin keçi kemikleri oldukları anlaşılmıştı. İngiltere’de “the King’s evil” adı verilen bir hastalığın kralın dokunmasıyla iyileşebileceğine inanılmaktaydı. Akıl hastalıklarının insanın içine şeytanın girmesi olarak kabul ediliyordu.
Anatomiyi ilk kez bilimsel temellerine oturtan Andreas Vesalius’dur. (1514-1564) Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması nedeniyle erkeklerin bir kaburga kemiğinin eksik olduğunun doğru olmadığını gösterince kilise ayaklandı. Engizisyon tarafından verilen ceza nedeniyle kutsal topraklara bir hac gezisi yapmak için bindiği geminin batmasıyla ölmüştür.
Çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan aşı, kilise adamlarının büyük direnişiyle karşılaştı. Montreal’de büyük bir çiçek salgınının baş gösterdiği 1885 yılında kentin Katolik halkı kilisenin desteği ile aşı olmamakta direndi. 1847 yılında Simpson, çocuk doğumunda uyuşturucunun kullanılmasını önerince kilise adamları ona Tanrı’nın Havva’ya söylediği şu sözü hatırlattılar: “Çocuklarını acı çekerek doğuracaksın.”
Tıp bilimi de bu savaştan yengiyle çıkmıştır. Birçok hastalıkların tedavisi ve insan ömrünün uzaması bunun en önemli kanıtıdır.
Sonuç
Bu yazıda son 450 yılda bilim adamlarıyla din adamları arasındaki çatışma kısaca anlatılmaya çalışılmıştır.
1. Copernicus’un Güneş merkezli sisteminin açıklanması ile bilim adamları ile otoritelerinin kaybolacağı telaşına kapılan din adamları çatışmaya başlamıştır. Ellerindeki gücü Engizisyon eliyle kullanarak 1616 yılında Bruno’yu diri diri yakmışlar, Galileo’yu zindana ve ev hapsine mahkûm etmişlerdir. Jean Jacques Rousseau yazdığı “Emile” adlı pedagoji kitabında çocuklara din eğitiminin 18 yaşından sonra verilmesi gerektiğini söyleyince Fransa’dan kaçarak İsviçre’de yaşamak zorunda kalmıştır. Hallac-ı Mansur’un da din bağnazlarınca öldürüldüğünü unutmayalım.
2. Bilim, gözlem yoluyla ve bu gözlemler üzerine kurulmuş akıl yürütmeyle önce Dünya ile ilgili belirli olguları, sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulgulama ve geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir. Mantıkta buna tümevarım denilir. Bilim durağan değildir, her öğretinin yeni bilimsel çalışmalarla değişikliğe uğrayacağını bilir ve bekler. Her buluş doğayı anlamada zincirin bir halkasını oluşturur. Saltık gerçekler bilimde yoktur.
3. Din ise kutsal kitapların yazdıklarını saltık gerçek kabul eden dogmatik yapıdadır. Buna mantıkta tümdengelim denilir.
4. Din ile bilimin kavgası tümdengelimle tümevarımın kavgasıdır. Bunun en sabit örneği; bütün canlıların ve evrenin bugün olduğu şekliyle 6 günde yaratıldığı dogmasıyla, uzun bir evrim sonucunda bugün yaşadığımız ve gördüğümüz şekillere ulaştığı kavgasıdır.
5. Russel’ın yazdığı gibi; “Bilim adamlarının ve bilimsel bilgiye değer veren herkesin açıkça üstüne düşen görev, eski biçim zorbalıkların yok olup gittiğine bakarak, birbirlerini kutlamak değil, ama zorbalığın yeni biçimlerine yiğitçe başkaldırmaktır. Dogmalarının eleştirilmesine katlanamayan bir rejimin yeni bilgilerin bulgulanmasına engel olacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Aydınca düşünme özgürlüğüne kişisel açıdan önem verenler, bir toplulukta azınlıkta olabilirler. Ama geleceğin en önemli kişilerinin bu azınlığın içinde olduklarını unutmamak gerekir.” (Russel, 1972, s.231).
6. Bugünlerde yaşadıklarımızı çok önceden görenBüyük Atatürk, Tevfik Fikret’ten aldığı şu sözlerle “Aklı hür, vicdanı hür” bir gençlik yetiştirilmesini eğitimcilere bir görev olarak vermiştir. Bu görevde ne kadar başarısız olduğumuzu görmek çok üzüntü verici!..
Kaynak:
Prof. Dr. Atıl Bulu, İstanbul Teknik Üniversitesi; http://www2.itu.edu.tr/~bulu
CBT – 1094/21 – 07.03.2008
Kaynakça:
Adıvar, A.A..; Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi, 1969.
Hançerlioğlu, O.;Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi.
Bixby, W.;Galileo ve Newton’un Evreni, TÜBİTAK, 1997.
Russel, B.;Bilimden Beklediğimiz, Varlık Yayınları, 1962.
Russel, B.;Bilim ve Din, Yüzyıllardır Süren Savaş, Varlık Yayınevi, 1972.
Yıldırım, C.;100 Soruda Bilim Tarihi, Gerçek Yayınevi, 1974.
http://www2.itu.edu.tr/~bulu/favorite_books.htm


9 Mayıs 2010 Pazar

Gittiğin Günden Beri, Sana ÖZLEM'liyim ANNEM...


Gidişinle hüzünlenen bulutlar,
Yağmur oldu saçlarıma yağıyor annem..
Gözlerine hasret kalan gözlerim,
Beni bıraktığın günden beri ağlıyor..

Hasretimi gecelere gizledim
Gün ağardı yollarını gözledim,
Bilemezsin seni nasıl özledim,
Gözyaşlarım seller gibi çağlıyor annem..

Hiç dinmedi gözlerimdeki fırtına
Umutlarım hep karalar bağlıyor,
Gün geçtikçe alevlenen hasretin,
Yüreğimi için için dağlıyor annem...

Her gece hasretin giriyor koynuma
Gözlerime isyan ediyor uykularım,
Hasret ilmeğini sararken boynuma
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sesin yankılanır kulaklarımda,
Yaşlar halkalanır yanaklarımda,
Bir fırtına başlar dudaklarımda,
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Sensizliğin içimde bir volkan gibi
Alevleniyor ruhum tenim kavruluyor,
Yanan yüreğimden küller savruluyor
Devleşiyor içimde SEVGİ'n annem...

Yirmi sekiz yılım,
Seninle birlikte geçti gitti,
İlk AŞK'ı,
DENİZ gözlerindeki MAVİ'likte
Bulmuştum annem...
Hayatım seninle anlam kazanmış,
İçimde yeşerttiğin SEVGİ'nle
Kendime ÖZGÜR bir dünya kurmuştum ben...

Ancak;
Bugün bile
SEVGİ'ne
ÖZLEM'liyim annem,
Çünki;
ÖZLÜYORUM SEN'i...

Yattığın yerde rahat uyu annem,
Mekânın Cennet olsun..
Bugün Anneler Günü,
"Anneler Günün kutlu olsun"...

Oğluşun Ertan ...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Paşa Çayı ...

Geçenlerde bir alışveriş merkezine gittim, dolaştım, epeyce yorulmuşum...

Alışveriş merkezinin üst katlarında bir kafede oturup hem dinleneyim hem de bir çay içeyim de kendime geleyim dedim...

Çayımı söyledim...

Beklerken sağa sola bakınıyor, yorgunluk çıkartıyordum...

Neyse sonunda garson ufuktan göründü.... Çayda çay hani... Uzaktan tavşan kanı gibi görünüyor... Garson yanıma kadar geldi, masama çayı bıraktı...

Çaydan bir fırt çektim o da ne?

Çay, tıpkı imamın abdest suyu ...

Birden sinir katsayım arttı. Şunun şurasında bir bardak çayla yorgunluk atayım, keyif yapayım dedim, keyfimin de içine ettiler...

Tam kalkıp garsonun yanına gidecekken duraksadım...

İçimden o yüce ses: "Otur zıkkımlan"  dedi...

Evet talimat yüce yerden gelince, el mahkum, oturdum paşa paşa içmeye başladım paşa çayımı...

Bir yandan içiyor, bir yandan da garsonu kolluyorum... O yüce ses'ten fırça yedim ya "zıkkımlan" diye... Acısını garsondan çıkartacağım... Ama garson bir türlü bizim taraflara doğru gelmiyor...

Gözlerim garsonu ararken, daldım, geçmişe doğru yollandım...

Yer: Bir ev... 
Mekan: Annemle birlikte ev gezmesindeyiz. Gittiğimiz evin hanımının kabul günü... İçerde bir sürü teyzeler, ablalar var... 

Biz tabii yer cücesi gibi minik minicik bir çocuğuz... Gözlerim eve geldiğinden beri köşede duran masanın üzerindeki kek, çörek, böreklerde...

Karnım ise guruldamakta...

Eeee hadi artık çay faslına geçin karnımızı doyuralım diye kendi kendime hayıflanmaktayım...


Bir ara mızmızlık yapıp annemin yanına gidip kulağına fısıldayıp yüzüne bakıyorum:

"- Anne karnım acıktı ne zaman yiyeceğiz o keklerden, kurabiyelerden?" diyecek oluyorum...

Annem hiç ses çıkarmadan iri maviş gözlerini gözlerimin içine dikerek, bir eliyle de popomun en etli yerine okkalı bir çimdiği konduruyor...

"Hımmm anladım, daha zaman varmış" diyorum içimden...


Heh işte, evin sahibesi elinde çay tepsisiyle içeriye giriyor...

Ben, ne güzel servis başlıyor diye sevinirken... O da ne? Bana gelene kadar çay bitti...

Neyse canım çay bittiyse kek, çörek, börek tabağım var ya... O garanti... 

Hemen tabağa yumulmaya başlayacakken, etrafın sessizliğinden istifade ederek ince tiz bir kedi miyavlaması gibi sesimle:

- Teyzecim ben de bir çay alabilir miyim? diyorum...

Eee eskiden terbiye vardı. Çimdikli terbiye... Şimdiki azgın çocuklar gibi, "Teyze be, bana da çay koysana" diyemezdik öyle annemizin arkadaşlarının yanında...

- Aaa evladım, sana çay koymamışmıyım. Özür dilerim. Hemen getiriyorum diyen naif sesli teyzem az sonra elinde bir bardak çayı getirip önüme koyuyor...

Çaydan bir fırt alacağım. O da ne? Çay, tavşanın suyunun suyu... İmamın abdest suyu gibi...

Anneme dönüp "Anne bu çay çok soğuk" diyeceğim ama diyemiyorum çimdik korkusundan...

Tüm cesaretimi toplayıp, "Teyzecim bu çay soğumuş, sıcak bir çay alabilir miyim" diyorum...

- A evladım, çaya su ilave ettim. Sana da Paşa çayı yaptım. Çocuklar Paşa çayı içerler bilmiyor musun?

Paşa çocuk kocayürek ama paşa çayı içmek istemiyor
(İzmit, 1964) 

- Ama ben paşa değilim ki...

- Olsun sen yine de paşa çayı iç bak o zaman büyür, paşalar gibi olursun...

- İyi de ben paşa olmak istemiyorum ki...

Oradan annem lafa giriyor...

- Oğlum sussana sen...

- Anne ben paşa olmak istemiyorum. Ben sıcak çay istiyorum. Ben büyüdüm, kocamanım bak.

Elimle bileğimi kavrayıp:

- Bak artık kocaman adam oldum, seneye de sünnet olacağım...

- Oğlum sussana, sus diyorum sana...

- Susmayacağım... Susmayacağım işte... Ben paşa çayı içmemmmm!... diye avazlanıyorum...

Ardından önce koca bir şaplak yüzümde patlıyor ve popomda da irice bir çimdik...

Tam ben böyle hayal denizinde yüzerken, biri beni dürtüyor...

- Heyyy Ertan Karadeniz'de gemilerin mi battı arkadaş, nererelere dalmışın gitmişsin böyle? diyor...

Ben hayal alemindeyken mahalleden arkadaşım yanıma kadar gelmiş benim haberim yok... Ben o an nerede miyim? Bir bilse, bilebilse nerdeyim?..
    
Neyse hem biraz dinlendim, hem de arkadaşımla biraz sohbet ettim... Sonra garsonu yanıma çağırdım içtiğimiz çayların parasını verdim. 

Dilimin ucuna kadar geldi, "Bana bir daha doğru dürüst çay getir. Paşa çayı getirme" diyecektim ki; Vazgeçiverdim...

Neyse işte onun sayesinde  çok eskilere gittim, çocukluğuma... Acısıyla, tatlısıyla güzel bir nostalji yaptım kendi kendime... 

Eh işte, çektiğim bir bardak çay fotoğrafından da ancak bu kadar yazı çıkabilirdi... Çıktı işte... Sizinle de paylaştım...

Okuduğunuz için teşekkürler...

Siz siz olun, gün olur da bir gün bir araya gelip görüştüğümüzde sakın bana "Paşa Çayı" ısmarlamayın ya da demlemeye kalkmayın olur mu?

Çünki içmem, kendimden de böyle geçmem... 

Ertan Yurderi

7 Mayıs 2010 Cuma

2010 Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri'ndeydim ...


Duymuştum önceleri...
Her sene gitmekti niyetim Ahırkapı'ya, şenlikte olmak isterdi koca gönlüm..
Ama ne hikmetse bir türlü kısmet olmuyordu...
Karşılamak istiyordum Hıdrellez'i şen ve şakrak insanların arasında ben de...
İzlerdim hep TV'den, imrenip dururdum...

Bu seneymiş kısmet...
Daha günler öncesi facebook'tan etkinlik haberi gelmişti...
Hemen "Katılacağım" dedim kendi kendime bu sene muhakkak...


Hıdrellez, her sene 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece kutlanır... "İlkyaz Bayramı"nın başlangıcıdır. İnanışa göre Hızır ve İlyas peygamberler o gün sıkıntıda bulunanların yardımına koşmak için buluşurlar ve dilekleri yerine getirirlermiş...

Hıdrellez sözcüğü de: "Hızır ve İlyas" sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiş. Bu inanış zaman içinde çeşitli kutlama biçimleriyle "Hıdrellez" denen şenliklere dönüşmüş... Hıdrellez kutlamalarında gül ağacı, yeşil bitkiler, ağaçlar ve su motifleri kullanılır, ateşler yakılıp üzerinden atlanır, sağlık ve şifa, mal-mülk, bereket ve bolluk, kısmet ve şans dileklerinde bulunulurmuş...



İşte ben de Hıdrellez'i hem kent yaşamında bir geleneğin canlı tutulması için, hem de kıştan burum burum bunalan benliğimi rahatlatıp eğlendirmek için fırsat bu fırsattır deyip yola koyuldum...

Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Sultanahmet'teydim...
Sultanahmet'in bir çok yerine levhalar koymuşlar Ahırkapı Parkı'nı gösteren...
Git git yol bitmek bilmiyor...
Labirent gibiydi yollar...
Neyse ben Sultanahmet Camii'nin kıvrımından kıvrılıp, Dede Efendi Sokağı'ndan çıktım Cankurtaran'a, oradan sahilden yürüyüp geçtim karşıya...


Saat 16.00 gibi oradaydım...
Ben Şenlik alanına girdiğimde akşam için hazırlıklar ise devam ediyordu...

Gezdim özgürce ve rahatça alanda...
Neler yapmadım ki oralarda, eğlendirdim durdum kendimi...

"Dilek sarkar dalımdan, bir dilek tut aklından" deyip dileğimi tuttum...


Ardından "Yaz sevdiğini buraya, geçir bir ömür onunla" diyen panoya yazdım yazacağımı? O kendini biliyor, belki de okuyor şu an...


Sonra "Yaz dileğini koy cebime, koy başını kerametli elime, öp elimi olsun isteğin hemencecik" diyen dedenin cebine koydum dileğimi... Tutacak, tutacak biliyorum ...


Ardından baktım bu böyle olmayacak... "Dilek dile, doldur heybeyi" diyen bizim Karakaçan'ı gördüm... Atladım arabaya, Sütçü Ramiz dayı gibi "Hadi Edirne'ye uRumeli'ne Odime Odime" deyip heybemi doldurmaya başladım...


Yolda yoruldum, güzel bir roman gacının çadır arabasında konakladım... Hop hemen öyle asılmayın bakayım gacıya... Sıpalilerim peşindi, öpücükleri kesindi...


O gacı senin bu gacı benim sipalileri dağıtmaktan sipalisiz kaldım mı... Eeee ne yapacağım... Ayıcılık yapayım dedim... Hadi Kocaoğlan, "A bakalım kelle, kelle... Altını üstünü yelle yelle..." "Boş geçmeyin, atın şu ayvancığıza bi ekmek parası abelerim, ablalarım..." deyip epey sipali topladım ha.


Aman elemterefiş kemgözlere şiş... Güzel güzel gacıların nazarı değmesin diye, kendime süpürge büyüsü aldım be ya... Em de en afilisinden anam.. Bak süpürgeme sen de var mıdır? Aynalı hemi de... Çatlayın, patlayın...


Bir ara dilek ağacına gittim, çaputu bağladım ... Ana o da ne? Hızır geliyordu uzaklardan... "Huuuuu Huuuuuuu" diye diye, beni çağırıyordu ... "Dileğin olacak, Edirne'ye bir yolun olacak, öpeceksin bir kadının elini, o kadın anan olacak?" demez mi? Şaştım, şaşa kaldım, bu da neydi acep? dedim kendi kendime...

Aha geldim valla Sarayiçi'nden Edirne'ye... Adnan Usta'dan köfte üzerine de ciğer yememek olur mu be ya... Yidik yidik tıka basa, doya doya...


Doygunluktan mıdır nedir? Sonra "Dileklerinizi abartın, tüylerimi kabartın!" demek için bir baktım ki tavus kuşu olmuşum... Yemek fazla mı geldi ne? Kabus mu bu? Gerçek mi bilemedim...


Sonra dedim ki kendime... Gideyim şu dilek kutusundan dilek tutayım bakalım ne yapacağım gelecek seneye kadar diye... Ohhooo... Tonla para kazanacakmışım, müthiş bir AŞK yaşayacakmışım, benim düldül Vosvos dönüşecekmiş Mercedes Jeep'e, bir villam olacakmış, içinde de müthiş AŞK'ım ve BEN... Amennn, Aminnn mi denir böyle dileğe, tutar mı tutar inşallah ve de maşallah... (Elemterefiş, kem gözlere şiş)


Tabii gittim AŞK'ımın adını gelinin topuğuna ne yazması, kazıdım kazıdım... Hani derler ya, gelinin topuğunun altına adını yazarsan olur diye... Bakalım olacak mı? Göreceğiz...


Tam ben bunları yaparken oralardan bir yerlerden Amanda Maranda büyücüsü geçiyordu, saklandım hemen...


Bu arada aman yazdıklarımız aramızda kalsın, yerin kulağı, tele-kulağı, tele-kepçekulağı var, eve haber uçurmasınlar, akşama beni papazlık yapmasınlar...


Sonra ne mi yaptım? A be def çaldım gacılara, oynattım onları doya doya... Eğlendirdim gönlümü, mest oldum yana yana... Bahar da ne bahardı ama... 9/8'lik gübeciğiyle attı bana gübecik...



Şenlik alanına bir büyük, bir küçük ve üç de küçük platform koymuşlar, çalgı çalan profesyoneller için...


İyi duyuru yapmışlar anlaşılan... Gündüz bitip karanlığa bürünürken her yer, karınca sürüsü gibi sel olup geldiler insanlar...


Bir kalabalık, bir kalabalık... İğne atsan yere düşmeyecek cinsten...


Biralar, yemekler gırla gidiyor... Roman gacıların yanında, yurt dışından gelen Roman çalgıcılar da coşturuyordu herkesi....

Özel TV kameraları, haber kanallarının hepsi gelmişler, çekiyorlardı hoyratça videolarını ve fotoğraflarını...



Cümbür cemaat kim kime dum duma herkes BİR oldu eğlendi durdu... Ne kadar güzeldi... Tıpkı bundan birkaç yıl öncesinde Hazerfan'da Rock'n Coke'da eğlendiğim gibi de gönlümce eğlenip durdum...

Seneye yeniden gitmek kısmet olur inşallah...
Gelecek seneye kadar herkese gönlünce bir yaşam dileğimle.

Ertan Yurderi

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"İçini gören göz nerede?"

Dışa bakan gözü biliyoruz da, kendi içini gören göz nerede?

Anamızdan doğduğumuz günden beri hep dışımıza baktık, bir kere de içimize bakabilmeyi denedik mi hiç?

"Kalp ve ciğer benim" diyoruz, ama ne haldeler hiçbirimizin haberi yok...

"İçimizde kalp denen bir odacık var ve tüm kainatı içine alıyor.."

kocaman bir gözdür iç evren,
ki, kendisini göremez.
kocaman bir kulak,
kendini işitemez.
koklayamaz, tadamaz,
dokusuna dokunamaz.
duyumların tümüdür ya,
kendini duyumsamaz.
’farkındalık’ deriz bu yüzden,
tüm duyumlar-ötesi.
öyle bir hal ki, olası,
gizin kalkar perdesi.

Evet, nasıl ki bir lambanın ışık verebilmesi için artı ve eksi ucuyla elektriksel bir devrenin tamamlanması gerekirse; Her yeni başlangıç da bir önceki hal'in farkındalığıdır ve o lambanın ışık verme olasılığı da sonsuzdur...

Yine yaşama açılan sonsuz kapıların anahtarları içinde öyle bir anahtar olsun ki onu tüm yaşam boyunca bulabilme olasılığımız da o lambanın ışık verme olasılığı gibi sonsuzluk olsun...

Bu denklemlendirilen yaşamsal sinüsün, farkındalık cosinisüne bölündüğünde elde ettiğimiz tanjantın giz değeri o anki perdesel hal değerimizi verir...

Giz odur ki, sonsuz sonluyu kapsarken, sonlu da sonsuzu içerir. Bir nokta bile sonsuz noktaya gebeyken, evet, olasılıklar sonsuzlanır...

Perdesel hal değerimiz, yaşadığımız inişli ve çıkışlı yaşamımızın bize kattığı farkındalığın gizemli halidir aslında...

Ancak hangi perde'nin perdesiyiz, hangi perde'nin perdesindeyiz onu bilemiyoruz...

Şu da bir gerçek ki; şu an bu sanal perde'nin giz'iyle sesleniyoruz sadece ve sevgiyle tüm evrene...

Unutmamalıyız ki;

"HİÇ'likten Öte SİZ, yine SİZ'siniz"...

Ertan Yurderi